• "Dünyayı parçalara ayırdık" diyor. "ama parçalarla ne yapacağımızı bilemiyoruz..."
  • Ah evet, her şeyi eleştirebilirim. Yakınıp yargılayabilirim ama bu bana ne kazandırır ki?
  • Bir cisim yaklaşıyor
    Kemal Sayar
    Serbestiyet
    10 Nisan 2018
    Bazen alaca karanlık kuşağından veya bir korku filminden fırlamış gibi odama sokulurlar. Gece yaşayan gençler. Modern çağın uyku bilmez hayaletleri.  Dışarıda akmakta olan hayata karşı pek bir çelimsiz, bilgisayar ekranı karşısında pek bir Zaloğlu Rüstem. Onları ne vakit ekran karşısında unuttuk? Ne vakit bizden bu kadar sıkıldılar da sanal alemde soluk alıp vermeye başladılar?
    Dokuz yaşında çocuk, eliyle kafa kesme işareti yapıyor. ‘Burası hiç ilginç bir yer değil’ diyor, sonra bilgisayarı işaret ederek, ‘Ben bu dünyadan oraya gitmek istiyorum, orada yaşamak istiyorum’ diye mırıldanıyor. Tıp fakültesi öğrencisi genç, gözleri dört çeşme anneciğiyle son bir umut doktorun kapısında almış soluğu. Annesini kırmamak için burada, oysa ne ümidi var gelecekten, ne de ekran ışığından başka bir şeyin aydınlatmadığı dünyasında bir başka parıltı beklentisi. Ona kalsa sonsuza dek o ekranın karşısında büyük zaferlerin izini sürebilir. Ekranların mağrur kumandanı, gerçek alemde bir oyun bağımlısı olarak tarif edilmekten rahatsız. Dudak bükerek bakıyor bu dünyaya, her şey çok sıkıcı, çok tek düze, çok heyecansız. Dört senedir aynı sınıfta, atılmasına ramak kalmış ama o bir baykuş gibi sadece geceleri yaşıyor. Omzuna taktığı sanal apoletler ona şeref olarak yetip de artıyor, nice savaşlardan burnu kanamadan çıkmış, kim bilir kaç orduyu dize getirmiş, kaç meydan muharebesi kazanmış.

    Bir cisim yaklaşıyor. Bilim kurgu filmlerinden aşina olduğumuz bir sahne, zombilerin mezarlarından kalkarak dünyayı ele geçirmesi, sanki gerçek oluyor. Yürüyen ölüler şehirlerimizi istila ediyor. Gözlerinin içine uzun uzun bakamadığımız için gözlerini ekranlara kaçıran bir kuşak, gündüz uyuyup gece sanal düşmanlara ateş ederek, önlerine serilmiş bir uçuruma doğru yürüyor. Bir düşte yaşıyor gibiler, ne ki, düşleri bile malum merkezlerde yapılıp ellerine tutuşturulmuş. Gerçekten sanala kaçan yeni mülteciler.

    Göz teması olmazsa, insan bağ kuramaz ve  bir ilişkisizlik halinde, ıssızlığın çölüne düşer. Çocuklarımızla göz göze geldiğimiz on binlerce defada, kalplerimizin birbirine yakınlaştığı ve ruhlarımızın birbirinin içine geçtiği o buluşma anlarında birbirimize sevmeyi öğretiriz. O karşılıklı bağ, bizim onlara içimizde insanlığa dair en iyi şeyleri aktarmamızı sağlar. Bir nesilden diğerine sevgi böylece büyür. Çocukları muhafaza eder. Başka insanların duygu ve niyetlerini anlamamızı sağlayan beyin kısımları, göz temasıyla etkinleşir. Gözler kalbin aynasıdır. Göze bakmakla diğer insanların kalbinden geçenleri kestirme imkanına kavuşursunuz. Peki biz ne yapıyoruz? Akıllı telefonlarımızı fora ederek başlarımızı yere indiriyoruz. Çevrim içi kaldığımız her dakika bir başkasının yüzünden çalınmış bir dakikadır ve empati melekemizi dumura uğratır. Bir topluluk içinde olmaktan bir topluluk duygusuna sahip olmaya geçiyoruz. Sanal cemaatler bize sadece -mış gibiliği yaşatıyor. Gerçek toplumdan sanal topluma, ilişkiden bir duyguya, dostluktan bir dostluk hissine geçiş.

