• ( Derin daktilonun başında yazmaktadır. Açelya’nın sesi fonda duyulur, Derin kahvesini içer. )

    AÇELYA – Ne yazıyorsun aşkım?.
    DERİN – Seni…
    AÇELYA – Ama ben buradayım, arkanda…
    DERİN – Evet biliyorum, hissediyorum.
    AÇELYA – Yazma, dön bana…
    ( Derin arkasına döner, göremeyince daktilonun başına döner… )
    DERİN – Bak yoksun işte, susuyorsun, konuşmuyorsun, var olmuyorsun tam tersi yok
    oluyorsun…
    AÇELYA – Sen öyle düşünüyorsun hayatım… Aslında ben konuşuyorum ama sen beni o zaman
    duymuyorsun, görmüyorsun.
    DERİN – Peki neden?.
    AÇELYA – Bende bilmiyorum… Omuzlarında parmaklarım, hissediyor musun?
    DERİN – Evet…
    AÇELYA – Hissedebiliyorsan, var olduğumun kanıtı değil mi?.
    DERİN – Ama baktığımda yoksan… Bu da yokluğunun bir kanıtı değil mi?.
    AÇELYA – Beni konuşturduğunu düşünme…
    DERİN – O zaman konuşamazsın…
    AÇELYA – Tabu koyuyorsun…
    DERİN – Ben aptalın tekiyim… ( Daktilonun başından kalkar. ) Ne yapıyorsun sen ya? Of… (
    Yavaş yavaş tekrar daktilonun başına oturur Derin… )
    AÇELYA – Neden geldin?.
    DERİN – Bilmiyorum…
    AÇELYA – Çünkü beni daha çok merak ediyorsun, görmek istiyorsun, hissetmek istiyorsun…
    DERİN – Hayır sorunun cevabını buldum. Yalnızlık…
    AÇELYA – Yalnızlık değil bunun cevabı, kolaya kaçma, sen yalnız değilsin…
    DERİN – Tamam delilik o zaman…
    AÇELYA – Kime göre, neye göre?.
    DERİN – İnsanlara göre…
    AÇELYA – Sen insan değil misin?.
    DERİN – Hayır ben deliyim…
    AÇELYA – Bende bir deliye aşığım o halde…
    DERİN – Evet deli dana aşkı yaşıyoruz aşkım…
    AÇELYA – ( Gülümser. ) Mutlu değil misin peki?.
    DERİN – Mutluyum…
    AÇELYA – Peki, sorun ne?.
    DERİN – Sorun deli mutluluğu!. İnsan mutluluğu daha iyi değil mi?.
    AÇELYA – İyi olabilir, kötü mutluluk, kötü de olsa iyi değil mi?.
    DERİN – Ama çok saçma…
    AÇELYA – Bu nasıl bir şey biliyor musun?
    DERİN – Nasıl?.
    AÇELYA – Beni görmek, duymak veya hissetmek için yazman gerekiyormuş gibi
    düşünüyorsun.
    DERİN – Peki ( Daktilonun başından kalkar. Odanın içinde gezinir. ) Nerdesin hani
    göremiyorum, konuşuyor musun?. Ooooff! ( Daktilonun başına döner. ) Gördün mü bak
    göremiyorum?. Sen konuştun mu peki?.
    AÇELYA – Evet konuştum…
    DERİN – Neden duyamıyorum?.
    AÇELYA – Şimdi nasıl duyuyorsun?.
    DERİN – Duymuyorum, kulaklarımın içindesin sadece… Yani dışından girmiyorsun… Off…
    dediğim yere geliyor konu, sen olursan şizofreni bir aşk olursun…
    AÇELYA – Ya gerçeksem? Ya hiç kimse göremiyorsa? Ya herkes yanılıyorsa? Olamaz mı?.
    DERİN – Herkes yanılıyor olamaz!.
    AÇELYA – Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, kimse bir şey düşünmüyor demektir…
    DERİN – Walter Lippman
    AÇELYA – Evet... Onun dediğine göre sende düşünmüyor olursun…
    DERİN – Ama bu saçma düşünce…
    AÇELYA – Farklı sadece…
    DERİN – Çok farklı…
    AÇELYA – Ama farklı… Ben onların olmadığını iddia etmiyorum sana, dikkat ediyorsan?.
    DERİN – Nasıl yani?.
    AÇELYA – Ya onları bilmeden var edebilmişsen ve sadece şu an ben sana hayal ürünü gibi
    geliyorsam?.
    DERİN – Peki bir saniye… Sadece dinleyeceğim ve ben yazana dek sadece sen konuşacaksın.
    Hissettiğim kelimelerini, hemen yazacağım. Sende doğru mu, değil mi cevap vereceksin,
    anlaştık mı?.
    AÇELYA – Tamam anlaştık…( Derin yazmayı bırakır. ) Konuşuyorum…
    DERİN – Konuşuyorum mu dedin?.
    AÇELYA – Evet…
    DERİN – Ya hadi git!.
    AÇELYA – İnanmak istemiyorsun işte…
    DERİN – Aptal olduğuma mı? Evet, haklısın!.
    AÇELYA – Başa dönüyoruz desene…
    DERİN – Ne bekliyorsun benden?
    AÇELYA – Gerçek olduğumu düşünmeni değil, gerçek olduğumu bilmeni istiyorum…
    DERİN – İşte sen benim, deli olmamı istiyorsun?.
    AÇELYA – Tamam ne yaparsan yap…
    DERİN – Neden gittin yanımdan?.
    AÇELYA – Yakınında olmam için bir neden göremiyorum…
    DERİN – Seninle konuşuyorum farkındaysan?.
    AÇELYA – Ben diye bir şey yok burada, sen delisin hayatım, kendi kendine konuşuyorsun…
    DERİN – Gelir misin yanıma?.
    AÇELYA – Gelmiyorum…
    DERİN – Üüf! Alttan alır mısın biraz?.
    AÇELYA – Beni çok yoruyorsun…
    DERİN – Biliyorum, özür dilerim, affettin mi beni?. ( Açelya cevap vermez. ) Lütfen…
    AÇELYA – Peki ama söz vereceksin bu sefer…
    DERİN – Ne için?.
    AÇELYA – Pes etmek yok…
    DERİN – Beni seviyor musun gerçekten?.
    AÇELYA – Sevmesem seninle neden uğraşayım?.
    DERİN – Sevmediğinden olabilir mi?.
    AÇELYA – Kırıyorsun beni…
    DERİN – Özür dilerim…
    AÇELYA – Hep diliyorsun...
    DERİN – Sende hep kabul ediyorsun…
    AÇELYA – Etmeyince üzülüyorsun…
    DERİN – Üzülmemi istemiyor musun?.
    AÇELYA – İstesem senle konuşmazdım.
    DERİN – Kararsızım…
    AÇELYA – Darbeler yüzünden değil mi?.
    DERİN – Evet zihnim delik deşik, şimdilik ölümsüzüm ama aslında ölmüş gibiyim…
    AÇELYA – Şu an?.
    DERİN – Gerçeği söylemek gerekirse, diri hissediyorum kendimi.
    AÇELYA – Neden?.
    DERİN – Garip ama mutluyum… Hoş geldin hayatım…
    AÇELYA – ( Gülümser. ) Hoş buldum sizi bayım… Söz mü peki?.
    DERİN – Söz ulen!.
    ( Işıklar söner. Derin odadan içeriye girer hemen arkasından Açelya. )
    DERİN – Bak aşkım birazdan gelir Kamil, nerdesin önümde misin?.
    AÇELYA – Evet tatlım.
    DERİN - Beni iyi dinle şimdi hayatım. Kamil ile konuşurken araya çok girme, şimdi ben
    karıştırırım, pot kırarım falan aman ha…
    AÇELYA – Tamam… ( Derin’in telefonu çalar. ) Kim?.
    DERİN – Kamil… ( Açar telefonu… ) Alo? Geldiniz mi? Tamam açıyorum kapıyı… ( Kapatır
    telefonu, otomata basıp, kapıyı açar. ) Gelmişler.
    AÇELYA – Kahveleri hazırlayım mı?.
    DERİN – Aşkım?.
    AÇELYA – Efendim?.
    DERİN – Sen görünmezsin biliyorsun değil mi?.
    AÇELYA – Evet beni görünmez yapanda sensin, onu da sen biliyorsun değil mi?.
    DERİN – Ama ne konuşmuştuk, alıştıra alıştıra delirmek istiyorum. Daha sesini zor var ettik
    tey tey tey…
    AÇELYA – Tamam hayatım. ( Kapıdan Kamil ve sevgilisi Aslı girer. )
    DERİN – Vay vay vay hoş geldiniz…
    KAMİL – Nasılsın kardeşim?.
    AÇELYA – O kıyafetin altına, o gitmiş mi şimdi?.
    DERİN – İyi diyelim iyi olsun…
    KAMİL – Aslı, nişanlım. Aslı bu da her daim bahsettiğim çocukluk arkadaşım Derin.
    DERİN – Çok memnun olduğum tanıştığıma, çok şıksınız bu arada.
    AÇELYA – Sulanma kıza!
    ASLI – Teşekkür ederim, bende çok memnun oldum.
    DERİN – Alayım ben onları ( Üstlerini alır asar. ) Geçin siz keyfinize bakın, kendinizi evinizde
    gibi hissedin lütfen. Ne içersiniz?
    KAMİL – Fark etmez kardeşim.
    DERİN – Sıcak suyum hazır isterseniz kahve, alkol veya meşrubat?
    KAMİL – Kahve olabilir.
    AÇELYA – Olabilir ne demek?.
    ASLI – Kahve alayım bende.
    AÇELYA – Bak netlik budur.
    DERİN – Tamamdır. ( Derin içeriye geçer, Aslı koltuğa oturur, Kamil masanın başına gelip,
    yazıları inceler. )
    AÇELYA – Süslü hatun oturuyor, Kamil de yazılarını inceliyor hayatım.
    ( Aslı kalkar, Kamil’in yanına gelir, birlikte incelerler. )
    AÇELYA – Süslü de merak etti, yanına geçti şimdi… ( Kamil etrafı gezmeye devam eder. Aslı
    masanın üstünden bir kağıt alır ve okur. )
    ASLI – Gizli dünyamın başkenti mi olacaksın be kadın… Yoksa, Açelya sen misin?. Yüreğimin
    bataklığında açan kadın, ilk sırrım… Bakma bana öyle, senden bahsediyorum, kelimelerimin
    sahibi… Emrinde yirmi dokuz harf ve milyonlarca kelime mühendisi. Hepsi sana gitmek için
    yazılacaktır. Seni ölümsüzleştirmek için ama kimsin sen?. Söyle Açelya, sen misin?. Kim ki bu
    Açelya?.
    KAMİL – Yeni bir hikayeye başlamış sanırım.
    DERİN – Kahveler de geldi…
    KAMİL – Sağol kardeşim…
    ASLI – Teşekkür ederim.
    AÇELYA – Aşk olsun hani bana?.
    DERİN – Afiyet olsun. ( Otururlar. )
    ASLI – Açelya kim?.
    AÇELYA – Ne güzel beni merak ediyor demek…
    KAMİL – Yeni kitap mı?.
    DERİN – Evet… Açelya şey…
    AÇELYA – Gerçeği söyle tatlım.
    DERİN – Bir karakter… Şey gibi aslında…
    AÇELYA – Gerçeği söyle dilinin ucunda zaten…
    DERİN – Ana düşünce, aslında dünya bir kitap …
    AÇELYA – Her zamanki gibi süsle tabi… Biliyorsun, asıl çıplaklık yeterince net gelmez tabi…
    KAMİL – Evet?.
    DERİN – Hepimiz bu kitabın içerisinde bir karakteriz ama ben kitabın içindeki karakter
    olduğumu öğreniyorum..
    KAMİL – İlginç…
    DERİN –Biri sayesinde gerçeği öğreniyorum, gibi bir şey…
    AÇELYA – Sübliminal mesaj.
    ASLI – Sübliminal mesaj var diyorsunuz yani…
    AÇELYA – Zekiymiş süslü.
    DERİN – Her şeyin bir sübliminal mesajı vardır.
    ASLI – Açelya’yı ne kadar çok sevdiğiniz belli ama…
    AÇELYA – Sevdim ben bu kızı.
    DERİN – Beni benden daha iyi tanıyor olmasına bağlıyorum onu da… yani aslında o beni
    benden daha çok seviyor.
    ASLI – Siz kendinizi sevmiyor musunuz?.
    DERİN – Olması gerektiği kadar…
    KAMİL – Her şeyin fazlası zarar tabi… ee onun dışında ne yapıyorsun Derin?. ( Aslı’nın
    telefonu çalar. )
    DERİN – Beni boş ver, siz nereye gidiyorsunuz?.
    ASLI – Geldin mi canım?.
    KAMİL – Yemeğe sende gel diyeceğim çıkmayacaksın.
    AÇELYA – Hadi gidelim aşkım?.
    DERİN – Yok aşkım aman kardeşim, biliyorsun sevmiyorum dışarıyı.
    ASLI - ( Kamil’e uzatır telefonu ) Selin
    AÇELYA – Selin nerden çıktı şimdi?.
    KAMİL – Söyle canım… Yeni geldik bizde, çık istersen 2 dakika yukarı, soluklanırsın biraz,
    Derin’le tanışırsın sonra hep birlikte çıkarız. ( Kalkar kapıya doğru ilerler. ) Tamam açıyorum
    şimdi.
    ASLI – Nasıl yazıyorsunuz?.
    DERİN – Nasıl yazdığımı öğrenemedim daha, bilmeden yazıyorum.
    KAMİL – Sana bir şey söyleyeyim mi kardeşim?. Sen adınla bir bütünlük sağlamışsın. (
    Kapıdan bakar. ) Hoş geldin. ( Selin kapıdan girer. )
    SELİN – Hoş bulduk.
    ASLI – Hoş geldin canım.
    AÇELYA – Hiç hoş gelmedin bence!.
    KAMİL – ( Selin’e Derin’i gösterir. ) Derin benim çocukluk arkadaşım, Selin de Aslının
    çocukluk arkadaşı.
    DERİN – Öyle mi çok memnun oldum tanıştığıma.
    SELİN – Bende çok memnun oldum…
    KAMİL – Çocukluk arkadaşları toplandık, körebe mi oynasak? ( Gülüşürler. )
    SELİN – Ondan önce ben bi lavabonuzu kullanabilir miyim?.
    DERİN – Elbette hemen şurada.
    SELİN – Aslı bakar mısın canım.
    ASLI – Geldim. ( Sahneden çıkarlar. )
    KAMİL – Nasıl ama çok güzel değil mi?
    AÇELYA – Amacı ne bunun?.
    DERİN – Bilmem.
    KAMİL – Nasıl bilmem?.
    DERİN – Güzelmiş gerçekten.
    AÇELYA – Seni parçalarım.
    DERİN – Hatta baya baya güzelmiş.
    AÇELYA – Benimle oynama Derin!.
    KAMİL – Bak benden duymuş olma, sana zaten sırılsıklam aşık bu kız.
