• "...ama kadın olmak zordu, yol boyunca rast geldiği çapkınlar ona işaret ettiler, omuz vurdular, laf attılar."
  • Pakize Türkoğlu kimdir?
    Ben 1927 yılında Gazipaşa’da doğdum. Yaylaya göçtüğümüz bir mevsimmiş, yaylada doğmuşum. Sağlıklı olayım diye beni yaylada kar suyu ile yıkamış ebem. Köyümüz dağ köyüydü, aile gibi herkesi tanırdık. Böyle bir ortamda büyüdüm. Mektep denilen küçük bir yapı vardı orada, sonradan öğrendim ki orası benim doğduğum yıllarda açılan millet mekteplerindenmiş. Latin harflerine geçişte orada köylülere okuma yazma öğretilmiş. “Mektep” lafını oradan duydum. Bizim köyden mektebe giden iki çocuk vardı ve onlar farklı şarkılar öğrenip söylüyorlardı. Köyümüzde okul olmadığı için onlar Gazipaşa’daki ilkokula gidiyorlardı. “Ben de mektebe gideceğim” diye ağlardım. Bomboş küçücük bir yerdi. Babam “Asıl mektep Gazipaşa’da” dedi. Bir gün o çocuklar tatile geldiklerinde anamı sıkıştırdım onlara gidelim diye. Amacım o çocukların mekteple ilgili sözlerini dinlemekti. Mektebe gitmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordum. Gittik, çocuklar evde yoklardı ama analarının yünden dokuduğu torbaları vardı evlerinde. “Mekteplileri mi görmeye geldiniz? Tarlaya gittiler” dedi anaları. “Ben de mektebe gideceğim” dedim, hoşuna gidecek zannettim ama öyle olmadı “Sus, tövbe de okuyan kızlar cehennemde yanar” dedi. Hayalimi söndürdü adeta. Benim anam da ona çıkıştı beni kırdığı için. O gece eve geldim, mektebe gidersem yanar mıyım yanmaz mıyım diye düşünüyorum. Babam Alanya’daydı onun gelmesini bekledim. Babam atından inerken eğilmesini istedim ve kulağına “okula giden kızlar yanar mı?” dedim. “Hayır, öyle bir şey olmaz, Allah kadını erkeği ayırmaz” dedi babam. “Kızlar da gider erkekler de gider. Madem çok istiyorsun seni göndereceğiz mektebe” dedi. Başka bir ailenin yanına gidip okumam gerekiyordu. Yaşımın dolmasını bekledik. O sene cumhuriyetin onuncu yılıymış ve köydekiler onuncu yıl törenlerine hazırlanmaya başladı. Erkekler “biz gideriz kutlamaya” deyince köydeki kadınlar “biz de gideceğiz Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe” dediler. Onuncu yıl törenine düğün yani eğlence diyorlardı. Benim okula gitmeme daha bir sene vardı ama ben Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe gideceğim diye çok ağlayınca babam beni bir yıl erken yazdırdı okula. Cumhuriyetinin onuncu yılında Gazipaşa İlkokulu’na kayıt oldum. O kadar farklı bir şeydi ki benim için Gazipaşa’daki okul. Bir dağ köyünde büyümüş çocuk için çok farklı şeylerdi. Daha okula giderken çok engelden geçtim. Eşeğe bindirdiler, köyümüzden iki kişi beni götürdü. Taş köprü dedikleri yerden geçmek çok zordu. Bana o taş köprü sırat köprüsü gibi geldi. Okul yolu böyle bir şeydi. Köy çocukları için, özellikle kız çocuklar için köylerinin dışında o yıllarda bir yere okumaya gitmek zordu.

    Babanızın eğitim düzeyi neydi?
    Babam imam kökenli bir ailenin torunu. Hatta evliya torunu deniyor. Osmanlı döneminde imam hatip okulunda okumuş. Rüştiyede de okumuş, Sultaniyeyi yarım bırakmış. Bir bilinç kazanmış. Osmanlı döneminde çok okumak isteyen biriymiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikleri çok iyi anlamış. Annem de Cumhuriyet’in getirilerini iyi biliyordu. Bizim köydeki kadınlar “Kemal’in iyilikleri” diye anlatırlardı cumhuriyet döneminin iyiliklerini. Çünkü bunlar kurtuluş savaşını yaşamışlar, kocaları gitmiş, vatan kurtulmuş. Bunları biliyorlar. Öteki köyün muhtarı bir kadın olmuş mesela kurtuluş savaşı sırasında. Böyle bir hayranlıkları vardı Mustafa Kemal’e karşı.

    İlkokul yıllarınız nasıldı?
    Oranın zengin bir ailesinin yanında kalıyordum. Kocaman bir ev, kiremittendi. Sahil evi olduğu için benim gördüklerimden farklıydı. O ailenin kızları vardı ben de onlarla birlikte okula gitmeye başladım.

    Aileniz sizi ilkokul okumanız için başka bir ailenin yanına nasıl bırakıyor, bu aile neye göre seçiliyor?
    O dönem böyle dostluklar vardı. Şehirlerde oteller, yurtlar yoktu ama çok uygar ilişkiler vardı. Babamın canciğer dostu Sarı Mehmet’in yanında kalıyordum ben. Ahbap, kendisine emanet edilen çocuğa kendi çocuklarından bile iyi bakmak zorundaydı. Kendi çocuklarını ihmal etseler bile bana daha iyi bakarlardı. Yazın bizim yayla evimizde de emanet çocuklar olurdu ve babam onlara bizden daha çok itina gösterirdi. Çaresizlikler olduğu zaman insanlar bir dayanışma, bir imece ortamı yaratırlar. Ben hiç kendimi yabancı gibi hissetmedim orada. Evin hanımı olan Sultan Teyze bana “benim kızım” diyordu. Zaten öyle bir yakınlık göstermeseler ben okuyamayacaktım.

