• 222 syf.
    ·Puan vermedi
    KUYUCAKLI YUSUF
    (Okuyanların biraz zamanını alacak. Okumak istiyorum fakat çok zamanımı almasın diyenler içinde -Alıntı - yazdığım kısımdan sonrasını okuyabilirler. Şimdiden teşekkür ederim.)

    İncelememe, 'Marcus Aurelius'un' bir sözüyle başlamak istiyorum.

    "Dünyadaki hiçbir çıkar, verdiğiniz sözü tutmamaya veya kendinize olan saygınızı kaybetmeye değmez."

    Kuyu(o)caklı Şahinde

    Şahindenin kuyusunda iki genç beden, iki yıkılmış hayat ve asılı kalan onca hayaller.

    Hayatınızda hiç zorunda kaldığınız bir Şahindeniz oldu mu?

    Peki ya bütün düşünme yetinizi elinizden alan, kendi batıl fikirlerine ve hasis hırslarına kurban eden bir şahsiyet...arkadaşınız, dostunuz, abiniz, ablanız... Ve en acısı mı? Annenizin olabilme ihtimali!
    Ve yahut müptelası olduğu girdabından, yargıladığınız hayatından, var gücünüzle kaçtığınız, lakin bastırılmış duyguların yer etmiş olması ve aslında kaçamadığınız o çelişimli hayatın tam da ortasında olmak nasıl kıyısız bir deniz.

    Bu duygularla gelişen asıl meseleye, yani Muazzez'in annesine -bununla ilintili olan Yusuf'un hayatı- o acı ihtimallerin gerçek yüzü olan, yani Şahindeye değineyim.

    Şahindenin yıllardan beri içinde büyüyen hazin tutku ve istekleri adeta Selahattin (Kaymakam) Beyin ölümüne dayanıyordu.
    Ansızın gelen bu ölüm Muazzez ve Yusuf için taşrada (Edremit) bir dayanak noktası bırakmamıştı.

    Günlerden bir gün yeni atanan Kaymakam yeni bir iş teklifi bahanesiyle Yusufu katiplik görevinden alır. Ardı sıra gelen bu sıkıntılar yakın bir karanlığın belirtisiydi adeta.

    Yusuf babasının(üvey) getirtildiği katiplik görevinden alınmadan önce Şahindenin, Muazzez'in üzerindeki demagojik fikirlerine ve sarhoş gecelerine mani oluyordu, fakat ailesini geçindirmek için başka seçim şansı olmayan Yusuf, Kaymakamın teklifini kabul eder.
    Yeni işin verdiği ızdırari nedenler, günlerce evinden, çok sevdiği Muazzezinden uzak bırakır. Yusuf'un bu zaruri uzaklığı Muazzezi de oldukça müteessir ediyordu.

    Birbirine temas eden bu olaylar zinciri, yaşantıların değişeceği son halkalar olmuştu. Artık her şey Şahindenin istekleri doğrultusunda ilerliyordu. Şatafatlı hayallerine, tutkulu gecelerine doğru... Bir de Yusuf'un yokluğunda içine kapanan kızının, kendisine olan o karşı konulmaz muzdaripliğini arzuluyordu. Ne varki Muazzez, annesin nasıl bir yolun yolcusu olduğunun bilgisindeydi. Bu sebeptendir ki yıllardan beri ikisi arasındaki samimi duygularının muallakta kalması.

    Şahinde, Yusuf'un yokluğunun Muazzez'e tesir ettiği o büyük yalnızlığından faydalanmanın beklentisindeydi. Bu böyle pekte uzun sürmedi aslında, -Denize düşen yılana sarılır.- Muazzez çare bilmez bir vaziyette annesinin yanına gider. Beklenen olmuştu artık Şahinde için taşlar tek tek yerine oturuyordu. Amaç farklı oluncada, Muazzez'in yanında konuşmalarına kendi acındırmakla yetin(me)di. "Kozasından Yeni Kanatlandığı Hayallerinin Baharında Olan Bir Kız Çocuğu" nerden bilebilir ki sürekli anafor arayan annesi öz kızını araç olarak kullanacağını, on beş yaşındaki bir kız çocuğunun hayallerini katledeceğini...
    İhtimaller içerisinde, annem bize dayanak olur düşüncesiyle yaklaşan Muazzez, ne acıdır ki artık Şahindenin işaret gecelerinin bir kurbanıydı. Muazzez de artık akşamın olmasını bekler, sofranın kurulmasını istiyordu.

    Yaka silkindiği insanların(ekonomik ve toplumsal gücü elinde bulunduran Fabrikatör Hilmi, oğlu aylak Şakir, görevinin nasıl yapılmaması gerektiğini öğreten bir Kaymakam(yeni atanan) ve annelik duygusundan nasibini almamış bir kadın) sofralarında rakı kadehlerini kaldırıyordu artık. Acıdır ki sevdiği adama da rahat bir şekilde yalan uyduruyordu. Ve bunda bir mahzur da görmüyordu.

    Zaman zaman bu kabustan kurtulmak için avaz avaz bağır(ama)mak, Yusuf'a sesini duyurmak istesede içine düştüğü âlemin verdiği maddi duyguların maneviyatına nazaran daha ağır basması, kimi zaman da Yusuf'u üzmemek adına kendi iradesiyle düzeltmek istesede farkında olmadan daha ileri gitti. Daha doğrusu götürüldü.

    "Arkasına bıraktığı sahilin gitgide erişilmez olduğunu fark ediyordu."

