• “Ben sizi bilirim, civan delikanlılar. Bütün fedakârlık hamleleriniz post kapın-caya kadar sürer!” diye söyleniyordu.
    Bunlardan biriyle konuşurken:
    “Azizim!” diye sormuştu: “Sen tıbbiyeyi bitirince ne yapacaksın? Köye mi gide-ceksin?” Öteki birdenbire boş bulunarak:

    “Ne münasebet!” dedi. Sonra, pek ustaca olmayan bir ricat yaptı: “Mamafih, icap ederse giderim!”
    “İcap etmesi nedir? Nasıl icap eder? Köyün doktora ihtiyacı var! Sen gitmek istersen kimse de mâni olmaz. Ne bekleyeceksin?” Çocuğun cevap vermeye hazırlandığını görünce devam etti: “Hiçbir şey söyle-me iki gözüm. İtirazlarını senden evvel ben sayıvereyim: Köylere gitmeden evvel birçok şehirlerimize bile doktor lazım!.. Köylerde, vesait noksanı yüzün-den kâfi derecede faydalı olamayız!.. Bu kadar tahsili ve yurdun bizde tecelli edenI emeğini mahdut bir mıntıkada ziyan edemeyiz!.. Değil mi? Pekâlâ, ben de size hak veriyorum, öyleyse ne diye feragat makaleleri, köylüye destanlar yazıp duruyorsunuz? Bak, ben sana, senin neler istediğini sayayım: Evvela, bütün muvaffakiyetinin başı olarak büyük bir iltimas arayacaksın... İtiraz et-me, bal gibi arayacaksın. Hatta, eğer son sınıflara yaklaştıysan aramaya baş-lamışsındır bile... Ondan sonra memleketin göz önünde bir yerine tayin olun-mak... İhtisas yapmak imkânlarını elde etmek... Sonra para kazanmak: Bol bol, avuç avuç, çılgınlar gibi kazanmak... Sonra güzel bir karı almak... Kafaca anla-şacağın ve ruhu ruhuna uygun bir kadın değil! Herkes gördüğü zaman ‘Aman! Bakın, falancanın ne enfes karısı var!’ desin yeter!.. Yalnız bu noktada idealist-siniz; ve maddi menfaatler ve rahatlar haricinde yegâne manevi zevkiniz bu-dur: Güzel karı alıp herkese parmak ısırtmak... Sonra otomobil, apartman... Daha sonra göbek, poker vesaire... Hayatınızı gözümün önüne serilmiş gibi görüyorum, bir şey dediğim de yok, pekâlâ! Demek ki böyle icap ediyormuş, böyle olsun... Fakat bu istikbale hazırlanırken şu yaptığınız işler tarzındaki bir mukaddemeyeII ne lüzum var? Yarın yaşlanınca eşe dosta: ‘Gençliğimizde çok idealisttik ama, hayat insanı değiştiriyor... Şimdi realist olduk... Ah, o ateşli günler!’ diyebilmek için mi? Bu kısa gevezelik devrine sırtınızı vererek bundan sonraki hayatınızın kepaze ve boş mahiyetini mazur göstereceğinizi mi ümit ediyorsunuz?”
  • 239 syf.
    ·10/10
    Leyla İpekçi’den ilk bir kitap okudum. Zaman zaman gazetelerden köşe yazılarını okusam da derli toplu bir kitabını okumamıştım. Aslında birkaç kitabını da almadım değil. Ateş ve Bahçe ve Şehrim Aşk kitapları kütüphanemde okunma sırasını beklerken gördüm ki Güzelin 1001 Yüzü kitabı çıkmış. Hemen aldım ve onu okuma sırasının başlarına koydum. İsmini cazibeli buldum belki ondandı diğerlerinden öne almam. Kitabın kapağını çevirir çevirmez “Sevgi ve bilgiyle varlığın kalbine…” sloganıyla karşılanıyorum. Sevgiyle ve ilgiyle Güzel’in evine hoş geldin dercesine. Hoşbulduk dedim tüm içtenliğimle.

