Li-3, Bu Diyar Baştan Başa'yı inceledi.
 7 saat önce · Kitabı okudu · 102 günde · Beğendi

Gecikmeli bir inceleme-yorumlama

Bu kitabı okumam yaklaşık iki ayımı aldı. Neden derseniz, Yaşar Kemal okurken sayfaların bitmesini istemiyorum. Bitince bir yandan hafif bir burukluk yaşıyorum.
Bu kitapta da aynısı oldu. Olabildiğince uzattım ama derler ya her güzel şeyin de bir sonu vardır. Amenna. Şimdi kitap ile ilgili izlenimlerimi paylaşacağım.

Bir yazar düşünün ki; köylü ile birlikte haklarını aramak için kol kola yürümüş, düşünce suçlularının tahliyesi istemiş, haklarını savunmuş ve ara buluculuk yapmış (Hayata dönüş operasyonu ve öncesindeki açlık grevi), Anadoluyu gezerken denk geldiği orman yangınını engellemek için kürek sallamış...

Bu yazarın bir destanıdır bu kitap. Cumhuriyet gazetesine girdikten sonra Anadolu'yu gezmesi ve halk ile ropörtaj yapması için görevlendirilen gazeteci-yazar
Yaşar Kemal, kitabın adı gibi bu diyarı baştan başa dolaşmış. Neler görmemiş ki? Bunların bazılarını anlatıp geri kalanını sizlere bırakmak istiyorum.

Kitabın bazı bölümlerini okurken, özellikle kaçakçılar arasında geçen günlerini anlattığı kısımda, sanki "İnce Memed" okuyormuş gibi hissettim. Çünkü Yaşar Kemal, kaçakçıların arasına giriyor ve Adanalı Hasan olarak nam salıyor. Hem de ne nam! Ünü Antep Maraş yöresinde kendinden önce geliyor. Herkesin dilinde bir "Adanalı Hasan"!

Bu görevde mal kaçırıyor, çatışmada kalıyor ölüm tehlikesi atlatıyor. Sebebi ne peki? Kaçakçıları gözlemlemek ve sorunlarını öğrenmek. Neden kaçakçılık yapar diye düşünüyor. Sonra bakıyor ki bu coğrafyada başka geçim kaynağı neredeyse yok.
Memleketin doğusu batısı bir derler ya lafta, o öyle değilmiş işte. Sene 1953.

Karadeniz'deki iş göçü ve yolda yaşanan hadiseler ne yürek parçalar aman Allahım! Tıkış tıkış insanların günlerce bir göz kamarada, hangarda seyahat etmesi ne demektir?

Doğudaki kangren gibi yayılan cehalete ne demeli? Radyo yüzünden kafir ilan edilen bir kahvecinin sitemine tercüman olmuş Yaşar Kemal. Çocukları okula göndermeyen, gönderenleri din düşmanlığı ile isnat eden bir zihniyet!

Yaşar Kemal buradaki şeyhler ile tanışmak için kılıktan kılığa girmiş ağızlarından cımbızla laf almış. Yeri gelmiş hakarete uğramış yeri gelmiş kovulmuş ama asla pes etmemiş. Kılık değiştirip esans satıcısı bile olmuş.

Evi olmayan mağarada yaşayan, suyu olmayan insanlara misafir olmuş. Bir anısı ne yürek burkar;

Köyde su için sondaj açmışlar. Su çıkınca köylü bir hafta boyunca suyu izlemiş sevinçle. Bir ay sonra geldiğinde hala suyu izleyenleri görmüş Yaşar Kemal. Memleketin halini varın siz düşünün!

Ege ve Akdeniz bölgesinde talan edilen rant sağlanan ormanları anlatmış. Köylülerin çaresizlikten ormanda tarla açması ve toprağı yok etmesi! Okurken insanın içi cız ediyor resmen. Daha neler anlatayım efendim? Ne anlatsam kifayetsiz. Okuyup görmek lazım.

Velhasıl, Yaşar Kemal gezdiği her yerde insanların sorunlarını yazılarına taşımış, onların dertlerini kendine dert edinip çözüm aramıştır. Öneriler sunmuştur. Bu yazıları ile gazetede büyük ses getirmiştir. Daha sonrası ise malum. Devlet tarafından daha fazla baskı daha fazla sansür.

Yaşar Kemal'i anlamak için okunması gereken bir kitaptır bence. Onun edebi yönünden ziyade insani yönünü görmek isteyenler buyursun efendim. Keyifli okumalar.

Kitapta geçen bazı yörelerden parçalar ekledim :)

https://youtu.be/0l7QvuvSjVY
https://youtu.be/kGEyhPiXoDg
https://youtu.be/oGcfXurWWIQ
https://youtu.be/ijhnWobsTms
https://youtu.be/XmvtVTmynmA

Nurşen, bir alıntı ekledi.
18 May 15:27 · Kitabı okuyor

Üç sağır İngiliz centilmeni Londra’ya giden bir trende birlikte seyahat ediyordu.
Birincisi “Pardon, memur bey bu hangi istasyon oluyor?” Diye sordu.
“Wembley,efendim .” diye cevap verdi.
Aman Tanrım!’’ Diye haykırdı ikinci İngiliz.”Ben Perşembe olduğundan emindim.”
“Ben de öyle,” dedi üçüncüsü. “Hadi hepimiz bar vagonuna gidip birer içki içelim.”
Profesör,filazof ve din bilginleri arasındaki dialog işte böyledir. Ne söylediğini duymazlar.

Martıları Seven Adam, Osho (Sayfa 82)Martıları Seven Adam, Osho (Sayfa 82)
Monna Rosa, Hasretinden Prangalar Eskittim'i inceledi.
 16 May 21:54 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Tütün kokulu kitap...


Tütünü bilir misin?
"Kız saçı" demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır,
İki yaprak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kâğıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini,
Dostun susan dudağına...

Bir yanım Adıyamanlıdır ,yedi sekiz yaşlarındaydım o zamanlar babam çok sigara içerdi ,onun bir çok tütüncü arkadaşı olur ve iyi tütünü bilirdi ,tütün sarmak bir sanattı ona göre üzerine saranıda görmedim zaten .Öyle kolay iş değil tütün sarmak bir kağıdı vardır ki çok naziktir efendim  kolayca incite bilir onu kaba bir el ,usul usul sarcaksın bastan uca öyle yerleştirceksin ki tütünü ne eksik ne fazla olcak ,sabır lazım öyle ha demede sarım bitsin değil  bir nakış ustası nasıl ipi ilmek ilmek örer ya işte buda öyle bişey .O kadar çok severdim ki  hep odama sererdim kuruması için,fıstık ağacının en güzel yaprakları ile harmanladın mı tamamdır.Serin yerde durmalı ki çok kurumamalı ,hafif nemli olmalı yoksa samam alevi gibi bir anda sigara bitermiş,yaprakları koymanın amacıda buya tam kurumaması için,aman bide gözüne kaçmaz mı beterdir acısı,kavurur insanın gözünü açamazsın kıpkırmızı kesilir ,böyle zamanlarda annem imdadıma yetişirdi bir güzel yıkardı yüzümü sonrada üflerdi ancak öyle geçerdi.

Neden mi anlattım o kadar çok tütün den bahsediyor ki sair bana başka çare bırakmadı.Tütün kokulu odaları olan köyde ki evimizi getirdi aklıma .




Hasretinden Prangalar Eskittim.

Bir hasret ,öyküsü gibi okudum kitabı her kelimesi duygu yüklü hemde nasıl .Kafayı koy yastığa al kitabı eline başla okumaya neler nelere rastlamıyorsun ki kelimeler bir ok gibi hafızana kazınmaya başlıyor,"terketmedi sevdan beni ,aç kaldım susuz kaldım"sevda işte bu alındaki yazı gibi terketmez insanı,çevir sayfayı"haberin var mı taş duvar ?Demir kapı kör pencere, yastığım ,ranzam ,zincirim uğruna ölümlere gidip geldiğim,zulamdaki mahzun resim haberin var mı."Bir resim nelere şahit olur neler duyarda söylemez kimseye ketumluğundan.Dilsiz misin be  konuş dersin duyarda kibirinden ses etmez.Hep aynı yerden bakar hep aynı ihtişamla gülümser .
Ama yinede ümit edersin."
Kelimler ile hasreti resim eden Ahmet Arif .
Satır satır özlem kokan, şiirler.
Bazen sert söylemler bazen kadife gibi bir yürek,usandırılmış bıķmış insanların hilelerinden hurdalarından.Kaç defa yenik düştü, kaç defa yanıldı,en güzel yerinde  kim bilir kaç kere kırıldı.Bu yanılsamaları bu yenik düşmelerini serpiştirmiş dizelerine .
Hırsını da öfkesini de,sevgisini de vicadınıda  katmış .Yaşamının derin izlerini en içten en insanca duygularından bahsetmiş şeffaf bir şekilde  şiirlerinde.Ve adam gibi sevmiş fikrimce.Kapıların ardında çokca yanlız kalmış ,karanlığı sevmiş imkansızlık ile mücadele etmiş ve zaman onuda yıpratmış ama o mertliğinden vazgeçmemiş.
Onun şiirlerinde ben bunları gördüm.



