• Onu özlediğim için aradığımı sanmış olmalı. Özlemedim diyemem, ama özledim on mu, bundan emin değilim. O kitabı geçen akşam elime almasaydım, onu aramak aklıma gelmezdi. Boş gözlerle kitaplığa bakıyordum -ne sık yapar oldum bunu. Okunmuş okunmamış, çeyrek yarım bırakılmış kitapların ne anlattıkları, ne hakkında oldukları değildi aklımdan geçenler. Ne zaman aldığımı, okurken neler düşündüğümü hatırlamaya çalışıyordum; fotoğraf albümüne göz gezdirirken birdenbire karşıma çıkan hem tanıdık hem yabancı bir yüzü tanımaya çalışır gibi.
  • Güneş’in pembe bulutlar doğurmaya hazırlandığı bir sabah, yatakta tam karışımdaki camdan dışarıyı izliyorum. Saat tam 07:38’de sokak lambalarını söndürüyor görmediğim bir el. Ay’ın Güneş’e teslim olduğu zafer anında, Güneş pembe bulutlara gebe. O ağırlıkta yükseliyor nazlı nazlı. Mutluluk diyorum; günde iki kez pembe bulutlar doğuran bir Güneş görmek. Karşıya baktığında da gökyüzünü görebildiğim bu yerde. Yani binalar uğursuz varlıklarıyla yükselmemiş henüz üstümüzde. Başımı değil sadece gözlerimi kaldırıp karşıya dikerek görebildiğim bu gökyüzü, bu serin mavilik, bu daha bu sabah doğmuş pembe bulutlar.. Yaşamak bu elbet. Gökyüzüne dalıp zamanı unutmak diyorum.

    Biliyorsun. Ben buraya 16 saat uzaklıktan geldim. Biliyorsun anlamam kilometre hesaplarından. Zamanı asla, kendini ise çoğunlukla ölçmeyi başarabilen saatlerle hesapladım ben uzaklıkları. Bu güne kadar ki hiç bir yolculuğumda geldiğim yeri özlemedim. Bilsen unutulmaz bir soğukta yandım. Celal oğlanın memleketinde derdi o türküyü söyleyen ihtiyar. Celal oğlanı tanıman. Kötü rüyalar görmüş kediler gibi huzursuz uyandım orda bazen. O uykulardan, o huzursuzluklardan kehanetler takıldı aklıma. Rüya yormaktan yorulmuş bir ihtiyarın kehanetleri. İşaretler toplayarak yaşamış ve sonunda bu işaretlerle hiç bir yere varamamış biri. Ben öz ben’imi o ihtiyar kadın olarak sakladım içimde. Kimseye söylemeden. Ben değilmiş gibi davrandım ona içimden. O ise beni sabahları hep o türküyle uyandırmayı görev bildi. Bıktım dedikçe ben. Her sabah aynı.. Dedi ki bana, ‘ben her sabah sevdiğimin yüzünden dökülen kirpiklerini onu uyandırmadan topladım. Onları sonra bir ipek mendilin içinde sakladım. O yüzden her sabah bu türküyle uyandım. Kızıyorsun ya. Bu eski alışkanlık.’ Eski bir acı diyemediğimiz şeylere böyle deriz. Daha fazla bir şey söylemedim, hep aynı tütünü içmiş, hep aynı türküyü söylemiş bu ihtiyara.

    İçimde ona ilk rastladığımda, onüç yaşımdaydım henüz. Saçlarımı kendim örmeyi öğrenmek zorunda kaldığım sene. Kollarım tutula tutula aynanın karşısında.. Bir an kaldırıp başımı baktığımda. Gördüm. Gözlerimin içinden bana baktığını. Sonra gördüğüm rüyaları yordu her sabah. Ters giydiğim elbiselere, yanlış iliklediğim düğmelere kehanetler uydurdu. Ağırlığıyla ağırlaştırdı beni. Hem kendini yordu, hem rüyaları, hem beni.. Sakarlığımı, solaklığıma yordu. Ellerimin benim vücudumun parçası değilmiş gibi soğuk oluşunu özlediğim yere. Kitapları sevişimi insanları sevmeyişime. İnadımı, sinirimi korkaklığa yordu. Sözüm ona gerçekleri duymaktan ve söylemekten korkuşuma. Oysa kendi, söylemek istediğim her gerçeğin üzerine kalın pazen bir örtü gibi örttü kendini. ‘İnsanlar gerçekleri duymayı hak etmezler’ dedi. Kimseyi kayırmadı bu konuda. Oysa bana kalsa k/ayıracaklarım vardı. Bana kalmadı. Bu bir masal olsa o sözleriyle beni zehirleyen bir cadı, ben de onu dinlerken dizinin dibinde efsunlanıp rüyalara dalmış biri olurdum..

