• 380 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Anadolu toprakları; acıyla, kanla, gözyaşıyla yoğrulmuş insanların yurdu...
    Gerçekten "bereketli miydi topraklar" yoksa sömürülen, köleleştirilen işçilerin, köylülerin alın terleriyle mi sulanmıştı?
    Bu kitabı okuyunca bir kez daha Köy Enstitülerinin değerini anladım. Türlü iftiralarla o nadide kurum kapatılmamış olsaydı, bu kitaptaki konular olmayacaktı, yaşanmayacaktı belki de... Yani köylüler kul - teba, işçiler köle olmayacaktı, emekleri sömürülmeyecekti, cahil kalmayacaklardı. Kısacası bilinçli köylüler olacaktı. Köylü kelimesi "cehalet" le eşdeğer olmayacaktı, ağalık sistemi bitecek, aşiretler yok olacaktı... İşte tam da bu nedenle kapatıldı köy enstitüleri...
    Büyük umutlarla Sivas' tan Çukurova' ya çalışmaya giden üç arkadaşın hikâyesi çok etkileyiciydi, bana göre... Bunca zorluk, yoksulluk, ezilen, inim inim inleyen ama din ile sabır ile, şükür ile terbiye edilen insanların hikayesi... Sömürünün hikayesi...
    Dünya klasikleri, yabancı yazarların kitapları da okunmalı evet ama en çok da bu toprağın insanını, acı dolu yaşamlarını anlatan yazarların kitaplarını okumalıyız bence.
    Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Sabahattin Ali okuyunca bir daha eskisi gibi olamıyor insan.
  • 248 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Sabah başlamamla gece bitirmem bir oldu. Yine Agatha’dan ters köşe yedik. Sanırsam en sevdiğim agatha romanlarında ilk beşe girmeye aday.
    Romanda bir tek Poirot eksikti ama onu aratmayacak kahramanımız vardı.
    Ufak tefek ipuçları arada kendini gösteriyor aslında onları kapan insan katili direk fark eder. Şahsen ben o ipuçlarını her ne kadar yakalasam da “Yok yaa o kadar da değildir” diyerek kendimi geçiştirdim. Dediğim gibi klasik bir ters köşe yapan Agatha romanıydı :)
  • 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Fare adamın cebinden vırttt diye anında düşüverir çırpınırsa..spoiler..tıkkattt..
    Fareyi cebine koyup uzun müddet onu hareketsiz bırakmaya çalışarak boğar ve cebinde tutarak onu okşar..akıllı işi değil yani anlayacağınız..fare fobim var bu arada benim..fareyi cebinde tutan adamın ne kadar masum hassas ve duygusal bi insan olduğu izlenimi uyandı mı sizde?böyle bi dünya yok bence.bu çok başka bişey ama ben psikolojiyle profesyonel olrk uğraşmıyorum,,kitabı bundan teee 20 yıl önce okudum..şimdilik bu kadar :)
  • Önce taslak ;
    Nasıl özet çıkarılır sorusunun harika bir şekilde yanıtını barındıran bir dizayna sahip.
    -Kitap isminden de anlaşılacağı üzre 50 Fikirden oluşturuluyor kapağından ise ilk bakışta anlamazsak ta sonradan düşününce çok anlamlı bir seçimin olduğuna kanaat getirebileceğimiz bir görselden oluşuyor. (konserve domates çorbası ) (her şey hazır sana sadece içmek kalıyor)
    - Açıklama görsel ve değerli sanatçıların değerli sözleri ile birlikte her başlık toplam 4 sayfadan meydana getiriliyor.
    -Bu başlık altında bilgilendirme , tanıtım yapıldıktan sonra her fikrin ilk iki sayfasında anlatılan akımın oluşum tarihinden ve mekanından önemli gelişmelerin alt yazısı geçiliyor.
    Çünkü;
    (oluşturulan fikir bir nebze etkilendiğin ortam ve geçirdiğin zamana mahkumdur bence)
    -akımı oluşturanlar ve ya o tarzda çizilen resimlerin eklentisi bulunuyor ayrıca ufakta bir yorum yapılıyor.
    -Ve Fikrin özü diyerek tek cümle ile özetin özeti sunuluyor..

    İçerik ;
    geçmişini bilmeden geleceğini inşa edemezsin gibi ifadeleri genç iken yaşlıların kendilerini çok önemsedikleri için böyle afili laflar ettiğini zannediyordum.
    bu kitapta bana tam olarak o lafın öğretisi oldu.
    Nasılı şöyle;

    - Özellikle Görsel Sanat ile ilgilenenlerin dikkatini çekmesi gereken bir eser . Çizilen Resimler , Çekilen Fotoğraflar , Yapılan Heykellerin tarzının özü nereye dayanıyor , ve ya oluşturduğunu zannettiğin tarzının , daha önce hangi sanatçılarla aynı duyguların ortak bir noktaya vardığını hissedebileceğimiz bir bilgi birikimi..
    -yani çizdiğin, çektiğin ,yaptığın, düşündüğün, hissettiğin şeyin yalnız kendine ait olduğunu zannediyorsun ama..