Kendi dilinden Ahmed Arif.

Asıl adım Ahmed Önal, Ahmed Arif olarak bilinirim. Yaşamım boyunca hakkı aradım; ezilenin ve güçsüzün yanında durdum. Memleketlilerim sömürülmesin, memleketlilerim kullanılmasın, memleketlilerim ölmesin diye konuştum. Eşitlik için yazdım, eşitlik için söyledim, eşitlik için dayak yedim, eşitlik için sövdüm. O günleri göremeyeceğimi bilsem de birilerine o günleri gösterebilmek için öldüm
Az gelişmiş değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuyum.


İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı, kınsız, uyanık,
Ve genç bir mısrâdır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki,yaşamama sebep.


Sevgi ile kalın.


(Kendi dilinden kısmını netten aldım.Kitabı 1K' ya ara vermeden önce okumuştum,bu incelemeyide o zaman yazmıştım lakin kısmet bugüneymiş)

Subhanallah!
Hasan gibi sevmek

Burada yazdığım hadise gerçek bir olaydır ethem cebecioğlu hocanın bir konuşmasından alıntıdır ses kaydı mevcuttur. İnanıp yada saçma bulmak tamamen size bağlı beni son zamanlarda en etkileyen hadiselerden biri olduğu için sizlerle de paylaşmak istedim uzun ama okumanızı tavsiye ederim;

''bizim ankara'da hasan diye delikanlı çocuk ya 25 sene oldu yada 30 seneye yakın ama 30 sene falan oldu öyle hatırlıyorum. Yaşadığımız hatıramız. Hasan güzel bir çocuktu. yaşı 11-12 o civarda daha buluğa ermemiş. O sıralarda çağrı filmi vardı ve yaygındı. ilk ingilizce sonra arapça sonra türkçe 
versiyonlarını izledik insan etkileniyor Kaddafi tarafından çektirilmiş Antony quin başrol de oynadığı kaliteli bir yapım. Hz hamzayı anlatıyor Hz. Hamza'nın merkezinden yola çıkarak peygamber efendimizin hayatını kesit olarak sunmaya çalışıyor. İşte bu film çıktığında, Hasan'ın babası bana demişti ki; tabi hasan o zaman vefat etmiş babası bir hatıra olarak bana anlatıyor. Ailecek oturup çağrı filmini dvd koyduk ve izledik 3 saat falan sürdü hepimiz hüzünlendik, duygulandık bi heyecanlandık peygamberimizin hayatı mücadelesi, hz. Hamzan'ın vahşi tarafından şehit edilmesi  uhud , peygamberimizin çektiği çileler vs.
ondan sonra oğlum Hasan okuldan gelince her gün o videoyu koyuyor her gün izliyor cumartesi pazar günleri de sabah izliyor , akşam izliyor. ''Oğlum usanmıyor musun?'' diyoruz ''baba, peygamberimizi ben sevdim'' diyor. ''oğlum nasıl oldu?'' peygamber sevgisi o babacığım diyor anlatılmaz yaşanır'' izliyor ama her gün izliyor bıkmadan usanmadan.
ve sonrasında namaza başladı diyor babası izledi ve namaza başladı.. namaz kılarken annesine ''annecim başörtünü tak sende namaz kıl'' annesine de sürekli böyle söylüyor. ''anne namaz kıl, anne namaz kıl..'' Hasan'ın halleri değişti namazı öğreniyor, süreleri ezberliyor, bize anlatmaya çalışıyor ve her gün peygamberimizin hayatını bıkmadan izliyor.
bir gün baktık üstü başı toz içinde elbisesi yırtılmış efendime söyleyeyim halinden belli ki kavga etmiş birisiyle. sordum ''oğlum Hasan ne oldu sana'' baba dedi ''sınıfımızda bir arkadaşımızın vardı peygamberimize küfretti küfredince dayanamadım onu dövdüm o bana vurdu ben ona vurdum.'' ''oğlum sana ne dedim'' Hasan ''ben peygamberimize küfredilmesine tahammül edemem baba'' dedi.
ondan sonra ertesi gün hademe geldi '' Hasanın öğretmeni sizi istiyor ''dedi. okula gittik hanımla beraber ''Hasan arkadaşlarıyla kavga ediyor çocuğunuza sahip çıkın deyince üzülerek eve geldik Hasanın kulağını tuttum çektim. ''Hasan bir daha kavga etme oğlum öğretmenin bizi azarladı mahçup olduk.'' ama baba dedi '' peygamberimize küfrediliyor küfredilirse ben dayanamam ki ne yapayım'' diye ağlamaya başladı.
yine bu arada Hasan sürekli namaz kılıyor anneye babaya namazı teşvik ediyor. filmi de kesintisiz izlemeye devam ediyor. bir ara baktık, burnundan kan akıyor kafası yarılmış üstü başı toz içinde yine dayak yemiş halde eve geldi ''oğlum bu ne hal dedik'' bu sefer '' baba arkadaşlarımızdan bir tanesi Allah'a küfür etti dayanamadım onu dövdüm'' diyor. o da beni dövdü diyor bunun üzerine çok kızdım kalkıp vuracaktım kaçtı bunun üzerine 2 gece halasında kaldı sinirlerim geçince de halası getirdi anlaşma yaptık bundan sonra bir şey duymayacağım dedim ''baba ama daha öncekinde peygamberimize küfür etti dövdüm ayrı bir şey ama şimdi Allah'a küfür etti ben dayanamadım baba olursa bir daha döverim ben'' bunu bir çocuk diyor.

aradan 15 gün geçti Hasan grip gibi  bir rahatsızlığa yakalandı. Doktora götürdük ilaç verdi kullandık ama Hasan günden güne zayıfladı hastalığı arttı ve güçten  kuvvetten düştü. Tekrar doktora götürdük birde kan tahlili alalım dedi kan tahlillerinden sonra doktor dedi ki; şüphelendiğimiz bazı konular var daha ince bir tahlil yapacağız. daha sonra kan ölçümleri geldi. doktor; oğlunuz ileri düzeyde kan kanseri maalesef tedavisi mümkün değil. dedi
üzüldük yine de çare aramaya koyulduk kemoterapi oluyor ilaç kullanıyor vs o şu bu.. derken Hasan artık yatağa düştü. Arkadaşları, öğretmenleri ziyaret ediyor. Gözümüzün önünde oğlumuz eriyor yemek yemiyor, zayıflıyor, saçları dökülüyor. Kanser ilerliyor. O süreçte kitaplar okuyor annesine sürekli ''anne çorap giy bacağını açıkta bırakma, bileklerin açıkta gezme, başını ört, anne namazını kıl, baba sende kıl'' çocuk hasta, bizde hanımla beraber namaz kılmaya başladık ki gönlü olsun.
sürekli o süreçte peygamberimize salavat getiriyor bize de sürekli sizde salavat getirin onu sevin, Allah'ı sevin, Kuranı sevin diyor.

geceleri sabah namazına kalkıyor ışık uzun bir süre açık aklıyor  yatak odasından da anahtarın deliğinden ne yapıyor çocuk diye bakıyoruz hanımla. Sabah namazını kılıyor, kıldıktan sonra pencereyi açıyor elini  karanlığa doğru bir süre sallıyor bir şeyler söylüyor birisiyle konuşuyor gibi sanki ama biz duymuyoruz ne olduğunu ne yaptığını bilmiyoruz.
biz takip ediyoruz. bir gün iki gün üç gün böyle. Acaba çocuk ölecek, ölümü kaldıramaz aklını mı yitiriyor diye düşünmeye başladık. Yine o gece pencereden elini sallayıp bir şeyler söylerken içeri girdik '' Hasan ne yapıyorsun oğlum'' Hasan ''hiç baba '' diye inkar etti tekrar tekrar sorunca ''baba dedi sabahleyin sabah rüzgarı esiyor ya o esen sabah rüzgarına diyorum ki; ey sabah rüzgarı lütfen benim selamımı medine'ye yolun düşerse peygamberimize iletir misin? diyerek peygamberimize selam yolluyorum'' (Ethem hoca; hasanın babası nadir bey bana bunu anlattığında bende bir nokta olarak bu kaldı bende şimdi 30 seneden bu yana teheccüd namazında  penceremi açıp rüzgarla efendimize selam yolluyorum. kimi gülebilir, kimi tuhaf karşılayabilir benim hoşuma giden bu kıssadan bu oldu ben tasavvuf pr. ama öğretmenim 11 yaşında ki Hasan oldu benim)