    Ne mi anlatılıyor kitapta? Güzel’in 1001 Yüzü’nü hangi birimlerle ölçebileceğimizi anlatıyor. ‘Tevhid sanatı’nı çağrıştıran üslubun ‘nasıl’ları üzerinde yoğunlaşsa da, sanata olduğu kadar hayata da göndermeler yapıyor. Tevhit sanatçısının sanatını icra ederken hangi incelikleri gözetmesi gerektiğini anlatıyor. “Allah’ın isimleri gibi kelimeleri de sayısız. Fakat büsbütün ölçüsüz, hudutsuz bırakılmış değiliz çok şükür. O’nun (cc) istediği gibi biri olmaya çabalamanın bizi sanatta da hayatta da güzelleştirdiğine inanıyorum. Bunun ancak aşk ile gerçekleşebildiğini düşünüyorum.”

    “Hz. Peygamber ashabıyla beraber yürürken yol kenarında bir köpek ölüsüne denk gelir. Sahabelerden bazıları manzara karşısında “Bu leş ne kadar da pis kokuyor.” demekten kendilerini alamazlar. Bu durum karşısında Allah Resulü’nün tavrı ise hayli farklı olur: ‘Köpeğin ne güzel dişleri var!’ İşte Peygamberimizin bu bakışı tevhit sanatçısının mihenk taşıdır.” Leyla İpekçi Güzel’i güzel anlatmış. Her ne kadar etrafımızda bir o kadar kötülük kol gezse de, biz ana dil olarak Güzel’ceyi dinlemeyi çok seviyoruz. Çünkü Güzelce’de anlatılan Güzel, gerçek anlamda Güzel’dir ve tüm güzellikler de ona aittir. O güzeldir, güzeli sever. Güzel yaratır. Yaratılan güzellikleri bize sevdiren de O’dur. Madem O güzel söylüyor, biz de Güzel’i güzelce görmeli, hissetmeli ve de söylemeliyiz. Güzelleşmek ödevimizdir. Bu da ancak aşk ilen olacaktır. “Ruh güzele gider. Güzel’le uçar.“ der yazar. Bediüzzaman da “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” der.

    “Sanatçı denilince marjinal, aşırı özerk, abartılı derecede ilginç, toplumdan kopuk, uçuk, itiraz eden, her şeye muhalif, aykırı ve tüm bunlara rağmen magazin için elverişli bir tip geliyor aklımıza” diyor Leyla İpekçi. Son zamanların sanatçısı işte tam da böyle bir şey. Ama her sanatçı böyle midir? Hayır. Günümüzde sanat eseri denilince de akla, serbest çağrışımla akla gelen her şeyin fütursuz özgürlükle (!) anlatıldığı eserler geliyor. Bu eserler de karakter tahlilleri, pskolojik açılımlar, dramatik unsurlar, insan tabiatının karanlık dehlizlerinde vuku bulan gerilimleri, bol aktivizm kokan tasarımlardır. “Kötülük, yalan, hırsızlık, ihanet insanın karanlık dehlizlerinde her daim mevcuttur, bunları niye saklayalım ki.” diyenler yüzünden her şey alenileşti. Alenileşmekle kalsa iyiydi. Meşrulaştı da. Gel de şimdi Bediüzzaman’ın “Batıl şeyleri iyice tasvir safi zihinleri idlaldir.” sözünü hatırlama. Yazarımız bu tarz sanat eserlerinden değil daha çok “İnsan karanlığının izdüşümlerini, sonuna dek ölçüsüzce açan değil; katmanlı bırakan, örterek dolayımlarla işaret eden eserleri icra edenlerin sanatından feyz alıyor.”

