• Ve hiç kimseniz, hiçbir şeyiniz yok, dünyayı dolaşıyorsunuzdur bir bavul ve bir kitap sandığıyla ve aslında meraksız. Bu, nasıl bir hayattır aslında: Evsiz, miras eşyasız, köpeksiz! En azından hatıraları olsaydı insanın. Ama kimin var ki? Çocukluk olsaydı, o sanki gömülmüş. Belkide bütün bunlara ulaşabilmek için yaşlanmış olmak gerekiyor. Yaşlı olmayı güzel bir şey diye düşünüyorum.
  • "Olaylara bakışım değişti,neyin gerçek oduğu hakkındaki düşüncelerim. Kim olduğunu bildiğini düşünüyorsun,hayatının sana ne ifade ettiğini,kendini buna ikna ediyorsun. Başına gelenleri hatırlıyorsun ama gerçekte bunlar doğru değil,değil mi? Anılar sadece işlerin o noktaya nasıl geldiğini anlatırken kullandığımız hikâyeler. Hiçbirinin bir kesinliği yok,hepsi göreceli."
    Marcus Sakey
    Sayfa 325 - Koridor Yayınları,17.Bölüm
  • Kiza bir partide rastlamisti.. Harika birseydi. O gun pesinde o kadar
    delikanli vardi ki.. Partinin sonunda kizi kahve icmeye davet etti. Kiz
    parti boyu dikkatini cekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik
    gosterisi yaparak kabul etti. Hemen kosedeki sirin kafeye oturdular.
    Delikanli oyle heyecanliydi ki, kalbinin carpmasindan konusamiyordu. Onun bu
    hali kizin da huzurunu kacirdi...
    "Ben artik gideyim" demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu
    cagirdi...

    "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak icin.."

    Yan masalardan bile saskin yuzler delikanliya bakti... Kahveye tuz!..
    Delikanli kipkirmizi oldu utanctan, ama tuzu kahvesine doktu ve icmeye
    basladi. Kiz, merakla "Garip bir agiz tadiniz var" dedi..

    Delikanli anlatti:

    "Cocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim.
    Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hic eksilmedi. Bu tatla buyudum ben.. Bu
    tadi cok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde
    hissetsem, cocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi
    hatirliyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar... Onlari
    ve evimi oyle ozluyorum ki.."

    Bunlari soylerken gozleri nemlenmisti delikanlinin... Kiz dinlediklerinden
    cok duygulanmisti. Icini bu kadar samimi doken, evini, ailesini bu kadar
    ozleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini dusunen, evini
    arayan, evini sakinan biri... Ev duyusu olan biri... Kiz da konusmaya
    basladi... Onun da evi uzaklardaydi.. Cocuklugu gibi... O da ailesini
    anlatti. Cok sirin bir sohbet olmustu... Tatli ve sicak...

    Ve de bu sohbet oykumuzun harikulade guzel baslangici olmustu tabii...
    Bulusmaya devam ettiler ve her guzel oykude oldugu gibi, prenses, prensle
    evlendi. Ve de sonuna kadar cok mutlu yasadilar. Prenses ne zaman kahve
    yapsa prensine icine bir kasik tuz koydu, hayat boyu... Onun boyle sevdigini
    biliyordu cunku...

    40 yil sonra, adam dunyaya veda etti. "Olumumden sonra ac" diye bir mektup
    birakmisti sevgili karisina... Soyle diyordu, satirlarinda...

    "Sevgilim, bir tanem... Lutfen beni affet. Butun hayatimizi bir yalan
    uzerine kurdugum icin beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan
    soyledim... Tuzlu kahvede... Ilk bulustugumuz gunu hatirliyor musun?.Oyle
    heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken 'Tuz' cikti agzimdan... Sen ve
    herkes bana bakarken, degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim.
    Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hic aklima gelmemisti. Sana
    gercegi anlatmayi defalarca dusundum. Ama her defasinda korkudan vazgectim.
    Simdi oluyorum ve artik korkmam icin hicbir sebep yok...

