• İsa’dan önce üçüncü yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli kitaplık yöneticisi Eratosthenes’i anımsadı. Bilimin her dalında yetke kabul edilen bu adam, yarım milyonu aşkın el yazısı ruloya bakmakla yükümlüydü. Seksen yaşına geldiğinde, korkunç bir gerçekliğin farkına varmıştı: Gözleri, artık görevlerini gereğince yerine getiremiyordu. Gerçi henüz görme gücünü bütünüyle yitirmemişti ama, artık hiç okuyamıyordu. Onun yerinde başka biri olsa, bütün bütüne kör olmayı beklerdi. Eratosthenes’e gelince, kitaplarından ayrılmak zorunda kalışını, yeterince körlük saydı.
    Arkadaşları ve öğrencileri, yanlarında kalması için yalvardılar. Buna karşılık o, bir bilge kişinin olgunluğuyla gülümsedi, kendi istenciyle yemeden içmeden kesildi ve birkaç gün içinde ölüp gitti. Kitaplığında yalnızca yirmi beş bin cilt bulunan küçücük Kien de, günü geldiğinde bu büyük adamın izinden gitmekten bir an bile çekinmeyecekti.
    Elias Canetti
    Sayfa 40 - Payel Yayınları, 1993. 3.Basım Çev: Ahmet Cemal
  • 226 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #OcakAyındaNeOkuyorum
    #okudumbitti #kitapyorumum
    #Firak1#Yılkad yayınlar
    Duygularınıza dokunan bir kitaptı. Umut, aşk, hüzün, dostluk, pişmanlık ve daha nice duyguları barındırıyor.
    Konusuna gelince
    Kerem Komutan ve Er Serdar’ın hüzünlü hikayesiyle başlıyor kitabımız. Üsteğmen Kerem, nöbet sırasında yanlışlıkla arkadaşını vurur. Vicdan azabına dayamayıp, ölmeyi ister. Ama bunu başaramaz.
    Diğer yandan Meri Janan Alborz, İran asıllı bir adamın ve Türk bir annenin tek kızıydı.O henüz 19 yaşında bir veteriner adayıydı. Annesiyle babasının haksız yere öldürülmesiyle kaçak yollardan Türkiye’ye gelir. Türkiye'de annesinin üvey kız kardeşine sığınır. Üvey teyzesi onun mal varlığına el koymak için Meri'nin akıl hastası olduğuna dair rapor çıkartır. Akıl hastanesine yatırılan Meri, kaçmayı başarır. Süreyya adında bir kadınla karşılaşır Meri. İyi kalpli olduğunu sandığı bu kadın, genelevde çalışıyordur ve Meriyi de bu hayata almak ister. Kerem ve Meri'nin yolları kesişir. Kerem onu önce hayat kadını sanar fakat gerçeği öğrenince ona yardım edeceğine dair söz verir.
    Bilemezlerdi aşkın onları tutsak edeceğini...Harikaydı, diyebilirim ve tavsiye ediyorum Akıcı bir dil ve etkileyici kurgusuyla okuyanı etkisi altında bırakan bir kitaptı.
    #Alıntılar
    Kanatların kırılmışsa istediğin yere tek uçamazsın!
    Aşk ve ben, gece ve gündüz gibiyiz.
    Aslında en tehlikeli görevlere gitmek ve çarpışmak için içinde delicesine bir istek oluşsa da Levent’in sözleri çok ağır gelmişti. Adam bir tabur askerin önünde bağırarak “Silahına sahip çıkamayan adam hiçbir yerine sahip çıkamaz, ona emanet verilmez!” diye bağırmıştı. Haklıydı!
    Gözleri! Kerem o gözleri okuyamıyordu. Sadece öyle bir ifade yerleşmişti ki iri koyu gözlere, acı değildi kanar gibiydi…
    Çaresizlik, insanın en büyük ve en acımasız düşmanıydı.
    Acılarını dindirmek için başka acılar şart mı?
    Darmadağın olmuş bir yüreğin harabe gönlünde, uçmaya gayret eden kanadı kırık bir kuştu…
    Genelde kadınlar bunu yapar. Ağlarına bir erkeği taktılar mı başlarını yakmadan bırakmazlar!
    Eski dost değil ihtiyacı olduğu zaman hep yanında olan bir dosttu.
    Gitmek mi, yoksa kalmak mı?
    Aşk nasıl bir şeydi ki insanı yeniden şekillendiriyordu.
    Nefret geçicidir! Ama ölürse onu geri getiremeyiz!