    AÇELYA – Nasıl yani?.
    DERİN – Nasıl yani?.
    KAMİL – Aslı okuması için senin kitaplarından vermiş Selin’e
    DERİN – eee?.
    AÇELYA – eee?. ( Aslı’yla Selin girer. )
    ASLI – Biz hazırız çıkalım mı?.
    AÇELYA – Hayır konu kapanmadan çıkmak yok!.
    SELİN – Sizde geliyorsunuz değil mi?.
    DERİN – Yok… Ben dışarıya çıkmayı pek sevmiyorum.
    SELİN – Gelseydiniz iyi olurdu. ( Gülümser.) Sizde bana eşlik ederdiniz.
    AÇELYA – Sürtüğe bak sen…
    KAMİL – Başka zaman artık, olursa tabi… Derin’im kendine iyi bak kardeşim, yine uğrarım
    ben. Bir isteğin var mı?.
    DERİN – Yok, teşekkür ederim kardeşim. Sizde kendinize iyi bakın.
    SELİN – Tanıştığıma çok memnun oldum tekrar.
    DERİN – Bende çok memnun oldum.
    ASLI – Teşekkürler her şey için, görüşürüz. ( Çıkarlar. )
    DERİN – Oh be, sonunda gittiler!. Aşkım?. Açelya?. OoooOo küstün mü?. Çocuk musun sen
    ya, of!?. ( Kapı çalar, kapıyı açar. )
    SELİN – Şey ben lavaboda çantamı unutmuşum.
    DERİN – Tabi getiriyim, buyurun siz içerde bekleyin isterseniz.
    SELİN – Teşekkürler, zahmet olacak.
    DERİN – Aa daha neler. ( İçeriye göz atar, tekrar geri gelir. ) Emin misiniz burada
    unuttuğunuza? İçeride bulamadım da. ( Kapı çalınır. ) Kim ki?. ( Kapıyı açar. ) Siz kimsiniz?.
    YAZAR – Yazar.
    DERİN – Hangi yazar?.
    SELİN – Kim?.
    DERİN – Yazarmış.
    SELİN – Ne yazıyormuş?.
    DERİN – Ne yazıyorsunuz?.
    YAZAR – Sizi…
    DERİN – Hasiktir.
    SELİN – Aynısından.
    YAZAR – Aa küfür yok, çocuklar izliyor olabilir. İçeri geçebilir miyim?.
    DERİN – Ne demek ev sizin.
    YAZAR – Eyvallah. Oturun keyfinize bakın, biraz odayı inceleyip düşünmem gerek…
    DERİN – Siz gerçek misiniz?.
    YAZAR – Evet hatta durun Kamil ve Aslı’yı da alalım böyle. ( Kamil ve Aslı kapıdan girerler. )
    KAMİL – Selamın Aleyküm.
    DERİN – Aleyküm Selam
    ASLI – Salak “Çantamı unutmuşum” mu denir?. Daha farklı bir kur taktiği bulsaydın
    takılmazdık.
    SELİN – Çok bülüyorsan Aslı, sen olsaydın Selin.
    ASLI – Bülüyorsan diye bir kelime mi var?
    SELİN – Ben gayet güzel konuşuyorum tamam mı?. Yazar yanlış yazdı...
    ASLI – At hemen suçu yazara. İyi olunca sen, kötü olunca yazar mı?.
    SELİN – İşin yönetmen boyutu da var canım. ( Kamil, Aslı’yı teselli eder. )
    KAMİL – Tamam aşkım, sakin ol…
    ASLI – Sende iyi sevdin karakteri “aşkım, maşkım” uzak dur benden! Bi kere sen benim tipim
    değilsin, tamam mı?.
    KAMİL – Tamam. Yazar bey?.
    YAZAR – Efendim.
    KAMİL – Bunun içindeki şeytan fırladı.
    YAZAR – Lütfen, bana biraz izin verin… Oyunun gidişatı hakkında düşünüyorum. ( Kapı
    zorlanır. İki hırsız girer içeri, gayet normal sessiz bir şekilde evi soymaya çalışırlar. )
    ASLI – Aşkım hırsız!.
    KAMİL – Ne oldu tırsınca hemen aşkıma bağladın, çakal seni ama merak etme korurum ben seni.
    DERİN – Hop ne oluyor?
    YAZAR – Sakin olun sizi duymazlar, görmezler.
    KAMİL – Hasiktir.
    HEPSİ – Aynısından.
    YAZAR – Şşşşşt!.
    DERİN – Ama efendim evimi soyuyorlar.
    YAZAR – Yenisini yaparız.
    SELİN – Şey… Acaba bana da bir tane fino köpeği alabilir misiniz?. ( Kapıdan Yazar’ın annesi
    girer. )
    ANNE – Oğluuuuuuuşum…
    YAZAR – Anne buraya da mı geldin ya?.
    ANNE – Ben her yere girerim, anneyim ben… Benim Annelik pasaportum var bak ( Gösterir. )
    , giremeyeceğim yer yok. ( Kapıdan Yazar’ın babası girer. )
    BABA – ( Kartını gösterir. ) Merhabalar, merhabalar. Bende babası oluyorum. Güzel evmiş
    ama…
    YAZAR – Helal size… Tamam izin verin şimdi, çok değişik bir senaryonun içindeyiz, sizlik bir
    mevzu yok ortada, ofofofof. ( Oturur. )
    KAMİL – Merhaba Efendim. Ben oğlunuzun yazdığı bir karakterim adım Kamil.
    BABA – Öyle mi çok memnun oldum, benim adım Baba.
    SELİN – Teyzecim isterseniz siz böyle geçin.
    ANNE – Ay sağol kızım.
    BABA – Ne oluyor şimdi burada?.
    KAMİL – Şimdi konu takıldı. Ben size anlatayım, şizofren hastası Derin ( Gösterir. ) Benim
    çocukluk arkadaşım.
    ANNE – Vah vah vah… Geçmiş olsun çocuğum.
    DERİN – Sağol teyze.
    KAMİL – Selin’de, Derin’e hasta…
    SELİN – Benim o.
    ANNE – Güzel kızmış, kıymetini bil.
    SELİN – Teşekkür ederim efendim.
    DERİN – Olur.
    KAMİL – Ve Aslı da benim sevgilim.
    BABA – Memnun oldum kızım…
    ASLI – Rol icabı amca…
    ANNE – Kamil oğlum, sen bu kızla evlenme.
    KAMİL – Öyle düşünüyorum zaten teyze.
    DERİN – Yazar bey bir şey soracağım?.
    YAZAR – Evet?.
    DERİN – Sizde benim gibi şizofren misiniz?.
    YAZAR – Bu dünya da evet, gerçek dünyamda hayır.
    DERİN – Peki, benim hangi dünyam gerçek?.
    YAZAR – Burası senin gerçek dünyan.
    DERİN – Anladım… Peki neden ben?.
    YAZAR – Ondan önemli işler var bir saniye… ( Hırsız diğer karakterlerin farkına varır,
    arkadaşını dürter. Arkadaşı dönüp bakar. )
    HIRSIZ – Hasiktir… ( Hırsız2 arkadaşının ağzını kapatır. )
    HIRSIZ 2 – Selamın Aleyküm.
    BABA – Ve Aleyküm Selam. Bunlar kim çocuğum?.
    KAMİL – Hırsız bunlar.
    BABA – Bak sen, böyle kolay mı çalıyorlar?.
    DERİN – Vallahi biz 5 dakikadır soygun anını izliyoruz bey babacım.
    ANNE – Eşşek kadar adamsınız oğlum, çalışsanıza.
    HIRSIZ – Orası öyle tabi teyzecim ama bizim kötü niyetimiz yok. Sessizce girdik ev halkı
    tedirgin olmasın diye.
    DERİN – İyi de oğlum bunlar benim.
    HIRSIZ 2 – Bizim felsefemizde, senin benim yok abi.
    KAMİL – Sokarım sizin felsefenize, öyle felsefe mi olur?. Soyunun o zaman her şeyinizi verin,
    hiçbir şeyiniz olmasın… Sonra didinin edinin, kazandıklarınızı biz alalım. Nasıl güzel fikir değil
    mi?. Ama sonra darılmaca yok! Bizim felsefemiz böyle, senin benim yok yani. ( İki polis girer
    içeri )
    POLİS – Hayırlı günler.
    ANNE – Buyur çocuğum.
    DERİN – Teyzecim ev benim. Buyurun?.
    POLİS – Biz Polisiz.
    DERİN – O kadar kolay yani?. Gösterin rozetleri? ( Gösterir. ) Vay canına.
    KAMİL – Yazar kıyak geçiyor.
    ANNE – Geçer benim aslanım.
    POLİS 2 – Hırsız ihbarı aldık, doğru mu adres?.
    SELİN – Evet, bu ikisi memur bey
    POLİS – Al kardeşim bu ikisini.
    POLİS 2 – Senin havan kime oğlum?. Komiser misin?.
    POLİS – Sivillerin yanında kavga etmeyelim Hüsam.
    POLİS 2 – İyi o zaman, al şu ikisini de karakola gidelim Kamil.
    KAMİL – Kamil benim.
    POLİS 2 – Memnun oldum, bende Polis Kamil.
    POLİS – Tamam sen sağdakini al Kamil.
    POLİS 2 – Tamam bende soldakini alırım.
    POLİS – Bir karizmamız vardı, onunda içine ettin yani. ( Yazar oturduğu koltuktan yığılır. )
    DERİN – Hasiktir yazar öldü?.
    POLİS 2 – Kim öldürdü?.
    POLİS – Tutukla hemen Kamil. ( Anne, Baba panikle Yazar’ın yanına koşar. )
    POLİS 2 – Oğlum senin havan kime?.
    ANNE – Oğluşum…
    POLİS – Tamam sakin… Merkezden takviye birlik isteyelim.
    BABA – Ambulans çağrın…
    KAMİL – Nasıl ya Yazar öldü mü cidden?.
    POLİS – Ambulans gönderir misiniz buraya?.
    POLİS 2 – ( Selin’in yanına gider ve rapor tutmaya başlar. ) Olay saatinde tam olarak
    nerdeydiniz?.
    SELİN – Burada duruyordum.
    HIRSIZ – Yazar kim hacı?.
    HIRSIZ 2 – Ne biliyim yerdeki öldüğüne göre, Yazar o?.
    ASLI – Eee bizi kim yazıyor o zaman?. ( Herkes aynı anda dönüp, onaylar Aslı’yı )
    HIRSIZ – Adam bizi mi yazıyormuş?.
    HIRSIZ 2 – Ne biliyim oğlum ben? Her şeyi bana soruyorsun, ben mi yazıyorum sanıyorsun?.
    DERİN – Aslı haklı uyuyordur.
    KAMİL – Kim yazıyor o zaman kardeşim?.
    DERİN – Senaryonun başına başka biri geçmiş olmasın. ( İki Poliste silahlarını doğrultur
    içerdekilere. )
    POLİS – Herkes sakin olsun.
    KAMİL – Höyt! Ne oluyor?.
    POLİS 2 – Elimden sıkmak geçmiyor ama adaşımı vurmak istiyor canım.
    KAMİL – Vurma kardeşim bana, gerek yok. Bak konuşarak hallederiz, ne kusurumu gördün
    ki?.
    POLİS – Çocuk haklı Kamil
    POLİS 2 – Hüsam sen niye doğrulttun silahını o zaman?.
    POLİS – Ne biliyim oğlum bir anlık gaza geldim.
    DERİN – Lan kim var senaryonun başında?
    POLİS 2 – Sakin ol şampiyon…
    SELİN – Lütfen, herkes bir sakin olabilir mi?.
    ASLI – Selin haklı, lütfen teyzecim, amcacım siz şöyle geçin. Sevgili Polis memurları sizde
    kapıyı tutarsanız, bu arkadaşlar kaçamaz.
    HIRSIZ – Kadın haklı.
    HIRSIZ 2 – Kibar ol biraz, bayan de.
    HIRSIZ – Bayan haklı.
    HIRSIZ 2 – Oğlum hırsızız ama birinci kalite, lütfen bozma bizi. ( Ambulans görevlileri girer. )
    A.GÖREVLİSİ – Evet problem nedir?.
    ASLI – Şey Yazar Bey şurada oturuyordu. Bir anda yere düştü…
    SELİN – Öldüğünden şüpheleniyoruz ama ölmüş olsaydı biz konuşamazdık.
    KAMİL - O yüzden senaryonun başında başka biri var diye düşünüyoruz?.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Bence bunların hepsi deli.
    A.GÖREVLİSİ – Sen nesin?.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Ambulans görevlisi.
    HEPSİ – Memnun olduk.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Bende.
    A.GÖREVLİSİ – Bu mu Yazar?
    ASLI – Evet.
    A.GÖREVLİSİ – Tipsizin tekiymiş.
    ASLI – Aşk olsun.
    A.GÖREVLİSİ – Aşık tipsizin teki.
    ASLI – Oldu.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Nabız normal.
    ANNE – Oh! Çok şükür.
    A.GÖREVLİSİ – Hastaneye götürelim. ( A.Görevlileri Yazar’ın ellerinden ayaklarından tutup
    götürürler. )
    BABA – Yürü hanım gidelim.
    ANNE – Görüşürüz çocuklar. ( Rabarba oluşur “Geçmiş olsun.” ) Dedim o kadar yazma
    çocuğum senaryo menaryo, biz senaryoyuz zaten, hiç dinlemedi beni hiç ck ck ck ck.
    BABA – Pes hanım pes, bir şeyi yok çocuğun. İki dakika da yazdın yine oynadın hemen. (
    Çıkarlar. )
    HIRSIZ – Ee yazar olmadığına göre serbest mi olduk yani biz.
    HIRSIZ 2 – Çocuk haklı.
    HIRSIZ – Kibar ol! Çocuk muyum ben?.
    HIRSIZ 2 – Adam haklı amirim.
    POLİS – Şimdi benim üstümde Polis rozeti var. Sizin üstünüzde hırsızlık delileri mevcut, buna
    göre yani ölmediğimize göre, göreve devam. Tutuklayalım kardeşim.
    POLİS 2 – Böyle de canımı ye, sen zahmet etme ben ikisini de alırım kardeşim.
    POLİS – Helal sana…
    POLİS 2 – Yürüyün len. ( Hırsızlar, Polislerle birlikte çıkarlar. İçeriye biri girer. ) Merhabalar.
    KAMİL – Buyurun?.
    PSİKOLOG – Derin hanginiz?.
    DERİN – Benim.
    PSİKOLOG – Merhaba… Ben psikolog Sevtap Şeker, şöyle uzanın isterseniz, biraz rahatlayın?.
    SELİN – Önemli bir şey yok değil mi?.
    PSİKOLOG – Sadece biraz aşırı durumdasınız o kadar. 10’dakika şöyle uzanıp kendinize gelin…
    DERİN – Tamam.
    ASLI – 10 dakika, zaman tut aşkım…
    KAMİL – Tamam.
  • OĞLUM 12 YIL UYUDUKTAN SONRA UYANDI...