ve Gasan artık ne yiyor ne içiyor içtiğini yediğini kusuyor kalkamıyor.
Bir gün sabahleyin Hasan yanımıza gelip dedi ki; babacım bu gece  çok ilginç bir olay yaşadım ama rüya değil çünkü rüya başımı yastığa koyarım uykum gelir uyurum gözümü de yumarım dalar giderim ve  rüyada bir şeyler görürüm. Ama bu öyle değil gözüm var ya bu iki gözümle gördüm bu olayı, belki inanmayacaksın ama babacım şu evimizin çatısı çatır çatır dökülüp ikiye ayrıldı gümbür gümbür sesler geldi ben deprem oluyor zannettim zar zor oturdum baktım yukarıdan iki kişi iniyor bembeyaz giyinmiş, başlarında sarık var ve sakalları da simsiyah gülerek yanıma geldiler. dediler ki; Hasan, biz melekleriz beni kucakladılar öptüler biri saçımı okşuyor biri sırtımı okşuyor çok mutlu oluyorum bana dediler ki; çok yoruldun Hasan seni bir gezmeye çıkaralım 3-4 aydır hep evdesin kendini iyi hissedersin. olur dedim biri bir elimden diğeri bir elimden tuttu göğe yükseldik.
sonra yukarı çıktık güzel yeşillik bir yere geldik burası neresi dedim burası cennet Hasan dediler hadi gezelim. Gezerken çok büyük  bir köşk gördüm önünde durduk bu ne dedim Hasan bu köşk, senin dediler. Hadi gel beraber gezelim. baba köşke girdim benimmiş o kadar büyük ki ucu bucağı yok orada oyuncaklar,arkadaşlar, hizmetkarlar, yiyecekler, içecekler her şey var çok mutlu oldum bana dediler ki; Hasan aşağıya inme burada kal bak şu inek senin (sembolik dilde deve nefs-i Merziye, inek nefs-i raziye, nefs-i mutmainne ise koyun olarak gözükür tabi çocuk o manaya geldiğini bilmiyor sığır görmüş demek raziye makamında) izin ver de ineğini keselim sen de ebedi olarak burada kal.
ben dedim ki olmaz ben annemi babamı özlerim onları isterim olmaz. Ama Hasan biz seni seviyoruz aşağıda hastalıktan acı çekiyorsun sana yazık oluyor burada kal diye ısrar ettiler. inek kesilecekmiş orada kalacakmışım anlayamadım baba ( nefsin ölümüne işaret ediyor)
ben istemedim o yüzden ineğimi kesmeyin dedim onlar da beni aşağı indirdiler. alnımdan öptüler ve gittiler çatı yine aynı gürültüyle kapandı.( ethem hoca; yakaza halinde görülen bir olay diye düşünüyorum ama anlatırken anne babasına canlı canlı her detaydan bahsediyor ve rüya olmadığı konusunda diretiyor). anne baba olarak anlamlandıramadık tamam oğlum dedik..

hasan yine yorgun ama sürekli efendimize salavat getiriyor misafirler geldiği zaman sürekli '' aman bakın namaz mühim namaz kılın ibadetlere önem verin, kavga etmeyin, dedikodu yapmayın bol bol sadaka ,zekat vermeyi Allah'ı peygamberi sevmeyi öğütlüyor.
sadece çorba mama türü besinlerle beslenecek hale düştü namazlarını yattığı yerden kılıyor durmadan dua ediyor. hep böyle uzun uzun aklımıza gelmeyecek güzel güzel dualar yapıyor.

derken bir sabah mamasını yedireceğiz baba anne dedi; bu gece de aynı o geçen sefer ki yaşadığım olayın aynısı yaşadım. Yine evimizin çatısı ayrıldı o iki melek aynı şekilde geldi beni sevip okşadılar epeyi sıkıntı çekiyorsun seni cennete götürelim mi dediler. onlara ama orada kalmak yok tamam mı dedim. onlar da seni zorla orada tutmayız dediler. Yine göğe yükseldik bu sefer daha yukarı çıktık o alan da ziyaret ettiğim köşk var bide baktım bu sefer onun yanında daha güzel daha büyük bir köşk daha var öbür ucunu göremedim süslü, parlak bambaşka bir şey hayret ettim bu kimin dedim? Hasan buda sana verildi dediler. Yine içini gezmek için girdik ama burada kalmam anneme babama gideceğim tamam mı dedim tamam dediler. içeride havuzlar, sular , şerbetler, benim gibi çocuklar var. Onlarla oynadım dünya da görmediğim yemekler vardı hepsinden yedim bisiklete bindim dolaştım, gezdim her taraf altın, gümüş, yakut ışıl ışıl epey bir gezdikten sonra melekler bana ; Hasan rahatladın mı dediler evet dedim yine ineğimi gösterdiler keselim mi dediler bende hayır annemden babamdan ayrılmak istemiyorum dedim tamam dediler yürümeye başladık köşkün dışına çıkmadan önce köşkün içinde kocaman bir kapı gördüm o kadar süslü ki merak ettim ; bu kapı kapalı nereye açılıyor diye sordum. bana dediler ki bu kapının arkasında çok büyük bir zat var ziyaret etmemizi ister misin evet dedim kapının üzerinde kulp yok, anahtar yok nasıl açılacak diye sordum onlar; bismillahirrahmanirrahim lailaheilallah  muhammedun rasulullah diyeceksin kapı açılacak dediler söyledim gerçekten de kapı açıldı. kapı açılırken içeriden bir ışık geliyor ama o kadar kuvvetli ki gözümü tuttum gözüm ağrımaya başladı bide mis gibi kokular geliyor her tarafım nur ışık içinde kaldı. Bir iki adım attım ışık biraz azaldı baktım büyük bir taht kralların oturduğuna benziyordu  biri oturuyor orada eli yüzü düzgün, tatlı, güzel, siyah sakallı muhterem bir zat. Bana tebessüm ediyor Hasan gel dedi o kadar güzel ki baba hayran kaldım içim ısındı hemen gidip yanına oturdum çenemi dizine dayadım sürekli yüzüne baktım gözümü ondan alamıyordum pırıl pırıl parlıyor hayran kaldım o ne güzellik.. o ne güzellik.. o bana bakıyor saçımı okşuyor bana Hasanım Hasanım diye sesleniyor. yüzüne bakmaya doyamadım bir süre o bana ben ona uzun uzun baktım ellerini tuttum pamuk gibi mis gibi kokuyor o kadar güzel bir insan ki hayatımda hiç öyle bir insan görmedim. En sonunda aklım başıma geldi efendim siz kimsiniz diye sordum; saçımı okşadı ah Hasanım dedi ben seni çok seviyorum her sabah namazını kıldıktan sonra pencereyi açıyorsun elini sallayıp sabah rüzgarıyla selam gönderdiğin biri var ya o selam gönderdiğin kişi benim.. sav..
aaa ya Rasulullah  sen misin deyip atladım boynuna sıkı sıkı kucakladım o da beni kucakladı sarmaş dolmaş olduk ah evladım Hasanım diye beni sevmeye başladı. bende ona sıkı sıkı sarıldım mis gibi kokuyordu kokusunu içime çektim anne kucağı gibi merhametli dönüp bana dedi ki; Hasan beni seviyor musun? dedim ki canım sana feda olsun ya Rasulallah seni seviyorum. o dedi ki; Hasan beni annenden babandan çok seviyor musun bende dedim ki; annem babam sana feda olsun seni annemden de babamdan da çok seviyorum. peygamberimiz; peki Hasan aşağıya annenin babanın yanına inmesen de benim yanımda kalsan hoşuna gider mi? gider ya Rasulallah kalırım. sav; ama anneni babanı özlüyorsun emin misin ? dedim ki; senin yanındayken annemi babamı kimseyi özlemem. bunun üzerine efendimizin bak ineğin burada duruyor izin ver onu keselim hep benim yanımda kal. olur dedim o iki melek ineğimi kestiler. Sonra peygamberimiz şimdi aşağıya in bugün öğlen ezanı okununca seni almaya geleceğiz dediler ve beni yanından ayırmayacağını söylediler. sonra aşağı indirdiler. Böyle bir olay yaşadım babacım ben bundan sonra peygamberimizin yanında yaşayacağım.

O gün anladım çocuk öğlen namazında vefat edecek rüya mı görüyor vaka mı yaşıyor bilmiyoruz ama yaşamış kendisine sorarsan rüya değil. Üzüldük ağladık... öğle ezanı okundu o sırada işte olmam gerekiyordu hanım telefon etti; Hasan ağırlaştı vaktim geldi diye sayıklıyor bize yatağımı kıble istikametine çevirin sırtıma yastık koyup beni biraz dikleştirin ayağı kalkamıyorum ama hiç olmazsa yatar vaziyette olmayayım diyor ve seni çağırıyor. koşarak gittim kucakladım ağladım baba dedi niye üzülüyorsun ben peygamberimizin yanına gideceğim. Bütün akrabalar toplandılar 40-50 kişi sürekli peygamberimiz gelecek beni alacak götürecek diyor. etrafındakilere sürekli birbirinizi kırmayın, gönül kırmayın,  peygamberi sevin namaza dikkat edin Müslüman gibi yaşayın,dine hizmet edin, evinizde yemek yedirin diye yaşından büyük biri gibi nasihat ediyor. birden baba diye bağırdı baba peygamberimizi gördüm bak geliyor beyaz bir ata binmiş görüyorum yanında 20 kişilik bir grup var geliyorlar görüyorum Elhamdulillah ben Rasulullaha kavuşacağım biz baktık kıble tarafına bir şey göremiyoruz Hasan birden hareketlendi yüzüne can geldi halbuki elini kolunu zor kaldırıyor bi dirilik geldi elini kaldırdı heyecanla elini uzattı geldi diyor yaklaştı.. şimdi  peygamberimiz ve arkadaşları eve girdi anne baba evimize geldiler dediği an ev zangır zangır sallandı biz deprem oldu zannettik bide baktık evin içerisi mis gibi bir kokuyla doldu o koku dünya kokusu değildi.. orada peygamberimize salavat getirdi hoş geldin ya rasulullah elini açtı ne olduğunu bilmiyoruz ama birden bire başı yavaşça arkaya gitti ve ruhunu teslim etti. vefatından sonra o koku 7 gün evden çıkmadı elbisemize dahi sindi taziyeye gelenler kokuyu sorup durdu.

işte rasulullah sevgisi.. bu olay beni çok etkiledi umarım size de dokunmuştur rabbim hasanın sevgisinden zerreler almayı ve bir an olsun oturup düşünmeyi nasip etsin... onu hakkıyla sevenlerden olmayı cümlemize bahşetsin ramazan-ı şerifiniz şimdiden mübarek olsun...

