• Sen gittin ya..!

    senden sonra da sevmeye çalıştım.
    İlkinin adı hasretti.
    Önce uykularıma sonra da hayallerime kastetti.
    Bir türlü alışamadım,sessizce ağlamaya,
    her nefes hıçkırık oldu takıldı boğazıma.
    Sevemedim hasreti.
    Çünkü sana hiç benzemiyordu,
    çok soğuktu ve ben üşüyordum,
    savunmasız bir serçe gibi,kanatlanmaya çalıştıkça düşüyordum
    ve düştüğüm yerlerde sen yoktun.
    Çaresizlikle tanışmam da o günlerden kalma zaten.
    Sensizlik ne lanet şeymiş,ilk kez o zaman öğrendim.
    Ama biliyordum,aynı geceyi izleyip,milyarlarca yıldızın içinden aynısına dilek tutuyorduk.
    İnan bana yıldıza dokunmak,sana dokunmaktan daha kolaydı.
    Çok gece gözyaşlarıyla yakalandım hasrete,
    yapamadım,alışamadım,sevemedim hasreti.
    Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olmalıydı ki,
    hasretten kaçarken,kendimi merhametsiz özlemin kollarında buldum.

    Evet,ikincisin adı özlemdi.
    Hasret yüzüme çarparken tüm gerçekleri,
    özlem sinsice işliyordu damarlarıma,
    hani mutluyum,
    mutlu yaşayacağım diye kendini şartlandırırsın da
    zorda olsa unutabilirim diye yalanlar söylersin ya
    sonra ilk bulduğum aynada arafı yaşatırdı özlem bana.
    Yani denizi izlerken boğulmak gibi bir şey di aslında,
    güneşi izlerken ıslanmak,
    sağanak bir halde yanmak gibi bir şey.
    Anlayacağın bitmek bilmeyen bir inadı vardı özlemin
    ve çözümlemesi çok zor bir kini.
    Hemen,hemen her günün ilk ışıklarında,başucumda belirirdi,
    sanki çok uyumuşum gibi kan çanağı olan gözlerimden öperdi,
    gölgem gibi ardımdaydı,
    nereye gitsem oda benimle gelirdi,
    her adım yeni bir sona,
    yeni bir isyana gebeydi
    ve her isyanın baş aktörü,tabi ki kaderdi.

    Evet,üçüncüsün adı kaderdi.
    En çok ona sığınmıştım oysa,
    belki bunlar bir işarettir,
    her şey daha yeni başlıyor,
    her şey daha güzel olacak diye ümit etmiştim hep.
    Çok çabaladım, çok uğraştım ama kaderim beni bir türlü sevmedi,
    bir kez olsun gülmedi bile.
    Ne kadar pişmanlık varsa omuzuma yükleyip,
    beni kaçınılmaz sona doğru hızlıca sürükledi,
    artık gücümde tükendi,sabırımda.
    Tek ihtiyacım olan şey sevgiydi aslında,
    sıcacık bir gülümseyiş,
    içten bir dokunuştu.
    Ne bileyim resmini bile öpsem mutlu olabilirdim belki,
    kimseye belli etmeden içimden de sevebilirdim seni.
    Düşünüyorum da tüm bunları neden ve nasıl hak ettim?
    Sana sarılmak varken,neden hasretine sarılıp,
    özlemini kucaklayıp,kaderime yenildim?
    Kısacası senden sonra yüzüm hiç gülmedi,
    ne yaşadıysam,
    ne yaşattıysan bir,bir anlattım,
    yemin ederim ben seni,
    yalnız seninle aldattım.