    Günlerden bir gün 19 saat uzaktaki o şehirde. Sakarlığımdan ya da solaklığımdan. Bilmiyorum. Attan düştüğümde, içimde bir şey kırılmadı. Ne bir kemik ne başka şey.. Ama bir şeyin ağzı açıldı sanki. Bir torbanın. Belki bir çekmecenin. Yüz yıllık bir yorgunlukla kalktım yerden. Yanına düştüğüm taşın üstüne basıp atladım. At beni önce gitmek istemediğim bir yöne, sonra vazgeçip bir kapıya götürdü. İndim. Üstüm başım sarı bir toprak. Üstüm başım kötü rüyaları bozan bir kaç damla kan. Bir yün döşek buldum, bir yün yorgan. Girdim yattım içine, üzerimde yüz yıllık yorgunluk, onunda üzerinde yün yorgan. Bu bir masal olsa kırk gün kırk gece uyurdum. Bu bir masal olsun diye diledim. Ne kadar sonra bilmem, uyandığımda baktım etimde hafif bir acı. İçimde usul bir sessizlik. Baktım türkü yok, ihtiyar yok. Acemice seslendim. Değil mi ki çağırmayı beceremezdim. Ölçemediğim bir mesafeden, dedi; ‘gidiyorum ben. Özlemini çektiğin yere.. Attan düşeni hayra yoramam.’ Dedi; ‘attan düşen ölür derler bizim oralarda. Bir ölünün başında duramam’

    Çıktım ağır yataklar, ağır düşler içinden. Düştüm yola. İhtiyarın yürüdüğü yolun aksi tarafına. ‘Az gittim uz gittim. Dere tepe düz ve altı ay bir güz gittikten sonra’ Vardığımda, yoldan gelene nasıl davranılacağını bilmeyen esmer bir çiçekle karşılaştım. Şaşkınlığından faydalanıp, ihtiyar gidince pazen örtünün altından çıkmış bütün gerçekleri, duymak ister misin diye sormadan, kötü bir düşü ilk gördüğüne anlatan bir çocuğun aceleciliğiyle anlattım. Bu bir masal olsa günler ve gecelerce anlatmam icap ederdi. Ne kadar anlattım bilmem. Bitince eteklerimi silkeleyip ayağa kalktım. Çiçeğin tohumlarından aldım biraz. Tohumları içinde saklayacak bir şey ararken ceplerimde, bir ipek mendil buldum. İçinde rüya tozu, içinde bir ağacın ince dallarına benzeyen kırpıntılar. Hiçbir şeyi, hiçbir şeye yormayacağım artık dedim. Elimle bir oyuk açtım esmer çiçeğin yanına. Mendildeki her şeyi içine döktüm. Can suyu buldum geldim. Başında bekledim sonra. Bu bir masal olsa toprağı çatlatarak, ucu göklere değen bir sarmaşık büyürdü. Bekledim. Bekledim. Esmer bir çiçek gölgesinde, bir başka çiçek büyüsün diye beklerken uyuya kaldım. Ne kadar uyudum bilmem. Kulaklarımda, insanı uykusunun en tatlı yerinden dürtüp uyandıran tanıdık bir ezgi. Ardında esmer bir ses, hınzır bir gülüş. ‘Hani değiştiriyordun bu alarm sesini ?’ https://youtu.be/Jxh4U3M71Lw
    ‘Alarmı tümden kaldırmak lazım‘ derken yarı uykulu, rüyalar içinden bir rüyadan uyandım.
  • Pek kıymetli eski sevgilim Safinaz!

    Senin için kurduğum proleter sofrasında kapitalist bir hain olduğunu öğreneli epey oldu. Miladi takvime göre üç yıl, on iki hayvanlı takvime göre üç hayvan. Bu zaman diliminde seni özlemedim ya da beklemedim diyemem. İktidarlar bile değişirken ülkede, sadece senin ismini sayıkladım. En az siyasi partiler kadar riyakar olduğundan adını ağaca değil, oy pusulasına kazıdım. Sabah ezanının diğerlerinden yavaş okunmasına şaşırırken, uykusuzluğumdan ötürü tabi ki seni suçladım.

