• Geceleyin sokağa çıkan çocuklar ailelerinin yüz karasıydı.
  • Eskisi kadar özlemiyorum seni,
    Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlarda..
    Adının geçtiği cümlelerde, gözlerim dolmuyor..
    Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.
    Biraz yorgunum..
    Biraz kırgın..
    Biraz da kirletti sensizlik beni! 
    Nasıl iyi olunur henüz öğrenemedim ama
    “İyiyimler” yamaladım dilime.
    Tedirginim aslında, seni unutuyor olmak,
    Hafızamı milyon kez zorlamama rağmen yüzünü hatırlayamamak korkutuyor beni..
    Gel diye beklemiyorum artık,
    Hatta istemiyorum gelmeni..
    Nasıl olduğun konusunda ufacık bir merak yok içimde.
    Arasıra geliyorsun aklıma, banane diyorum
    Benim derdim yeter bana banane! 
    Alıştım mı yokluğuna? 
    Vaz mı geçiyorum, varlığından? 
    Tedirginim aslında,
    Ya başkasını seversem? 
    İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem..
  • Çocuklarımız cennet çiçeğimizdi. Ne renk bıraktık ne koku. Rızık endişesiyle öldürmedik ama ruhları katlettik merhametsizce, küçücük dünyalarını mahvettik büyükhhırs ve kaprislerimizle.
  • “İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar..”
  • 3. Kitabı yok sayarsak okunabilir bir seri diyebilirim. Kitapta serinin başından beri var olan gizemler çözüldü, sorularımız cevap buldu. Yazar olayları birbirine güzel bağlamış.

    -Spoiler-

     Sadece kitabın ucunu açık bırakmıştı yazar. Ben Simon'la ilgili bir gelişme yaşanır diye ummuştum. Yani bazı gelişmeleri tetikler, dönüşüm tersine yaşanır diye bekledim. Bu nedenle biraz hayal kırıklığı yaşadım. Yazarın kafamdaki tüm soruları cevaplamasını beklerdim. Ama bu yazarın tercihi tabi.
  • Kaç ülke var adaletli yönetimiyle herkesin gıpta ettiği? Ya da kaç tane halk var yaşadığı hayattan, yönetiminden, işinden, ailesinden, eğitiminden memnun? Hatta en önemlisi eşitsizliğin olmadığı ve herkesin bir yerlere hakkıyla geldiği yani torpilsiz kaç hayat var şu dünyada?
    Yok! Hiç olmadı! Bu gidişle asla olmayacak!
    Ama Ütopya öyle mi, kusursuz sistem ve buna dahil olanlarla kurulan yaşamda neler var neler...

    Huthlodaeus ( koca karı masalları anlatan) hayalindeki anayasaya sahip devleti son seyahati sırasında tesadüfen keşfettiği Ütopya adasında bulur.
    Bu adanın yönetimi ve yargısı yurttaşların kamu hakları mükemmeldir.
    En önemli özelliği tarım ülkesi olmasıdır ve halkın her kesimi ziraat hakkında bilgi sahibidir.
    Adanın herhangi bir kentini tanımak diğer kentleri tanımakla eştir çünkü hepsi birbirine çok benzer ve zenginlik ya da fakirlik gibi statü farkı ortaya çıkaran durumlar söz konusu değildir.
    Her kentin yöneticisi farklıdır ve ülkede tek bir yönetim söz sahibi değildir. En önemlisi de seçilen bu yöneticiler, toplumda akıl ve ahlak olarak üstün görülen kişilerdir. Ayrıca yönettikleri bölgede en iyi hizmeti vermek temel ilkeleridir.
    Toplumda herkes bir aradadır çünkü yaşlı olan kesimin deneyimleri gençlere örnek olmalıdır. Ayrıca toplumdaki ilişkiler yüzeysel değildir ve evlilik kurumuna çok önem verilir, kendilerine ya da topluma zarar verecek boyuta gelmedikçe boşanmalara izin verilmez.
    Ütopya da para yoktur ve halk kendi üretimi olan ürünleri bir merkezde toplayarak toplumun her kesimine sunar, böylece dileyen herkes istediği kadar ürünü alabilir ve ortada eşitsiz bir durum oluşmaz.
    Halk arasında eşitsizlik yok demiştik bu yüzden köle kavramına çok nadir rastlanır ki bu da çok ağır suç işleyen kişilerle verilen cezadan dolayıdır.
    Toplum istediği dine inanmakta özgür ve farklı dinlere inanan herkes birbirine saygı duymak zorundadır.
    Ütopya da savaş insanlık dışı bir olaydır ve bu ülkenin her ferdi çok değerli olduğu için mecbur kalındığı takdirde savaş için başka ülkelerden ücretli askerler alınır.

    Huthlodaeus diğer devletlerde ki krallığı ve onun tebaasını anlatırken, halkı saf dışı bırakıp da zenginliğe tek başına yürümenin eninde sonunda o devleti yıkacağını özellikle belirtir. Krallık demek hazinesindeki zenginlik demek değildir der ve ekler tam tersi yönetiminde olduğun halkı en üst seviyeye çıkarmalısın ki herhangi bir isyana mahal vermeden idareyi sağlamalısın. İşte Ütopya bu sistemi kurmuş ve halka eşit derecede mülkiyet sağlamış kimseyi kimseden üstün konuma getirmemiştir. İşleri, evleri, tarım alanları, eğitimleri, kıyafetleri ve daha birçok unsuru ortak kullanan halk, özentisiz bir yaşamda her zaman nasıl daha iyiye ulaşırım derdinde olmuştur.

    Israrla tarım ve toprağa olan saygılarından emeklerinden bahsedilmiş. Bu da bana Beyaz Zambaklar Ülkesi'ndeki verimsiz toprakla nasıl üretim yapılır da ülke kalkınır felsefesini hatırlattı. Mevsim şartları çok uygun değil toprak da çok verimli değil ama üretim için bunlar bahane olarak görülmemektedir çünkü Ütopya'da her birey yeterli oranda ziraat bilgisine sahiptir. Doğaya olan saygıları ise bana Avatar filmini anımsattı. Filmde ana kaynak olan daha doğrusu doğanın ruhu olarak nitelenen ağaç sadece bir sembol belki ama filmde asıl belirtilmek istenen de doğaya olan saygı, toprağın kutsallığı.

    İster istemez bir kıyas yapma gereği hissediyorsunuz ya da en azından acaba bu şekilde olsa nasıl olurdu diye bir düşünce sarıyor benliğinizi. Ama görünen bir gerçek var ki Ütopya adasında her şehir nerdeyse birbirinin aynı; ilkim, yer şekilleri, denize olan konumu gibi özellikleri düşününce her ülke için ya da diyelim ki Türkiye için aynı sonuçları almak konumu itibariyle imkansız olacaktır. Velhasıl her şeyinden geçtim de bir kuple olsun adaletinden bize de nasip olsa keşke.
  • Hadis ya da siyer kitaplarında rastlarız bazen adamın biri Rasulullah’ın bulunduğu meclise giriyor " Muhammed hanginiz?" diyor. Yani o kadar insanın içinde Rasulullah tanınmıyor. Ashabı ile arasında giyim kuşam vs farkı yok . Halbuki O, peygamber, koskoca devlet başkanı ama giyim kuşamı, hali tavırları onun bu halini ortaya koymuyor. Şimdi ise uyduruktan saçma sapan bir yerdeki başkan ya da müdür 50 metrede kollarını sallayarak yürüyor, adeta "ben başkanım, ben müdürüm haa" diyor.