    Bir gün çok sinirlendi. Yine kendini balkondan atmak istedi. Zor ikna edebildik. Akşam oldu, onu uyuyor zannettim. Babasıyla ne yapacağımızı konuşurken bir ara "oğlumuzu olmazsa bağlayalım" diye ağlayarak anlatıyordum ki birden yatağından doğrulup sadece bana bakarak, "yazıklar olsun size, yazıklar olsun insanlığınıza" dediğinde sanki dünya başıma yıkıldı. Babası onu ikna etmeye çalıştı. "Oğlum, annen senin iyiliğin için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sen haklısın. Şunu unutma çok hastasın. Belki ilaçların sana yaramıyor, belki de yeterli değil. Hastaneye gidelim doktorunla görüşelim" deyince biraz ikna oldu.

    Ertesi gün hastaneye gittik. Yine yatırdılar. Bu sefer benim artık bütün ümitlerim tükenmişti. Dokuz yılı dolmuş, yolun sonuna geldiğimizi anlamış, çok daha zor günlerin bizi beklediğini düşünmüştüm. Bir gün doktoru bana, "yıllar önce oğlunuzun tedavi olduğu, fakat kan tablosunu bozduğu için verilmeyen ilacı biz tekrar denemek istiyoruz, belki bu sefer iyi gelir, inşallah kan tablosunu bozmaz, siz kabul ederseniz, imza verin, oğlunuza bir daha bu ilaçtan verelim" dediğinde oğluma bir şans daha doğduğu için çok sevindim. Bir an aklıma yıllar önce bu ilacın verildiği, fakat kan tablosunu bozduğu için doktorların bu ilacı kesmiş, bir daha kullanmamasını söylemiş oldukları geldi. Bunu düşününce bir an vazgeçmeyi düşündüm. "Fakat ya bu sefer ilacı iyi gelirse" diye içime bir umut doğdu. Kabul ettim. Sağ olsun doktorlar tedaviye başladılar. Üç ay hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edildi.

    Fakat yine sıkıntılıydı. Yine arada bir sinirlenip bağırıyordu, gülmeleri devam ediyordu. Böylece aylar geçiyordu. Sık sık kontrollere gidiyorduk. Tabii ki yollarda binbir sıkıntılarla... Doktoruna ilacı saatinde içtiği halde sıkıntılarının devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru yeni çıkan bir ilacı da verdi. Diğer ilaçla beraber içmesini söyledi. Biz ilaçlarını muntazam içiriyorduk fakat sıkıntıları devam ediyordu. Sık sık kontrole götürüyordum. Doktoruna şikayetlerinin devam ettiğini anlatıyordum. Doktoru ilaçlarına devam etmemizi, biraz zamana ihtiyacımızın olduğunu, sabretmemizi söylüyordu, ilaca devam etmesini öneriyordu. ilaçlarına devam ettikçe oğlumda epeyce bir iyileşme olmaya başlamıştı. Arada bir sıkıntılı oluyordu, ona da razıydık.

    Derken iki yıl geçti.
    Sanki uykudan uyanmış gibiydi,
    inanamıyorduk. Oğlum ilaçlara iki yıl sonra cevap vermişti.
    Akşamları erkenden uyuyordu,
    geceleri hiç uyanmıyordu.
    Gündüzleri daha da rahattı.
    Bize artık saldırmıyordu.
    Etrafta olan biteni anlıyordu.
    O hastalandıktan sonra alınan eşyaları fark etmeye başlamış, "Bunları ne zaman aldınız" diye soruyordu.
    Bizimle sohbet etmeye başlamıştı.
    Hastalanmadan önce bana şakalar yapardı. Mesela mutfakta yemek yaparken gizlice gelir, yemek malzemelerini saklardı. Baktım yine o şakalarını yapıyor.
    Bir gün ellerimi tutup öperek, "anne başardık değil mi" dediğinde ben çok şaşırdım.
    Unutmamış benim "başaracağız oğlum" dediğimi.
    Şaşırdığımı anlamış olmalı ki, "anne sen bana sürekli başaracağız oğlum ne olur dayan sabret demiyor muydun" dediğinde,
    Allah'ım ben sanki rüyadan değil kabustan uyanmıştım.
    Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım. Demek ki beni duyuyormuş. Yıllardır verdiğim mücadele ve çabalarım boşa gitmemiş.
    Oğlumun beyni uykusundan uyanmıştı.
    Ama ne yazık ki oğlum yine de on sekiz yaşındaki bilgisiyle kalmıştı. Bazen kendi yaşındakilere "amca" diyor, bunun gibi şeyler.
    Oniki yıl uyumuş, on iki yıl sonra uyanmıştı.
    Bunca yıl neler değişmişti neler.