    Sinan Yıldızlı /Sahildeki Şair
  • YİNE YENİDEN
    Yine bir akşamdı. Yine bir yenilgiydi. Jilet gibi bir nefrete yenilmiştim. Bir kere bile ayak basmadığım caddelerde, sokaklarda yalnızdım. Gün doğana değin beynim karmakarışıktı. Hem dermansızdım, hem uykusuzdum. Zaman denen dostum belki de düşmanım, geceyi çoktan silip süpürmüştü. Sabah öylesine iniyordu ki üstüme. Caddelere, sokaklara kurşun yağıyordu sanki hepsine.
    Eve geldim çoktan öğle olmuştu. Bir yerlere dokundum. Belki sen dokunmuşsundur diye. kırıklarımın arasına yaklaşırcasına, seni ve beni yaklaştırmaktı biraz . Şimdi gibiydi şu köşeden ayrılışın. Dünkü ve önceki günün şahitleriydi caddeler, sokaklar, taksiler, dolmuşlar, otobüsler, büfeler marketler mağazalar. Hepsi ama hepsi birer birer dizildiler, şahit koltuğunda.
    Kalp kanseriydim ve nasılda daraltıyordu beni. Yağmur da yağmıyordu. Oysa aklımda fırtınalar kopuyor, seller akıyordu çoktan.
    Bir kafeye oturdum, kapıya yakın olmasa da bekledim, bekledim. Yağmur yağmadı, aklımda ise dolu yağıyordu.
    Yazdıklarımla, yazacaklarımın arasına garson girdi, “bir şey içer misin abi?” dedi.
    Durdum, düşündüm, bekledim. O bana, ben ona baktık. Oysa benim istediklerimi veremezdi O. Bilemezdi ki ne istediğimi.
    “Çay, kahve” diye saydı, bir kamyon.
    Hiç biri değildi benim istediğim oysa.
    Şimdi aradın. Şimdi duydum sesini. Ne çaydaydı, ne kahvedeydi, ne de kamyondakiler. Sesindi, kokundu, sendin.
    Çay getirdi oysa garson. Açlıktan ölürken önüme gelen ne çay, ne de kumru gözüme giremediler sen gibi. Onca soru biriktirmiştim, oncasına cevap vermiştim, onca zamana dayanmıştım. Şimdi hemen şimdi aklımdaki soruların hiçbirine bulamamıştım cevap.
    Ya şimdi biri dokunsaydı, ya şimdi biri seslenseydi, ya şimdi biri gözüme baksaydı, ya şimdi biri tanısaydı, nasıl da kopuyordu ödüm bitiremeseydim, dursaydım, ne yapardım kim bilir?
    Kaç ayna kırılmıştı karşımda, kaçının kaç parçası parçalanmıştı aklımı?
    Şimdi kırılan karşımdaki ayna, yüreğimi kaç yerinde parçalıyordu?
    Yüreğim de artık tüm soruları soran, kaçı kaç parça halinde yüreğimi parçalıyordu?
    Parça parça olan sorular. Elimde ne sesin, ne kokun vardı. Elsiz, sensiz, sessiz, kaldım. Parçalanan aynalar, parçalanan yüreğim. Kurtulmalıydım belki bu girdaptan derken merkezine atladım. Yıllardır açmadığım gözlerimi, yıllardır açmadığım kulaklarımı, yıllardır açmadığım yüreğimi şimdi girdabın merkezinde açtım.
    Ne sesin, ne kokun elimde değildi. Akşam geliyordu, atlılarıyla yine yeniden. Kaç saat oldu bitti de ben bitmedim. Yazdıklarımı bir kez daha bir kez daha okudum. Yıllarca söyleyemediklerini söylemeni bekliyordu, ben-masa, ben-çay, ben-sigara, ben-kağıt, ben- kalem ya sen…
    Şimdi yeniden, yeniden söyle söyleyemediklerini. Bir söz, bir cümle senden olsun da ne olursa olsun. Nasıl da içtendin, nasıl da hatırlıyordun, nasıl da tatlıydın… Yaz başıydı, dün gibi, hatta bugün gibi. Kızıl saçlarını okşuyordum. Öylesine kıvrılıp yüreğime girdin. Daha şimdi hayal ettim seni. Yapayalnızdın benim gibi. Geleceğim diyordun da gitmiyordun, gelmiyordun, kaçıyordun.
    Ağladığımı unuttum, kaç zaman oldu, onu da bilmiyorum. Ağladığım yıllarcaydı, yıllardır ağlıyordum. Geçen onca yıl biriktirmiştim sensizliğimi. Seni gördüğümden midir nedir, siyahları çıkarasım geldi. Kim bilir belki kızıl saçlarındandı.
    Yakıştıramadım hiç bir gün, içimdeki nefreti kendime. Şüphelerim buz olup eriyordu. Kaç basamak çıkmıştım sana, utanarak…
    Sen yoktun. Nasıl dayanacaktım yokluğuna, nasıl direnecektim acılara? Öğretmeliydim senden yeniden, yine yeniden…
    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    10.06.2009- 18:00-18:51
    Ankara – Kızılay
  •  

    YALNIZ BİR OPERA


    ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

    imrendiğin, öfkelendiğin
    kızdığın ya da kıskandığın diyelim
    yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    dile dökülmeyenin tenhalığında
    kaçırılan bakışlarda
    gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
    fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

    Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
    gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
    benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin


          Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
    yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
          Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

          
          Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
          yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
          kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
          çerçevesine sığmayan
          munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
          lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

          
          Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
    Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
    ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
          Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
    değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
    aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
    diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
        
    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
          Takvim tutmazlığını
          Aramızda bir düşman gibi duran
          Zaman'ı
          Daha o gün anlamalıydım
          Benim sana erken
          Senin bana geç kaldığını


          Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
    kalmıştı.
          Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
    arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
          Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

    Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


          Şimdi biz neyiz biliyor musun?
          Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
          Birbirine uzanamayan
          Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
          Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
          Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
          Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
          Ne kalacak bizden?
          bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
          Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
          Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
          Bizden diyorum, ikimizden
          Ne kalacak?