    Leyla İpekçi “Hepimiz kendi dünyamızın sanatçısıyız. Sanat eserinin ‘canlı’ olduğuna ve eserinin sanatçıya şahitlik ettiğine inanan biri olarak, bugün fazlasıyla içine kaçmış ‘dünyanın ruhu’nu ancak ‘güzel’ sanatla diriltebileceğimize ve ‘güzel’in ana dili yaygınlaştıkça bu külli ruhtan payımıza düşen nurla hep birlikte güzelleşeceğimize inanıyorum.” diyor.

    Kitap on üç ayrı bölümden oluşmuş. Sevgili’nin Harfleri, Gerçek ile Kurgu Arasında, Kötü karakter, Şüphe, Trajedi, Tıpkı ve Sanki, Korku, cennet Evi, Unutma Biçimleri, Öfke, Var ile Yok Arasında, Ruh hali, Kendi Medinesi’ne Varmak. Yine her başlığın altında da alt başlıklar oluşturulmuş.

    Şu anki kapitalist sistemin çarkları arasında ezilip kalan insan, kavuşmayı değil sahip olmayı arzuluyor. Vermenin değil almanın peşinde. Fethetmekten yana değil, işgalden yana. Adalette gözü yok, tahakküm etmek istiyor. Fark etmek şöyle dursun fark edilmek istiyor. Tanımıyor ama tanımlıyor. Her şeyi maddede arıyor. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.” diyor Bediüzzaman.

    Portekizli film yönetmeni Victor Erice’nin ödüllü filmi Ayva Ağacı Güneşi’ndaki ayva ağacını resmini yapmaya çalışan ressamın hikâyesini mutlaka okumalısınız. En azından ben okuduğumda ânımın niye ânıma uymadığını çok iyi öğrendim. Daha önce tefekküren yazdığım birçok şeye delil bulmaktan ötürü de sevindim.

    Bir de Gecenin tebessümü yazısını okumanızı dilerim. “Gecenin sessizliğinde bir tebessüm gibi görünür ay ve yıldızlar.” diye başlar. “O koyu sonsuzluğa daldığımda, gökyüzüne bakmanın kalplerdeki vesveseyi, üzüntü ve kederi azaltışını, Allah’ı hatırlatışını, hasretlilere teselli verişini, sevenlere arkadaş oluşunu, ellerini semaya açanlara ‘yuva’ oluşunu düşünmeye başlıyorum.” diye devam ediyor.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    Sevmeniz, sevildiğinize delalet; övmeniz övüldüğünüze delalettir.
    *
    Asıl gaye ‘âlemlere rahmet olarak’ gönderilmiş En Sevgili’nin ‘aramızda olmasına’ kalbi nurlandırmasına Kur’an dilinde şahit olmaktır. Zira Allah bütün şeyleri Onun ‘vesile’siyle yaratır ve Onunla tamamlar.
    *
    İlahi niteliğinden dolayı, onu özlediğiniz sürece diri kalır karşınızda. Sizinle konuşur, size bakar Kâbe. Onun görüntüsüne bakmak, insanda vedasız bir kavuşma arzusuna tekabül eder.
    *
    Güzel olan sevilendir. Âşık olmadan iyi sevgili olunamayacağı gibi, güzelleşmek de mümkün değil.
    *
    Bizler en güzel halimizle ancak bir akis, yansımayız. Kendimizde tecelli eden ‘ilâhî isimleri’ bildikçe, nefsimizin perdelikleri kalkmaya başlıyor ve aslımızı (Rabbimizi) ‘kesintisiz’ bilmeye başlıyoruz.
    *
    Haklı olanın vicdanı affedici olmaya, alttan almaya, karşısındakinin hatasını örtmeye, idare etmeye, suskunluğa daha eğilimlidir. Oysa biz haksızmışız gibi bağıra çağıra, haklılığımızın altını çize çize, göze soka soka kanıtlamaya çalışıyoruz. Haddi aştıkça, hudutları da çiğniyoruz. Hayatın ince ruhu içeri kaçıyor.
    *
    Bağ varsa hayret var. Hayret varsa hayranlık var. Hayret ve hayranlık varsa, ölüm korkusu dağılacaktır.
    *
    Ev eğer cennet kılınıyorsa, gönle sevgi yerleşmiş demektir. Sevdiğinin yüzünü gördükçe, yeryüzü bir mescit olacak.
    *
    Gönülsüz itaat, sevgisiz vücuda getirilen bir eser gibidir, muhatabına ulaşmaz. Güzelleştiremez. Aşka düşmeden icra edilen eser, sanatseverin ruhunu uçurmaz. Ruhları ‘bir’leyemez.
  • "Yanılmışım. Buranın zenginliklerini görünce aklıma kendi evim geldi. Boyaları eski, sobalı, küçük bir evdi. 'Neden altın yaldızlı saraylar varken böyle bir evde yaşıyorum' dedim kendime. Bu muhteşem el işçiliği süslemeler, renkli renkli ipek elbiseler, pahalı mobilyalar cezbetti beni. Ama asıl önemli olanı görememişim."