    -Kitapta yani geçmişimizde Sanatçıların bir şeyi yıkma ve ya bir şeyi yaratma düşüncesinin savunuşu en çok dikkatimi çeken nokta..
    oluşturulan akımlar, her ne kadar öncekini tamamen reddetseler bile bunları çok anlamlı bir şekilde önemini azaltıp değersizleştiyorlar ve yok ediyorlarmış..
    yani:
    onların Tuvalleri üzerine kendi fırçaları ile seçtikleri renge boyayarak kendilerini var ediyorlar..
  • 211 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Hermann Hesse bu kitabında da yaşamı üçe bölmüş. Sinclair'in çocukluğu, ilk yetişkinliği ve yetişkinliği. Çocukluğunda ailesine bağlı, düşünceye pek eğilmeyen ve korkuları olan bir çocukken demian ile karşılaşması ve din ile ilgili ilk suallerinin ortaya çıkmasıyla canlanıyor kitap. İlk yetişkinliğinde olabildiğince basitleşen bir yaşamın tekdüzeliğini, müzisyen le karşılaşmasıyla kendini bulmasını anlatıyor. Aslında hep düşünen ama düşünmekten korkan bir çocuk olan sinclair büyüdükçe okurunun da zihin yapısını genişletiyor. Düşündükçe okurunu da düşündürüyor. (Bkn Habil Kabil kıssası) Hesse okumak her şeyden önce zaman istiyor. Anlamak, düşünmek, yorumlamak ve kendinizi tamamen kitaba adamanızı istiyor. Karakterlerinin çöküşleri, yükselişleri, düşleri hep size bir şey katıyor. Karakter her tökezlediğinde siz de içinizde anlamsız bir sızı hissediyorsunuz. Karakter ne zaman esef bulutlarını dağıtsa yüzünüzde ince bir gülümseme oluşuyor. Kitabı elinizden bırakıp rutin işlere dönemiyorsunuz. Ola ki döndünüz aklınız hep kitapta. Biliyorsunız ki o buhranı yok edecek karakter, ama nasıl?
  • Ben öne sürdüğüm ana düşünceme inanıyorum. Bu ana düşüncenin özü şudur: İnsanlar doğa yasaları gereğince, genellikle iki bölüme ayrılırlar: Aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar. Doğaldır ki, bu arada sınırsız sayıda alt bölümleme yapılabilir. Ama bu iki ana bölümün ayırt edici çizgileri oldukça keskindir. Birinciler, yani kendileri gibi olanların çoğalmasına araç olanlar, doğaları gereği tutucudurlar, uysaldırlar, boyun eğerek yaşarlar ve boyun eğmeyi severler. Bence de bunlar uysal ve boyun eğici olmak zorundadırlar, çünkü bu onların görevleridir ve burada onlar için aşağılatıcı bir durum söz konusu değildir. İkinci bölümdekilerse, sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar ya da yeteneklerine bağlı olarak, yıkıcılığa yatkındırlar. Bunların işledikleri suçlar, doğaldır ki, son derece çeşitli ve görecelidir; ama büyük çoğunluğu, birbirinden apayrı nedenler ileri sürerek, daha iyi şeyler adına şimdinin yıkılmasını isterler. Bunların ülkülerini gerçekleştirmeleri için, cesetlerin, kan göllerinin üzerinden atlamaları gerekse, bence kendilerine bu izni, vicdan rahatlığıyla verebilirler; tabii bu söz konusu ülkünün ne olduğuna, boyutlarının ne olduğuna bağlı olan bir şeydir, bu noktaya dikkatinizi çekerim. Yazımdaki suç işleme hakkını ben bu bağlamda ele aldım. (Hatırlarsanız, hukuksal bir sorunun tartışması olarak girilmiştir konuya.) Aslında fazla telaş edecek bir durum yok ortada: İkinci bölümdekilerin kendilerine tanıdıkları hakkı, yığın hiçbir zaman onlara tanımamıştır. Onları en ağır biçimde cezalandırmış, boyunlarını vurmuştur (az ya da çok); bunu yaparken de tümüyle haklı olarak, kendi tutucu görevini yerine getirmiştir. Bununla birlikte, sonraki kuşaklarda aynı yığın, başları vurulan bu insanların heykellerini dikmiş ve onlara tapınmıştır (az ya da çok). Birinci bölümdekiler hep bugünün, ikinci bölümdekilerse hep yarının efendileridir. Birinciler dünyayı korurlar ve onu sayıca çoğaltırlar; ikinciler dünyayı hareket ettirirler ve onu bir amaca doğru yöneltirler. Her iki bölümdekiler de tümüyle eşit yaşama hakkına sahiptirler. Tek kelimeyle her iki yanın da hakları birbirine eşittir…
  • 224 syf.
    ·Puan vermedi
    Murakaminin bir kitabını daha okumak...İşte bu bir insanı o kadar mutlu ediyor ki...Her kitabından mutlak bir seviyede minimum keyif alıyorsunuz bu garanti,ama bu kitapta sanki o minimumda kaldı...Diğer kitaplarına göre öyleydi,ama dediğim gibi o minimum keyifi verdi ve bu daha diğer begendiğim başka romanlarla aynı haz seviyesine denk geliyor Murakaminin kitaplarında...Ama en beğendiğim şey kitabın isminin hikayeyle bu kadar doğru ve örtüşür bir isim seçilmesiydi...Dışarıdan sosyetik saçma bir isim gibi gelen Sputnik Sevgilim harika bir tamlama...Ne arkadaş ne de sevgili sanki ikisi arasında yol arkadaşı sevgilim...İyiki yaşamışsın ve bu kitapları yazmışsın Murakami bu kadar dolu duygu tasvirleri baska kitaplarda yok...