    Artık bize düşen görevin bilincindeydim.
    Ona oniki yılda kaybettiklerini kazandırmaya çalışıyoruz.
    Oğlum "12 yıl uyumuş, 12 yıl sonra uyandı" diye düşünüyorum.​

    Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, KA/4, KAT-2'nin değerli doktorları,
    Timuçin Oral, Nesrin Kocal ve çalışma arkadaşları hemşireleri ve tüm çalışanları;
    bu zor savaşımızda bize çok destek oldukları için kendilerine minnettarız.

    Bir insanı hayata döndürmenin haklı gururunu sizler de yaşıyorsunuzdur.
    Oğlum ve ailem adına, özellikle kendi adıma hepinize sonsuz teşekkürler...

    Eskiden hastanenize binbir güçlükle, korku ve umutsuzlukla evladımla gelirdik. Şimdi ise yavrumla sohbet ederek neşe içinde geliyoruz.

    Bu hastalığı yaşayan ve en yakınında olan insanlar bilir ne kadar zor bir hastalık olduğunu. Oğlumu hastaneden taburcu olduktan sonra kontrollerine ne kadar zorluk içinde götürüyordum. Kendi isteğiyle geliyordu buna alışkındı, fakat yollarda ya çok sıkıntısı oluyordu yahut ta ilaçların etkisiyle çok halsiz olurdu. Sürekli dinlenerek, yollarda oturarak giderdik.
    Çok şükür bu yeni ilaçlar o kadar halsizlik yapmıyor.

    Yıllar önce bir gün yine hastaneye kontrole gittiğimizde merdivenleri çıkarken bayıldı. Daha o zaman yirmi üç yaşındaydı. Ben etraftan yardım isterken, yavrum gözlerini açıp "anne korkma, ben iyiyim" demişti.
    Bir keresinde hastaneden hafta sonu için doktorları izin verdiler. "Biraz eve gitsin, değişiklik olsun" dediler. Ben "gidelim oğlum" dediğimde gelmek istemediğini söyledi. Fakat ben oğlumun gelmiyorum demesinden, bakışlarından, bize küstüğünü hissettim. Evet küsmüştü, üzerine gitmedim. Saatlerce camdan dışarısını seyretti, sonra bana dönüp: "Anne ben size ne yaptım? Yıllardır hayatım kaydı, gençliğim hastanelerde geçiyor, ben hiç yaşamadım. Neden beni sürekli hastanede tutuyorsunuz?"
    dedikten sonra sustu. Bir süre konuşmadı.
    "Doktor hanım Serdar bize kusmuş diye ağlamaya başladım. Doktor hanım da üzgün bir şekilde "Üzülmeyin, başka zaman gidersiniz" demişti.

    Bunun gibi çok hatıralar var. Halen aklıma gelince çok üzülür, zaman zaman ağlarım.

    Evet çok genç yaşta şizofreni hastalığına yakalanan yavrumun ve onun gibi nice gençlerin yaşadığı çaresizliği, yıkımları, acı ve korkuları
    ben uzun yıllar görüp bu hastalığın onlara ne kadar acı dolu yıllar yaşattığına şahit oldum.​NELER KAYBETTİK NELER KAZANDIK?

    Uzun yıllar oğlumun, onun gibi hasta olan insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Bazen hastaneden eve gelirken evimin yolunu şaşırıp yanlış vasıtalara binerdim. Yarı yolda inip ağlayarak "Allah'ım bana sabır ver, bu kadar acı, bu kadar üzüntü çektim, çekiyorum, aklımı koru Allah'ım, evimin yolunu bile şaşırıyorum" diye hep dua ederdim. Dualarım kabul olmuştu herhalde. Çok şükür yeni ilaçlar çıktı oğlum iyileşiyordu. ON SEKİZ YAŞINDA UYUDU, YİRMİ DOKUZ YAŞINDA UYANDI. Ben bu yılları sanki oğlumun uyuyarak geçirdiğini düşünüyorum. Geçmişi bütünüyle unutmak istiyorum. Galiba beynim bana unutturmak istiyor. Bu kitabı yazarken bunu daha iyi anladım.

    Koca oniki yılda yaşadıklarımızı ve hatırladıklarımı, yazmaya çalıştım. Allah'ım biz insanları ne kadar mükemel yaratmış. Her şeyi ne çabuk unutuyoruz, her şeye ne çabuk adapte oluyoruz. Oğlumun daha da iyi olup hastalığını kabullenmesiyle geçmişteki yaşadıklarımızı ben unuttum. Ama tek unutamadığım şey umutla beklediğim ilaçlardı. Her yeni çıkan ilaç bizler için çok önemli. Yakınlarımızın iyileşmesi için tek çare... Evet ilaçsız olmazsa olmaz. Bunu artık oğlum da, ben de, ailem de çok iyi biliyoruz. Bu nedenle bu ilaçları çıkaran firmalara, tedavi eden doktorlara, çok ama çok teşekkür ederim.

    Zaman zaman düşünüyorum; çaresizlik on iki yıl bize neler yaşatmıştı. Bir de biz neler kazanmıştık;
    evladımız iyileşmiş, babası alkolü tamamen bırakmıştı, babası kendini içkiyle avutmuştu. Ben de eşime bir kere bile "niçin içiyorsun" dememiştim. Bu nedenle çevremden eleştiri de alıyordum ama biliyordum ki bir gün eşim bu içkiyi bırakacak ve öyle de oldu. Sigara dahi içmeyen eşimin, kendisini yaşadığı sıkıntılardan dolayı alkole vermesini çok bulmuyor, zamanla içkiyi bırakacağına inanıyordum. Benim sabrım ve desteğim, oğlumuzun iyi olması, eşimin işini kolaylaştırdı ve alkol olayı da böylece bitti.

    Eşimin zaman zaman, "sana çok teşşekür ederim, bana ve evladımıza çok sabır gösterdin, çok destek oldun" demesi beni çok mutlu ediyor. Evladım da olsa eşim de olsa ben insana yardım etmenin mutluluğunu yaşıyorum.

    Diğer oğlum, ağabeyi hasta olduğunda ortaokul ikinci sınıftaydı. Sonra liseyi tamamladı. Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu'nu okul birincisi olarak bitirip üniversite sınavına tekrar girip kazanıp Alman Dili ve Edebiyatını bitirdi. Şimdi Almanya'da, bir teknik üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünde öğrenim görüyor.

    Yarabbim yıllar ne çabuk geçmişti. Ben de ne yazık ki bu kadar acı ve stresli yıllardan sonra yüksek tansiyon hastası oldum. Yıllar önce çok ağır hasta olmuştum. Eşim beni hastaneye götürdüğünde acilen yatırmışlardı. Doktorlar eşime benim çok hasta olduğumu söylemişler. Gerçekten çok hastaydım. On gün hastanede yattım. Sadece "Allah'ım beni Serdar'a bağışla" diye dua ediyordum. Çünkü ben ölürsem yavrum çok perişan olurdu. Böylece zor günler geçirdim. Ben bir hastanede, oğlum başka bir hastanede yatıyorduk. On gün sonra ben iyi olmaya başladım. Doktorlar bu bir mucize demişlerdi. Yine de taburcu olur olmaz oğlumun yanına gittim. Yollarda zor yürüyordum. Ağır bir hastalık geçirmeme rağmen oğlumu yalnız bırakmak istemiyordum. Beni gördüğünde bir çocuk gibi sevinmişti. "Anne" diye koşarak gelmesi, beni de hemşire hanımı da ağlattı. Her gün "annem neden gelmiyor" diye sorup üzülüyormuş.
    Oniki yıl acı, üzüntü ve çaresizlik bizi çok yıpratmıştı, fakat şimdi sabır ve sevginin ve azmin zaferini yaşıyoruz. ​Zaman zaman hastalığı hafif de olsa dalgalanıyor. Ona her zaman söylediğimi yine söylüyorum. "Bak oğlum sen yalan söylemiyorsun senin beynin sana yalan söylüyor, tekrar düşün, bu düşünceler senin düşüncelerin, hastalığından dolayı daha da yoğunlaşıyor". Biraz sonra haklı olduğumu söylüyor. Biraz düşününce, "anne bu sesler galiba benim beynimde bilinç altında kalan şeyler, çünkü daha çok küçükken izlediğim çizgi filmlerin konuşmalarına benziyor" diyor. "Biraz daha düşün, bu sesler ve düşünceler senin düşüncelerin, tekrar düşün" dediğimde, "anne haklısın, tamamen benim düşüncelerim, ben yanlış algılıyorum, bu da hastalığımdan kaynaklanıyor". Yine de bunca acı dolu yıllardan sonra bugünleri bizim için bir bayram diye düşünüyorum. En önemlisi "SERDAR'IMI TEKRAR KAZANMIŞTIK BİZE VE DÜNYAYA YENİDEN MERHABA DEMİŞTİ"

    Beni en çok üzen, küçük oğlumun da aramızda üzülmesiydi. Yine de bize belli etmemeye çalışıyordu. Ailece oniki yıl biz hiç bayram yapmadık. Anlamadık daha doğrusu. Ben hiç bayram yapmadım, bayramı yaşamadım. Özel günler bizim için artık bitmişti. Benim için en güzel bayram yavrumun iyileşmesiydi. Onun o sıkıntılı hali, dünyadan, bizden zaman zaman uzaklaşması, beni kahrediyordu. Çaresizlik çok zor. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Bilemiyorum; insanın kaderi kendi elinde değil değil ki. Ne acılar yaşamış, nelere katlanmıştım. Bazen bu yaşadıklarımı hak etmediğimi, bu acıların bana çok büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ama kaderin önüne geçilmiyor. Demek ki benim yavrumun alın yazısı buymuş, bunu iyice anladım.

    Dünyaya evladınız sapa sağlam geliyor. Siz emek veriyorsunuz, büyütüyorsunuz, o yıllarca okuyup emek veriyor, siz artık evladım büyüdü kendini koruyacak yaşa geldi derken ne yazık ki kader ona en acımasız tokadını vuruyor. Yavrum, vurgun yemiş gibi bir düşüyor yıllarca kalkmıyor. Anne ve baba için, tüm aile bireyleri için çok zor yıllar başlıyor.

    Bazen düşünüyorum, bilseydim hasta olacağını belki ilkokula bile göndermezdim. Bazen de bu düşüncemin yanlış olduğunu söylüyorum kendi kendime. Böyle olacağını kimse bilemezdi. Galiba biraz ben de haklıyım çünkü her insanın bir dayanma gücü vardır. Zaten yıllarım hep keşkeleri düşünerek geçti. Yine Allah yardım etti. Oğlum hiç olmazsa bizi dinleyip konuşuyor, gülüyor şaka yapıyor. Bundan daha güzel ne olabilir? İşte bayram bu!
    Hastalığının ağır geçen yıllarında zaman zaman yürürken yerlere kadar eğilerek yürürdü. Omuzlarından tutup doğrultmaya çalışınca, doğru yürüyemeyeceğini, çünkü beynindeki seslerin böyle yürümesini istediklerini söylüyordu, insanların yüzüne bakınca gözlerinden çok şüpheleniyordu. Çok şükür bunların hepsi geçti.​

    YALNIZ BIRAKMAYALIM

    Yalnızlık hasta yakınlarımız için belki de en ızdırap veren sorun. Oğlumu küçükken bir yere gittiğimde eşe dosta bırakabiliyordum. Şimdi ise otuzüç yaşında olmasına ve iyileşmesine rağmen hiç yalnız bırakmıyorum. Yakınlarımız her zaman çok sevdiğimizi ve destek olduğumuzu bilmeliler. Biz onlara destek olursak daha da iyiye gideceklerine ben inanıyorum. O yıllarca hastalığından dolayı çok ızdırap çeken, zaman zaman bizden uzaklaşıp kendi dünyasına dalan, sanki beni hiç duymayan oğlum, bizi hiç sevmediğini, annesi babası olmadığımızı söyleyen yavrum iyileşince, "anne senin hakkını nasıl öderim" diyor. Demek ki çok ağır hasta zamanlarında dahi herşeyin farkındaymış. Bu sözü beni çok sevindirmiş, mutlu etmişti. Ben her anne gibi sadece görevimi yapmıştım, ona sevgi ve sabır göstermiştim.

