• Mutluluk başka hiçbir şeye ulaşmak için araç olmayıp doğrudan kendinde amaç olan bir değerdir.

    - Fârâbî -
  • İnsan için bilim amaç değil,ancak araç olabilir,insanı tanırken dogmatik görüşlerden kaçınmak gerekir,insan davranışlarını denetim altına almak yerine,daha çok özgürlüğe yer verilmelidir,insanı anlamak için onun iç yapısını bilmek gerekir.Bunun için iç gözleme başvurmak zorunludur.İnsan cansız bir nesne olmadığından,dıştan bakılarak davranışları yordanamaz.Bu akım insanı,inceleme yöntemini getirmiştir.Psikolojiyi bir bakıma yeniden felsefeye yaklaştırmıştır.
  • İnsanlar arasındaki ilişkide, her birey kendi başına bir amaç olmalı, hiç kimse başka birisinin amaçlarına araç olmamalıdır.
  • Okurken Aldığım Not 1:
    "Doğanın altta kalan etkisi. Görünmez ve hissedilmez olup yine de çalışmaya devam eden etkisi. Günümüz hayat şartları ile çelişen etkisi."

    Gözlerimizin önüne bir insanı getirelim -eğer cesaretiniz varsa ve ikiyüzlülüğünüz yoksa kendinizi düşünürsünüz-. Yaşadığı çevreye sağladığı uyumu ve bu uyumla birlikte kazandıkları ile kaybettiklerine odaklanalım. Toplumsal yaşamın zirvesinde doğmuş biri olan 21.yy insanı, doğduğu zaman bundan tamamıyla uzaktır. Doğanın ve varoluşun sundukları ile hayata tutunur. Hayatın parça pinçik ettiği bilgi ormanından bir şeyler tutmaya çalışır. Sarmaşıklara tutuna tutuna kendini yukarıya çeker. Sonra da yükselişin getirdiği bakış açısıyla kaosun ve kayboluşun eserini izler. İçinden geçen tek bir soru vardır. Nasıl oldu bu? Fakat bu sorunun ortaya çıkardığı ilginç bir durum vardır. Şu anki hâli sorgulayan bir düşünce yapısı, öncesine dair hiçbir bilgiye sahip değildir. En azından dışarıdan öyle bir bilgi almamıştır. Yani kaosun ve kayboluşun ortaya çıkmadan önceki doğa ile dünyaya dair hiçbir fikri yoktur. Sadece gözünün önündeki dünya vardır. Bu da demek oluyor ki, içeride bizim algımızdan bağımsız bir şekilde varolan ve/veya çalışan bir bilgi sistemi var. Bir de toplumsal yaşamın, yani insanın oluşturduğu bir sistem var. Bunların bir arada, bir bütün olarak işlediğini düşünmek trajikomik olur. Çünkü ikisinin birlikteliğini sağlayan bağların neredeyse hepsi kopmuş. Kopan bağlar da diğerleriyle birleşip uzaklaşmayı daha da arttırmış. Kendilerinin yapacağından çok daha fazlasına neden olmuşlardır. Yüzeyselliğin getirdiği hafiflik ve dayanıksızlık, doğanın oluşturduğu ağırlık ve sağlamlığı baskılamıştır. Tıpkı suyun yüzeyinde biriken ağaç dalları ve yaprakları gibi. Hâlbuki ağacın oluştuğu toprak suda pek âlâ kaybolabilirdi. Çelişki de burada doğmaktadır. Doğa ile bütünlüğümüz artık kendini kaybetmektedir. Toplumsal yaşamın oluşturduğu her şey her geçen gün kalan bağlara ya direkt saldırmaktadır, ya da dolaylı bir şekilde yıpratmaktadır. İnsan artık onu hissedemez olur. Susamak ve yemek yemek, çalışmanın getirdiği bir ihtiyaçtır. Ürümek, bizden sonra da birilerinin çalışması için gereklidir. Sevişmek, çalışmalardan sonra alabileceğimiz bir ödüldür. Varolmak ise sistemin bir parçası olmaktan dolayı aidiyet hissiyatı ile dolmaktır. Bunlar ve bunlara benzer tüm oluşumlar toplumsal yaşamın bizi ulaştırdığı noktadır. Fakat başlangıçtan sona kadar bu süreçlere etki eden doğa da vardır. Bu etki, kendi dışındaki etkiye tepki verdiriyor. Hormonal bir değişikliğin oluşturacağı düşünce ve duygu durumuyla olanlara karşı bakış açımızı değiştirebiliyor veya içsel bir kuvvetle kendisine ya da başka bir şeye çekerek an'dan bizi alıp götürebiliyor. Ve daha niceleriyle insanın oluşturduğu sistemin, doğanın güçleriyle çelişkileri ortaya çıkıyor. Bu yüzden ortada bir kazanç görebilmek neredeyse imkânsız. Çünkü doğayı ne kadar yok edersek edelim, etkilerini anlayıp onlara karşı savunma geliştirirsek geliştirelim ve ürünlerini sadece kendi çıkarlarımız için kullanırsak kullanalım onu sadece derinlere doğru itmiş oluruz. Orada varolmaya ve etki göstermeye devam edecektir. Hem de sıkışan bir kuvvet gibi tesir edecektir. Bu da demek oluyor ki, bir gün üzerindeki basınca karşı büyük bir güçle patlayacaktır. Muhtemelen enerjisi tükenene kadar da önüne geleni yok edecektir.