Yasin Bahçeci, Hz. Ali Cenknameleri'ni inceledi.
10 May 20:36 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Derler ki: Ali den başka yiğit Zülfikar dan başka kılıç yoktur. Efendim Cenkname-i Ali de Zinnureynin atının üstünde salınarak sefere çıkışını, kaleleri boncuk toplar gibi topladığını, düşmana dahi aman verdiğini göreceksiniz. Ne yaman dövüşür Ali! Hayber i nasıl da aldın İmam Ali.

Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden
Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi; benimle konuşmaya başlayınca, biraz şaşırdım doğrusu.
Şimdiye dek sesi sedası çıkmayan, öylesine bir kocakarıydı. Altı yıl boyunca her gün, hangi yemeği yapacağıyla ilgili bir iki sözden başka, hemen hemen tek sözcük bile konuşmamıştık. Daha doğrusu ben ondan hemen hiçbir şey işitmemiştim.
Birdenbire dili çözüldü:
- İşte efendim, size bir şey söylemeye geldim; siz o odacığı kiraya verseniz.
- Hangi odacığı?
- Hani şu, mutfağın yanındakini.. hangisi olacak!
- Niçin?
- Niçin mi? Kiracılar otursun diye.. niçin olacak!
- Kim kiralar o odayı?
- Kim mi kiralar! Kiracı kiralar.. kim olacak!
- Ama anacığım, oraya karyola bile sığmaz; öyle dar ki! Orada kim oturabilir?
- Ne diye otursun! Yalnızca yatacak yer olsun yeter; pencerenin içinde de oturur.
- Hangi pencere?
- Hangisi olacak, sanki bilmiyorsunuz! İşte, sofadaki. Orada oturur, dikiş diker ya da başka bir iş yapar. Belki de sandalyede oturur. Bir sandalyesi var; masası da var; her şeyi de var.
- Kimmiş o?
- Görmüş geçirmiş, iyi bir adam. Yemeğini ben pişireceğim. Kendisinden oda ve yemek parası olarak ayda yalnızca üç gümüş ruble alacağım.
Uzun uzun kafa yorduktan sonra yaşlı bir adamın, mutfağa kiracı girmek ve orada çöplenmek için Agrafena'yı her nasılsa kandırmış olduğunu anladım. Agrafena'nın aklına koyduğu bir şey kesinlikle yapılmalıydı, yoksa bir türlü beni rahat bırakmazdı. Hoşuna gitmeyen durumlarda hemen düşünmeye, derin bir üzünce dalmaya başlar; bu durum da iki üç hafta sürerdi. Bir süre yemek bozulur, çamaşırlar eksilir, döşemeler temizlenmezdi. Kısacası hoşa gitmeyen pek çok şey olurdu. Bu sessiz kadının kendi başına karar veremediğine, kendi düşünceleri üzerinde duramadığına, kişisel bir düşüncesi olmadığına çoktan beri dikkat ediyordum. Ama o kuş beyninde, düşünceye ya da girişime benzer herhangi bir şey bir kez belirmeye başladı mı, bunun uygulanmasına engel olmak, onu bir bakıma öldürmek demekti. Kendi rahatıma pek düşkün olduğum için, sözü uzatmadan hemen razı oldum.
- Hiç olmazsa bir belgesi, bir kimliği ya da buna benzer başka bir şeyi var mı?
- Olmaz olur mu hiç, elbette var. İyi, güngörmüş bir adam; üç ruble ödemeye söz bile verdi.
Ertesi gün, benim alçakgönüllü bekar dairemde yeni bir kiracı belirdi; buna hiç canım sıkılmadı, içimden hoşnut bile oldum. Ben sanki tam bir yalnızyaşar (münzevi) gibi, tek başıma otururum. Hemen hiç tanıdığım yoktur; dışarıya da pek az çıkarım. On yıl bir yabanıl horoz gibi oturduktan sonra elbette yalnızlığa alışılır. Böyle bir yalnızlık içinde, Agrafena ile birlikte, hep aynı bekar odasında, on on beş yıl, belki de daha çok yaşamak, doğrusu pek tatsız bir yaşam! Bunun içindir ki, bu durumda böyle çok sessiz bir adamın belirmesi, bana Tanrı'nın bir iyiliği oldu.
Agrafena yalan söylememişti: Kiracı gerçekten güngörmüş bir adamdı. Kimlik cüzdanından eski bir asker olduğu anlaşılıyordu, ama ben kimliğini yoklamadan bile, onun yüzüne ilk bakışımda bunu anladım. Bu kolayca anlaşılır. Astafiy İvanoviç, yani kiracım, benzerleri arasında en iyilerindendi. Birlikte güzel güzel yaşamaya başladık. Bu durumun en hoş yanı, Astafiy İvanoviç'in arada sırada özel yaşamından öyküler anlatmasıydı. Günlük yaşamımın bu sıkıcı akışında, böyle bir can yoldaşı benim için tam bir hazineydi. Bir kez bana şöyle bir öykü anlattı. Bu, benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Bu öyküyü, şöyle bir olay dolayısıyla anlatmıştı:
Bir gün evde tek başıma kalmıştım. Astafiy ile Agrafena işleri için dışarı çıkmışlardı. Birdenbire, sofaya birisinin girdiğini duydum; tahminime göre bu bir yabancıydı; kapıyı açtım. Gerçekten sofada, soğuk havaya ve güz mevsimine karşın, sırtında yalnızca bir ceketi olan, kısa boylu bir adam duruyordu.
- Ne istiyorsun?
- Memur Aleksandrof'u; burada mı oturur?
- Yok kardeşim, burada öyle biri yok; güle güle.
Ziyaretçi biraz sakınarak kapıya doğru çekildi:
- Nasıl olur, kapıcı burada olduğunu söyledi, dedi.
- Git kardeşim, haydi git, çek arabanı.
Ertesi gün öğleden sonra, Astafiy İvanoviç onardığı ceketimi üzerimde prova ederken, sofaya yine biri girdi. Hemen kapıyı araladım.
Dünkü adam, gözlerimin önünde, redingotumu soğukkanlılıkla askıdan çıkarıp koltuğunun altına aldı, hemen evden çıkıp koşmaya başladı. Bütün bunlar olup biterken, Agrafena şaşkınlıktan ağzı açık, öylece bakakaldı, redingotumu kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Astafiy İvanoviç, hırsızın peşinden koştu, on dakika sonra soluk soluğa eli boş döndü. Adam kaçıp kurtulmuştu.
- Eh tutamadık, Astafiy İvanoviç. İyi ki kaput bize kaldı, bu da iyi. Yoksa hırsız bizi tümüyle şapa oturtacaktı!
Astafiy İvanoviç öyle afallamıştı ki, ben ona bakarken hırsızlığı bile unuttum. Bir türlü kendine gelemiyordu. Her dakika elinden işini bırakıyor, olayı yeniden anlatmaya başlıyordu. Her şeyin nasıl olup bittiğini, kendisinin nasıl durduğunu, gözlerinin önünde, iki adım ötede redingotun nasıl çalındığını, işin ne sonuca vardığını, nasıl olup da herifi tutamadığını anlatıyordu. Sonra yine işine başlıyor; yine bırakıyordu. Sonunda kapıcıya gidip konuyu anlattığını, evinde böyle şeylerin oluşuna nasıl göz yumduğunu söyleyerek ona çıkıştığını gördüm. Sonra yine yukarı dönerek Agrafena ile çekişmeye başladı. Yeniden işinin başına oturdu. Her şeyin nasıl olup bittiğini bir kez daha anlattı. "O şurada duruyordu, ben de orada. Herif gözlerimizin önünde, bizden iki adım ötede, redingotu çengelden alıverdi!" diye kendi kendisine mırıldanmaya başladı. Kısacası, Astafiy İvanoviç, elinden iş gelen, ama aynı zamanda pek homurdanan, söylenen bir adamdı.
Akşam kendisine bir çay bardağı uzattım. Canım sıkılıyordu, redingot olayını yeniden alevlendirmek için:
- Bizi de, dedim, enayi yerine koydular, Astafiy İvaniç.
Öykü öyle çok yineleniyor, Astafiy İvaniç de öyle yana yakıla anlatıyordu ki, olay bana gülünç gelmeye başladı.
- Doğru efendim, bizi enayi yerine koydular! Redingot kendimin olmadığı halde çok üzüldüm, kan tepeme çıktı. Bana göre dünyada hırsızdan daha iğrenç yaratık bulunmaz. Başkası neyse ne, ama bu senin emeğini, ona döktüğün teri, zamanı çalıyor. Ne iğrenç şey, tüü! Söz söyleyemiyorum, kanım tepeme çıkıyor. Siz efendim, eşyanıza niçin acımıyorsunuz?
- Evet, hakkınız var Astafiy İvanoviç; insanın eşyası çalınmaktansa yansın daha iyi. İnsanın gücüne gidiyor.
- Elbette gider. Ama gene de her hırsız bir olmaz. Bir zamanlar benim başımdan da böyle bir olay geçmişti; bir namuslu hırsıza raslamıştım.
- Namuslu mu? Hırsızın da namuslusu olur mu, Astafiy İvanoviç?
- Olur ya... Hakkınız var! Hırsız da namuslu olur mu hiç, evet böyle bir şey olamaz. Yalnızca şunu demek istiyorum ki, adam namuslu olmasına karşın çaldı; yalnızca acınacak bir adamdı o.
- Nasıl oldu bu, Astafiy İvanoviç?