    17 Ağustos 1999 depreminde ilk uyanan o olmuştu. Biz şaşkınlıktan ne yapacağımızı düşünürken o bize bağırıp "anne, baba haydi dışarı çıkalım!" dedi ve sıkışan kapıları açan oğlum oldu.
    Ben çok korkmuştum. Ya oğlum bu korkuyla yine hasta olursa diye endişelenmiştim. Çok şükür bu korkuyu yenmeyi daha o gece başarmıştı. İnşallah bir gün bu hastalığı yenmeyi tamamen başaracak, ben buna inanıyorum. Yine de bu haline şükrediyorum. Hiç olmazsa beni duyuyor. Yıllarca iğne yapıldı. Kalçaları artık taş gibi olmuştu ve hala geçmedi. Biz neler yaşadık yavrumla! Büyük oğlum ve Hakan'ım gibi ellerimi bırakmadı beni terketmedi. Şimdi Serdar beni artık hiç bırakmaz. Gencecik yaşımda iki evlat acısı birden yaşamıştım. Yıllar geçtikçe unutmaya çalışırken Serdar'ın hastalığı bana en büyük darbe oldu. Bu acıları yaşamam yıllarca Serdar'ın hastalığıyla uğraşmam, mücadele etmem, beni duyarlı, sabırlı ve sevgi dolu kılmıştır. Sevgi, sabır ve zaman her derdin ilacıdır. Bunca acı yıllar geçirmiştim; tek tesellim yavrumun iyileşmesi bize geri dönmesi... Sevgi ve sabır olmasa hiçbir şekilde bu hastalıkla baş edemeyiz sanırım. Her şeyin ilacının sevgi olduğuna inandım. Hele şizofreni gibi bir hastalıkla mücadele eden gencecik evlatlarımızın bizim sevgimize, desteğimize ne kadar da çok ihtiyaçları var. Bu hastalık iyileşebilir bir hastalık. Fakat biz ailelerin de görevleri var. Bunca yıllık deneyimlerim bana şunu öğretti; evet iyileşebilir fakat doktor ve ilaç olmazsa olmaz. Ya biz aileler? Biz de sevgimizle, sabrımızla desteğimizle onları, evlatlarımızı, yakınlarımızı yalnız bırakmamalıyız. Onlara sevgimizle, sabrımızla, destek olmalıyız. Hastalıklarını saklamamalıyız.

    Oğlumun hastalığının üçüncü yılında, hastanede bir hasta kızcağız vardı. Kimya Fakültesi'nde öğrenciymiş. O masum yavru da çok hastaydı. Birgün benim yanıma gelip, "siz ne iyi annesiniz, benim ailem benim yanıma sık gelmiyor" dedi. Ona biraz moral verdim. Bana, "teyze söyle, bize ne oldu, niye hastayız" dediğinde cevap vermekte çok zorlandım.
    Bu kızı hiç unutamam. Her zaman o sözünü hatırlarım. "Bize ne oldu?" Zaman zaman hastanelerde tedavi gören gençleri hatırlayıp üzülüyorum.

    Afganistan'lı çok genç birisiydi "Muhammed" Türkiye'ye üniversite okumak için gelmiş, şansızlık hastalanmıştı. Sürekli annesini babasını anlatıyor, üzülüyordu. O yıllarda Afganistan'da savaş vardı. Babası orada öğretmenmiş. Anlattığına göre savaş nedeniyle ailesi dağlarda yaşıyormuş ve haber alamıyormuş. Bu gence çok üzülüp etkilenmiştim.

    Adanalı Ali de bir tıp öğrencisiymiş. Son sınıfta hastalanmış, okulunu ne yazık ki bitirememiş.

    Yine bir gün, oğlumun odasına bir genç hasta geldi. Oğlumun oda arkadaşı oldu. Bu genç te yıllar önce Tıp Fakültesi ikinci sınıfta okurken rahatsızlanmış ve okulunu bırakmak zorunda kalmış. Çok zeki bir insandı. Yıllar sonra tekrar sınava girip elektrik ve elektronik mühendisliğini okuyup bitirmişti. Oğluma "ah Serdar, bu hastalık zalim hastalık" derdi.

    Bu gençler gibi daha nice genç insanlarla karşılaştım. Bu gençler benim yavrumun kader arkadaşlarıydı, hatırladıkça çok üzülüyorum.​TERAPİ VE ...."ANNE BEN ŞİZOFRENİM"

    Bir gün yine kontrol için hastaneye gitmiştik. Doktoru "hastanemizde hastalar için uzman psikolog ve uzman hemşire tarafından terapi yapılıyor, oğlunuzun ismini yazdırıp gidip görüşün" demişti. Ve gidip görüştük. Birkaç gün sonra terapiye alındı. Terapiye başladığı gün ben hemşire hanıma, "oğluma on yıldır şizofreni olduğunu biz söylemedik, hastalığını bilmiyor, sizden öğrenince tepkisi ne olur bilemem" dedim.

    Hemşire hanım, "siz merak etmeyin, biz ona söyleriz" dediyse de ben çok endişeliydim. Dördüncü hafta oğlum terapiden dışarı çıktığında, yüzünde rahat bir ifade vardı gülümseyerek, "anne ben şizofreni hastasıymışım, beynimdeki kimyasal salgıların düzensizliği bu hastalığa neden oluyormuş" dediğinde çok rahatlamış, sevinmiştim. Biz ona on yıldır "sen şizofrenisin" diyemedik. O kendisi uzmanından hastalığının ne olduğunu öğrenmiş ve kabul etmişti. Ailece çok rahatlamıştık. 10 yıl boyunca her dakika bize, "benim neyim var söyleyin" diye isyan ediyordu. O artık hastalığını öğrenmiş, bize soru sormuyordu. Kendisi de rahatlamıştı. Bize de artık "neyim var" demiyor, "ben şizofreniyim" diyor. Hastalığını kabullenmesi de iyileşmesinde çok büyük bir ilerleme idi.

    Düşünüyorum da, evladınıza bu kadar acı veren hastalığını söyleyemiyorsunuz ne kadar acı... Bu kadar acı veren bir hastalığı söylemek bize zor geliyordu. Ne 18 yaşında söyledik, ne 25 yaşında. Ta ki 29 yaşına gelene kadar... Ne yazık ki hayatının baharı da bitmişti. Çok çırpınmış, çok merak etmişti. "Benim neyim var, neden beni hastanede tutuyorsunuz, neden insanlar neden benden uzaklaşıyor". Bunları düşündükçe çok üzülüyorum.

    Hiç olmazsa hastalığını öğrendi. Şimdi soranlara ben şizofrenim diyor. Nedenlerle geçen gençliği ve nihayet nedenini öğrendiği hastalığı "ŞİZOFRENİ".
    Evet şizofreni olduğunu öğrendi. Ne yazık ki yıllar hayatının baharını çalmıştı yavrumun. Ona ne yazık ki tek geri veremeyeceğimiz şey, hiç yaşamadan biten baharı... Yine de çok şükür artık kontrollerine daha rahat gidiyorduz. Önceden her doktora gittiğimizde, "benim neyim var, hastalığım nedir" diye sürekli soruyordu. Artık rahat. Artık durmadan doktoruna da bana da ilaçları içiyorum niye iyileşmiyorum demiyor. Hastalığının ilk yıllarında ilaçları kabul etmiyordu fakat ben içiriyordum. Zamanla iyileştikçe artık ilaçlarını kendisi içmeye, ilaçlarının saatini kaçırmamaya başladı. Şimdi ilaç saatlerini o bana hatırlatıyor. Önceden uyandırdığımda uykulu uykulu elini açıp ilaç için uyandırdığımı zannediyordu. Artık kendisi uyanıp saatinde ilaçlarını içiyor.​AİLE TERAPİSİ

    Kontrollerine gidip gelirken bir gün doktoru "hastanemizde aileler için terapi yapılıyor siz de gider misiniz" dediğinde çok ihtiyacım olduğunu düşündüm ve aile terapisine katıldım. Bu terapiler aileler için çok faydalı oluyordu. Özellikle annelere. Çocuklarının ve yakınlarının hastalığını, ilaçların yan etkilerini, faydalarını çok iyi öğretiyorlardı. Bilginiz artıyor, hastalığı daha iyi tanıyorsunuz. Alevlenmeleri nüksleri öğreniyor, nasıl davranılması gerektiğini öğrenip yakınınıza daha iyi yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Ona göre davranıyorsunuz.

    Bir gün Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde, biz ailelere terapi uygulayan psikiyatrist doktor Ayla Yazıcı Hanım istanbul'da "Şizofreni Dostları Derneği"nin olduğunu söyledi ve bu derneğe gitmemizi önerdi. Adres ve telefonunu verdi. Çok sevinmiştim.

    Yıllar önce yeni çıkan bir ilacı yurt dışından getirtiyorduk. Tanıdıklardan ve akrabalarda defalarca ilaç istemiştik. Artık bir şekilde bunu halletmemiz gerekir diye çareler arıyorduk. Oğlum internetten Almanya'da bir yer bulmuş. Sevinerek, "anne ben bir çare buldum, ağabeyime ilaç gönderecekler" dediğinde çok sevindim. Hemen reçetesini ve ücretini gönderdik, ilaç çok kısa bir süre içinde geldi. Pakette bir de Almanca mektup vardı. Oğlum mektubu okudu. Mektupta istanbul'daki "Şizofreni Dostları Derneği"nden bahsediyordu. Telefon numarasını yazmışlardı. Hemen aradık. Fakat oradan taşınmışlardı. Doktor hanımın verdiği adres bu derneğin adresiydi. Çok sevinmiştim. Çünkü yıllardır "keşke bir dernek kursak" diye hep düşünürdüm. Aileler bir dernek çatısı altında toplansak, birbirimize dertlerimizi anlatıp yardımcı olsak, bilgi birikimimizi paylaşsak...

    Çünkü ben yalnızlığı çok çekmiş ve yaşamıştım. En yakın akrabalarımıza dahi derdimizi anlatamıyorduk. Anlatsak da anlamıyorlardı. Hiç yardım ve destek görmemiştim. Bizi ancak bu hastalığı çeken hasta yakınları anlardı. Özellikle biz anneler birbirimizi daha iyi anlar, destek oluruz...