    Kimi gençler, onlara avatarları üzerinden bambaşka kişiler olma imkanı vererek  büyük zaferler vaat eden çevrim içi, çok oyunculu oyunların ayartısına direnemiyor. Avatarın neye benzeyeceği, karakteri, hünerleri, nasıl bir gelişim gösterdiği tamamıyla gencin seçimlerine bağlı. Bu oyunlar sürekli evrimleşiyor ve adeta oyuncuyu içine çekmek üzere tasarlanıyor. Her seviye bir sonraki üst seviye ile ödüllendiriliyor ve oyun hiç bitmiyor. Kişi gerçek hayatın dışındaki bu oyuncu benliğe duygusal yatırım yapıp bağlandıkça, davranışları da kolayca yönlendirilebilir kıvama geliyor. Avatarları kendilerine benzemeyen, gerçek hayattaki benliklerine kıyasla bambaşka gölge kişilikler yaratan gençler sanal kimliklerine daha fazla bağlanıyor. Oyun bağımlısı bir genç oyuna ne kadar zaman harcadığı konusunda yalan söylüyor, oyun sırasında aşırı zevk veya suçluluk duyuyor, aynı keyfi almak için giderek daha uzun saatlerini oyunda geçiriyor, dost ve ailesinden uzaklaşıyor, oynamadığında huzursuzlanıyor, parasını bu oyunla ilgili malzeme ve sanal unsurlara yatırıyor ve  oyun oynamadığında da sürekli oyun hakkında düşünüyor. 18 yaşına kadar olan gençlerin onda birinde bu bağımlılık belirtileri mevcut. Ne yapıyor bu oyunlar da bu ölçüde bağımlılık yaratıyorlar? İlk cevap beyindeki ödül devrelerini uyararak haz veren molekülleri artırdıklarını söylemek olabilir. İkincisi, bu oyunlar ekran ve beyin arasında iki yönlü bir etkileşim meydana getiriyor. Oyunlar tıpkı bir aksiyon filmi gibi gürültülü ve görsel açıdan zengin sahnelerle dolu. Oluşturdukları kuvvetli duygusal uyarımın dışında, oyuncuyu adeta ekrana gömen bir akış hissi veriyorlar. Kim muzaffer bir avcı yahut  attığını deviren bir nişancı olmayı reddedebilir? Dış dünyanın karmaşıklık ve belirsizliğinden sanal alemin basitliğine iltica. Bu oyunlar dünyayı basitleştiriyor, maliyetsiz bir zevk sağlıyor, berrak hedefler sunuyor ve kişiye anında geri bildirim veriyor. Sıkıcı ve zor bir dünyadan, heyecanlı ve sansasyonel bir dünyaya kaçış. Mutsuzlar için bir sığınak. Mutsuz ve tatminsiz gençler, kendilerinden çok farklı avatarlar oluşturuyor.  Her şeyin gerçek hayattan daha iyi olduğu, gencin kendisini daha yakışıklı ve güçlü olarak kurgulayabildiği, yeni  bir kimliği üzerinde denediği  bir serap. Seni mutsuz, endişeli ve değersiz kılan yaşantılara kendini kapattığın, sadece eğlenip zaferler kazandığın ayrı bir evren.  Ruhsal olarak incinebilir gençler, bu tuzağa kolaylıkla düşüyor.

    Öldürmeyi, zevk ve skor olarak oyucularına geri döndüren şiddet içerikli video oyunlarında bir patlama yaşanıyor. Peki bu sistemli bir seferberliğin veya bir kötü niyetin tezahürü olabilir mi? Nefesinizi tutun. Birinci ve ikinci cihan harplerinde ABD ordusunda ateş hattında yer alana askerlerin ancak yüzde on beş ila yirmisinin silahlarını ateşlediği, Marshall istatistiği ile kayıtlara geçmiş. Bu fire,  savaş mekanizması için büyük bir kayıp. İnsan büyük savaşların ortasında dahi insanı öldürmekten imtina ediyor. Sonra ABD’de bir gizli el önce televizyon, sonra bilgisayar ekranlarında insan öldürmeyi yaygınlaştırıyor, bir tür Pavlov’cu koşullanmayla, öldüren kişinin bir suçluluk değil bir zafer hissiyle tanışmasını sağlıyor. Öldürme eylemi suçluluk hissinden arındırılıyor. Toplum başkasının acı ve ıstırabına duyarsızlaştırılıyor.  Sonuç: ABD ordusu Kore’de karavana atış oranlarını çok düşürüyor, Vietnam savaşında ise karavana atış neredeyse yüzde üçe iniyor. Amerikan askeri, şiddet içerikli film ve oyunlarla  gözünü kırpmadan öldürmeyi öğreniyor. Bugün ekran şiddetiyle sokaktaki şiddeti ilişkilendiren binin üzerinde bilimsel çalışma var.