          Şimdi biz neyiz biliyor musun?
          Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
    gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
    şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
          Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
          Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
          Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

          kış başlıyor sevgilim
          hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
          bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
          oysa yapacak ne çok şey vardı
          ve ne kadar az zaman  
          kış başlıyor sevgilim
          iyi bak kendine
          gözlerindeki usul şefkati
          teslim etme kimseye, hiçbir şeye
          upuzun bir kış başlıyor sevgilim
          ayrılığımızın kışı başlıyor
          Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

          
          Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
    gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

          Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
          çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
          içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
          para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
          Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
          gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
          korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    çağrışımlarla ödeşemezsiniz
          dışarıda hayat düşmandır size
          içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
          Bir ayrılığın ilk günleridir daha
          Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

          Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
          kulak verdiğiniz saatin tiktakları
          kaplar tekin olmayan göğünüzü
          geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
          bakınıp dururken duvarlara
          boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
          kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
    gibi
          yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
    kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
    alınmaya
          kendimizi hazırlar gibi
          yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
          ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
          ve kazanmış görünürken derinliğimizi
          Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
          bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
          hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


          denemeseniz de, bilirsiniz
          hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
        

          Bana Zamandan söz ediyorlar
          Gelip size Zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
          öyle düşünürler.
          Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
    karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
    uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
          Zaman
          Alır sizden bunların yükünü
          O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
    dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
    yerlerden
    bulunup yeni mutluluklar edinilir.
          O boşluk doldu sanırsınız
          Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

          gün gelir bir gün
          başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
          o eski ağrı
          ansızın geri teper.
          Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
          Bitmişsinizdir.

          Zamanla  yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
          önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini  
          kazanır. Yokluğu derin  ve sürekli bir sızı halini alır.

          Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
          Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
          Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


          ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
          günlerin dökümünü yap
          benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
          kim bilebilir ikimizden başka?
          sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
          kendiliğindenliği
          yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
          bir düşün
          emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
          şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
          Bunlar da bir ise yaramadıysa
          Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


          Bu şiire başladığımda nerde,
          şimdi nerdeyim?
          solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
          ikindi yağmurlarını bekleyen
          yaz sonu hüzünlerinden
          gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
          geçti her çağın bitki örtüsünden
          oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
          bakarken dünyaya
          yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
          çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
          unuttuklarını hatırlamaktan
          uzak uzak yolları tarif etmekten
          haydutluktan ve melankoliden
          giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
          Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
          Bütünlemeli çocuklarla geçti
          gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
          dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

          Bu şiire başladığımda nerde,
          şimdi nerdeyim?
          yaram vardı. bir de sözcükler
          sonra vaat edilmiş topraklar gibi
          sayfalar ve günler
          ışık istiyordu yalnızlığım
          Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
          İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
                         Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
                         daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
          Aşk... Bitti. Soldu şiir.
          Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


          Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
          Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
          Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
          uyudum, hiç uyanmadım.
          barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
          her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
          el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
          birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
          eksiliyorduk
          mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
          her otelde biraz eksilip, biraz artarak
          yani çoğalarak
          tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
          birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
          ağır ve acı tanıklıklardan
          geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
          maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
          linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
          korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
          ve açık hayatları seviyordu.
          Buraya gelirken
          uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
          atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
          ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
          çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
          panayır yerleri... panayır yerleri...
          ölü kelebekler... ölü kelebekler...
          sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
          Adım onların adının yanına yazılmasın diye
          acı çekecek yerlerimi yok etmeden
          acıyla baş etmeyi öğrendim.
          Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
          
          ipek yollarında kuzey yıldızı
          aşkın kuzey yıldızı
          sanırsın durduğun yerde
          ya da yol üstündedir
          oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
          ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
          ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

          AŞKIN BİR YOLU VARDIR
          HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
          AŞKIN BİR YOLU VARDIR
          HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
          gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
          gözlerim
          aşkın kuzey yıldızıdır bu
          yazları daha iyi görülen
          Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
          ilerlerim
          zamanla anlarsın bu bir yanılsama
          ölü şairlerin imgelerinden kalma
          Sen de değilsin. O da değil
          Kuzey yıldızı daha uzakta
          yeniden yollara düşerler
          düşerim
          bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
          ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
          Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
          yaşamsa yerli yerinde
          yerli yerinde her şey

          şimdi her şey doludizgin ve çoğul
          şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
          şimdi her şey yeniden
          yüreğim, o eski aşk kalesi
          yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


          Dönüp ardıma bakıyorum
    Yoksun sen
    Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.