- Oldu işte... İki yıl önce böyle bir şey oldu. O zaman, hemen hemen bir yıl işsiz kaldım; bir işe girmek üzereyken düşkün bir adamla tanıştım. Sıradan bir meyhanede karşılaştık. Sarhoş, sefil, asalak herifin biri, daha önce bir yerde çalışmış ama sarhoşluğu yüzünden işinden çıkarmışlar. Dedik ya işte, hayırsızın biri! Üst baş hak getire! Kimi zaman kaputunun altında bir gömleği olup olmadığını bile düşünürsün; eline ne geçerse içkiye verir. Kavgacı da değil; sessiz sedasız, şöyle sevimli, iyi bir adam.. bir şey istemez, ezilir büzülür; o zaman anlarsın ki zavallı içmek istiyor; ona içki sunarsın. Onunla işte böylece anlaştık, yani o bana bağlandı... Benim için hepsi bir. Nasıl da bir adam ya! Köpek gibi bağlanır, nereye gidersem gideyim, peşimden koşardı; oysa yalnızca bir kez görüşmüştük. Kurnazdı; buna diyecek yok! İlk önce geceyi yanımda geçirmek için yalvardı, eh bıraktım, kimliği düzenli; kötü bir adam da değil... Ertesi gün yine geceyi geçirmek için yalvardı, üçüncü gün yine geldi, bütün gün pencere içinde oturdu; yine geceyi geçirmek için kaldı. Eh, artık bunu başıma sardım diye düşündüm; hem içki ver, hem yemek ver, hem de geceleri burada kalsın; işte yoksul adamın sırtına bir yük daha. Daha önce de bana olduğu gibi bir memura yamanmış, ona bağlanmıştı; hep birlikte içiyorlardı; ama o, işi büsbütün ayyaşlığa vurarak gümledi gitti! Bunun adı Emelyan idi, yani Emelyan İliç. Bu adamı ne yapayım diye düşündüm, düşündüm. Onu kovmak hem ayıp, hem de günah! Tanrım, nasıl da zavallı, yıkılmış bir adamdı; öyle sessiz ki, ağzı var dili yok; hiçbir şey sormadan oturur, yalnızca bir köpek gibi gözümün içine bakar. Sarhoşluk bir adamı ancak böyle bozabilir. Kendi kendime, bir fırsat bulup da şunları ona nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum: "Çek arabanı buradan Emelyanuşka. Senin burada yapacağın bir iş yok. Yanlış bir yere düştün, neredeyse kendim bile yiyecek bir şey bulamayacağım, seni benim paramla nasıl geçindiririm?" Ona bunları söylersem ne yapar diye oturup düşündüm. Sözlerimi işitince bana nasıl bakacağını, hiç söz söylemeden uzun zaman oturacağını, sonra da birden pencereden kalkıp kırmızı kareli yırtık bohçasını alacağını (artık içinde ne olduğunu Tanrı bilir), çıplaklığını örtsün, deliklerini elalem görmesin, hem de sıcak tutsun diye kaputunu nasıl düzelteceğini (adamcağız çok incelikli ve duyguluydu) şöyle bir göz önüne getirdim! Sonra kapıyı açıp gözyaşı içinde merdiveni nasıl çıkacağını düşündüm. Yıkılacak; yazık değil mi ya bu adama?.. Acıdım doğrusu, acıdım ama benim durumumu biliyorsunuz. Dur Emelyanuşka, bende uzun zaman şölene konamayacaksın; bir süre sonra taşınacağım, bir daha beni bulamayacaksın. İşte efendim, böylece taşındık.
Taşınırken Aleksandr Filipoviç, (benim o zamanki efendim, Tanrı rahmet eylesin, öldü) "Senden çok hoşnut kaldık Astafiy, köyden geldiğimizde seni unutmayacağız, yine alacağız," diye söz verdi. Ben onun yanında odacıydım. İyi adamdı doğrusu, ama daha o yıl öldü. Onu gömdükten sonra eşyalarımı aldım, birazcık param vardı, artık dinlenmeye çekilmeyi düşündüm. Yaşlı bir kadının yanına taşındım, bir köşeciğe sığındım. Aslında onun yalnızca bir boş odacığı vardı. Bir zamanlar dadılık etmiş olan kadın şimdi emekli aylığı alarak kendi başına oturuyordu. "Şimdilik hoşça kal dostum Emelyanuşka, beni artık bulamayacaksın." Ama beyefendi, düşünün bir... Akşamleyin eve döner dönmez (bir tanıdığı görmeye gitmiştim) ilk önce Emelya'yı görmeyeyim mi? Sandığımın üzerinde oturuyor, kareli bohça da yanında, kaputunu giymiş, beni bekliyor. Can sıkıntısından kurtulmak için yaşlı kadından aldığı bir dua kitabını baş aşağı tutuyor. Beni yine bulmuştu. Kollarım yanıma düştü, eh ne yapalım, dedim, çaresiz, ilk kez niçin kovmamıştım? Hemencecik: "Kimlik cüzdanını getirdin mi Emelya?" diye sordum.
Ondan sonra, efendim, oturup düşünmeye başladım: Bu serseri adam benim için büyük bir engel oluşturur mu? Sonra şu sonuca vardım: Bu engel bana pahalıya oturmayacak. Yiyeceği yemeği düşündüm. Eh, sabahleyin bir parça ekmek, boğazdan iyi aşsın diye biraz da soğan alırım. Öğleyin yine soğan ekmek; akşamleyin de yine soğanla kvas ve ekmek, ekmeği isterse. Lahana çorbası olursa, boğazımıza dek doyarız. Ben aslında çok yemem, onun gibi içen adamsa, bilindiği gibi hiç yemez, onun için biraz votka ve şarap yeter. İçki parasının beni yıkıma uğratacağını düşündüm. Ama bir anda aklıma başka bir şey geldi, bu düşünce kafama iyiden iyiye yerleşti: Emelya gitseydi, ben yaşamım boyunca mutsuz olurdum diye düşündüm. O zaman, artık ona iyilik eden bir baba olmaya karar verdim. Onu yok olmaktan kurtarmalıydım, içkiden vazgeçirmeliydim! Dur bakalım diye düşündüm: Peki Emelya, kal, ama artık dikkat et, ne diyorsam dinle!
Kendi kendime dedim ki: Şimdi onu bir işe alıştırmalıyım, ama birden değil; ilk önce biraz gezsin. Bu sırada da, ey Emelya, ben senin ne işe yarayacağını bulur çıkarırım. Çünkü efendim, her iş için, insanda beceri aranır. Ona yavaşça dikkat etmeye başladım. Bezgin bir adam olduğunu görüyordum. İlk önce efendim, tatlı sözler söylemeye başladım. "Emelyan İliç, sen kendine biraz bakamaz mısın, kendini düzeltemez misin? Gezip tozduğun yetişir! Epeyce sürttün. Bak ne kadar yırtık pırtık dolaşıyorsun, doğrusunu söylemek gerekirse, palton olsa olsa kalburluk edebilir. Çok kötü! Onurunu koruma zamanı çoktan geldi."
Emelyanuşkam oturuyor, başını eğip dinliyor. Ne yaparsın efendim! Artık öyle duruma geldi ki dili bile ayyaş oldu, akıllıca bir sözcük bile söyleyemeyecek duruma geldi. Ona hıyardan söz açsan, fasulyeden söz ediyorsun sanıyor. Beni uzun uzun dinliyor, sonra da iç çekiyor.
"Emelyan İliç, neden iç çekiyorsun?" diye soruyorum.
"Bir şey yok Astafiy İvanoviç, rahatsız olmayın. Bugün Astafiy İvanoviç, iki kadın sokakta dövüştüler, biri ötekinin bir sepet böğürtlenini bilmeyerek döktü."
"Eee, bunda ne var?"
"Öteki de, bilerek onun böğürtlen sepetini döktü, ayağıyla da çiğneyip ezdi bile."
"Peki sonra ne oldu Emelyan İliç?"
"Hiç, Astafiy İvanoviç, yalnızca bunu söyleyecektim."
"Hiç mi? Lâf olsun diye mi? Eh yani Emelya Emelyanuşka! Sen, aklını da içmişsin!.."
"Gorohovoy'da Sadovoy'un çevresinde bir bey yere para düşürdü. Bir köylü görüp benim dedi, başkası da gördü, hayır benim, ben senden önce gördüm, dedi..."
"Sonra, Emelyan İliç?..."
"Köylüler dövüştüler, Astafiy İvanoviç. Polis geldi, parayı yerden aldı, sahibine verdi. İki köylüye de, hapse atacağını söyleyerek gözdağı verdi."
"Eee, ne var bunda? İbret verici ne var, Emelyanuşka?"
"Hayır, bir şey yok. İnsanlar güldü, Astafiy İvanoviç."
"Eh, Emelyanuşka! İnsanlar da ne demek. Sen aklını bir mangıra satmışsın. Emelyan İliç, biliyor musun, sana bir şey söyleyeceğim?"
"Ne var. Astafiy İvanoviç?"
"Herhangi bir iş bul, gerçekten bul. Yüzüncü kez söylüyorum, kendine acı."
"Nasıl iş bulayım, Astafiy İvanoviç? Ne iş bulacağımı bilemiyorum, beni kimse işe almaz ki, Astafiy İvanoviç."
"Seni sarhoş bir adam olduğun için işten kovdular, Emelya!"
"Bugün küfeci Vlas'ı karakoldan çağırdılar, Astafiy İvanoviç."
"Niçin çağırdılar, Emelyanuşka?"
"Niçin olduğunu bilmiyorum Astafiy İvanoviç. Sanırım bir nedeni var ki çağırdılar..."
İkimiz de bittik Emelyanuşka, diye düşünüyorum! Günahlarımız için Tanrı bizi cezalandırıyor. İyi de efendim, böyle bir adamla ne yapılabilir, siz söyleyin!
Ama herif çok kurnazdı! Beni dinler, dinler, kızdığımı anlayınca canı sıkılır, kaputunu alır çıkar! Bütün gün dolaştıktan sonra akşama sarhoş döner. Ona kim içirir, nerden para bulur, bunu ancak Tanrı bilir, bunda benim suçum yok!..
"Hayır diyorum, Emelyan İliç, artık dayanamazsın, içtiğin yeter, işitiyor musun, yeter! Bir daha sarhoş dönersen, geceyi merdivende geçirirsin, içeri almam seni!"
Beni dinledikten sonra, Emelya bir gün oturdu, bir gün daha oturdu; üçüncü gün sıvıştı. Bekledim, bekledim, gelmedi! Doğrusunu söylemek gerekirse, korktum, acıdım da. Zavallı şimdi nereye gitti? Başına bir şey gelecek, hey Tanrım, Tanrım! Gece oldu. Yine gelmedi. Sabahleyin sofaya çıkıp baktığım zaman orada uyuduğunu gördüm. Başını eşiğe dayamış, kapı aralığında yatıyor; soğuktan iyice kaskatı kesilmiş.