    "Neymiş asıl önemli olan?"

    "Ruh, padişahım. Ben buranın ruhunun olmadığını bilmiyordum. Oysa benim o küçük evimin ruhu vardı. Kahkahalarım duvarlara sinmişti sanki. Yemek kokuları binbir parfümden daha huzur vericiydi. Annemin sesi onlarca çalgıdan daha çok mutlu ediyordu beni. Babam şu binlerce askerden daha çok güven veriyordu bana. Kardeşimle olduğum kadar eğlenemedim hokkabazlar karşısında. Bahçenizde yüzlerce çeşit çiçek var. Ancak birine bile ayıracak vaktiniz yok. Halbuki bir dostumla çiçek ekmiştik zamanında. Her sabah erkenden kalkıp ilk iş ne kadar büyüdüğüne bakardım. Sanki evrendeki tek çiçek oydu ve o solarsa her şeyimi kaybetmiş olacaktım."

    27 Ocak 2020, Pazartesi - Melike
  • Siz sorgularınızla hırpaladığınız suçluya ya da suçlanana inanmayabilirsiniz, ama ruhu soylu bir insana, ruhunun en soylu duygularına inanmazlık edemezsiniz, hatta bunu yapmaya hakkınızda yok.
  • “Hayır, başka bir sebep kabul etmiyorlar. Yanılmıyorum. Yazılarınıda gösteririm. Her şey toplumun etkisiyle oluyor. Bu, onların en sevdikleri cümle... Toplum düzelirse, protesto edecek şey kalmayacağından, cinayetler de kendiliğinden duracakmış. İnsanlık birden haksever ve doğru olacakmış. İnsanlığın zaafları ve güçleri hiç hesaba katılmıyor. Tarihsel bir gelişme süreci içinde ilerleyen insanlığın, sonunda normal bir toplum olacağına inanmıyorlar da, matematiksel bir beynim kurduğu teori sayesinde, birden bire kusursuz, eksiksiz, günahsız bir toplum haline gelivereceğine inanıyorlar. Doğayı reddetiyorlar. Bu sebeplerden dolayı tarihten hiç hoşlanmıyorlar. Ondan budalılıklar dizisi olarak söz ediyor, orada aptallık, vahşet ve gafletten başka bir şey yok, diyorlar. Hayattan, yaşamaktan da nefret ediyorlar. Bu yüzden de yaşayan bireylere tahammül edemiyorlar. Ruhlarla ise, hiç ilgileri yok. Yaşayan ruh hayat ister. Ruh, matematikçilerin kurallarına uymaz, isyankârdır! Onların istediği ise, belki Hint lastiğinden yapılmış bir şey. İtiraz etmez ve matematiğin bütün kurallarına uyar. Şunu söyleyebiliriz; tek düşündükleri, yeni yollar, binalar, fabrikalar yapmak. Her şey hazır, ama insan ruhu hayata doyamadı. Yaşamak istiyor. Mezarı özlemedi daha... Doğayı mantıkla yenemezsin! Mantık, ihmalleri önceden hesaplar, ama milyonlarca ihtimal vardır. Bunları bırakalım da rahatlık problemlerine el atalım, böylece çözümlemek yolunda bir adım atmış sayılırız. Fakat bu çok açık, üstünde düşünmeye gerek yok. Önemli olan bu... Düşünmeyeceksin... Hayatın bütün sırrı, iki kitap sayfasında yazılıdır...”
  • Sevmek göz görmezken gönülde hissetmek, yaşamak bir bedende başka bir ruhu taşımak. Aşkın narıyla yanmak, pişmek, olmak ve yok olmak. Aslında herkesin yokluk sandığında var olmak. Olmakla olmamak arasında hüküm sürmek. Dünyada yaşayanlara dünyalık yaşayanlara göre ölmek, deli olmak, divane olmak; özünde başka alemlere kucak açmak, gerçekle buluşmak, bakiyi bulmak, bekada ölümsüzlüğü tatmak.