    Okulunuz nasıldı?
    Okula gittik, küçük bir binaydı ve orada hiç görmediğim yeni şeyler gördüm. Boynumda bir altın kolyem vardı, başöğretmen çıkarmamı söyledi. Ben köyde hissetmediğim bir duygu hissettim: herkesin eşit olması. Eşitlik insanı çok rahatlatır. Yani o altını çıkartınca çok rahatladım çünkü herkesle eşit olacaktım. Bir de öğretmen beni kaydederken “Bak buraya yazıyorum Evliya Zade Şevki Kızı Pakize diye” dedi. Herkese “zade” yazmıyorlardı, belli ailelere yazıyorlardı. Bir yıl sonra soyadı yasası çıktı. Soyadları konunca o zadeler silindi. Altın takılmayacak, zade olmayacak yani zenginlik olmayacak, soyluluk olmayacak. Bir de forma giyince kimin dindar olduğu, kimin yoksul olduğu belli olmadı. Ben o zaman bunun bilincinde değildim ama Cumhuriyet eğitiminin nasıl sağlam bir temele oturduğunu sonradan anladım. Laik eğitimin temelinde bunlar varmış. Uygarlığı okulda tanıdım mesela ilk kez tulumba gördüm, musluk gördüm. Bunları kullanmayı bilmiyordum ve evinde kaldığımız abla göstermişti bana. Bunları köyümüzde daha önce hiç görmemiştim. Şimdiki yorumuma göre bunlar bir çocuğun uygarlıkla karşılaşmasıydı. Okul tabi ki daha uygar olacak, yoksa çocukta bir ilerleme yaratmaz.

    Herkes çocuğunu okula gönderiliyor muydu?
    Cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren kızların okula gitmesi söylendi. Gazipaşa’da herkes çocuğunu okula göndermiş ama arada çay olan köyler ulaşım zorluğu nedeniyle gönderememişler. Ben nasıl olsa Gazipaşa’da başkasının evinde kalıyorum diye sonradan Alanya ilkokuluna yazdırdı babam beni. İlkokula orada devam ettim. Kendisi de Alanya’da çalışmaya başladı ve biz Alanya’ya göçtük. Yazın köye kışın Alanya’ya göçüyorduk. Köy çocuğu ilçenin okuluna gittiğinde “öteki çocuk” oluyor. Önlüklerimiz olduğu için anlaşılmıyor köylü olduğunuz, o önlüklerimiz olmasa köylü olduğumuz belli olurdu. Gazipaşa ve Alanya’da ilkokul okurken yeni yeni sözcükler öğrendim, eşyaların adlarını öğrendim. Anladım ki ben okumak istiyorum, memur olmak istiyorum. Ebe hanımı görmüştüm, belki ebe olurum diye düşünmüştüm. Öğretmenlerimiz bizi iskeleye götürmüştü, iskelede oturan üç kişiden biri bizi görünce kalktı ve “Selam, irfan ordusunun güzide erlerine” dedi. Öğretmenliğe verilen önemi burada anladık. Ben artık o andan itibaren öğretmen olmaya karar verdim. Bir okul arayışına girdik ama hiç okul yoktu. Benim zengin ilkokul arkadaşlarımdan bazı kızlar savcının karısından ud dersleri aldılar. “Ben de ud dersleri alacağım” dedim babama. “Alabilirsin ama sen memur olmak istiyorsun, onlar ev kızı olmak istiyor” dedi. “Yok, ben ev kızı olmam” dedim. O dönemde zengin ev kızları ud çalmayı öğrenirdi. Sonra o arkadaşlarımdan bazıları kuran öğrendiklerini söylediler. Ben de o teyzeye gidip kuran öğrenmek istedim. Babam “Kuran kafanı karıştırır, sen başka okuma istiyorsun” dedi. Benim anam çok sağlam duruşu olan ve hayata karşı dirençli bir kadındı. Hoca kızıydı, babasının dizinin dibinde on beş yıl Kuran okumuş bir kadın fakat bana memur olmam gerektiğini söyledi. Bu kadar dindar bir insan olan annem bana böyle söyledi ve ben ne ud dersine gittim ne Kuran dersine. Köye döndük, bana bir okul bulunamadı. Köyde ipek kuşaklar dokurdu teyzelerimiz. Teyzem bana ipek kuşak verdi onu belime kuşandım, oyalı yazma taktım köydeki diğer kızlar gibi. Bir gün Alanya’dan bir akrabamız geldi ve merdivenlerden “Size bir muştum var” diyerek çıktı. Bir mektup getirdi babama. Alanya başöğretmeni yazmış mektubu. Köy enstitüsü açılmış. Milli eğitim memuruna gelen yazıda köylerden okumuş olan kızları toplayın deniyormuş. Babam beni aldı Alanya’ya götürdü. Beni bir imtihana soktular. Önüme bir kâğıt koydular ve buraya yazı yazmamı istediler. Bu yazdıklarımız öğretmenler kurulu tarafından değerlendirilecekmiş ve ona göre okula alınacakmışız. Sanırım dünyanın en güzel yazısını o gün yazdım ben. İki paragraflık bir kompozisyon yazısıydı. Kısa süre sonra bizi tekrar çağırdılar ama milli eğitimdeki memur bana “Sen mutlaka kazanacaksın çünkü kız öğrencilerin de olmasını istiyorlar” dedi. Alanya’nın yüz bir köyünden ilk kez bir kişi devletin yatılı bir okulunda öğrenim görecek dedi. Okuyan kızlar azdı, köylerde okul yoktu. Köy enstitülerine girecek kişilerin köylü olması şarttı. Ben Alanya okulunda okumuştum ama köy yaşamından uzak değildim bu nedenle bana çağrı geldi ama Alanya’da oturuyor olsam yine de çağırırlardı çünkü kız öğrenciler de olsun istiyorlardı. Kayıt olup köye geri döndük.