"Emelya ne yapıyorsun? Tanrı iyiliğini versin! Nereye gittin?"
"İşte siz Astafiy İvanoviç, bana demin kızdınız; beni sofada bırakmaya karar verdiniz, bunun için Astafiy İvanoviç içeri girmeyi göz alamadım, burada yattım..."
Hem kızdım, hem de içim sızladı.
"Sen Emelyanuşka, başka bir uğraş seçemez miydin? Kapı eşiğinde nöbet tutmak sanki bir iş mi?"
"Astafiy İvanoviç, başka hangi uğraşı seçebilirim?
"Sen," diyordum, "ey mahvolmuş adam (öyle kızmıştım ki) keşke terzilik sanatı öğrenseydin. Paltona bak! Sanki delik deşik olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp onunla merdiveni süpürüyorsun! Bir iğne alsan da delikleri namusunla diksen olmaz mı? Seni gidi fıçı!"
Derken efendim, bir iğne aldı; ben ona bunu alay olsun diye söylemiştim, ama o korktu. Paltosunu çıkardı, ipliği iğneye geçirmeye koyuldu. Ona bakıyorum, eh, doğal olarak gözleri karardı, elleri titredi, işte bu kadar! Uğraşıyor, uğraşıyor bir türlü ipliği geçiremiyordu; gözlerini kırpıştırıyor, ipliğin ucunu tükürükle ıslatıyor, eliyle büküyor, ama başaramıyordu! Elindekini atarak bana baktı.
"Eh Emelya, bana onur bağışladın! Başkalarının önünde olsaydı, kafanı ezerdim. Yo, ben sana, senin gibi saf bir adama, bunu alay etmek, utandırmak için söyledim. Git artık, Tanrı yardımcın olsun! Gel otur, böyle kötü bir şey yapma; merdivenlerde yatma ve beni utandırma!"
"Peki ne yapayım, Astafiy İvaniç? Her zaman sarhoş olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ben kendim de biliyorum. Ancak siz koru.. koru.. koruyucumu da boşuna kızdırıyorum."
Bu anda, birdenbire morarmış dudakları titredi, bir gözyaşı damlası solgun yanağından kayarak karışık sakallı çenesine yuvarlandı, titredi. Birdenbire benim Emelyam gözyaşlarına boğuldu... Aman Tanrım, sanki yüreğimi hançerlediler.
"Amma da duygulu adammışsın, hiç bilmezdim bunu," diye düşündüm, "artık seni büsbütün kendi başına bırakacağım; gürültüye gidersen de ben ne yapayım!"
Evet efendim, anlatacak daha birçok şey var! Bütün bu konu, öyle boş ve öyle anlamsız ki, sözünü etmeye değmez... Yani siz efendim, onun için iki kırık metelik bile vermezsiniz; ama ben bu olan şeylerin hiç olmamış olması için neler vermezdim! Benim, efendim, bir pantolonum vardı, kahrolsun, iyi güzel bir pantolon; mavi kareli.. onu buraya gelen bir çiftlik sahibi ısmarlamıştı, ama sonra dar geldiği için almadı, işte böylece elimde kaldı. Değerli bir şey olduğunu düşündüm. Bit pazarında belki beş ruble verirler; vermezlerse Petersburglu beyler için iki pantolon yaparım; bir yelek kuyruğu için parça bile kalır. Bu bizim gibi yoksul bir adam için, bilirsiniz çok iyidir. O zaman Emelyanuşka'da ciddi, üzüntülü durumlar görülmeye başladı. Baktım, bir gün içmedi, ertesi gün yine içmedi, üçüncü gün ispirtolu hiçbir şey ağzına koymadı, baykuşa döndü. Acıklı bir tavır alıyor; üzgün üzgün oturuyor. Herifin ya parası yok ya da doğru yolu tutmuş, kendi kendine pes demiş, aklını başına almış diye düşünüyorum.
İşte efendim, iş böyle oldu. Büyük bir bayram günüydü. Akşam duasına gittim. Dönünce Emelya'yı pencerede sarhoş buldum; fitil gibiydi ve sallanıyordu. Yaa, demek öyle azizim, diye düşündüm. Bir şey almak için sandığıma koştum. Baktım, pantolon yok... Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, yok, yok! Her yeri alt üst edip de bulamayınca, sanki yüreğim parçalandı! Yaşlı kadına koştum; önce onu sıkıştırdım; doğrusu günahına da girdim. Ortada kanıt olmasına karşın Emelya'dan hiç kuşkulanmadım. Herif, sarhoş, oturuyordu.Yaşlı kadın dedi ki: "Hayır. Tanrı aşkına, ben pantolonu ne yapacağım, yoksa giyecek miyim? Benim etekliği de demin bir erkek çaldı... İşte yani, bilmiyorum, haberim yok." Buraya kimin gelip gittiğini sordum: "Hiç kimse gelmedi efendim," dedi, "ben hep buradaydım, Emelyan İliç çıktı, sonra yine döndü; işte orada oturuyor. Ona sorun."
"Emelya, benim yeni pantolon belki sana gerekmiştir, onu sen mi aldın? Bir çiftlik sahibi için dikmiştim... anımsıyor musun?"
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, vallahi ben almadım."
Gördünüz mü başıma gelenleri! Yine aramaya başladım, aradım, taradım yok! Emelya ise oturup sallanıyor. Sonunda sandığın üstüne, onun karşısına çömelerek kendisini şöyle bir gözden geçirdim... Eyvah!.. diye düşündüm, yüreğim ateş kesilmiş, kan beynime vurmuştu. Birdenbire Emelya da bana baktı.
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey... Siz belki onu arakladığımı düşünüyorsunuz; ama ben almadım."
"Öyleyse Emelyan İliç, ayaklanıp gitti mi dersin?"
"Hayır, Astafiy İvaniç, hiç görmedim, belki de öyle."
"-Demek ki Emelyan İliç, pantolon kendiliğinden kayboldu."
"Belki de kendiliğinden kaybolmuştur, Astafiy İvaniç."
Onu dinledikten sonra, kalkıp pencereye yaklaştım, lambayı yaktım, işime başladım. Altımızda oturan memurun yeleğini onarıyor, bir yandan da göğsüm yanıp sızlıyordu. Hani bütün gardrobu sobada yakmak daha kolay gelirdi. Emelyan, yüreğimin öfkeyle dolduğunu anladı; çünkü efendim, bir adam kötülük yapmışsa, yıkımı, bir kuşun fırtınayı sezdiği gibi önceden sezer.
"Biliyor musunuz, Astafiy İvaniç," diye Emelyanuşka söz başladı (sesi titriyordu); "bugün sağlık memuru Antip Prohoroviç, geçen gün ölen arabacının karısıyla evlenmiş..."
Ona baktım, hem de öfkeyle baktım. Emelyan anladı. Kalktığını, karyolaya yaklaştığını, orada bir şeyler aramaya başladığını gördüm. Bekledim, uzun zaman oyalandı, kendi kendine söylendi: "Yok, yok, nereye kayboldu bu kerata!" Ne yapacak diye bekledim. Emelyan çömelerek karyolanın altına sokuldu. Ben dayanamadım.
"Emelyan İliç," dedim, "niçin çömelerek sürünüyorsunuz?"
"Astafiy İvaniç, ben, hiçbir şey... Belki araştırırsak bulunur."
"- Hımm," dedim, "Emelyan İliç, dinle!"
"Ne var Astafiy İvaniç?"
"Sen," dedim, "bir hırsız, bir dolandırıcı gibi, benim iyiliklerime, ekmeğime, tuzuma karşılık onu çalmadın mı?" Yani efendim adam önümde, diz üstü sürünmeye başladığı zaman içim burkuldu.
"Hayır... Astafiy İvaniç..."
Sonra olduğu gibi karyolanın altında kaldı. Uzun zaman yattı, sonra çıktı. Adamcağızın bir patiska gibi bembeyaz kesildiğini gördüm. Kalkarak benim yanıma, pencereye oturdu, böylece on dakika bekledi.
"Hayır, Astafiy İvaniç," dedi, sonra birden bire kalktı, ölü gibi sarararak bana yaklaştı:
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey, almadım..." Baştan ayağa ürperdi, titreyen parmağıyla göğsüne vurdu; sesi de, efendim, öylesine titriyordu ki, korktum, pencereye yapıştım.
"Öyleyse, Emelyan İliç, suçsuz yere sizi aptalca kırdımsa beni bağışlayın. Pantolona gelince, ne yapalım, varsın kaybolsun; biz onsuz ölecek değiliz ya! Tanrı'ya şükür, ellerimiz var; bir şey çalmaya gidecek değiliz. Başka bir zavallıdan da bir şey dilenmeyeceğiz; kendi ekmeğimizi kazanırız..."
Emelyan beni dinledi; bekledi, bekledi, sonra bir de baktım, oturdu. Böylece bütün akşam kımıldamadan durdu; ben yatmaya gittim, Emelya hep aynı yerde oturdu. Sabahleyin baktım, kaputun içine kıvrılmış, döşemede yatıyor; öyle düşkünleşti ki, yatağa bile yatmıyor. İşte efendim, o zamandan beri onu sevmez oldum, yani ilk günlerde ona karşı kin duydum. Sanki, beni oğlum soymuş ve kanlı bir davranışta bulunmuş gibiydi. Ah Emelya, Emelya, diye düşündüm. Emelya da, efendim, iki hafta durmadan içti. Yani tümüyle sersemleşti, ayyaş oldu. Sabahleyin çıkıp geceleyin geç dönüyordu; iki hafta ağzından tek söz çıkmadı. Sanırım üzüntü onu boğuyordu. Ya da kendi kendisini yiyip bitiriyordu. Sonra içmeye ara verdi; belki de varını yoğunu içkiye vermişti. Yine pencereye oturdu. Üç gün oturup ağzını açmadığını anımsıyorum; bir de baktım, adamcağız ağlıyor. Yani, efendim, gerçekten ağlıyor, hem de nasıl; iki gözü iki çeşme, gözyaşlarının nasıl döküldüğünü kendisi de anlamıyor. Ne var ki efendim, bir adamın, hem de Emelya gibi yaşlı bir adamın, üzüntü ve acı içinde ağladığını görmek insanın gücüne gidiyor doğrusu.