    -Alıntı-
    "Genç adam iki birbirine zıt düşüncenin altında kıvranıyordu. Duyduğu şeyler, tahminler ve Muazzez'in hali bu evde bir şeyler olduğunu ona anlatıyor, fakat gene Muazzez'e bir kere bakmak, bu kızcağızın dünyanın en masum insanı olduğundan şüphe etmeyi bile imkansız kılıyordu."

    Peki ya bu kadar gelgitin arasında kıvranan Yusuf;
    Muazzezden şüphe etmeyi bile kendine ar sayan bir çaresiz
    Kendisini sevmediğini bildiği kadına 'anacığım' diye feryat eden bir yetim...

    Benden bu kadar.
    Hayatın ve insanların zalimliği karşısında naif bir duruş sergileyen Yusuf'u yaşamak için,
    Okuyun.

    Henüz on beş yaşında, hayallerinin çalındığı bir kız çocuğunun (Muazzez), elinden alınan iradesini gözlemlemek için,
    Okuyun.

    Kendi girdiği çıkmazın içine kızınıda umarsızca sürükleyen ve annelik âleminden istifa etmiş Şahinde olmamak için,
    Okuyun.

    Özellikle
    Sabahattin Ali'nin karakterleri üzerindeki tahlilleri, doğa tasfirleri, kendisine has kurgusu, bilinmeyen kelimeler, betimlemelerine ve yetkin kaleminin tadına bakın.

    "İki yetimin romanıydı, kurşun karanlıkta çizgisinden sapmadan önce."

    Sahi ya sizin bu hayattaki rolünüz ne? yönetiyormusunuz? Yoksa yönetiliyormusunuz? Yönetiyorsanız ne kadar Adalet çizgisinde ilerliyorsunuz. Yada yönetiliyorsanız iradenizi ne kadar elinizde tutuyorsunuz?

    Marcus Aurelius'un sözünü tekrar hatırlayın

    Şimdi okumanız için bir bahaneniz yok mu?
    Keyifli Okumalar Diliyorum Herkese... Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf
  • [...] ortaklaşa bir bireycilik söz konusudur; buna göre amaç bireysel tekilliklerin gerçekleşmesi, araç ise bireylerin özgür birliğidir; dolayısıyla ortaklaşa-kolektif çerçeve bireysel gerçekleşmenin zorunlu bir koşulu olarak işler.
  • İslamda siyaset, erdemin pusatlarından biridir. O araç olmaktan çıkıp amaç olduğu gün, fitne doğar.
    Sezai Karakoç
    Sayfa 26 - Diriliş Yayınları
  • Kişi mutlu yaşamak için para kazanmak ister, sonra bir yaşamın bütün çabası ve en iyi yanı bu paranın kazanılmasında toplanır. Mutluluk unutulmuş, araç da amaç sayılmıştır.
  • “Öç alma isteği kötülükle yakın ilişkidedir. O kötülüğün acısını kötülükle çıkarır. Verilen karşılık gelecek gözetilerek verilmez. Olmuş bitmiş, bu niteliği ile de geçmiş bir şeyden ötürü verilir. Böylece kişisel kazanç umudu yoktur. Öc bir araç değil bir amaçtır. Burada amaç işkence yaparak eğlenmektir.”
  • Hepimiz biriz, yine de hepimiz eşi benzeri olmayan bir varlık, kendi başımıza bir evreniz. Bireyin eşi benzeri olmayan bir varlık olduğu düşüncesi Talmud’a şu cümle ile ifade edilmiştir: “Kim bir yaşamı kurtarırsa bütün dünyayı kurtarmış, kim bir yaşamı yök ederse böylelikle tüm dünyayı yok etmiş sayılır.” Batı'daki Aydınlanma Felsefesi'nde de eşitlik bireyselliğin gelişmesi için gerekli koşul olarak benimsenmiştir. Bunu en açık biçimde Kant: Hiç kimse başka birisinin amaçlarına araç olmamalıdır. Bütün insanlar birbirleri için araç değil yalnızca amaç olduklarında eşittirler.” şeklinde ifade etmiştir.
  • Ancak ve ancak kendisinin bilincinde olan bir insan yeryüzünde kapladığı mekanın, bulunduğu yerin anlamını idrak edebilir; gökyüzünün ayrımına varır. Böyle bir eşiğe ulaşmanın tek yolu var: Kişinin, milletin kendine, kendisine ait bir dünyasının bulunması… Öyleyse kendi dünyanı kur, orada kök sal, derinleş. Başkasının dünyasına özenen, o dünyayı taklit eden kendi dünyasını kaybeder. Araç olan amaç halini alır. Öyle ya Tanzimat’tan bu yana ‘mukabele-i bi’l-misl’ ilkesiyle yola çıkanlar kendi misallerini kaybettiler, kendileri misal olmaktan çıktılar. İhtiyaç amaç oldu; amaç ise ihtiyaç.

    Denilenlere örnek olması bakımından şu hatıram yeterlidir sanırım: 2002’de ABD’li bir oryantalist İslam felsefesi uzmanına ‘Türkiye’yi nasıl buldunuz’ diye sorduğumda şöyle bir cevap vermişti: “Kendimi biraz katolik hissettim”. O zaman anladım ki ‘unsur asılla ilgili değilse, asla dönmüyorsa bize yabancıdır’. Yabancılık ise kişinin kendisi hakkındaki bilinç yoksunluğudur; tarihsizliktir desek yeridir.