    Köy Enstitüsü’ne ilk gidişinizi anlatır mısınız?
    Okula giderken beni babam götürmedi, dayılarım götürdü. Bunu bir nedeni babamın hoca olmasıydı. Hocalık yapmıyordu ama hoca çocuğuydu, herkes onu hoca olarak görürdü ve beni yanına alıp götürseydi sürekli soracaklardı kızını nereye götürüyorsun? Kızını neden okutuyorsun? diye. Bu nedenle babam beni dayılarımla gönderdi. Gidişimiz kolay olmadı. Bir at arabasıyla yol aldık. Handa kalacaktık ama hana kızları almıyorlarmış. Öyle olunca dere kenarında kalan köylülerin yanında kalmaya karar verdik bir geceliğine. Ertesi sabah otobüs geldi ve ben ilk kez otobüse bindim. Bana dünyanın en lüks aracı gibi gelmişti. Okula geldiğimizde beni bir öğretmen karşıladı. Beni getiren kişiler babamın mektubunu teslim ettiler. Beni karşılayan Hakkı Bey elimden tuttu ve beni müdüre götürdü. Müdür odası çok mütevazıydı. Benden önce gelen kız öğrenciler beni yatakhaneye götürdüler. Dikiş makineleri vardı ve o yıllarda bir kadın için dikiş makinesi çok mühim bir araç. Bakanlıktan gelen kıyafetleri ve ayakkabıları verdiler ambardan çıkarıp. Müdür odasının yanında kalıyorduk kız öğrenciler olarak. Benden önce gelen öğrenciler hemen alışmışlar ve oranın sahibi gibi olmuşlar. Ben de artık okulun sahibi gibi olmayı istedim, öteki çocuk olmak istemiyordum.

    Kız öğrencilerle erkek öğrencilerden farklı bir görevlendirme ya da ayrımcılık yapılıyor muydu?
    Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimle toplumsal ilerlemede kadın ve erkeğin aynı hak ve görevlere sahip olacağı bir toplum yaşamını yeni düzenin ön koşulu olarak görmüş ve böyle bir düzenleme yapmışlar. Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu. Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası. Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. Köy enstitüleri açıldığında kadınların da orada eğitim alabilmeleri için pozitif ayrımcılık yapılmıştır. İsmet İnönü bu konuda çok çaba harcamıştır. Trenle gittiği köylerde insanlara kadınların okuması gerektiğini anlatmıştır. Köylülere kızlarını okula göndermeleri gerektiğini söylemiştir. Bu konuda radyo konuşmaları da yapmıştır.

    Diğer okullardan farklı olarak enstitüde hangi dersleri görüyordunuz?
    Biz bataklık kuruttuk, tuğla taşıdık, dikiş öğrendik. Bataklık kurutmak bir dersti bizim için. Amelelik değildi yaptığımız, bilimsel bilgiler işin içindeydi hep. Eğitimimizin analitik ve çözümleyici yanı üretimci olmasıydı. Bizim yaptığımız işlerle hem eğitim ucuzluyor yani eğitim masrafları azaltılmış oluyor hem de öğrenciler nitelikli bilgi alarak yaşam kalitesini yükseltiyordu. Gündelik yaşamda kullanılacak bilgiler veriliyordu uygulamalı olarak, aynı zamanda bu bilgilerin bilimsel altyapılarını da öğreniyorduk. O dönemdeki insanlar için çok farklı bir şeydi bu. Enstitüdeki eğitim sistemini garipsiyorlardı. Bataklık kurutmamıza çok şaşırdılar. Onlara göre öğrenci dediğin oturur masada yazı yazar. Hatta sizin kuşakların bilmediği bir şey vardır: O dönem Osmanlı yönetiminden yeni çıkmış olan toplumumuzda bir çocuk ortaokula başlayınca veya liseye gidince asla elinde bir şey taşımazdı. Çünkü o okuyor, efendi oluyordu. Mesela valizini taşımazdı, birisine taşıtırlardı. Kendisi şehirliyse köylüye taşıtırlardı valizi. Ancak köy enstitüsündeki öğrenciler kendi valizlerini kendileri taşıyor, yataklarını kendileri hazırlıyor, her işlerini kendileri yapıyordu. İnsanlar çok şaşırdılar bu duruma. Köye gideceğim zaman beni almaya gelen dayıya heybeyi yanlış bağladığını söyledim. O da yanlış bağladığını fark edince “Sen nerden biliyorsun bunu bağlamayı?” dedi bana. Okulda bunları öğrendiğimizi söyleyince “Eskiden okuyan kişiler işe el sürmez, eşyasını taşımazdı. İsmet’in elbet bir bildiği var ki böyle bir eğitim yapıyor” dedi İsmet İnönü’yü kastederek. Karşıdan bizi görenler amelelik yapıyoruz sanıyorlar ama biz ders yapıyorduk. Tüketici değil üretici eğitim sistemiydi bu. Tüketici eğitim çok pahalı, buna para yetmez. Köy enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç bu üretici eğitim sisteminin ülkemiz için şart olduğunu düşünerek getiriyor. Üretici eğitimde derslerin işleniş yöntemleri tamamen farklıydı. Tüm dersler iş içinde yapılıyordu. Edebiyat dersi kapsamında çocuklara her ne olursa olsun mutlaka günde bir saat kitap okutuluyordu. Orada okuma alışkanlığı kazanıyordu çocuklar. Öğretmenlerin de yılda belli bir sayıda mesleki ve meslek dışı kitap okumaları zorunluydu. Köy enstitülerinden edebiyatçıların, yazarların çıkması bu şekilde oldu. Üretim içinde eğitim yöntemi müthiş bir buluştu. Yeni bir eğitim kültürüydü bu. Öğrenciler okulun her işine katıldıkları gibi yönetimine de katılıyorlardı. Öğrenciler de öğretmenler kadar eğitimden sorumlu ve yetkili oluyorlardı. Haftalık toplantılarda söz alıp yapılan işleri değerlendirme ve gerekirse eleştirme hakkına sahiptiler. Bu, eğitimde demokratikleşmedir. Köy enstitülerinde erkeklerle birlikte aynı işleri yaparak bir eğitim alıyorsunuz. Ortaya erkeksi bir kadın tipi çıkmıyor ama hanım hanımcık da olmuyorsunuz. Cumhuriyetin yeni insanı kadın veya erkek bu şekildeydi. Karma eğitim en iyi şekilde köy enstitülerinde gerçekleşti. Sosyalleşme denen şeyi kadın ve erkeğe birlikte veriyordu oradaki eğitim. Klasik eğitimlerde ise kadınlar okuldan sonra geri planda kalabiliyor, sosyal hayata yeterince katılmıyor.