    “Yine de bugün doğa her zamankinden çok insanın bir aleti olarak görülmektedir. Doğa, akıl tarafından konulmuş bir amacı ve dolayısıyla hiçbir sınırı olmayan mutlak sömürünün nesnesidir. İnsanın ölçüsüz emperyalizmi hiçbir sınır tanımamaktadır artık. Doğa tarihinde başka hayvan türlerinin en yüksek organik gelişme biçimini temsil ettikleri dönemlerde, insan türünün doğa üzerindeki egemenliğini andıran bir durum bulmak mümkün değildir. Hayvanların iştihaları kendi fiziksel varoluşlarının zorunluluklarıyla sınırlıydı. Gerçekte, insanın gücünü iki sonsuz (mikrokozm ve evren) yönünde genişletmede gösterdiği açgözlülük, doğrudan doğruya kendi doğasının değil, toplumsal yapının sonucudur.”



    Not 2:
    "Kendine yönelmeyen ve amaç iken araç olan beyin. Beynin gelişimi silah üretmekle başlamıştır ve hâlâ devam eder. Bilinmezlik ve tahmin edilemeyenlere karşı korku."

    Şimdi, insanın ve insanla birlikte toplumun gelişimini tasavvur edelim. Ellerini ve ayaklarını kullanmaya başlayan insanlar, beyinlerini de büyütmeye başlamışlardır. Büyüyen beyin sayesinde de işlevler daha da incelmiş ve gelişmiştir. Birbirleriyle doğru orantılı bir şekilde ilişki kurmuştur. Çünkü birbirleriyle direkt ilişkileri vardır. Bu el ile ayak kullanımı ve beynin gelişimini neredeyse tamamen çevresel şartlardan dolayı olmuştur. Yani dışarıdan oluşan etkiler sayesinde. Fakat tepkiler, yani sonuçlar sadece içeride olmuştur (Burası düşünmeye değer bir ilginçlik taşıyor bence). Belli bir noktadan sonra dışarıdaki etkiler özümsendikten ve tükendikten sonra topluma yönelim başlamıştır. Bu yönelim ile dolaylı ve/veya dolaysız içeriye de bakılmaya başlanmıştır. Beynin tüm amacı çevresel koşullara karşı direnç kazanmak ve yapabiliyorsa etkileri yok etmek iken, bir anda kendine yönelmeye başlamıştır. Aslında bu durumu bizler açısından anlayabilmek çok zor. Çünkü kendimize dair her bilginin özünde farkındalıksız bir şekilde var. Kendini anlamaya ve yorumlamaya başlayan beynin yaşayacağı şaşkınlık ile heyecanı siz tasavvur edin. Her şeyin basit ve yüzeysel görünürken, tam tersine karmaşık ve derin olduğunu fark etmeye başlar. Bilginin ve yorumlamanın sonu gelmez. Bu farkındalık ile dışarıda da boşlukların olduğu ortaya çıkar. Önceki sürecin sonunun bir yanılsama olduğu hissedilir. Bundan sonra da her iki tarafa da yönelim vardır. İçerisini de dışarısını da sonuna kadar anlamak. Fakat toplumsal yaşamın da aynı anda ilerliyor oluşu bunların önüne bariyer kurmuştur. Başlangıçta amaç olan anlamak ve bilmek, zamanla araç olmaya başlamıştır. Beynin kabiliyetleri yavaş yavaş bulanıklaşırken, toplumun ve bireyin ihtiyaçları saydamlaşmaya başlar. Başlangıçta varlığın temel amacı, varoluşu en iyi şekilde sürdürebilmekti. Yani amacı, kendisiydi. İlerleme olduğunda ise temele ne koyduğunun önemi olmaksızın, tüm çabaları sahip olunanın devamlılığı ve ilerlemesi üzerine çalışıldı. Yani amacı, kendi dışındakileri korumak ve saklamak oldu. Bu da beynin, bireyde kendisini anlama çabasına darbe vurdu. Artık doğa güçlerine de pek dikkat etmiyordu. Sadece görevine ve/veya sahip olduğuna tehdit olduğunda ya da ondan bir şeye ihtiyaç duyduğunda önem veriyordu. Toplum hayatı bir ağaç gibi hem derinlerine hem de göklere doğru büyüdükçe, insanın koruyacak ve önem verecek daha fazla şeyi oldu. İhtiyaçları da istekleri de arttı. Toplumsal büyüme hızının ivmesi, beynin gelişme hızının ivmesi arasında farklar oluşmaya başladı. Belli bir yerden sonra da tamamen uçurum oldu. Bireyin bunu dolaysız bir şekilde anlama ihtimali çok düşük. Fakat hayatının neredeyse her anında dolaylı olarak etkilerini görüyor ve hissediyordu. Süreklilik hâli ve kaçınılmazlık ya da çaresizlik de bir yerden sonra kabullenişi getirdi. Doğasına yönlendirerek bunu yaptı. Sorunu çözmemişti, ama ortada görünür bir sorun da kalmamıştı. Artık kendisi, içinde oluşan isteklerin yönlendirdiği su veya yemek gibi oldu. Bir şeyin devamı için ihtiyaç duyulan bir malzeme, yani araç. Fakat yine de bir eksiklik vardı. Ben tamamlanmışlık diyorum. Yani, bireyin içinde bulunduğu durumda anlam karmaşası içerisinde bunalmadığı ve yaşamın kendisinden uzaklaşmaması. Sizin başka bir cevabınız da olabilir. Bu tamamlanmamışlık, dışarıdaki etkilerle oluşan içerideki düzeni ve bütünlüğü bozguna uğramıştır. Artık dışarıdaki etkilerle içeride oluşum değil, yok oluş başlamıştır. Günümüze kadar içimizde de oluşturduğumuz hayatta da gelişerek ve genişleyerek gelmiştir. Bunu en iyi şekilde anlamamı sağlayan da silahlarımızdır. Yırtıcılara attığımız taşlar ve kendimizi koruduğumuz sopalarla başlayarak, biyolojik ve kimyasal silahlara kadar uzanan bir ilerleme(!).