    Yıllarca hep dua etmiştim. "Allah'ım sen oğluma şifa ver" hiç olmasa yollarda, vasıtalarda bağırıp çağırmasın, insanlardan şüphelenmesin, ben onunla rahat gidip geleyim. Bir dernek kurup bu dernekte hastalara, ailelere elimden ne geliyorsa yardım edeyim. Hiç olmazsa benim gibi evladı hasta olan annelerle dertlerimizi paylaşabiliriz. Biz aileler birbirimize yardımcı olalım çünkü aynı cephede savaşıyor, aynı üzüntüleri yaşıyoruz.
    Ben her sabah oğlum uyandığında, acaba bugün nasıl bir gün geçirecek diye hala endişeleniyorum.
    Çünkü yıllarca, her sabah uyandığında, kalkış şekli ve yüz ifadesinden o günün çok sıkıntılı geçeceğini anlıyordum. Oğlum sanki bir başka boyutta ona hiç yetişemiyordum. Girdiği bunalımlar, hezeyanlar, hayaller ve o sesler, o sıkıntıları sanki ben de yaşıyordum. Tabii ki diğer anneler de benim gibiydiler. Bu hastalık konusunda hiçbir bilgisi olmayan insanlardık. Sağ olsun duyarlı doktorlarımızın sayesinde öğrendik. Sabahları artık tedirgin olmuyoruz. Terapi gören anneler de aynı fikirde.

    Uzun yıllar hastanelerde evladımın ve bu insanların ızdıraplarını, çaresizliklerini yakından görüp yaşadım. Ailelerin ve masum hasta evlatlarımızın böyle derneklere çok ihtiyacı olduğunu hep düşündüm. Yıllar geçmiş, oğlum daha iyi olmuştu ve artık bir dernek vardı. Allah'ım dualarımı kabul etmişti. Doktor Ayla Yazıcı Hanım'a beni bu derneğe yönlendirdiği için çok teşekkür ederim.​DERNEĞE GELİŞİMİZ

    Doktor hanımdan almış olduğumuz derneğin adresini gidip buldum. Ertesi günü oğluma, "çok iyi bir dernek var, senin gibi hasta gençlerin bir araya gelip sohbet ettiği ve arkadaş oldukları bir yer gidelim mi" dediğimde kabul etti ve hemen gittik. O zaman dernek çarşamba günleri açıktı, içeriye girince ben endişeliydim çünkü oğlum kalabalıktan ve alışık olmadığı insanlardan rahatsız oluyordu, içeriye girince oğlum gibi pırıl pırıl gençlerle karşılaştım. Fakat oğlum on beş dakika oturmadan kalkalım dedi. O zaman cana yakın bir sekreter kızımız vardı, çok ısrar etti, "kal arkadaşlarımla tanış" fakat oğlumu ikna edemedi. Oradan ayrılmak zorunda kaldım. Kapıdan çıkarken çok sinirlendi, bir daha gelmeyeceğini söylüyordu. "Burası bana göre yer değil" deyip duruyordu. Eve gelince, "derneği unut anne, asla gitmem" diye tutturdu. Ben de artık üzerinde durmadım. Üç ay sonra ben yavaş yavaş derneğin çok faydalı olacağını, kendisine ve bana çok faydaları olacağını anlatmaya başladım. Bir gün, "anne bugün çarşamba değil mi", "evet çarşamba, neden sordun" dediğimde, "derneğe gitmek istiyorum, gidelim" dedi. Hemen kalkıp gittik. Biraz oturduktan sonra bu sefer ben "kalkalım" dedim kalktık. Böylece üç ay kadar haftada bir gidip kısa süre kalmaya başladık. Oğlum zamanla derneğe ve arkadaşlarına alıştı.
    Derneğimiz sıcacık samimi bir yuvamızdı. Anneler biraraya gelince en yakınlarımızla paylaşamadığımız dertlerimizi birbirimizle paylaşıyorduk. Değerli doktorlarımızın düzenlemiş olduğu sempozyumlar ve şizofreni yürüyüşüyle üye sayımız günden güne artıyordu. Bu sempozyumu ve çeşitli etkinlikleri düzenleyerek bizlere destek olan, şizofreni yürüyüşünde hasta yakınlarımızı ve bizleri yalnız bırakmayan Profesör Doktor Alp Üçok'a, Doktor Şahap Erkoç'a, Doktor Cem Ataklı'ya ve diğer katılımcılara, şizofreniler ve yakınları adına teşekkürler...

    Bu etkinliklerden sonra üye sayımız artmaya başlamıştı ve zaten bir oda bir salon olan dernek binamız artık dar geliyordu. Dernek başkanı ve yönetim kurulu olarak taşınmamız gerektiğine karar verdik. Taksim'de, dört oda bir salonu olan bir daireye taşındık.

    Genel kurulda, değerli üyelerimizin oylarıyla dernek yönetiminde yer aldım. Şu an haftanın altı günü açığız. Devamlı gelen hasta üyelerimiz çok mutlular, çünkü burası onların ikinci evi. Burada birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlar. Arkadaşlarına ilaçların yararlarını anlatıyorlar. Kontrollerini aksatmamaları konusunda birbirlerini uyarıyorlar.

    Oğlum artık benimle her gün gelip, arkadaşlarıyla çok güzel günler geçiriyor. Daha önceleri "ben dünyada yapayalnızım, hiç arkadaşım yok" diye isyan ederdi. Çok şükür artık onlarca arkadaşı var. Biz de çok rahatız. Artık oğlumuz yalnız değil... Bazen, "anne dernek olmasaydı ben yine yalnız kalacaktım, benim iyileşmemde derneğin ilaçlar kadar faydası oldu" diyor. Evet; ilaçsız, doktorsuz olmazsa olmaz ama derneğin de çok faydası oldu. Sürekli gelen hasta üyelerimizin 4 yıldır hastaneye yatışları yok. Başta benim oğlumun 4 yıldır hastane yatışı olmadı, işte derneğin faydası. En azından bu insanların vasıtalara binip derneğe gelmesi bile bir sosyal terapidir diye düşünüyorum. Uzun yıllar boyunca, gerek hastalığı, gerekse sık sık ve uzun süreli hastane yatışları oğlumu toplumdan uzaklaştırmıştı. İyileşince bunu daha iyi anlamıştım. Fakat ben hiç yılmadım. Onu sürekli toplum içine sokmaya çalıştım. Hastaneye en son yatışında, taburcu olduğu günlerde, onu çok kalabalık bir çarşıya götürdüm. Fakat çok rahatsız oldu. Eve geldiğimizde insanların onu çok rahatsız ettiğini söyledi. Biraz konuştuğumuzda kalabalıktan rahatsız olduğunu anladım. Daha sonra her gün dışarı çıkarıp hayata, topluma alışmasını sağladım, iki yıl mücadele verdim. Çok şükür bunu da aştı.

    Bu hastalığı bir savaşa benzetiyorum, ilaçları da silaha. İlaçlar bizim en etkili silahlarımız. Daha sonra zaman ve sosyal destek... Şu an oğluma en iyi sosyal destek veren yer dernek. Dernekte kendisi gibi hasta gençleri gördükçe kendine güveni geldi. Gördü ki kendisi gibi nice insanlar var. Dernekteki tüm hasta üye gençler, benim için hepsi bir Serdar. Hepsi de benim oğlum gibi, çok acılı ızdıraplı yıllar geçirmişler. Tabii ki aileleri de benim gibi üzülmüşlerdir. Bu üye gençleri çok seviyorum. Hepsi benim evladım sayılır. Onları gerçekten sevip gözetiyorum. Benim kendime sözüm vardı, "Allah'ım oğluma şifa ver dedim. Hiç olmazsa yollarda vasıtalarda bağırıp sinirlenmeden şüphelenmeden gitsin. Ben dernek kurup bu insanlara ölünceye kadar elimden geldiği kadar yardımcı olayım. Çok şükür dualarım kabul edilmişti. Şimdi ben dernekte bu insanlarla çok mutlu oluyorum. Bütün gün elimden geleni yapıyorum. Elimden geldiği kadar yardımcı oluyorum. Hele annelerle bir araya gelince ne kadar da çok konuşacağımız şeyler varmış. Hiç tanımadığım bu insanlarla ne çok paylaşacak dertlerimiz varmış.

    Oğlumu Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne her götürüşümde, "ne Allah'ım şu bahçede küçük bir yer verseler, dernek kurup tüm aileler burada bir araya gelip dertlerimizi, bilgi birikimimizi paylaşsak, kim bilir bizim gibi ne yalnız aileler vardır" diye düşünürdüm.

    Türkiye'de ilk defa Şizofreni Derneği'ni kuran Doktor Ercan Kesal Bey'e, Doktor Fatih Altınöz Bey'e ve derneğin kurucu üyelerine teşekkür ederim. Allah razı olsun. Emeği geçen insanlara çok teşekkürler. Toplumsal destek şart!​

    Ne yazık ki bu kadar ağır ve yıllarca süren bu hastalık çok ihmal edilmiş, hasta aileleri ne maddi ne de manevi yönden hiç mi hiç destek görmemiştir.
    Toplum olarak şizofreni hastalarına borçluyuz. Çünkü hiç bir insanlık görevimizi yapmadığımız kanısındayım. Sadece damgaladık. Hiçde hak etmedikleri halde dışladık. Onların hastalığı nedir ne değildir? Nasıl bir hastalıktır? Toplum olarak bilinçlenmemişiz. Bu hastalık hiç kimsenin suçu ve tercihi değildir. Tek suçları insan ve hasta olmak. İyileşseler bile yine de toplumun bilinçsizce damgalamalarından kurtulamıyorlar. Bence bu insanlığa hiç mi hiç yakışmıyor. İlimin ilerlediği çağda yazık, çok yazık...

    Bir hasta annesi olarak oğlumun devletimiz tarafından desteklenip iş verilmesini isterim.
    Bütün gün ilaçlarını içip, evde veya hastanede boş boş oturması, sürekli düşünmesi, hiçbir şeyle meşgul olmaması iyileşmesine ne kadar yardımcı olabilir?
    Doktorlarımız, şizofreni iyileşebilir bir hastalıktır diyorlar. Ellerinden geleni yapıyorlar, ilaçlarını yazıp tedavi ediyorlar. Fakat kontrollerine vaktinde gidilmesi gerekir.
    Ben oğlumu sıkıntılı görünce hemen doktoruna götürüyorum. Doktoru belki yine ilaçlarını ayarlar diye... Öyle de oluyor.

    Bir hasta annesi olarak yıllardır edindiğim tecrübelere göre, ailelerin biraz daha dikkatli olmaları gerekir.
    Vaktinde ilaç, doktor kontrolü, sevgi, destek... Bunca yıllık deneyimim bana bunları öğretti.

    Sadece bir beyin hastalığı olduğunu bilerek yakınlarını suçlamamalarını, kendilerini suçlamamalarını, bu bilince varınca çok şeyleri aşacaklarına inanıyorum. Ben hiçbir zaman oğlumun hastalığını saklamadım. Onun hastalığından hiç utanmadım. Çünkü oğlumun hastalığı kendi tercihi değildi. Benim oğlum ne devletine ne de milletine zarar vermemişti. Zarar verenler utanmalıydı.

    Eşim, oğlumun hastalığının ilk yıllarında, "Oğlumuzun hastalığını çevremize söylemeyelim, oğlumuzu damgalarlar, bu onun için iyi olmaz, toplumumuz bu konuda fazla bilinçli değil" dediğinde çok şiddetli tepki göstermiştim. "Saklamanın ne anlamı var?" dedim. Saklamadım. Oğlum kimseye kötülük yapmamıştı, o sadece hastaydı.​HASTA VE YAKINLARINA TERAPİ

    Çok şükür derneğimizde gönüllü psikiyatristler, psikologlar ve hemşireler tarafından haftanın belirli günlerinde hasta ve yakınlarına terapiler yapılmaktadır. Dört yıldır süren bu uygulamalar çok faydalı oluyor. Hasta üyelerimiz hastalıkları konusunda, ilaçlar ve sosyal hayata uyumla ilgili çok şeyler öğreniyorlar. Ailelerin terapiler sonrası salondan ağlayarak çıktıklarını görüyorum. "Biz hasta yakınlarımıza ne yanlışlar yaptık" diye çok üzülüyorlar. Keşke bu terapiler yıllar önceden ailelere uygulanmış olsaydı, çok daha iyi olurdu. Belki çoğu anne ve baba evlatlarının hastalığının ne olduğunu öğrenmeden ölmüşlerdir diye düşünüyorum. Çok üzülüyorum.