    Günümüzdeki eğitim kültürünü nasıl buluyorsunuz?
    Okuma yazma icat edileli bin yıllar olmuş neden hala dünyada bu kadar okuma yazma bilmeyen insan var? Kaldı ki eğitim sadece okuma yazma değildir. Bunun nedenlerinden biri eğitimin pahalı bir yatırım olmasıdır. Para yetişmiyor eğitime. Diğer sebebi ise yöneticilerin kadınların eğitimde geri çekilmesini istemesidir. Oysa Anadolu kadını geri çekilirse Anadolu çöker. Kadınlar bir taraftan çocuklarına bakarken bir taraftan bu toplumun ekonomisine katkı sağlayan insanlardır. Bu işleri okumuş kişiler olarak yapmaları gerekiyor. Yöneticiler kadınları eğitimden geri çekmeye zorlamamalıdır. Kadınlar eğitim gördüğü sürece anneliği ve mesleklerini daha iyi yapar. Atatürk tüm kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını cumhuriyetin bir koşulu olarak görüyor. Kadınların sadece okuması değil, erkeklerin yaptığı her meslekte var olmasını istiyor. Düşünün cumhuriyetin kurulduğu o yıllardan bu yıllara ne kadar değişmiş. Bugün kadını geri çekmek istiyorlar. Suyun geri akması gibi bir şey bu. Kadınlar cahil kalırsa ülkenin gelişmesi engellenmiş olur. Kurtuluş savaşına katılmış kadınları geri çekmeye çalışıyorlar. Zorunlu eğitime değil ama kadınların zorunlu eğitimine karşılar.

    Kadın müzesi hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
    Eğer bir toplumda kadınları geriye çekmek isteyen düşünceler varsa kadın müzesi kurulmalıdır. Belki kadın müzesi kurularak toplumda kadınları geri plana çekmek isteyenlere karşı bir alternatif oluşabilir.

    “Kızlar Da Yanmaz” kitabını yazarken neler düşündünüz?
    Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye’de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanlarım omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez. Hiçbir batı ülkesi yoktur ki bu kadar okumamış insan olsun. Bu kitabı yazma nedenlerimden birisi budur. Eğitim için çok lüks harcama yapılmayacaktır. Şehirlerimizde çok büyük yapılar yapılıyor, çok paralar harcanıyor ama ilkokullar kötü durumda. Çocukların eğitimine yeteri kadar önem verilmeli. Bir taşımalı eğitim denen şey var. Çocuk eğitim için taşınmaz, eğitim çocuğun ayağına gitmelidir ve en güzel, en konforlu yer okullar olmalıdır. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluruz. Bugün Türkiye’de hala milyonlarca okuma yazma bilmeyen kadın var. Bu bir ayıptır artık.