    “Düşünceler otomatikleştiği ve araçsallaştığı ölçüde, kendi başlarına anlamlı olarak görülmeleri de güçleşir. Eşya olarak, makine olarak görülürler. Dil, çağdaş toplumun dev üretim aygıtındaki gereçlerden biri, herhangi biridir artık. Bu aygıt içindeki bir işleme denk düşmeyen her cümleyi anlamsız bulan sıradan insan gibi, çağdaş semantikçi de saf simgesel ve işlemsel cümlenin, yani saf anlamsız cümlenin bir anlamı olabileceğini düşünmektedir. Anlamın yerini, eşyanın ve olayların dünyasındaki işlev ya da etki almıştır. Sözcükler açıkça teknik olarak geçerli olasılıkların hesaplanması ya da başka pratik amaçlar için (bu pratik amaçlar içinde dinlenme bile olabilir) kullanılmadığında herhangi bir gizli satış amaçları olduğu düşünülmektedir, çünkü doğruluk kendi başına bir amaç sayılmamaktadır.”

    “Eğlence sanayisinin bütün ustalığı, o bayatlamış hayat sahnelerini tekrar piyasaya sürmekten ibarettir; ama bunda yine de başarılı olduğu görülmektedir çünkü yeniden-üretimin teknik ustalığı, ideolojik içeriğin yanlışlığını örtmektedir; bu içeriğin oldukça keyfi bir biçimde işin içine sokuluşunu da. Büyük gerçekçi sanatla hiç ilişkisi yoktur bu yeniden-üretimin, çünkü gerçekçi sanat, gerçekliği betimlerken aynı zamanda da yargılar. Modern kitle kültürüyse, bayatlamış kültürel değerlerden beslenmesine karşın, varolan dünyaya övgüler düzmektedir. Sinema, radyo, popüler biyografiler ve romanlar hep aynı nakaratı tekrarlar: Biz buyuz, payımıza düşen bu; geçmişin ve geleceğin büyükleri bundan farklı değil: Olduğu ve olması gerektiği biçimiyle gerçek budur.”