"-Emelya, ne oluyorsun?" dedim.
Birdenbire tepeden tırnağa ürperdi, sarsıldı. Ben, o olaydan beri, onunla ilk kez konuşmaya başladım.
"Tanrı aşkına Emelya, ne çıkar, her şey kaybolsun. Niçin böyle baykuş gibi oturuyorsun?" dedim; ona acımıştım.
"Evet Astafiy İvaniç, ben hiçbir şey... Bir iş bulmak istiyorum. Astafiy İvaniç."
"Nasıl bir iş, Emelyan İliç?"
"Şöyle Astafiy İvaniç, herhangi bir iş. Belki eskisi gibi bir memurluk bulurum; demin Feodosi İvaniç'e ricaya gittim. Ben, Astafiy İvaniç, memurluk bulursam, size hepsini geri veririm. Bütün harcamalarınızı faiziyle öderim."
"Yeter Emelya, yeter; işte bir halttır ettim! Artık, kahrolsun, eskisi gibi yaşayalım!"
"Hayır Astafiy İvaniç, siz, belki şey... Ben sizin pantolonu almadım..."
"Eh, nasıl istersen; Tanrı yardımcın olsun, Emelyanuşka!
"Hayır, Astafiy İvaniç, ben artık sizde kalamam, kusuruma bakmazsınız artık, Astafiy İvaniç."
"Tanrı yardımcın olsun Emelya İliç, seni aşağılayan kim, evden kovan kim.. yoksa ben mi?"
"Hayır, benim için artık sizde oturmak ayıp olur... En iyisi ben gideyim..."
Adamcağız kızdı, hep aynı şeyi yineleyip duruyor. Ona bakıyorum paltosunu omuzlarına çekiyor.
"Sen böyle nereye gidiyorsun, Emelya İliç? Sen hiç söz dinlemez misin? Nereye gideceksin?"
"Hayır, beni bağışlayın Astafiy İvaniç, beni alıkoymayın, (hem de ağlayacak gibi bir tavır alıyor) suçtan uzaklaşacağım, Astafiy İvaniç. Siz artık değiştiniz."
"Nasıl değiştim. Değişmedim! Sen küçük, akılsız bir çocuk gibi tek başına ölüp gideceksin, Emelyan İliç."
"Hayır Astafiy İvaniç, siz artık çıkarken, sandığınızı kilitliyorsunuz, ben de Astafiy İvaniç, bunu görünce ağlıyorum... Hayır, en iyisi siz beni bırakın, Astafiy İvaniç, birlikte yaşadığımız sürece size yaptığım kötülükleri bağışlayın!"
Ne yapalım efendim? Adamcağız gitti. Bütün gün onu düşündüm, gelecek diye bekledim, yok. Ertesi gün yok; daha ertesi gün, yine yok. Korktum, dert içimi yakıyor, yemiyor, içmiyor, uyumuyorum. Adamcağız beni iyice üzüntüye soktu. Dördüncü gün onu aramaya çıktım, bütün meyhanelere baktım, sordum; yok! Emelyanuşka kaybolmuştu. "Hâlâ yaşıyor musun?" diye kendi kendime söylendim; "belki bir duvar dibinde körkütük serildin, şimdi orada çürük bir kütük gibi yatıyorsundur." Yarı canlı yarı ölü bir durumda eve döndüm. Ertesi gün yine aramaya karar verdim. Niçin buna göz yumdum, niçin bu aptal adamın gitmesine razı oldum diye kendi kendime ileniyordum. Tam beşinci gün, güneş doğarken, bir de baktım kapı gıcırdadı (bayram günüydü), Emelyan'ın içeri girdiğini gördüm. Morarmış, saçları kir içinde, sanki sokakta yatmıştı. İğne ipliğe dönmüştü. Paltosunu çıkardı, sandığın üstüne oturarak bana baktı. Çok sevindim, ama içim eskisinden çok sızladı. İşte efendim, böyle oldu. Benim buna benzer bir suçum olsaydı, bir köpek gibi ölmeyi göze alır, dönüp geri gelmezdim. Oysa Emelya gelmiş. Elbette böyle bir adamı, böyle bir durumda görmek can sıkıcı bir şeydir. Onu beslemeye, okşamaya, avutmaya başladım. "Eh," dedim, "Emelyanuşka, geldiğine sevindim. Biraz geç kalsaydın seni aramak için yine meyhanelere koşacaktım. Yemek yedin mi?"
"Yedim, Astafiy İvaniç."
"Doğru söyle, yedin mi? Kardeşim, dünden biraz lahana çorbası kalmış; hem sade suya değil, etli. İşte soğan ekmek de var. Ye, sağlığın için yararlı olur."
Ona yemek verdim; o zaman, belki üç gündür bir şey yememiş olduğunu anladım, öyle bir iştahı vardı ki... Demek acıktığı için bana geldi. Ona, dostuma bakarak yumuşadım. Sonra da bir şarapçıya koşmayı düşündüm. Onu avundurmak için şarap getirmeli ve konuyu bitirmeli. Artık Elemyanuşka'ya kızmıyordum! Şarap getirdim. "İşte," dedim "Emelyan İliç, bayram dolayısıyla içelim; içmek ister misin? İyi bir şarap."
Elini uzattı, hırsla uzattı, aldı, sonra durdu; biraz bekledi, tutup ağzına götürürken şarabın elinden döküldüğünü gördüm. Evet, elleri titriyor ve şarap çalkalanıp dökülüyordu. Kadehi hırsla ağzına kadar götürdü, ama hemen masaya koydu.
"Ne var Emelyanuşka?"
"Hayır; ben şey... Astafiy İvaniç..."
"Biraz içmez misin?"
"Ben Astafiy İvaniç, ben... Artık içmeyeceğim, Astafiy İvaniç."
"Nasıl, hiç içmeyecek misin? Yoksa, yalnızca bugün mü içmiyorsun?"
Sustu. Baktım gözlerini önüne eğdi, ellerine dayadı.
"Ne oluyorsun, hastalandın mı Emelyan?"
"Evet, biraz rahatsızım, Astafiy İvaniç."
Tutup onu karyolaya yatırdım. Baktım, gerçekten kötü. Başı ateş içinde, nöbet geldi, titriyor; bütün gün yanında durdum, geceye doğru daha da kötüledi. Ona içirmek için kvasa yağ ve soğan karıştırdım, biraz da ekmek ekledim. "Al biraz türi iç, belki iyileşirsin!" Başını salladı.
"Hayır, bugün artık yemeyeceğim, Astafiy İvaniç," dedi.
Ona çay hazırladım, bundan daha iyi bir şey olmazdı, yaşlı kadını iyice yordum. Ama iyileşmiyordu. Üçüncü sabah doktora gittim. Yakınımızda Kastopravov adında tanıdık bir doktor oturuyordu. Ben daha Bosamiyagin ailesinin yanında çalışırken tanışmıştım; beni iyileştirmişti. Doktor geldi; "Bakın," dedi, "İş kötü, beni boş yere çağırmışsınız, isterseniz ona bir toz verebilirim." Böylece beşinci gün geldi çattı.
Benim önümde efendim, yatıyor, sönüyordu. İşimi elime alıp pencere yanına geçiyordum. Kocakarı sobayı yakıyordu. Hepimiz susuyorduk. Efendim, yüreğim onun için, o umarsız için adeta kanıyordu; sanki kendi oğlumu gömüyordum. Biliyorum ki, Emelya şimdi bana bakıyor. Bunu sabahleyin görmüştüm, adamcağız kendini zor tutuyor. Bir şey söylemek istiyor, evet, ama cesaret edemiyor. Sonunda ona baktım, zavallının üzüntü dolu gözlerini benden ayırmadığını, ama kendisine baktığımı gördüğü an gözlerini indirdiğini anladım.
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Eğer, örneğin benim paltom bitpazarına götürülürse, ona çok para verirler mi, Astafiy İvaniç?"
"Eh," dedim, "belli olmaz, çok mu verirler, az mı? Belki de üç ruble verirler, Emelyan İliç."
Oraya götürülmüş olsaydı hiçbir şey vermezlerdi, dahası, böyle berbat bir şeyin satılmasına gülerlerdi.
Ama zavallıyı bildiğim için, onu, Tanrı'nın bu saf kulunu avutmak için, bunu söylemedim.
"Ben de aslında üç gümüş ruble vereceklerini tahmin etmiştim. Çuhadan yapılmıştır, Astafiy İvaniç. Çuhadan olduktan sonra, nasıl olur da üç ruble etmez?"
"Bilmiyorum Emelyan İliç," dedim, "götürmek istersen, üç rubleden başlamalısın."
Emelya biraz sustu; sora yine seslendi:
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Ben öldükten sora paltomu satın, benimle birlikte gömmeyin. Ben böyle de yatarım; o değerli bir şeydir; belki size yarar."
O anda yüreğim anlaşılmaz bir duyguyla burkuldu. Adamcağızın ölümden önce gelen bir kaygıya tutulduğunu görüyordum. Yine sustuk. Böylece bir saat geçti. Ona bir daha göz attım, hep bana bakıyordu. Gözlerimle karşılaşınca yine gözlerini indirdi.
"Biraz su içmek istemez misin, Emelyan İliç?"
"Verin, Tanrı yardımcınız olsun, Astafiy İvaniç."
Ona su verdim, içti:
"Teşekkür ederim, Astafiy İvaniç," dedi.
"Başka bir şey istemez misin, Emelyanuşka?"
"Hayır, Astafiy İvaniç; bir şey istemiyorum. Ben şey..."
"Ne var?"
"Şey..."
"Ne şeyi Emelyanuşka?"
"Pantolon... şey... O zaman sizin pantolonu ben almıştım... Astafiy İvaniç..."
"Zararı yok, Tanrı seni bağışlar Emelyanuşka, zavallı talihsiz adam! Rahat öl..." Benim de efendim, soluğum kesildi, gözlerim yaşardı, bir an için ona arkamı döndüm.
"Astafiy İvaniç..."
Baktım, Emelya bana bir şey söylemek istiyor; doğruluyor, çabalıyor, dudaklarını kımıldatıyor... Birdenbire yüzü kızardı, bana baktı... Yeniden sarardı, sarardı. Bir saniyede bütün gücünü yitirdi, başı arkaya düştü, son kez iç çekti, ruhunu Tanrı'ya teslim etti ..