    Sevmek en dayanılmaz acıları su gibi yudumlamak. Yakınken uzaklaşmak, uzakken el değecek kadar yakınlaşmak iştiyakıyla kavrulmak. Günler geçirmek karanlıklar içinde güneş doğmamışcasına; geceler geçirmek ışıktan gözler kamaşırcasına. Kalabalıklarda yürümek kimsecikler yokmuşcasına. Yalnız kalmak kendi sesini bile duyamayacak kadar kalabalıklar ortasında.

    Sevmek kararsız kalmak; gitmek ya da kalmak, ölmek ya da yaşamak, var olmak ya da yok olmak. Gözle görmemek, gönülden bir lahza çıkaramamak. Hep onu yaşamak ama hep onsuz yaşamak. Ona koşmak ama ona ulaşamamak ama bu yolda ölmeyi göze almak sevmek sevmek sevmek.
  • 122 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Herkese merhaba.
    .
    .
    Ali Lidar’ın “ Aslında Herkes Haklı “ şiir kitabını bitirdim. Birbirinden güzel 43 şiir var içerisinde. Okurken kendimi bulduğum çok satırları var Lidar’ın. Zaten en sevdiğim yazarlar arasında yer almasının en büyük nedeni de bu. Yazabilme yeteneğimi geliştirmiş olsaydım ben de tıpkı kendimi böyle ifade ederdim, tam da nokta atışla beni anlatmış, tam da hissettiğim şeyi yazmış diyorum okuma sırasında. Post-itler yapıştırıp, altlarını çiziyorum... Çok seviyorum Ali Lidar’ın kalemini ve samimiyetini.
    .
    .
    Kendisini “ Büyük Kederler Küçük Öyküler “ kitabıyla tanıdım, daha yeni yani. Ama o kitaptan anladım, Ali Lidar’la ortak şeylere dertlendiğimizi, aynı problemlerle mücadele ederken yorulduğumuzu. Kendimi buldum yazdıklarında ötesi yok. “ Büyük Kederler Küçük Öyküler “ bittiğinde kendi kendime dedim ki; evet Ali Lidar’ın tüm kitapları benim olmalı! Ve çoğunu da temin ettim, 2-3 eksiğim kaldı. Ve eksik olanların dışında hepsi imzalı!
    .
    .
    Ben sıkı bir Lidar hayranı oldum çıktım anlayacağınız, ama gerçekten tertemiz, pırıl pırıl ve zeki bir kalemi var. Şiirlerinde ve yazılarında kendini ifade ettiği gibi o asık suratının altında, bence yumuşacık bir kalbi, çok duyarlı bir ruhu var... Görebilene...
    .
    .
    Şiirlerini sevdim. Ben ağdalı, ne demek istediğini anlamak için cebelleştiğim şiirler okumayı sevmiyorum, dümdüz, ne söylemek istediğini açık ve yalın bir şekilde söyleyen şiirleri seviyorum. Bu şiir kitabında Ali Lidar kendini şiirlerle bence çok güzel ifade etmiş. Ben sevdim, tavsiye ederim sizlere de!
    Az insan, bol kitaplı günler dilerim...