    Senin için kurduğum proleter sofrasını hatırlıyor musun? Mum koymuştum masanın ortasına. Gözlerimi gözlerinden ayıramıyor, uygun sözcükleri bulamıyordum. Ilık bir sessizliğin ardından “çok çirkinsin” demiştim. Kafamızdan geçenlerin tersini söylemek en sevdiğimiz oyundu. “Üzerindeki bluz yakışmamış, saçların da yağmurdan dolayı kabarmış” dedim. Sen gülümsedin. Tam bir aptal olduğumu belirterek boynuma atladığında, aslında zeki olduğumu kastettiğinden gıkımı çıkarmadım tabii. Yüzünü öpücüklere boğdum ve bilmukabele şerbetli tükürüğünde boğuldum.

    Küfürleşmeye varıncaya kadar oynadık başkalarının aptalca bulacağı oyunumuzu. Üçüncü şahıslar her şeyi aptalca bulur zaten. Zira ben de üçüncü şahıslar ligine bonservis bedelsiz transfer olduğum için, müstakbel kocanla sohbetinizi aptalca bulabilirim. Evet, hakikaten aptal görünüyorsunuz ve umarım balayında cehennemin dibine gidersiniz. Şimdi mazimize geri dönelim.

    Hatırlarsın, yüzünü iyice öptükten sonra ansızın ciddileşmiştim. Ciddileşmem seni korkutmuştu. Oysa ara sıra ciddileşmezsen, şakaların ve arsız oynaşmaların manası kalmaz. Her duygu varlığını zıddına borçludur. Bu yüzden ağlayan bir palyaço etkiler hepimizi. Eğer o palyaço günün her saati gülücük saçsaydı, kuytu bir sokakta kurşunlanırdı. Sonra emniyet güçlerinin ihmalkarlığı konuşulur, vali başka şehre kaydırılır, cinayetin üstü örtülürdü. Unutma ki palyaçolardan sadece çocuklar hoşlanır. Biz onlardan nefret ederiz, özellikle de mesai saatlerinde.

    “Hüzün ki, en çok yakışandır bize” der şair ama hüznü de abartmamak gerekir. Komünistler dahi sürekli ağlamaklı olan biriyle yoldaşlık etmek istemez. Bazen gülmek gerekir, bazen ağlamak. Hassastır terazinin kefeleri, küçücük sallantıda en ağır kayalar dökülüverir. Terazi demişken, Themis ne şanslıdır ki gözleri bağlıdır. Gözleri açık olsaydı şüphesiz canına kıyardı. Bizimse gözümüz açıktır ama kör gibi davranmamız beklenir.

    Ciddileşmemin nedeni evlenme teklifi edecek olmamdı. Ah siz kadınlar! Ne kadar şaşırırsınız o teklifi duyduğunuzda. Oysa ilişkinin ciddiyet düzeyini, taraflar arası müzakerelerin gidişatını ve koalisyon ihtimalini hepimizden iyi bilirsiniz. O teklifi duymak için soğuk savaş dönemindeki asimetrik psikolojik harekata girişen siz değilmişsiniz gibi, hayretler içinde kalırsınız. Hayır, yanlış anlama beni, kadın düşmanı değilim. Kadınları seviyorum ve onlarla iyi anlaşıyorum. Ama sen egolarına düşkün aşk faşisti, seninle ben Lenin’le Stalin kadar farklıyız.

    Teklifimi duyduğunda yüzünün şeklini görmeliydin. TOKİ çekilişinden ev kazanmış bir fukara gibi zıplamanı umarken, en fazla biletine amorti vurmuş birisinin suretine büründün. Sonra ciddiyetini bozmadan “hangi parayla?” diye sordun. Haklıydın, tektaş alacak param bile yoktu. Belki seni dünya turuna çıkaramazdım ama Mcluhan’ın belirttiği gibi dünya küresel bir köye dönüşmüştü. Gezegenden herhangi bir nokta göstersen, orayla ilgili film ve belgesel arşivini önüne sererdim. Hem filmleri pür dikkat izlersek gerçek zannedebilirdik ki Baudrillard buna simülasyonlar evreni diyor. Mesela Suriye iç savaşını şampuan reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlersin ve televizyonu kapadığında mevzu senin için biter. O topraklara gitmeden tatmin olursun. İçinde zerre kadar ukde kalmaz. İnanmıyorsan Baudrillard’le konuşturayım diyeceğim ama birkaç sene önce öldü. Beni terk etmenden beş hayvan yılı önce.