Namuslu Hırsız , Dostoyevski

Melike, bir alıntı ekledi.
04 May 21:57 · Kitabı okudu · Puan vermedi

-Sayın şefim. Allah size bir milyar yıl ömür versin ama Nabit Koyan öldü.
-Ne? Öldü mü? Neden öldü?
-Efendim, bilmiyorum, ama ırkçılar öldürdü galiba...
-Ne diyorsun? Nasıl öldürdüler?
-Beddua ederek öldürmüşler. Halk arasında böyle bir söylenti var.

Beşeri Şef´in gözleri açıldı ve rengi sapsarı oldu:
-Aman sakın ha bizi de öldürmesinler?
-Merak buyurmayın şefim. Irkçıların duası kabul olunsaydı gökten Türk yağardı.

Dalkavuklar Gecesi, Hüseyin Nihal Atsız (Sayfa 112)Dalkavuklar Gecesi, Hüseyin Nihal Atsız (Sayfa 112)

İki Kardeş: Yalnızlık ve Ölüm
Bazen konuşsam da konuşmasam da yanımda birileri olsun isteği duyarım. Yalnızlığa düşmemek veya yalnızlığa düşmediğime kendimi inandirmak için.
Yalnızlık boğulmaya benziyor. Boğulan kişinin durumun asıl vahim kısmı çaresizce çırpınırken her şeyi çevreleyen maviliğe bakıp bu son anlarında ne kadar yalnız olduğunun farkına varmasıdır. Ardından yavaş yavaş denizin dibine giden bu insan, aslında zaten bir dibin içinde hayatını geçirdiğini farkına varır. Nihayet ölüm gelir. Zaten ölüm yalnızlık ile kardeştir, yoldaştır. Birbirlerini her daim gözetirler ve birbirlerine karşı oldukça centilmenlerdir. Ölüm, bu sefer sıra senin olsun, der yalnızlığa; nasılsa yalnızlık da bir nevi ölüm değil midir, diyerek pis pis sırıtır. Bu centilmenliğe sevinen yalnızlık , aman efendim ben sadece yaşadığını sananları sararim ve ancak siz ölümün bir fragmanı olabilirim, diyerek nezaketle karşılık verir. Başka bir vakit yalnızlık centilmenlik yaparak, ölüm bey bu insan yalnız kalamayacak kadar yalnız zaten, buyrun der, bunu büyük bir memnuniyetle karşılayan ölüm insanın nihai sonu olarak insana gelir.

Burcu, bir alıntı ekledi.
30 Nis 23:11 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Aman efendim, nasıl itiraz edersiniz, bu iki kere ikinin dört ettiği gibi açıktır." diye çıkışırlar size, "Doğa size danışmaz; beğenmediğiniz, şahsi istekleriniz ona vız gelir. Tabiatı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar, duvardır vs. vs." Hey Tanrım, ya herhangi bir sebeple bu kanunlardan ve iki kere ikinin dört etmesinden hoşlanmıyorsam, tabiat kanunlarından, iki kere ikinin dört etmesinden bana ne? Şüphesiz böyle bir duvarın hakkından gelmeye gücüm yetmezse boşu boşuna yırtınacak değilim, ama karşımda gücümün yetmediği bir taş duvar var diye büsbütün boyun eğmeye de razı olamam.

Yeraltından Notlar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 14 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Yeraltından Notlar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski (Sayfa 14 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)