     

     
  • Bu sabah yine sensiz yeni güne merhaba dedim..
    Qdam buz kesilmişti.
    Sen yoksan yazım kış olur
    Bilirsin...

    Bu sabah gözlerimi açtığımda
    Yine sen yoktun yanımda..
    Duvarda ki resmin bana gülümsüyordu
    Merhaba kadınım der gibiydi,

    Pencereden baktım belki gelirsin diye
    Ama yine gelmedin..
    Rüyalarımı süsleyen adamım
    nerdesin?

    Mahur bakışlı gözlerin
    Kimbilir nasıl da üzgün bakıyordur
    Hayatın acımasızlığına
    Ben inanıyorum ki,
    Birgün anısın yüreğimin kapısını tıkırdatacaksın
    Ben ise gözlerine şiirler yazıp
    Kışımı bahar yapacağım..

    Hadi ne duruyorsun?

    gelsene adamım
    Şiirlerimim devamını okumak isteyen Linke dokunulabilir..

    https://www.instagram.com/...?igshid=k1n7yteqma1p



    5 Aralık 2019

    saat 10/26


    ✍Beyhan Uygur
  • nepenthe

    “sıkışsak bir bulut gibi
    yağar mıyız her acının üstüne bir bir?
    un çuvalı gibiyiz çoğu zaman,
    bir sırtın üstünde
    yamaçlara zikzak çizen.
    istiflenir mi her kelime
    köşe bucak,
    yargısız?
    şimdi
    hangi bilinç beni unuttu,
    unuttum.


    doğmak
    bir kedi gibi,
    koltuk arkalarında.
    üstümü örter mi bir gün bilmem
    örtüldüklerim.
    beyaz örtüler gelir dolanır ayaklarıma,
    çıkıp gidemem ki bi hiçbir zaman.


    kaçsam bir arka mahalleye de bulunmam
    alsa sittin sene.
    nedendir ağacımdan hiç inmedim.
    dal mı kalmış dön de bir bak!
    ama ben ekmiştim bile diyemedim
    küstüm iki sene.
    gelmiş midir belki bu gece?
    olsun.
    ağlarız bir gün daha annemle.


    tek kelime yetti de
    her şeyi terk ettim.
    siyah bi çöp poşetinde gitti belkilerim.
    bir kere sevseydin,
    ben var ya
    bin kere gelmiştim.
    hatırlar mı insan yoku
    kim ki derse var,
    ben unuttum.


    topum kaçtı yola birinde,
    annem kaçtı,
    ben kaçtım.
    kovala bizi silüetlerden.
    sana bir kere severek sarılmadım.
    gittim silik bir dalgaya kondum.
    kütleler batarmış ya hani,
    -canım-
    iğne battı,
    ben battım.
    taş taş olmuş ellerim,
    dokunmadın.


    kilometreler geldim, kedim nerde?
    başımı koydum bir dize,
    diz gitti, yol gitti, ben gittim.
    dizinin karıştığı toprak şimdi karnında ya bir böceğin,
    bir sabah kalksam da dönsem.
    koy elini başıma, unutayım.
    son kere yıkanma da gel beni yıka,
    yıkılayım.


    doğrulur bel bir gün de
    ya o gün pusular puslanırsa?
    düşemem.


    harabeler unutulmaz,
    bir kadının çitlerini kırdılar mesela
    birkaç yüz sene.
    sabah kalkıp hazırlaması kahvaltı bir ömür aldı.
    sarsam yeter mi bez,
    günah bir kere doğmaksa?
    bir günah çalındı bahçeden,
    hepsini yaktım.
    sırf sen doğ diye.
    ne olur
    ölme.


    kapının deliğinden baktım sana,
    koca bir evrendin.
    olanlar olacağına evrildi de
    bir solucan deliğine yutuldum kaldım.
    sakın
    bulma beni.
    bir morun içine bindim gittim.
    bir alev çıkacak
    biliyorum.
    ben bu satırlara ancak
    son bulut yandığında dönüyorum.


    imkansızları doldurdunuz karnımıza da kim taşır bu yükü?
    at taşı sisifos,
    taş gitsin,
    biz gidelim.
    olmayacaktıysak niye doğduk bir hazanda, bilin.
    bir kere de bilin.
    el koydum, göz koydum, taş koydum da çöktü o duvar.
    ama siz mi?
    siz hiç değil.
    biz yıktık.


    sektim bir keresinde camdan çitlere.
    ne işim vardı orda, o saatte?
    bir kadın ördü çitleri,
    ve çıktı.
    bulutları sınıflandırdılar,
    katmanları,
    yokları,
    seni mi görür göz?
    duracaklardı ama bak
    bir gün
    söz?