    Ülkemizde çok büyük hastaneler var. Yakınlarımız doktorları tarafından bu hastanelerde tedavi ediliyor. Ya aileler? Evet ya aileler? Şaşkın ve bilinçsiz bir şekilde ızdırap çekiyorlar.
    Bir anne bana; "derneğe gelmeden önce oğlumun hastalığından çok utanıyordum, burada hastalığı öğrenip terapiler sayesinde artık çok rahatladım, oğlumdan utanmıyorum" dedi.

    Yine bir hasta ablası; "annem, babam rahmetli oldular ama bana öyle bir miras bıraktılarki her gün yudum yudum zehir içiyor gibiydim, sizleri tanıdıktan sonra çok rahatladım artık yalnız değilim" dedi. Utanç ve üzüntü...

    Neden bu kadar acı veren bir hastalık için bu kadar büyük hastanelerde aile ve hasta terapi merkezleri kurulmuyor?

    Hasta hastaneye yatırılınca neden aileler bilinçlendirilmiyor? Niçin insanlar hiçbir şekilde bu konuda bilinçlendirilmiyorlar. Tam bir muamma...

    En yakın zamanda bu merkezlerin açılmasının, işin uzmanları tarafından hasta ve yakınlarının bilinçlendirilmesinin çok yararlı olacağını düşünüyorum. Ülkemizde büyük eksiklik.

    Ülkemizdeki Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanelerinde terapi ve bilgi hizmeti veren hiçbir merkez yok.
    Bazen anneler, "Bu nasıl bir hastalık, ne olur siz biraz yardım edin, bize bilgi verin" diye ıstırap içinde bizden yardım istiyorlar. Sağ olsun gönüllü uzmanlar ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlar.

    Doğal olarak hasta ve yakınlarının düşmanını iyi tanıması gerekir. Bir beyin hastalığı olan şizofreniyi tanımalarının en doğal hakları olduğunu düşünüyorum, insan düşmanını tanırsa savaşması kolay olur. Evet ülkemizde çok büyük ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri var. Örneğin Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi. Bünyesinde bulunan terapi merkezinin kapatılıp sağlık ocağına dönüştürülmesi... Yazık! Çok yazık! En önemli yeri kapatmışlar. Ülkemizde çok büyük eksiklik. Ne yazık ki hasta ve yakınları için hiçbir terapi ve bilgilendirme merkezleri yok. Aileler bilinçlendirilmezlerse yakınlarına yardım ve destekleri ne derece olabilir bilmiyorum. Hasta bilinçlendirilmezse ne derece ilaçlarını kabul edip zamanında ve sürekli içer? Çok hasta yakınını biliyorum ki ilaçların önemini daha kavrayamamış, yazık! Yakınlarını doktora götürdüklerinde verilen ilaçları içtikten sonra hemen iyileşeceklerini zannediyorlar veya sürekli ilaçlarını içse de tekrar doktora götürmüyorlar.
    Onun için bu terapi ve bilgilendirme merkezleri çok önemli.

    Hasta ve yakınlarının çoğu sosyal haklarını bile bilmiyorlar.

    Sağlık Bakanlığı hastanın sosyal hakları adlı küçük bir kitapçık yayınlayıp hastanelere dağıtsa, hasta ve hasta yakınları hiç olmasa bu kitapçıktan yararlanırlar.

    Derneğe gelen hasta ve yakınları sosyal haklarını duyduklarında şaşırıp kalıyorlar. Çoğu yıllardır ilaçlarını parayla aldıklarını, çok mağdur olduklarını, zaman zaman ilaçları alamadıklarını, ilaç içmeyince yine hastalandıklarını söylüyorlar. Bu konularda insanlar bilinçlendirilmeli.​DERNEĞİN FALİYETLERİ

    Benim çok genç yaşta iki evlat acısı çekmem, daha sonra Serdar'ımın şizofren olması...

    Bütün bu acılar beni insanlara karşı duyarlı ve sevgi dolu bir insan kıldı. Evet anılarım, acılarım ve şizofreni... İşte her anı üzüntüyle geçen yıllar. Onun için dünyada hiçbir insanın acı ve üzüntü çekmesine dayanamam. Zamanım evimden çok dernekte geçiyor. Sağ olsun uzmanlar terapiler yapıyorlar. Biz de dışarıdan işinin uzmanı gönüllü resim öğretmeni, folklor hocası ve tiyatro öğretmeni bulduk. Bu insanlar gönüllü geliyorlar. Hasta üyeler resim ve ebru çalışmaları öğrenip çok güzel şeyler yaptılar. Yaptıkları resimlerle çok güzel tebrik kartları bastırdık. Folkloru öğrendiler. Bana yıllar önce senin oğlun iyi olup folklor oynayacak deselerdi inanmazdım. Kesinlikle olmaz derdim. Evet oğlum folklor oynuyor. Arkadaşlarıyla çok güzel bir gösteri sundular. Yaklaşık 500 kişi, sergiledikleri halk oyunları dakikalarca ayakta alkışlandı. Biz hasta aillerine bundan daha fazla mutluluk verecek hiçbir şey düşünemiyorum.

    Bu başarılı folklor ekibimiz Almanya ve Hollanda'ya davet edildi. Çok da başarılı gösteriler sundular. Demek ki ilgilenince, destek olunca bu yakınlarımız çok başarılı işler yapabiliyorlarmış.

    Genç yaşına rağmen çok duyarlı bir insan olan ve çok emek veren destek olan halk oyunları hocası Mehmet Ali Taşdemir'e ve Sarp Akyüz'e, M. Onur Güngör'e çok teşekkür ederim.

    İstanbul çok büyük bir şehir. Bu nedenle Kadıköy'de de bir dernek kurmaya karar verdik. Bir gün Taksim'deki derneğimize seksen yaşlarında bir baba, kırk beş yaşındaki oğluyla geldi. Kalp hastası olduğunu, bu nedenle çok zor geldiğini, neden Anadolu yakasında da dernek kurmadığımızı, oradaki insanların da çok ihtiyaçları olduğunu söylediğinde çok etkilendim.
    Duyarlı doktorlar ve biz hasta yakınları, Kadıköy'de "Şizofreni Evi Dostluk Derneği"ni kurduk, inşallah insanlara biraz da olsun faydalı olur.
    İki dernekte de günlerim çok yoğun geçiyor. Çok yorulduğum günler oluyor ama ben çok mutlu ve iç huzuru ile akşamları oğlumla beraber evime dönüyorum. Bazen çok üzüldüğüm olaylar da oluyor. Üzüntüm bu insanların çoğunun sosyal güvencelerinin olamaması.

    Bir gün bir hasta genç çok üzüntülüydü. Böyle üzgün görünce sordum. "Neyin var?" "Yok bir şey" dedi. Yine ısrarla sorunca arkadaşları ilacını içmediğini söylediler. İlacını ihmal etmemesini söyleyip çıktım. Arkadaşlarına ilacını içmeyeceğini söyleyince gelip bana haber verdiler. Tekrar yanına gidip ilacını içmesini söyledim ve ağlamaya başladı, "ilacımı içersem ilacım bitecek, almaya paramız yok" dediğinde ben gerçekten yıkıldım.

    Yine başka bir üyemiz evli ve dört yaşında bir kızı var. Kendisi de iktisat fakültesi son sınıf öğrencisi, hastalığı nedeniyle okulu bitirememiş. Bir gün gazetedeki bulaşıkçı aranıyor ilanını okuyunca gidip müracat etmiş, iş yeri sahibi, bulaşıkları iyi yıkamadığı için aynı gün işten kovmuş. Derneğe gelince çok üzgündü, "iş buldum diye çok sevinmiştim, kızıma bir şeyler alırım diye, fakat beni kovmaları çok gücüme gitti" demesi beni çok üzmüştü.

    Bunun gibi olaylar beni çok üzüyor. Dernekteki üyelerimiz birbirlerine çok destek oluyorlar. Hastalıklarını, sıkıntılarını birbirlerine anlatıp dertlerini ve bilgi birikimlerini paylaşıyorlar. En önemlisi ilacın, doktorun, onların hayatında nedenli önemli olduğunu birbirlerine anlatıyor, yardımcı oluyorlar. Zaten dertler paylaşıldıkça hafifler.

    Bir gün derneğe gelen bir telefon beni çok etkiledi:

    Erzurum'un bir köyünden duyarlı bir vatandaş köylerinde otuz altı yaşında bir kızcağızın şizofren hastası olduğunu, üstelik de cilt kanserine yakalandığını, annesinin öldüğünü, ailesinin ilgilenmediğini, dağda koyun çobanlığı yaptığını, akşamları da hayvanlarla ahırda kaldığını söyleyip bizden yardım etmemizi rica etti. İşte Anadolu'daki bir hastanın durumu. Yurdumuzun her yerinden buna benzer telefonlar açıyorlar. Çok çaresiz insanlarımız var.​ŞİZOFRENİ HASTALARI BİZDEN ŞANSLI

    Evet, aslında şizofren hastaları bizlerden, toplumdaki o çok sağlıklı insanlardan daha şanslı. Evet, çok şanslı sakın şaşırmayın. İnsan olarak şanslılar. Çünkü dürüst, iyiliği unutmayan, insancıl duyguları tertemiz, bozulmamış bir bebek kadar tertemizler. Bu anlamda bizlerden çok daha şanslılar.

    Dört yıldır derneğe geliyorlar daha birbirlerine yüksek sesle bile hitap ettiklerine, bir kere olsun kavgalarına şahit olmadım.
    Maçlarda insanların kavgalarını, kahvehanelerde, sokaklarda kavgalarını görüyoruz. Hasta bir gencimiz, "Biz şizofreniler bir ceylan kadar nariniz" demişti. Haklı.

    Onların topluma zararı yok. Toplum olarak bizlerin o masum insanlara zararımız çok. Çünkü hiç hak etmedikleri halde damgalıyoruz onları. Bu masum insanlar yıllarca çok ıstırap ve acı çekmişlerdir. Buna inanıyorum. Yine de kimselere küsmüyorlar, isyanları ve sitemleri sessiz birer çığlık olarak kalıyor.
    Bazen kendimizi onların yerine koyalım.
    Ne kadar zor bir yaşam olduğunu biraz anlarız.
    Keşke toplum olarak bu insanlara yardımcı olabilsek, o zaman daha da çabuk iyileşeceklerine inanıyorum.

    Artık ülkemizde sokak hayvanları için bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kuruluyor.

    Ama neden ülkemizde insan sağlığı önemsenmiyor?

    Bu insanlara neden bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri kurulmuyor, kurulamıyor? Takdiri sizlere bırakıyorum.OĞLUMUN HASTALIĞINI İYİ TANIDIM

    Bir hasta annesi olarak, bunca yıldır edindiğim tecrübeler hem benim hem de yavrumun hayatını kolaylaştırdı.

    Önce yakınımızı iyi tanımaya çalışalım. Nelerden hoşlanır, nelere üzülür, nelere sinirlenir?