  • Genç Moğol soylusunu etkiledikleri çok açık olsa da, Kubilay kolay­ca kukla edebilecekleri bir hükümdar değildi. Konfüçyüsçülerle ilişkileri dikkatliydi ve sırtını onlara çok dayamamaya çalışıyordu. İlk danışman­larından olan Canğ Dı-huy ile bir konuşmasında, Liav Hanedanı'nın Budacı danışmanlarının ve Cin Hanedanı'nın Konfüçyüsçü danışmanla­rının bu hanedanların gerileyip çökmesinde ne kadar etkili oldukları so­rusunu açıkça dile getirdi.63 Canğ, ustalıkla Liav hakkında bilgisi olma­dığı, ancak Cin'in son dönemindeki koşulları iyi bildiği yanıtını verdi. O dönemde Cin Hanedanı'nın yalnız iki Konfüçyüsçü danışmanı vardı; gerisi savaşçıydı ve anlaşmazlıkları silahla çözüyorlardı. Otuz danış­mandan ancak biri Konfüçyüsçü iken, nasıl olup da Cin Hanedanı'nın çöküşünden sorumlu tutulabilirlerdi? Bu yanıt Kubilay'ı tatmin etti ve Canğ'ın yanına yirmi Konfüçyüsçü bilgin daha almasına izin verdi. 64 Buna rağmen, bu soruları sorması bile, Konfüçyüsçü bilginler hakkın­daki kuşkularının kanıtıdır. Çince konuşmayı neredeyse bilmiyordu ve Çince okuyamıyordu. Bu da Konfüçyüsçü bilginlerle iletişimini kısıtlıyordu. Konfüçyüsçü öğre­ti hakkında karmaşık tartışmalara girecek bilgisi yoktu. Çinli danış­manları ona Konfüçyüsçülüğün klasik eserlerini anlatırken, Moğolca tercümeyi dinlemesi gerekiyordu.65 Çince okuyamadığı için, Konfüç­yüsçü metinlere ulaşamıyordu. 66 Uygur harfleriyle yazılmış Moğolcayı okuyabiliyordu ama yazılı ve sözlü Çince konusundaki eksikliği, Çinli danışmanlarının söylediği ya da yazdığı şeyleri anlayabilmesini zorlaş­tırıyordu
  • Dilsizleri severdi; sağırları, kötürümleri, öteki sakatları umursamazdı. Körlere gelince onu adamakıllı tedirgin ederlerdi.
    Böylelerinin yaşamlarına neden son vermediklerini, doğrusu bir türlü anlayamazdı.
    Körlere özgü kabartma yazıyı bilseler bile, çok smırlıydı yıne e okuma olanakları.
    İsadan önce üçüncü yüzyılda yaşamış olan İskenderiyeli kitaplık yöneticisi Eratosthenes’i anımsadı. Bilimin her. dalında yetke kabul edilen bu adam, yarım milyonu aşkın el yazısı ruloya bakmakla yükümlüydü. Seksen yaşına geldiğinde, korkunç bir gerçekliğin farkına varmıştı: Gözleri, artık görevlerini gereğince yerine getiremiyordu. Gerçi henüz görme gücünü bütünüyle yitirmemişti ama artık hiç okuyamıyordu. Onun yerinde başka biri olsa, bütün bütüne kör olmayı beklerdi. Eratosthenes’e gelince, kitaplardan ayrılmak zorunda kalışını, yeterince körlük saydı. Bilge bir kişinin olgunluğuyla gülümsedi, kendi istenciyle yemeden içmeden kesildi ve bir kaç gün içinde ölüp gitti.
    Elias Canetti
    Sayfa 40 - Çevirmen: Ahmet Cemal, Payel Yayınları 1993
  • ...daha önemlisi, ki az önce söyledim ,Tilda yabancı dillerden bir çok şeyi okur ve Yaşar’a anlatırdı; Yaşar da dinler ve katılırdı. Bu da sık olacak bir şey değildi. Düşün ki Yaşar, Tilda’nın ulaşabildiği bilgiye ulaşamıyordu; Fransızca, İngilizce okuyamıyordu. Ama Tilda okuyup ona metinleri naklettiği zaman bir diyaloğa giriyorlardı.

    Böyle şeyler çok önemlidir. Bu dünyada bir sürü kadın böyle zevc bulamaz, bir sürü erkekte böyle eş bulamaz. Mümkün değil…
  • "Eğer o şarkıyı bir kez daha yarı da kesersen, o sahneye gelir seni keserim'' dedi ayyaş bir mafya babası..
    Mekanda ki herkes bir anda dondu kaldı, garsonundan müşterisine herkes afalladı ve assolist korka korka da olsa okumaya başlamıştı o son nakaratı, aslında tamamını da okurdu. Kim bilir kaç kere okumuştur ama okuyamıyordu işte, çünkü kendi de çok içmişti bu gecenin sabaha karşısına uzanan son şarkısını söylerken.
    Makyajını bozan göz yaşlarını hoyratça silip bir kez daha okumak istedi son nakaratı. Can havliyle hıçkırarak bir soluk daha çekti derinden ve mafya babasının gözlerinin içine bakarak başladı ''uzak diyarlar da evli barklı'' dedi ve devam etti biraz ağlamaklı, fazlasıyla isyankar ''gel de kes ulan, okumuyorum gerisini, o mutluluğu hak etmiyor!''

    https://youtu.be/sSYCoLX-hrI