    Aksu Köy Enstitüsü’nde okuduğunuz yıllarda sizi etkileyen öğretmenlerinizi anlatır mısınız?
    Köy enstitülerine öğretmen atarken bir kural vardı; buraya isteyenler, bu işten anlayanlar gelecekti. Yani arkadaşınızı, akrabanızı tayin etmeyeceksiniz. O işin adamı olabilecek kişileri atayacaksınız denmiş. Aksu’ya ilk gelen öğretmenlerden biri okul doktorumuz Dr. Bedia Hüdaverdi’dir. Kendisi İstanbul’da yetişmiş doktor bir ailenin kızı. Bizim enstitüye geldi. Hem doktorumuz hem sağlık bilgisi öğretmenimiz oldu. Öncelikle öğrencilerin sağlık durumlarını ele aldı. Bizim yeme içmemizi düzenledi. Bize yeni yemekler çıkardılar bu şekilde, iyi beslenmemiz için bilgiler verdiler. Hasta gelen arkadaşları tedavi etti. O geldikten sonra enstitüye gelen çocuklara sağlık muayenesi yapmaya başladı. Aynı zamanda okul dışında da doktorluk yapardı. Gece gündüz gelirdi köylüler yardım isterlerdi. Enstitü öğrencilerine iğne yapmayı öğretti. Gittiğiniz köylerde sağlık memurları yetişinceye kadar iğne yaparsınız derdi. Mezun olup köylere gidecek öğretmenlere birer de sağlık dolabı veriliyordu zaten. Sağlık bilgilerinin uygulamalarını hep öğretti bize. Dr. Bedia’dan önce Antalya’da hiç kadın doktor yokmuş. Bir keresinde bizi muayene için hastaneye götürdü. Enstitünün arabasıyla bir yere kadar gittik, ondan sonra yürüyecektik. Dr. Bedia’nı üzerinde de beyaz forması var. Bütün Antalyalılar sokağa çıktılar onu görmek için. Hastaneden sonra eczaneye gittik ilaçlarımızı almaya bu sefer eczanenin etrafına toplandı insanlar Doktor Hanım’ı görmek için. Antalyalı bir avukatla evlendi sonra, Bedia Kervancıoğlu oldu adı. Onun dışında Ruhi Esin ve eşi Zühre Esin vardı bizleri çok etkileyen. Zühre Esin edebiyat öğretmenimizdi. Zühre Hanım bizi bir seferinde Perge’ye götürdü. Biz o zaman “Perga” derdik oraya. Bizden Perge hakkında kompozisyon yazmamızı istedi. Niçin bir tarafta eski zamanlarda böyle bir şehir yapılmış da şimdi sıtmalı insanlar, saz evler var diye. O zamanlar ören kültürü yoktu kimsede. Böyle bir eğitim verilmiyordu. Perge’den taş taşıyordu köylüler, biz de taşıdık. O sıralarda oradan bir lahit çıktı. Müdürümüz bakanlığa yazı yazdı burada çok sayıda eski eser var diye. Bir konferansçı geldi ve anlattı bize işte o zaman öğrendik eski eserlerin korunmasını. Biz o lahdi çok özen göstererek enstitünün bahçesine getirdik ve etrafına çiçekler dikerek güzel bir görüntü oluşturduk. O lahdin içinde gözyaşı şişeleri bile vardı ve tarih öğretmenimiz bize bunları anlatarak eski eserlere karşı bir bakış kazanmamızı sağladı. Diğer öğretmenlerimizden hatırladığım Hakkı Rodop vardı eğitim başı olarak. Talat Ersoy kurucu müdürdü. Hamit Özmenek müdür yardımcısıydı. Bunlar hatırımda kalan ve enstitünün kuruluşunda çok emeği olan kişilerdi. Dikiş öğretmenimiz Pesent Yılmaz vardı. Durmuş Bey vardı inşaat öğretmeni.

    Çok farklı bir eğitim veriliyormuş enstitüde.
    Eğitimin bir ayağı da güzel sanatlardı bizde. İş içinde öğrenim verilirken aynı zamanda öğretmenler bize dünyaca ünlü sanatçıları ve eserlerini anlatırlardı. Farklı sanat dalları hakkında hem teorik hem pratik eğitim alıyorduk. Yüksek köy enstitüsünde ise sanat tarihine çok önem veriliyordu. Ünlü ressam Malik Aksel bizim sanat tarihi öğretmenimizdi. Eğitimde bölgesellik vardı. O bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlardı. Mesela bir bölgede soba yakmak bir ihtiyaçsa bu mutlaka öğretiliyordu. Bir öğretmen bunları biliyor ve uyguluyor olmalıydı. Şimdi bu işler küçümseniyor, “Ders mi anlatacağım soba mı yakacağım?” deniyor. Gündelik hayatımızda kullanılan aletlerin, makinelerin işleyişi daha ilkokuldan başlanarak anlatılsa toplumumuz için çok faydalı olurdu. Bize enstitüde bisiklet kullanmayı bile öğretmişlerdi ikinci dünya savaşı yıllarında. Daha sonra motosiklet kullanmayı da öğrettiler. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde ise özellikle kız öğrencilere araba kullanmayı öğrettiler. Müdür bize bir araba tahsis etti ve başımızda bekledi biz öğrenene kadar. Enstitüler kapatılmasaydı bu kadar çok trafik kazası olmazdı Türkiye’de. Düşünün şimdi, ta o yıllarda motosiklet öğrenen köylü kızları var bir tarafta, diğer tarafta ise 2015 yılında hala “Haydi Kızlar Okula” diye kampanya yapılıyor.

    Kadınlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
    Öncelikle şunu belirteyim bizim aldığımız eğitim o dönem bir devlet politikasıydı. Bugünün okumuş kadınları zaten bazı şeylerin farkında. Kadınlar bilinçlenmelidir. Bilinçlenmenin başı “Ben kadın olarak bu toplumun neresindeyim? Toplumdaki yerim nedir? Kendi toplumumun dünya toplumları arasındaki yeri nedir? Diye düşünmektir. Mesela kadınların sorunları varsa kadın müzesi açmak bu sorunları aşmak için bir alternatiftir. İyi bir eğitimle kadınların da erkeklerin de sorunları çözülür.
  • Başına buyruk bir kişi olduğu havasını yaratmayı başarmıştı, ama aslında çok derin bir arkadaş özlemi vardı. Kalabalık bir yere girdiğinde herkes dönüp ona bakardı, ama hemen her geceyi bir manastır odasında, antenini doğru dürüst ayarlatmaya üşendiği televizyonun karşısında yapayalnız geçirirdi. Tüm tanıdıkları onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürlerdi, ama bu görüntüyü sağlamak, kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmaya çalışmak hemen hemen tüm enerjisini tüketmişti.
    Bu yüzden, kendi kendisi olmak için gereken enerji hep eksik kalmıştı. Dünyadaki herkes gibi, mutlu olmak için başkalarına ihtiyaç duyan bir kişiydi, ama başkalarıyla baş etmek de zordu. Beklenmedik tepkiler gösteriyorlar, çevrelerine koruyucu duvarlar örüyorlar, aynı kendisi gibi davranarak hiçbir şeye aldırmaz numaralarına yatıyorlardı.
  • Tüm tanıdıkları onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürlerdi ama bu görüntüyü sağlamak,kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmaya çalışmak hemen hemen enerjisini tüketmişti.Bu yüzden kendi kendisi olmak için gereken enerji hep eksik kalmıştı.Dünyadaki herkes gibi mutlu olmak için başkalarına ihtiyaç duyan bir kişiydi ama başkalarıyla baş etmek de zordu.Beklenmedik tepkiler gösteriyorlar,çevrelerine koruyucu duvarlar örüyorlar,aynı kendisi gibi davranarak hiçbir şeye aldırmaz numaralarına yatıyorlardı.Yaşama daha açık biriyle karşılaştıklarında ya onu daha ilk adımda dışlıyorlar ya da ona acı çektiriyorlar,onu aşağılıyorlar,"tuhaf"muamalesi yapıyorlardı.
  • "...ama kadın olmak zordu, yol boyunca rast geldiği çapkınlar ona işaret ettiler, omuz vurdular, laf attılar."
  • Öykü seven değerli okuyucular için, bir zamanlar yazmış olduğum öykümü bugün paylaşıyorum. Okuyunuz...