    Geceyi kavgasız gürültüsüz bitirdik ama ben eksildim. Sanki fuzuli bir organımı çaldılar ya da beynimin bazı anarşist nöronları mülteci teknesine atlayıp başka beyinlere göç etti. Uyuyamadım. Sabah ezanının diğerlerinden yavaş okunduğunu idrak ettiğimde, Tanrıya kızdım seni böyle yarattığı için. Detone kuşlar uyandığında, ayna karşısında her zamankinden fazla süslenişini seyrettim. Ve kapıyı kapattığında kaçınılmaz sonumuzu sindirim sistemime yolladım.

    Evlenme teklifi etmemden bir hafta sonra, hoş bir mekanda oturuyorduk. Gözlerine hayranlıkla bakarak “çok çirkinsin” dedim. Tersini kastettiğimi bildiğinden “sen de çok aptalsın” diyerek gülümsedin. Boynundan öpmek istesem de yapamadım. Çünkü mühim bir mevzu konuşmak için buluşmuştuk. Uzun süre havadan sudan bahsettikten sonra ağzındaki baklayı çıkarıp “ayrılmak istiyorum” deyiverdin. Bu kadar basitti. O an nöronlarımı taşıyan mülteci teknesi açık denizde alabora oldu. Onları kurtarmaya çalışan ruhum öksürüğe boğuldu. Ve sen ilk kez, kurduğun cümlenin tersini kastetmeyerek oyunumuza ihanet ettin. Aslında bu ihanete şaşırmamalıydım Safinaz, hatta gayet doğal karşılamalıydım. Zira Dusseldorf Üniversitesi’nin çıkardığı astroloji haritasına göre yılan burcuydun sen. Hayvan takvimine göre yılan yılındaydık. Ve mitolojiden biraz anlıyorsam, Medusa’dan da hiçbir farkın yoktu.

    İlişkiler başlar ve biter. Kimileri ruh ikizini arar, kimileri Yin Yang’ini… Kimisi evleneceği kişiyi seçebilirken, kimisi üç beş kuruşa satılır. Bazen ayrılık ölümden öncedir, bazense tam tersi. Fakat sen bu istatistiklere kafa yoramazsın. Savaşa, açlığa ve kapitalizme de kafa yoramazsın. Çünkü şu an ziyadesiyle mutlusun. Eğer rol yapmıyorsan, geceleri battaniyeye sarıldığında gözlerin dolmuyorsa, beni özlemiyorsan ve hakikaten mutluysan; yine de çok umutlanmamanı öneririm. Neticede hedonik adaptasyon diye bir kavram var. Brickman ve Campbell adında iki psikolog ortaya atmış. Özetle insanların yaşadıkları her yeni duruma duygusal olarak alışması ve kronik mutluluk eşiklerine geri dönmeleri anlamına geliyor. Piyangodan büyük ikramiye kazanan birinin, kısa zamanda eski ruh haline dönmesi gibi. Kısacası ‘yakası karanfilli o ibne’ seni sonsuza dek mutlu edemeyecek Safinaz. Benim edemediğim gibi.

    Mektuplarımın henüz ilkini okudun. Yazdığım ve hatta yazamadığım tüm mektupların ana fikri sana nefretim olacak. Endişelenmene gerek yok aslında. Çünkü her mektubun sonunda, dediklerimin tersini kastettiğimi adın gibi bileceksin.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • 80 syf.
    ·4 günde·7/10
    Bir saykopatın başına gelenleri anlatan bu hikaye bana sürekli. ohhh iyiki başına geliyor. Dahasıda gelsin en beteride gelsin dedirtti. İlk defa bu kadar itici bir ana karakterle başbaşa kalıyorum. Neden başına ne gelse müstahaktır kafasındaydım. Sevemedim bir türlü. Amok ve Satrançı özlemedim değil. Ama asıl konuya gelecek olursak. Bir zenginin mutlu olmayacağını hattakafayı sıyıracağını anlatan güzel bir kitap. Bu kadar söylebilirim. Okumazsanız birşey kaybetmezsiniz bunuda ekliyeyim. Gereksiz aşk gibi olan sekansların beni çok boğdu ve itti.
  • Seçme şansı veriliyor mu insana umut etmek yada etmemek için, sevmek yada sevmemek için ki insan silebilecegini, untabilecegini düşünüyor.
    Neyi unutabildik ki hem .
    Bazen sessizliğin olması bile ses beklenen yerden umut olarak algılamayla mı yanlış yaptım . Bilmiyorum tek emin olduğum şey ben kimseyi hayatımda bu kadar çok sevmedim özlemedim. Yaptığım her şey yada yapamadığım ne varsa seni hatırlatıyor.
    Ama iyi ki sevmişim seni bana bu duyguyu yaşattığın için çok teşekkür ederim sevgili.