    bir balkona fırladı pabuç hiç unutmam.
    yıllarca ağladım.
    fırçalarım nerde, ben nerdeyim?
    maviye gittim birinde, bir sandalyede oturdum kaldım.
    duvarda asılı kaldı da yıllarca,
    bir kere de mi bakmadın?
    cüzdanından çizdiğim resim çıktı birinde,
    yıllar yoktu,
    sen yoktun.


    bir yurt odasında kalktım o sabah,
    on yataklı.
    ben gibi depremden kaçıp gelmiş biri,
    bilmem evine kaç kilometre kaç saat.
    bir yatağa çıktık,
    sonra birine ve daha birine de.
    ilk defa uçtuk,
    bir günse de ömür parmaklıkta,
    kırıl.
    çünkü biz kırıldık,
    daha da kırılırız
    kimsenin hiç karışamadığından.


    kelebekler doldu karnımıza her sayfa çevirişte,
    bin kere gördük dibi.
    kapkaranlıktı.
    yurt yurt gezdim de bir yurt bulamadım.
    bir böcek çıktı merdivenlerden.
    çay koyardık her gün utanmadan, güneş doğarmış gibi.
    onlarca insan gördüm beş yılda,
    kalbi böcek,
    ağzı böcek,
    kustular.
    sonra ben sana geldim çat kapı,
    çay koyduk.
    bu dağlar var ya
    dümdüz oldular.


    akşam çöker sen gelirsin, kapı sonuna kadar açılır.
    gel.
    bak ne diyeceğim;
    en kötü bir makarna yapıp ağlanır.
    yas tutarsın ömür geçer de
    biz o kapıdan bir daha geçebilir miyiz?
    olsun
    hanlar, yollar tanrıdan kilidi alır


    bir gün minderimi de alıp gideceğim tanrıya
    bu kez bilmeye değil,
    sövmeye.
    bir acı da olsa dinsin
    çünkü bilsin
    buraklar her katta durdu da bir kadına durmadı.
    bu yemek çok tuzlu
    bu elbise çok dar
    şurda bakan bir adam, ölüm için ise çok sebep var.


    tanrısın sen ressam değil
    yırt at bu tablolar olmamış
    o saatte bir kadını vurmuşlar
    hangi fırçayla
    nasıl çizdin
    bir açık renk kalmamış.
    dur!
    bir kadınsan saat değil
    seni de doğmak vurur


    vurulduğun yerinden doğdun
    bir kız çocuğu 15’inde kaçtı sarı hapisten,
    iki hafta yattım.
    keşke o yataktan 5 yıl çıkmasaydım.
    bir kelebeğin biter de süresi
    korkar mı tekrar orada doğmaktan?
    böyle bir vahşet hiçbir kalbe sığamaz
    tüm gücü alır gideriz de bir kişi bile duramaz.


    Toplandı mülteciler satırlara,
    sayfalarda kamp kurduk.
    biz seninle bir günah, bir kusur, bin suç bulduk.
    gönder bi melek de versin
    bir nepenthe,
    güneş doğdu ben suya sabuna dokundum.
    söyle herakley hangi dere yıkar,
    biz o gün, o saati çok aradık durduk.
    bir daha kaymam.
    her kayış değişir, döner bir derde
    evren doldurdun mezarları
    binbir ücra köşeye
    ama doğrulur her mezar taşı
    buluruz bir gün
    gamzende bir nepenthe.”


    Esmanur Tohumcu
  • 342 syf.
    Kitabın bitmemesi için o kadar uğraştım ki... o kadar güzeldi ki mektuplarınız...

    Bu kitaba olan sevgim bir şarkının cümlesiyle anlatmak isteseydim:
    “Aramızda dağlar, yıllar, yollar variken beni sana sımsıkı sarılıp görenler olmuş. “

    Bazı mektuplarda Rüştü “ Mektuplarımı başkalarının okuduğunu düşünüyorum. Yazarken çekiniyorum, insanın özelini başkasını okuması ne kadar doğru” diye soruyor. Gerçekten de dediği kadar içten yazmış. Kendisi olarak, insan sevgisini ancak bu kadar güzel ifade edebilir. Çok güzel bir aşka tanıklık ettim...