    Çok uzun inceleme (bu da uzun oldu gerçi) yazmak istemiyorum. Çünkü okumak isteyenler bile ya daralıyor ya üşeniyor ya da zaman-değer açısı kıyaslaması getirerek okumuyor. Bunu gelen yorumlardan dolayı diyorum. Herkesin okumasını beklemiyorum. Ama okumaya çalışanların ve okuyanların dediklerini de göz önüne almalıyım. Aksi takdirde, yazmam ikiyüzlülüğe götürür. Neyse, kitap ve yazar hakkında bir kaç şey söyleyerek bitireceğim. Kitabın, Türkçe adı "Akıl Tutulması". 'Tutulması' kelimesinin neden 'akıl' için kullanıldığını çok iyi bir şekilde anlatmış yazar. Aklımızın ulaştığı her noktaya geliştirdiği eleştirisel yaklaşımıyla da beni büyüledi. Rahatsızlık veren -sadece kendisine bile olsa- her akıl eserini kısa veya uzun bir şekilde ele almış. Ve beynimizin çalışma sistemi gibi, yani bir etkinin zincirleme etki-tepki oluşturarak büyümesi gibi her seviyesini incelemiş. Kullandığı dil yalın sayılmaz. Belki de ele aldığı konuların karmaşıklığından dolayı böyle olmuş. Bilmiyorum, ama okuması ve anlaması biraz güç bir eser. Ki böyle olması da ona ayrı anlam katıyor. Çünkü sadece kendini okutturarak bile düşünmeye sevk ediyor. Bir de anlattıklarından yola çıkarak düşündürüceklerini hesaba katarsak eğer, beyin için okyanus zenginliği barındırıyor anlamı çıkıyor. Yazarımızın değindiği konuların 20.yüzyıldan 21.yüzyıla gelişini görünce de anlatımının ve düşüncelerinin değerini iyi bir şekilde anlayabiliriz. Çünkü eleştiride bulunduğu her tutukluk, şu zamanlarda çözülemez bir kilitlenme hâline geldiğini düşünüyorum. Kitabın sonuna doğru bahsettiği sorun yaratan durumları tek bir noktada birleştirmiş ve kendine göre bir çözüme de varmış. Onu incelemenin en sonuna bırakıyorum. Felsefeye merakı olanlar, sosyolojiye ilgi duyanlar ya da okuyanlar, toplumu anlamak ve/veya algıladığı herhangi bir soruna çözüm arayanlar, içinde bulunduğumuzun sistemin nasıl işlediğini ve nereye doğru evrildiğini çözmek isteyenler, eleştirisel düşüncenin ve ince bir anlayışın nasıl olduğunu gözlemlemek isteyenler ve toplumun kendisine nasıl etki ettiğini anlamak isteyenler için kitabı önerebilirim. Ümit ediyorum ki, bir ve/veya bir kaç kişinin bu kitaba yönelmesine vesile olabilirim. Ama bu vesilelik sadece bir yol tabelası gibi. Nereye gideceğini bilen birine, gideceği yerin hangi yönde olduğunu göstererek. Tıpkı yazarın aklın, insanın ve toplumun nereye gittiğini göstermesi gibi. Okuyan herkese teşekkür ediyorum ve saygılarımı sunuyorum.


    “Bugün, ütopyaya giden yolda en büyük engel, toplumsal iktidar makinesinin ezici ağırlığı ile atomlaşmış kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki oransızlıktır. Geri kalan herşey —her yere sinmiş ikiyüzlülük, sahte teorilerle beslenen inanç, spekülatif düşüncenin gerilemesi, iradenin sakatlanması ya da korkunun baskısıyla sonuçsuz faaliyetler içinde dağılıp gitmesi— bu oransızlığın belirtileridir. Eğer felsefe insanların bu hastalıkları tanımasına yardımcı olursa, insanlığa büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. Yadsıma yöntemi, yani insanlığı sakatlayan ve özgürce gelişmesini önleyen herşeyin reddedilmesi, insana inanmaya bağlıdır. Sözüm ona "yapıcı" felsefelerin bu inançtan yoksun olduğu ve bu yüzden de kültürel açmazla hesaplaşamadıkları görülmektedir. Onlara göre, eylem, ebedi yazgımızın gerçekleştirilmesidir. Bilim, doğadaki bilinmeyen karşısında duyduğumuz korkuyu yenmemizi sağlamıştır: Artık kendi ürünümüz olan toplumsal baskıların esiriyiz. Bağımsız davranmaya çağrıldığımızda, düzenlerden, sistemlerden, otoritelerden yardım bekliyoruz. Eğer aydınlanma ve düşünsel ilerlemeden anladığımız insanın uğursuz güçlerle, cinler ve perilerle, değişmez yazgıyla ilgili boş inanlardan kurtulmasıysa, kısaca korkudan kurtulmasıysa, o zaman bugün akıl denilen şeyin yadsınması da aklın yapabileceği en büyük hizmet olur.”
  • Ekonomin bir amaç değil,bir araç olduğuna inanıyorum.İnanç,düşünce ve sanatın ekonominin değil ,ekonominin ,inanç ve düşüncenin aracı ve sonucu olduğuna inanıyorum.