    Öğle arası sakinliği hala üzerimde dururken kahvemi keyifle yudumluyordum. İşimin en önemli parçasından birisi de bu güzel kahve alışkanlığımdı. Çalışmalarım sırasında bu şeyi içmekten büyük bir mutluluk duyuyordum ve gün içerisinde belli aralıklarla tekrarlıyordum.
    İş yerinde “Yönetici” bir kimliğe sahip olduğumdan olsa gerek, yönetmem ve takip etmem gereken insanlar işler bulunuyordu. Bir kadın olarak bu yerlere gelmek beni gerçekten çok zorlamıştı. Kolay çıkmamıştım bu merdivenleri. Hayatımdaki başka güzel şeylerden vazgeçmiştim kimi zaman. Sahip olmaktan mutluluk duyduğum çoğu şeyi çıkarmıştım sahipliğimden. Gerçekten böyle bir kimliğe sahip olmak için çok savaş vermiştim. Ve bu savaşta bir “Kadın” olmak daha da zordu.
    Nedense böyle düşünüyordum bu vakitlerde. Böyle düşünmemi, masamda duran bardağın içindeki aşırı derecede kafein mi sağlıyordu bilmiyordum ama bu düşünceler kafamdan hep aynı saatlerde geçiyordu. Alıştığım bir durum olduğundan beni fazla etkilemiyordu aslında.
    Yoğun iş ve kahve temposu devam ederken ofisimin telefonu çaldı. Sekreter arkadaşımın, arayan kişileri hatta bekleterek önce bana soracağını ve benim verdiğim cevaba göre telefonu bağlayacağını çok iyi bildiğim için her zaman ki bilindik cümlelerle telefonu açtım.
    “Efendim Esracım?”
    “Merhaba Berfin… Ben Orhan…”
    Bu olamazdı… Duyduğum bu ses ve bu isim beni dondurmuştu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Telefonu direk kapatmalıydım. Konuşamazdım. Bir an Esra’ya çok büyük bir kızgınlık duymuştum. Bana sormadan nasıl bağlayabilirdi telefonu. Bu işte bir terslik vardı ama bunun şuan bir önemi yoktu.
    Bu olamazdı. Arayan Orhan olamazdı. Bunca zaman sonra ne diye aramıştı ki. Birkaç saniye bütün duygularım, ruhum, bedenim büyük bir alaboraya yakalanmıştı ve kendime gelip bir şey yapmam gerekiyordu. Ama telefonu kapatmadım ve şaşkın bir şekilde cevap verdim.
    “Orhan?” diyebildim sadece. Yıllarca bu isim dudaklarımdan hiç dökülmemişti. Yaşanan onca şeyi bir kalemde silip atmış ve adını ağzıma hiç almamayı büyük bir ustalıkla başarmıştım. Ama yıllar sonra şuan, bu ismi söylediğim an içimi tuhaf bir duygu kaplamıştı.
    Şaşkınlığımı fark edebilmesi için çok zeki biri olmasına gerek yoktu. “Orhan” kelimesinin ardından başka bir cümle gelmeyeceğini anladı ve cevap verdi.
    “Biliyorum şaşırttım seni. Bunca yıl sonra seni böyle aniden arıyor olmam gerçekten benim içinde çok şaşırtıcı.”
    Yine cevap veremedim. Birkaç saniye sustuktan sonra devam etti.
    “Umarım bana kızmamışsındır.”
    “Yok hayır kızmadım ama çok şaşırdım. Hayırdır?” diyebildim. Bunca yıl sonra bütün hayırlı şeyleri yaşamış da bu durum “hayırsızmış” gibi. Yine o eski masumca gülümseyen ses tonuyla cevap verdi.
    “Aslında arayıp aramamak konusunda çok düşündüm. Benimle yine konuşmazsın diye düşünmüştüm. Ama sanırım bunca yıl sonra bunu yapmazsın değil mi” dedi. Bu masum ve bir o kadar temiz kalpli çocukça gülüşü o kadar içten o kadar sıcaktı ki, gerçekten de bunca yıl sonra ona kızamazdım. Zaten yıllarca anlamsız bir kızgınlığı beslemiştim içimde.
    “Hayır tabii ki de. Ne yalan söyleyeyim, aramana her ne kadar şaşırsam da gerçekten çok sevindim.” Dedim.
    “Nasılsın Berfin? Nasıl gidiyor güzel hayatın?” dedi. Sanki alaycı bir ses tonu vardı konuşmasında. Ama alay etmediğini iyi biliyordum.
    “İyiyim Orhan. Her şey gayet yolunda. İşlerle uğraşıyorum işte” dedim ve devam ettim: “ Sen nasılsın, neler yapıyorsun, nerelerdesin?”
    “Ben de iyiyim” dedi ama sesinde ki yalancı tonu hissedebilmiştim. Yalan söylemeyi hiç beceremezdi Orhan ve söylemezdi. Ama yine de devam etti:
    “Bende işlerle uğraşıyorum. Senin kadar başarılı olmasam da özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum” dedi yine alay edercesine. Ama bu sefer alay etmekte haklıydı. Hiçbir zaman onun kadar başarılı olamamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse onun bütün başarılarından anlamsız bir kıskançlık duymuştum her zaman. Kendime şuan daha da kızmıştım. Bencil ve kıskanç bir insandım. Tabii, bunları ona asla itiraf edemezdim. Yine bu itirafı gerçekleştiremeyerek cevap verdim.
    “Sevindim senin iyi ve başarılı olmana.” dedim sadece.
    “Sana bir şey söylemek istiyorum” dedi yıllar öncesi o delice sevdalı delikanlı ses tonuyla. Bu ses tonu beni şimdi daha da etkilemişti. Çünkü böyle zamanlarda hep romantik cümleler, sevgi dolu sözcükler kullanırdı. Ama bu sefer duyduklarım hiç öyle olmamıştı.
    “Biliyorum bunca yıl sonra neden seni bu şekilde aradığımı merak ettin. Seni arayıp aramamak konusunda çok düşündüm. Aslında gerçekten sözümde durup aramayacaktım ama yapamadım. Amacım seni üzmek ya da sinirlendirmek değil asla bunu bilmeni isterim. Şimdi söyleyeceklerimi lütfen iyi dinle.” Dedi.
    Heyecanım ve merakım son haddine kadar yükselmişti. Öyle ki masamda duran kahve fincanına sımsıkı sarılmış ellerimdeki titremeyi engellemeye çalışıyordum. Heyecanımı gidermek istercesine devam etti.