    Rüştü Onur
    (1920 - 1942) bu kadar kısa zamanda belki en ağır koşulların yaşandığı Türkiye döneminde doğmuş ve hayatını kaybetmiş. Yarım kalmış şairdir benim gözümde... O kadar içten kurduğu hayaller içinde sevdiğine kavuşabilmiş sadece 2 aylık süreliğine. Ömrü yetebilseydi belki o da hatrı sayılır, adı bilinir şairlerin arasında olacaktı. Fakat Verem hastalığı onun yakasını hiç bırakamdı. Fakirlik, Cumhuriyet’in ilk yılları açlık, hastalıklar...
    “Sana onları neden anlatmadım
    bilmiyorum
    Belki herkes kendi telaşına düştü
    Belki sen yoktun
    Belki bu mektup hiç yazılmadı
    Belki de bir kelebek
    o kadar memnun ki rüyasından
    Hiç uyanmak istemiyor uykusundan”

    Beni neden bu kadar etkiledi bilmiyorum ama ilk Kelebeğin Rüyası filmiyle başladı Rüştü Onur’u tanımam. Film gerçek hayatlarıyla çok bağdaşmasa da muhteşem olmuş. Belki oyuncuların güzel oynayışından etkilendim bu kadar belki de orada okuduğum için ben okurken çekilmişti. 2013 yılında Zonguldak’da. Zonguldak’daki yıllarımı hatırlattı. Tabi o zaman kitaplara pek ilgim yoktu. Ama 4 yılım geçti o şehirde bende belki de bu yüzden etkisi büyük oldu Zonguldaklı şairin.

    Zonguldak;
    Belki Orhan Velin’nin dizelerinden bilirsiniz
    “Siyah akar Zonguldak’ın deresi
    Yüz karası değil kömür karası
    Böyle kazanılır ekmek parası”
    Gerçekten de öyledir. Denizi kaplaradır. Dereler kapkara, evler kömürlenmiştir. Bir yağmur yağar rüzgarla birlikte belki memleketin hiçbir yerinde emeği yüzünüze yüzünüze bu kadar vurmaz. Yüzünüz siyah isler olur. Emeğin başkentinin şairini tanımak genç yaşında çaresizlikten fakirlikten öldüğünü öğrenmek bende derin üzüntü yarattı. Şiirleri, aşkı yarım kalmış bir şair. Zonguldak ikliminin insanı deniz ve kömür kokar... kitabı okurken şehrin kokusu burnuma geldi. Bazen şehir üstünüze üstünüze yürür gibi olur belki o da şiire sığınmıştır diye düşünmedim değil bu yorgunluğunda...

    Okudukça kalbim acıdı. Belki bir mektup bu kadar çok içinizi acıtabilir, belki yazdıklarını okuyunca hislerini tam kalbinizde hissedersiniz belki benim gibi.

    Mediha’dan hiç bahsetmediğimi fark ettim. 19 yaşlarında bir kızcağız. Verem hastalığı şüphesi konuluyor ama hastalığı o dönemin koşullarıyla fark edilmiyor. “ Karın zarı iltihabı” hastalığı sebebiyle ölmüş. Rüştünün “kızım” diyişi o kadar hoş ki bazı satırlarda “ sana kızım dediğim zaman o kadar hoşuma gidiyor ki ben sana annenden babandan daha yakın olacağım. Tek ruh iki vücut gibi olacağız” diyişi o kadar güzel ki belki çok kısa yaşadının ama seni gerçekten seven biri oldu az ya da çok ne önemi var yaşamanın gerçek aşkı bulduktan sonra demek isterdim kendisine :)

    “Ne Tanrıdan haber
    Ne dallarda meyva
    Ve ne aynalarda
    Mevsimle beraber
    Çizilen dünya

    Ve ne kucak açar
    Hâtıralar tekrar
    Ve ne de dönerler
    Gemiler bir daha...”

    “”Saat on bir buçuk. Fakat ne çıkar. Bekleyişin acısını damarlarında bile duyan, idrak eden bir insan için saatin kaç olduğunun ne ehemmiyeti var. Saatlerin, haftaların değil, ayların değil, yılların bile benim için ehemmiyeti yok.”””

    Dili çok sade ve yalın ve o kadar içten ki.. hiç bitmesin istersiniz..

    Bir film insanın hayatını bazen derinden etkileyebilir. Bu güne kadar neden tanıtmamışlar bize neden erken yaşta öğrenemedik güzel şairleri çok sitem ettim okurken. Şiir ruhu güzelleştiriyor oysa. Edebiyat bizi hatip yapmaz belki ama ruhumuzu naifleştiriyor.

    Rüştü için;

    “ Çağını ve toplumunu soluyan bir şairin
    ruh halini sözcüklere dökmesidir Rüştü Onur’un şiirleri. Hayatın zorluğunu, sıkıntıları, güzelliği özlemler, ayrılıklar...
    Bütün zorluklara ve sıkıntılara rağmen hayattan “memnuniyet”... Ve elbet aşk”