    Bir cisim yaklaşıyor. Bir meteor taşı, dünyamıza çarptığında her şeyi alt üst edecek bir şey. Büyük sözler edebildiğimiz kadar, iyi anne ve babalar da  olmak zorundayız. Çocuklarımızı ekran önünde unutursak, onlar bir daha evin yolunu bulamayabilir. Kendi evine hayrı olmayan insanların dünyayı değiştirme ihtimali yoktur. Önce biz ekranlarımızı kapatalım, sonra çocuklarımızın elinden şefkatle tutup onları ekran başından kaldıralım. Konuşalım, gülüşelim, gözlerinin içine bakalım. Sevgi beş duyuya ihtiyaç duyar. Dijital dünya görsel olanı yeğliyor. Biz bununla yetinmeyelim. Koklayalım, dokunalım, işitelim ve görelim. Yeri geldiğinde tadalım. Bir kucaklaşmayı e-posta ile gönderemeyiz. Gözyaşını facebook mesajıyla silemeyiz. Sevdiğimizin omzuna twitter ile yaslanamayız. Bize gerçek lazım. Elimizi uzattığımızda dokunan  bir el, yüzümüzü döndüğümüzde sevgiyle süzen gözler lazım.  Omzumuza sahte zafer madalyaları takmasa bile, gerçek daha güzel. Yürüyen ölüleri diriltecek şey, dikkat ve  sevgidir. Dikkat, bir kez verdiğimizde geri alamayacağımıza göre,  onlara sunacağımız en büyük hediyedir.
  • #Türünün son örneklerinden olsa gerek :)#

    Sevgili Leyla,
    Nettin anam? İşin gücün nicedir? Gene astın beni bu sıralar. Ben de sıkmağa başladım ya. Elimde değil. Sensiz tadı yok evrenimin. Bütün günlerimi hemen hemen seninle konuşarak geçiriyorum. Bir yargıya mı varıcam, sana danışıyorum. Çok güzel bir şey bu. Yaşamamı anlamlı kılan bu. Herhal o azizler, evliyalar, İsalar da Tanrılarıyla böyle konuşurdu. Bir tertemiz sükun, riyadan, zulümden, içsel murdarlıktan bir uzaklık...Bu yüzden mi ne? Çok tehlikeli konularda bile bazılarının zorunlu saydığı tedbirli dövüşü hor görüyorum. Beni o orta çağ yiğitlerine götürüyorsun. Forumu okudun mu bilmem. Tabii senin düşünlerin kesin bir önemde benim için. Sana güvenmediğim hiçbir konu yok! O hayın zekana anlatamayacağım bir hayranlık duyuyorum. Ben megaloman sanılacak kadar kendimi bir şeyler sanırdım oysa. Biraz da şımartılmadığım değil! Oysa senin o çırılçıplak meseleleri ortaya koyuşunla benim terletici uğraşım nispetlenemez bile. Seninki bir deli uçan su, hatta bir Niagara. Benimkiyse şu bizim Allahlık terkos musluklarından herhangi biri!
    Müthiş özledim seni. Apışıp kaldığım da bu. Yahu ben ömrümde hiçbir kavram üzerinde yarım saatten fazla uğraşmadım. Ya hep kolay işler çattı bana, ya da her nasılsa söktürdüm işte. Ama şimdi. Dünyanın en tükenmez mutluluğundayım. Ne yana dönsem sen. Elimi neye uzatsam yalnız değilim.
  • "Ama bir an hazzın sonsuzluğunu bulmuş olan için lanetlenmenin sonsuzluğunun ne önemi vardır ki!"

    Charles Baudelaire
  • Tolstoy'un daha gençlik yıllarında başlayan kendini suçlama tutkusu, ona Rousseau'dan bulaşmadır. Ama bu suçlamalar, sağlam bir kişiliğe çarpar. Tolstoy kendini neyle suçlarsa suçlasın, bunlarla kişiliğini yıkmaz. Bu, yazara anlam kazandıran, onu dünyanın odak noktasına dönüştüren bir kendini suçlamadır.
    Elias Canetti
    Sayfa 129 - Payel Yayınevi
  • Anlayamıyordum: hiddetinin, gözlerindeki öfkeli parlaklığın günlerce sürmesini anlayamıyordum. İnsan arada sırada bir şeye kızıp birkaç gün dargın kalabilirdi, ama bunu günlerce sürdürmek? Hem biz çocukların ne günahı vardı? Biz de o evde yaşamak zorundaydık.