    Iste gercek... Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni
    tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi ictim. Hem de zerre pismanlik
    duymadan. Seninle olmak hayatimin en buyuk mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu
    tuzlu kahveye borcluydum.

    Dunyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yasamak, seni yeniden tanimak ve
    butun hayatimi yeniden seninle gecirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha
    tuzlu kahve icmek zorunda kalsam da.."

    Yasli kadinin gozyaslari mektubu sirilsiklam islatti. Lafi acildiginda,
    birgun biri kadina "Tuzlu kahve nasil bir sey" diye soracak oldu...

    Gozleri nemlendi kadinin...

    "Cok tatli!..." dedi...
  • 1K'nın değerli kitapsever üyeleri;
    Öncelikle bulunmaktan büyük bir keyif duyduğum bu platformda ilk incelememi yapacak olmanın heyecanını yaşadığımı belirtmeliyim. Zira bunu gerçek manada etkili ve ustaca yapan birçok okuyucu var. Onların keyifle okuduğum ve insanı kitapların dünyasına çeken incelemelerinin yanında benimkisi bir inceleme denemesinin ötesine geçemez elbette.
    Ayrıca beni bu incelemeyi yazmaya teşvik eden, cesaretlendiren (burada tanıştığım, önceden tanıdığım) arkadaşlarıma teşekkür ediyor incelemeye geçiyorum.

    İlk olarak kitabın çok yönlülüğüne değinmek istiyorum. Son Ada'yı salt bir roman gözüyle okumak haksızlık olur zira. Kurgusu, diyalogları ve hissettirdikleriyle çeşitli insan, toplum psikolojisini birarada görme fırsatını veriyor kitap size .

    "Son ada, son sığınak, son insani köşe..." tanımlamasını içselleştirdiğiniz ölçüde yaşanmış yahut yaşanmakta olanları kıyaslamaya başlıyorsunuz ister istemez kitaptaki karşılığıyla. Çoğu zaman taraf tutuyorsunuz hâtta.

    Bazen sevdiğiyle birlikte olmanın adı, bazen bir kara parçası; huzuru yaşatan, bazen de insanın sırlarıyla başbaşa kaldığı bir ev son ada, son sığınak.Yani bir şekilde herkesin mutluluğu bulduğu bir ütopya. Peki bir gün burayı yok etmek isterlerse?..
    İşte asıl hikaye o zaman başlıyor. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılardan, nasıl oldu da kandırıldık? diyenlere; biliyordukta söyleyemedik diye kıvrananlardan, söyledik ama kördü gözler, sağırdı kulaklar diyip gerçeği haykıranlara rastlıyorsunuz satırlarda. Ve hepsi tanıdık geliyor bir yerlerden. Şaşırıyorsunuz.

    Kısacası "huzuru seçen iyi insanların ülkesi"nden çıktığınız yolun, vahşetin ortasına götürülüşüne tanık olduğunuzda afallıyorsunuz.