    Rüştü’nün güzel şiiriyle son vereceğim satırlarıma

    Memnuniyet

    Benden zarar gelmez,
    Kovandaki arıya,
    Yuvasındaki kuşa.
    Ben kendi halimde yaşarım,
    Şapkamın altında.
    Sebepsiz gülüşlerim caddelerde
    Memnuniyetimden.
    Ve bu çılgınlık delicesine içimden geliyor.
    .
    .
    .
    Güzel bir insan tanıyacaksınız. Sevginin güzelliğini hissedeceksiniz satırlarda.. keyifli okumalar..
  • Bugün seni hayal ettim sevgilim. O kadar gerçekçiydi ki. Yine yağmurlu bir gün, aynı her hafta sonu gizlice buluştuğumuz günler gibi. Dışarı çıktım, sanki seninle buluşacakmışım gibi bir hisle çıktım. Yine o heyecanla... durağa gittim bekledim, defalarca geçen otobüslere binmedim bekledim. Hep bindiğimiz o sarı otobüsü bekledim. Hep oturduğumuz yere geçtim en arka köşeye. Kafanı cama yaslayışın geldi aklıma üşümüş, birazda yorgun şekilde. Uzun uzun baktım. İndim sonra yürüdüm o uzunca yolu. Hani sen acele acele sınavını olup çıkardın ya benimle buluşmak için. Ben kızardım sana her seferinde. O günleri özledim. Her seferinde buluştuğumuz o ablanın simitçi kafesine gittim. Abla hiç değişmemiş hala aynı ama biz yoktuk bu sefer. Biz çok değişmiştik. Simit söyledim yanında da bir çay. Yiyip içemedim ama. Çünkü sen yoktun yanımda. Hayalin tam karşımda, veyahutta yanımdayken nasıl geçer ki boğazımdan lokmalar. Sonra kalktım, yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Biz yürümeyi çok severdik. Her zaman okul çıkışında aldığım yerde bekledim öyle sanki az sonra okuldan ilk çıkan olup koşa koşa boynuma sarılacakmışsın gibi kimseye aldırış etmeden. Gelmedin. Sonra ağacımıza yürüdüm. Bizim ağacımızdı o, bizim ağacımızdı çünkü ilk buluşmamız oradaydı bizim. Beyaz ağaç. Neler gördü o ağaç bir biz biliriz birde Allah. Sonra gözüm çarptı partaki o salıncağa. Yine hayalin gözümün önünde, yine silüetin orada. Sanki sallamamı bekliyormuş gibi. Sonra gittim, gittim ve o boş salıncağı salladım. Şaka gibi demi ? Bizim birlikte olmamızda şaka gibi değilmiydi zaten ? Her şeye rağmen, her zorluğa rağmen birlikte olmadık mı ? Başkalarının cesaret edemeyeceği aşkı yaşamadık mı ? Sensizlik öyle yakıyor ki canımı içten içe... ne olurdu ki şu an burada, tam da TEBESSÜM yazılı duvarın önünde karşılasan beni ? Sarılsak sımsıkı, çok özledim desen o içimde çiçekler açtıran sesinle ? Ne olurdu ki...
  • Gene de sen arada bir aynaya bakıyordun. Kendini yokluyordun belki, hâlâ yaşayıp yaşamadığına şöyle bir göz atıyor, masaya abanan bedenini gördükçe de kendi gözünden biraz daha siliniyordun. Biliyorum, elinden gelse, her şeye karışıp başka gözlerden de silinecektin. Renklerin ardına gizlenmiş bir renk gibi tıpkı. Ama, silinemiyordun ve vardın. Üstelik, hem aynada, hem de masadaydın. İş arkadaşlarının gönlündeydin elindeki kahverengi çantayla. Onlarla birlikte şehrin her köşesine dağılmıştın; çocuğunun geçmişinde ve geleceğindeydin, karının aklındaydın, kardeşlerinin kardeşlik duygularında, bir denizin belleğinde, kendine mektuplar yazan bir adamın hatıralarında, kitapçıların bilgisayarındaydın. Öyle çoktun ki, yoktun.
  • ''Gelmeye fırsatın yok biliyorum
    Peki ya ben
    Ben var mıyım?
    Ya da hakkımda bildiklerini sırala
    Gelmiyor mu hiç bir şey aklına?
    Anladım..
    Konuşan gözler meselesi,
    Belkide konuşuyordur gözlerin
    ama ben gözce bilmiyorum ki;
    Sessizce biliyorum
    Usulca biliyorum
    Masumca biliyorum
    Yapabildiğini bildiğin tek bir şey var
    ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi..
    Peki ya sen
    Sen var mıydın?
    Hakkımda bilmediklerine ağlarken,
    Yoktun
    Gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum
    merak ediyor musun?
    Çünkü;
    Onlar da yoklar...''
    .
    ''Sonra gülüşün geldi aklıma ve içimden dedim ki;
    Yine gelsen yine severim seni..''
  • ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

    imrendiğin, öfkelendiğin
    kızdığın ya da kıskandığın diyelim
    yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    dile dökülmeyenin tenhalığında
    kaçırılan bakışlarda
    gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
    fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

    Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki
    gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
    benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin


    Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
    yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
    Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


    Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
    kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
    çerçevesine sığmayan
    munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
    lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


    Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
    Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
    ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
    Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
    değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
    aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
    diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    Takvim tutmazlığını
    Aramızda bir düşman gibi duran
    Zaman'ı
    Daha o gün anlamalıydım
    Benim sana erken
    Senin bana geç kaldığını


    Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
    kalmıştı.
    Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
    arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
    Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

    Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    Ne kalacak bizden?
    bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?