    “Birazdan ameliyat olacağım. Beynimde fark edilmekte geç kalınan büyük bir tümör varmış. Doktorlar ameliyat sonrası yaşama şansımın yüzde onlarda olduğunu söylüyorlar. Evet yanlış duymadın sadece yüzde on. Hayatın bana verdiği bu son yüzde onluk şansın bir daha geri gelmeme ihtimalini düşündüm ve ölmeden önce son kez sesini duymak istedim. Vaktin varsa seni son kez görmeyi de çok isterim ama biliyorum ki hayatın bana verdiği o acımasız yüzde onluk şansı sen bana vermezsin. O yüzden yıllarca sesini duymak bile seni bekleyişlerimin bu acımasız sonu için yeterli belki de. Bir cevap verme sakın. Seni bugüne kadar ilk gün ki severek beklediğimi bilmeni istiyorum. Bana “büyü artık Orhan” dediğin zamanlarda ki kadar büyük bir aşkla bekledim seni. Geri dönmeyeceğini çok öncesinden kabullenmeme rağmen yine de beklemeye devam ettim. Seni aramayı çok istedim ama hep geri dönersin, sen ararsın diye bekledim. Ama hayat bugün bana kötü bir oyun daha oynadı işte. Ve sanırım bu son oyunuydu. O yüzden daha fazla dayanamadım ve aradım. Berfin’im… Ben seni gerçekten çok sevdim. Beni bundan sonra iyi hatırla olur mu? Artık her şey için çok geç. Çok geç kaldın… Ama sana hiç kızmıyorum. Hiçbir zaman kızmadım da. Neyse… Sakın üzme kendini olur mu? Bağışla beni böyle bir şeyi sana yaşattığım için. Hem bakarsın belki hayatın bana verdiği o yüzde onluk şansı kullanabilirim. Eğer bunu başarabilirsem, seni tekrar arayacağım. Seni her şeyden çok sevdim Berfin’im…” dedi ve kapattı.
    Hiçbir cevap beklemeden öylece kapattı. Kendimi tutamadım ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağladım. Bu olamazdı… Bunlar gerçek olamazdı. Ona yaşattığım bunca acıdan sonra, ölüm yatağında bile beni arayıp hala sevdiğini söylemesi olamazdı. İlk kez ölmeyi istiyordum.
    Kendimden tamamen geçmiştim. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve kendime lanetler yağdırıyordum. Orhan beni gerçekten sevmişti. Güzel anılar yaşamıştık. Ama ben onu terk etmiştim. Onun beni sevdiği kadar yüce bir sevgiyle sevememiştim. Ama şuan böylesi çılgınca ağlarken, aslında onu tahmin edemeyeceğim kadar büyük ve tuhaf bir şekilde sevdiğimi anlamıştım. Gururum, kibrim beni ondan vazgeçirmişti. Sevgi bana yetmemişti ve benim o zamanlar aradığım şey, şuan masasında oturduğum bu kariyer denen lanet şeydi. Ondan vazgeçmiş ve istediğim her şeyi kazanmıştım. Ama şuan bunların hiçbirisinin, hiçbir anlamı yoktu. Gerçekten koca bir hiçti her şey. Uğrumda ölebileceğini söyleyen adam, şimdi gerçekten ölmek üzereydi ve ben onu zamanında söylediği bu cümleler için basit ve rezilce görmüştüm.
    Ne kadar acımasız ve kötü bir insan olduğumu şimdi anlıyordum. Fakat ne yapacaktım ben şimdi. Öylece telefonu kapatmış ve beni mahvetmişti. Bunlar gerçek olamazdı. Bende ölmek istiyordum ilk kez.
    Bu şekilde daha fazla çalışamazdım. Esra’ya bile hiçbir şey söylemeden öylece ofisimden çıktım. Nereye gideceğimi ne yapacağımı bilmeden atmıştım kendimi dışarıya. Hangi hastaneydi acaba? Cep telefonumdan, hala aklımın derinlerinde bir yerinde kalan numarasını aradım hemen. Maalesef kapalıydı. Yıllarca yapmam gereken şeyi şimdi yapmıştım ve başarısız olmuştum. Gerçekten hayatın en kötü senaryosunu hak ediyordum aslında.
    Birkaç saat anlamsızca, çaresizce ve delilercesine ağlayarak oradan oraya koşturdum. Onunla konuşmamızdan üç saat geçmişti ki telefonum tekrar çaldı. Numara hiç tanıdık gelmiyordu ve ürkekçe açtım.
    “Efendim…” dedim ağlamaktan kısılmış ses tonuyla.
    “Merhaba Berfin ben Hakan”
    İşte korktuğum şey olmuştu. Bu Orhan’ın en yakın arkadaşıydı.
    “Efendim Hakan” diyebildim vereceği cevabı içim acırcasına hissederek.
    “Berfin, Orhan’ı az önce kaybettik. Sanırım seni aramıştı ameliyata girmeden önce. Eğer ölürse derhal seni aramamı söylemişti. Çok üzgünüm.”dedi ağlayarak ve kapattı.
    İşte hayatım boyunca yaşadığım en büyük acıyı iliklerime kadar hissediyordum. Orhan ölmüştü. Artık yoktu. Onu terk etmiştim ve şimdiyse o beni terk etmişti. Ölene dek seveceğini söyleyen adam, şimdi gerçekten ölmüştü. Bunlar olamazdı… İmkansızdı.
    Mahvolmuştum. Deliye dönmüştüm. Olduğum yerde öylece kalakalmış deliler gibi ağlıyordum tekrar. Bu nasıl bir acıydı böyle. Ona yaşattığım acıların şiddeti de şuan benim yaşadıklarım kadar var mıydı yoksa o daha mı büyüğünü yaşamıştı. O hak etmemişti benim yaşattıklarımı ama şuan bu acıyı ben hak ediyordum. Neden yıllarca hiç aramadım. Neden? Neden? Neden?... Kendimden nefret ediyordum. Koca bir şeytandım. Evet kesinlikle öyleydim. Anlamsız kibrim, gururum ve acımasızlığım yüzümden hayatımda ki en değerliği varlığı bir anda silip atmıştım. Hem de hiç acımadan. Ne kadar da aptalmışım. Gerçekten şu an ben de ölmek istiyordum. Ama bunu yapabilecek kadar bile cesaretim yoktu, olmamıştı hiçbir zaman.
    Bütün acı duygularla ve gözyaşlarıyla evime gittim. Bu olanları kimseye anlatabilecek halde değildim. Bütün vücudum, kalbim, ruhum paramparça olmuştu. Kendimi yatağıma attım. Gözlerimin önüne yıllar önceki Orhan geliverdi hemen. Ne çok sevmişti beni. Ne temiz, saf ve yürekli bir adamdı oysaki. Onu gerçekten bende sevmiştim. Bunu ilk kez itiraf ediyordum kendime.
    Anlamsız, çocukça hırs ve düşüncelerle terk etmiştim Orhan’ı. Bugünden sonra kendimi asla affetmeyecektim ve asla mutlu olamayacaktım. Beni her şeyinden çok seven o iyi yürekli adamı elimin tersiyle itmiştim.
    Her şeyi şimdi daha iyi anlıyordum. Geç kalmıştım. Her şeye geç kalmıştım artık. İçimde ki bu acı asla dinmeyecekti. Yattığım yatağımdan odamın tavanına dikerken gözlerimi, acımasızca terk ettiğim bu adamın hayalinin beni hala terk etmediğini ve yıllar önceki gibi büyük bir aşk ve sevgiyle gülümsediğini gördüm. Dudaklarımdan süzülen son iki cümleyse,
    “Beni affet Orhan” oldu.

    Okan Kuzu