    İşte tüm bunları hissettiren bir kitaptı "Son Ada" benim için. Yazarın okuduğum kitapları arasında en beğendiğim eseriydi diyebilirim. Bu nedenle okumanızı tavsiye ediyor incelememi sonlandırıyorum.
    Değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederek bazılarımızın son adası olan kitapların dünyasında keyifli okumalar diliyorum.
  • Onları birkaç dakika unutmak iyiydi ; ama gerçeği unutmak onu yok etmiyor.
    Andrew Clements
    Sayfa 22 - Günışığı Kitaplığı
  • "Dünyanın üzerimde döndüğü birçok geceler geçirmiştim. Karanlıkta dünya insana zaten masal gelir, geceleri hiç bir şeye aldırmazsınız; sabahleyin ise kaygılarınız yok olup,gitmiştir. Bazen her şey çok güzeldir, sevgi doludur. Sokağa çıktığınızda birgün daha başlar ve arkasından bir gece daha. Geceyle gündüz arasındaki farkı anlatmaya çalıştım.Gece iyidir ama gündüz de temizdir."
  • "Kitap okumak erdemliktir." diyorlar. Yok, canım! Ne alâkası var kitap okumanın erdemlikle? Kitap
    okumak bir bütündür, bana kalırsa. Ya da bütünleşmek... Peki kitapla mı bütünleşir insan, yoksa kendi
    iç dünyasıyla mı? Kabul, biraz yüzde elliye oynayan bir soru oldu bu. Ama insan kendini dış dünyadan
    hikâyelerle birleştiğini düşündüğü ân, farklı kapılar aralanıyor ve bambaşka evlere konuk oluyor. Hiç
    bilmediği karaktere sahip çıkıp bazen yine o karakterle kendini bağdaştırıyor, yetmiyor kendini
    karakterin ta kendisi yapıyor. Okurken kurguyu ve hayallerini de alıp bambaşka bir yolculuğa çıkıyor.
    Çıkılan bu yolculukta herkes gibi ben de farklı diyarlarda bambaşka olaylar ile karşılaşıyorum. Bazen
    öyle olaylar oluyor ki belki de 'hiç' dediğimiz kavram yerinde olmamış diye kızıyorum kendime. Bazı
    yerler de öyle ağır geliyor, yetmezmiş gibi gözyaşlarımla okuyorum. İşte Ezgi Durmuş da okurken tam
    da bu duyguları yerinde yaşadığımız bir yazar. Özellikle kitapla beraber ben de yara aldım bu
    hikâyede. Tanıdığım yüzlerce yazar ve yüzlerce kitap varken kendime 'neden' diye sordum bu kitapta.
    "Neden bu kadar gerçekçi bu kitap?"
    Bir kitap gerçekçi ise size bir şeyler katmış ve istediğiniz mesajı vermiş demektir. "Bu kitaplar sana ne
    katıyor?" Bu sorunun yanısıra okuduğum bazı kitaplardaki altını çizdiğim cümlelerin 'neden çizerim'
    düşüncesi de karıştırır aklımı. Ama bu kitapta aklımı karıştıran şeyler olmadı, olaya direkt olarak ben
    de karıştığım için. Bilakis, altını altını çizdiğim cümle de olmadı. Çünkü altı çizili cümleler
    hayatımızın bazı yerlerinde lazım olur, çerçeveleyip kullanırız hatta. Ancak bu kitapta cümlelerin
    etkisi altında kalıp yaşamına yön verdiğin durum değil, okurken gözyaşlarının ıslattığı o sayfaların
    bütününün etkisinde kalıyorsun. Öyle ki gerçekten de sonradan oluyor her şey... Hep Sonradan. İlginçtir ki ilk başlarda kitabın adını benimseyememiş, neden hep sonradan diye düşünmüştüm bir
    müddet.Meğer sözcükler insanın hem yarası hem de pansumanı olurmuş. Öyleymiş yani, Ezgi Durmuş
    öyle demiş. Okuyanların kalbini sızlatmış ve bir kitapta iki hikâye yazmış bana göre. Birinin sonu
    belli, birinin başı. İkisinde de aşk var. Birinde aşktan çok acı da var. Ağlatan, sızlatan acı. Kurgu mu
    yoksa gerçek mi diye düşündüren bu kitapta güçlü olan tarafta olduğunuz mu, yoksa acının eşiğinde
    kaybolduğunuzu mu, anladığınız zaman siz de kendi yolculuğunuza başlamış olacaksınız. Çünkü ben
    ne yazarsam yazayım, duygularımı gerçek anlamı ile hiçbir zaman ifade edemeyeceğim. Hayat kadar
    gerçek bir kitabı hayatın gerçek olduğunu anladığında yaşarsın ancak.
    Bir de...
    İlk cümlelerimdeki soruma da kendi cevabım şu olurdu: İnsan bir beklenti içinde kitapla bütünleşir. İç
    dünyası ile umutları ona eşlik eder ve hayallerini süsler.
    Çünkü "Kimseden beklentisi olmayanlar, içinde en çok umut barındıranlarmış meğer..."