    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları
    gibiyiz. Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir
    şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
    Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
    Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
    Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

    kış başlıyor sevgilim
    hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
    bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
    oysa yapacak ne çok şey vardı
    ve ne kadar az zaman
    kış başlıyor sevgilim
    iyi bak kendine
    gözlerindeki usul şefkati
    teslim etme kimseye, hiçbir şeye
    upuzun bir kış başlıyor sevgilim
    ayrılığımızın kışı başlıyor
    Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


    Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
    gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

    Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
    çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
    içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
    para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
    Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
    gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
    korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    çağrışımlarla ödeşemezsiniz
    dışarıda hayat düşmandır size
    içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
    Bir ayrılığın ilk günleridir daha
    Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

    Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    kulak verdiğiniz saatin tiktakları
    kaplar tekin olmayan göğünüzü
    geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    bakınıp dururken duvarlara
    boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
    kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
    gibi
    yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
    kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
    alınmaya
    kendimizi hazırlar gibi
    yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


    denemeseniz de, bilirsiniz
    hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar


    Bana Zamandan söz ediyorlar
    Gelip size Zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden. Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden. Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi. Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
    öyle düşünürler.
    Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
    karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
    uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
    Zaman
    Alır sizden bunların yükünü
    O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
    dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
    yerlerden
    bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    O boşluk doldu sanırsınız
    Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

    gün gelir bir gün
    başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    o eski ağrı
    ansızın geri teper.
    Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
    Bitmişsinizdir.

    Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
    önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
    kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

    Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
    Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
    Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    günlerin dökümünü yap
    benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
    kim bilebilir ikimizden başka?
    sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
    kendiliğindenliği
    yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
    bir düşün
    emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
    şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
    ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Bunlar da bir ise yaramadıysa
    Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
    ikindi yağmurlarını bekleyen
    yaz sonu hüzünlerinden
    gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
    geçti her çağın bitki örtüsünden
    oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    bakarken dünyaya
    yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
    çiçek adlarını ezberlemekten geldim
    eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
    unuttuklarını hatırlamaktan
    uzak uzak yolları tarif etmekten
    haydutluktan ve melankoliden
    giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
    Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
    Bütünlemeli çocuklarla geçti
    gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
    dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

    Bu şiire başladığımda nerde,
    şimdi nerdeyim?
    yaram vardı. bir de sözcükler
    sonra vaat edilmiş topraklar gibi
    sayfalar ve günler
    ışık istiyordu yalnızlığım
    Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
    İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
    Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
    daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
    Aşk... Bitti. Soldu şiir.
    Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


    Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
    Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
    Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
    uyudum, hiç uyanmadım.
    barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
    her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
    el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
    birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
    eksiliyorduk
    mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
    her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    yani çoğalarak
    tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
    birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
    ağır ve acı tanıklıklardan
    geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
    linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    ve açık hayatları seviyordu.
    Buraya gelirken
    uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
    atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
    ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
    çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
    panayır yerleri... panayır yerleri...
    ölü kelebekler... ölü kelebekler...
    sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
    Adım onların adının yanına yazılmasın diye
    acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    acıyla baş etmeyi öğrendim.
    Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

    ipek yollarında kuzey yıldızı
    aşkın kuzey yıldızı
    sanırsın durduğun yerde
    ya da yol üstündedir
    oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
    ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BAŞKA TÜRLÜ GEÇİLEN
    AŞKIN BİR YOLU VARDIR
    HER YAŞTA BİRAZ GECİKİLEN
    gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
    gözlerim
    aşkın kuzey yıldızıdır bu
    yazları daha iyi görülen
    Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
    ilerlerim
    zamanla anlarsın bu bir yanılsama
    ölü şairlerin imgelerinden kalma
    Sen de değilsin. O da değil
    Kuzey yıldızı daha uzakta
    yeniden yollara düşerler
    düşerim
    bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
    ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
    Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
    yaşamsa yerli yerinde
    yerli yerinde her şey

    şimdi her şey doludizgin ve çoğul
    şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
    şimdi her şey yeniden
    yüreğim, o eski aşk kalesi
    yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden


    Dönüp ardıma bakıyorum
    Yoksun sen
    Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren




    Murathan Mungan