    Sonra hastalığını iyi tanıyalım. Hastalığın ona verdiği sıkıntı, huzursuzluk ve acıyı iyice öğrenelim. Bir takım şeyleri isteyerek yapmadığını anlayalım. O insan nasıl bir ızdırap içinde, iç dünyasında nasıl fırtınalar içinde bulunduğu öğrenirsek, onlara çok yardımcı oluruz.
    Ben böyle başarmaya çalıştım.

    Oğlum yıllardır, kafasındaki seslere, konuşmalara çok üzülüp, inanıyor. Bana anlatıyor. Örneğin, onun birçok takıntısı olduğu gibi, kedi takıntısı da onu çok rahatsız ediyordu.
    Yıllarca, ayaklı kedi pilot olmuş, yok bilge adammış, kedilerin cinleri, v.b. takıntılar.... Birçok anlamsız saplantılar.

    Bunların kendi düşüncelerinden olduğunu anlaması oniki yıl sürdü.

    Yıllarca, mübalağasız günde bana en az yüzlerce saçma sapan sorular soruyordu. Ben her defasında, "hayır oğlum, sen yalan söylemiyorsun, sana beynin yalan söylüyor, sana doğru geliyor, düşüncelerin bozuk, inanma, bunlar geçecek" diyordum.
    Hiç yılmadan, usanmadan, onu kırmadan, üzüp sinirlendirmeden, ses tonumu bile yükseltmeden söylüyordum.
    Bana güvenip sakinleşirdi. Yıllarca ona, "bunları tekrar düşün" dediğimde, biraz düşünüp, "haklısın, bunlar yalan" der, biraz sonra üzülerek tekrar sorardı. Ve acı dolu yılları böyle geçirdik. Daima, onun mantığının kabul edeceği cevabı daha o bana soru sormadan beynimde hazırlamaya çalışırdım. Onu nasıl ikna edeceğimi, kırmadan, incitmeden nasıl cevaplayacağımı düşünürdüm ve de bulurdum. Ama beş dakika sonra başka bir sorusuna hedef oluyordum. Demek ki, Allah insana sabır veriyor.

    Şimdi oğluma gösterdiğim sabrı ve sevgiyi dernekteki hasta gençlere, hasta insanlara gösteriyorum. Oğlum gibi onlar da soru soruyor. Onlara da yardımcı olmaya çalışıyorum.
    Çok daha mutlu oluyorlar. Oğlum, "derneğe geldiğimde hastalığımı unutuyorum" diyor.
    Dernekteki diğer üyeler de derneğe geldiklerinde çok mutlu olduklarını, hastalıklarını unuttuklarını söylüyorlar.​

    OĞLUM DA ASKER

    Jandarma Genel Komutanlığı, hastalığı nedeniyle askerlik yapmamış engelli vatandaşları, bir günlüğüne askerliğe çağırdı. Dernekte askerliğini yapmamış gençler de katıldı, biz aileler de beraber gittik. Çok duygusal anlar yaşadık. Evlatlarımızın çoğu üniversite mezunuydu. Askerliklerini yedek subay olarak hak etmişlerdi. Ama ne yazık ki rahatsızlıkları nedeniyle askerlik yapamamışlardı. Biz anneler yine de çok mutluyduk. Çocuklarımız sembolik de olsa askerdiler. Çünkü çok istiyorlardı asker olmayı ve oldular. Arkadaşlarıyla resim çektirirken mutlulukları gözlerinden okunuyordu.

    Kendisini tanımakla çok mutlu olduğum, çok duyarlı bir insan olan Nazlı Akdemir hanımefendinin şizofreni hastaları için yazmış olduğu şiir:

    YİĞİTLER

    Duydum ki yiğitler hasta olmuşlar
    İyiden kötüden her dem korkmuşlar
    En güzel çağında matem tutmuşlar
    Dilerim Allah'tan şifa bulsunlar

    Dermansız dertlere düşürme rabbim
    Dermanı vermezsen nice olur halim
    Nefsime bakıp da eyleme zulüm
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Senin yükün çoktur yükleme bize
    Denersin kulunu verirsin ceza
    Bizi muhtaç etme kendin bilmeze
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar

    Hekimler hekimi ey yüce Allah
    Dermanı sendedir hem vallah billah
    Nazlı da hiç durmadan eyliyor dua
    Dilerim Allah'tan şifa bulurlar
    KEŞKE TÜM YURTTA REHABİLİTASYON MERKEZLERİ KURULSA!

    Evet tüm Türkiye'de rehabilitasyon merkezleri kurulsa, tüm hasta ve hasta yakınları için çok faydalı olur. Bu rehabilitasyon merkezleri açıldıkça, ailelerin ve hastanelerin yükü hafifleyecektir. Bizim derneğimize yıllardır gelen hastalarda hastane yatışları hemen hemen yok gibi. Sosyal destek şart. Artık tüm dünya bunu kabul ediyor. Ne yazık ki Türkiye'de dernek, Uganda'dan bile sonra kurulmuş. Afrika ülkeleri bile bizden önce kurmuşlar. İnşallah biz de de, geç de olsa tüm Türkiye'de bu tür merkezler kurulur. Umarım!

    Yıllar önce bu dernekler kurulsaydı veya rehabilitasyon merkezleri açılsaydı bu insanlar kamu kurum ve kuruluşlarında, özel sektörde istihdam edilseydi, şimdiye kadar çok yol alırdık. Şizofreni, tedavisi çok pahalı olan bir hastalık. Zaman zaman hasta varı yoğu bilmiyor, istekleri bitmiyor. Çoğu ailenin maddi gücü yok bunları karşılamaya, ilaçlarını sürekli almaları gerekiyor. Diğer hastalıklarda olduğu gibi bir müddet ilaç içince iyileşmiyorlar. Uzun yıllar, belki de bir ömür boyu ilaç içecekler, işte ailelerin bu yönden de sıkıntıları var. Keşke bu hastaların ilaç ve tedavileri devlet tarafından karşılansa. insanca yaşayabilecekleri bir ücret verilse.

    Yurt dışından bazı örnekleri duyuyorum. Orada şizofren hastalara hatırı sayılır bir ücret bağlanmış. Aileler bu yönden rahatlar. Bizim gibi hastaneye binbir zorlukla götürmüyorlar. Oralarda ambulans, doktor, polis gelip evden alıyorlarmış. Bizde tam tersi. Kaymakamlıklara dilekçe verip polis bekliyorsunuz. Ambulans çok pahalı. Herkesin gücü yetmiyor. O da ayrı bir mesele. Halbuki diğer ülkelerde olduğu gibi telefon ettiğiniz zaman, ambulansı, doktoru hemen evinize gelmelidir. Ne yazık ki bizde böyle bir sistem yok. Kendi imkanlarınızla hastaneye götürdünüz diyelim, bu sefer de hastanede yatacak yer yok. Doktor çaresiz, hasta ve hasta yakınları çaresiz. Ülkemizin nüfusunun artış oranıyla birlikte hasta sayısı çoğalmakta. Maalesef, hastanelerimiz yeterli hizmeti vermekte zorluk çekmekteler. Yatak sayıları yerinde saymakta. Yakınlarımızın hastalıkları alevlenince evlerde bir cehennem hayatı yaşanmakta. Hasta ve yakınları çaresiz kalmakta. Artık bu sistem değişmelidir. Devlet babalığını göstermeli, ilgili hükümet yetkilileri gerekli ilgiyi gösterip yardım ellerini uzatmalıdırlar.

    İstanbul'da eylül ve ekim 2003 yılında Taksim Meydanı'nda panolarda gördüğüm ilanlar beni ve benim gibi hasta annelerini çok üzmüştür. Büyük şehir belediyesi tüm şehir panolarına büyük bir akvaryum yapılacağı ilanları asmış.
    Yeterli hastanesi olmayan, rehabilitasyon merkezi bulunmayan, kimsesiz kalan hastaların barınacağı, insanca yaşayabileceği, sıcak bir çorba içebileceği, bir bakım evi olmayan bir şehirde ve bir ülkede ne kadar anlamsız olduğunu taktirlerinize bırakıyorum.
    Bir yanda lüks, bir yanda sefalet.
    Akvaryum bizler için en son düşülünecek lüks diye düşünüyorum. Belki sağlık devletimizin görevi değil diye düşünülebilinir. Hayır sağlık için destek, herkesin hepimizin görevi. Bu ülkede herkesin insanca yaşamaya hakkı var diye düşünüyorum. Keşke belediye, hastalarımızı hastaneye kolayca götürebileceğimiz ambulanslar alsaydı daha yararlı olurdu. Akvaryum ilanı yerine,
    "Avrupa'nın ve ülkemizin en büyük şizofreni hastaları için tedavi ve rehabilitasyon merkezi yapılıyor" ilanını görseydim
    bir anne olarak minnettar kalırdım. Benim gibi yüz binlerce anne minnettar kalırdı. Ne yazık ki ateş düştüğü yeri yakıyor. Şimdiye kadar unutulan, umursanmayan, dışlanan bu insanları umarım bundan sonra hatırlayan duyarlı birileri çıkar.
    Ülkemizde ne yazık ki kaldırım taşlarına verilen önem insan sağlığına verilmiyor, inşallah bundan sonra verilir.​Hastanız hastaneye yattı diyelim. Yer yokluğundan kısa sürede taburcu ediliyor. Hastanız daha ilaca alışmadan, o ilaç iyi mi geldi, yoksa yaramadı mı? Hasta ilacına alışmadan yer yokluğundan taburcu ediliyor. Eve gelince hastanız yine ilacı bırakıyor. Hasta ve yakınları için yine aynı sıkıntılar başlıyor.

    Ben kendi oğlumda yaşadım bunları. Eğer benim oğlum yıllarca hastaneye sık sık yatmasaydı, uzun müddet kalmasaydı, bugün bu iyileşmeler olmazdı. En azından ilaca alıştı. Yine de hastanelerde yatak sayıları çoğaltılmalı. Daha doğrusu insanlığa yakışır hastane binaları yapılmalı. Aile günlerce polis için dilekçe verip uğraşmamalı. Zaten hasta ve hastalıkla uğraşıyorlar. Bunlar, batı ülkelerinde olduğu gibi bir sisteme oturtulmalı. Hasta taburcu olduktan sonra kontrol için hastaneye gelmeyince aranmalı, sorulmalı. Gerekirse doktor veya uzman evine gitmeli. Artık bir şeyler düzene girmelidir. Bu insanlar da bu memleketin çocukları, evlatları. Bu aileler de vergi verip, devlete hizmet ediyor. Bu hastanın yakınları da bu ülke için askerlik yapıyor. Herkes kendine düşeni yapmalıdır. Ülkemizde o kadar güzel yerler var ki. Cennet ülkemizin harika denizleri, gölleri, dağları var. Böyle güzel bir yerde acaba şizofreni hastalar için kamplar, tatil evleri yapılamaz mı?
    Hastahanelerdeki sürekli kalan depo hastalar veya ailesiyle yaşayan. Bu masum insanlar belki yıllarca, hastane ve evlerinden başka bir yer görmüyorlar. Aile götürmek istese de götüremez. Çünkü böyle bir yere gitmek, maddi imkansızlıktan bizim ülkemizdeki bizim insanlarımız için çok zor. Sanki ülkemizin o güzel yerleri, doğası, denizleri yasak bölge. Hasta ve yakınlarının oralara gitmesi hayal bile edilemez. Yıllardır hastane ve evlerinden başka bir yeri görmeyen insanlar için bahsettiğim gibi acaba devletimiz tatil köyleri yapamaz mıydı?
    Hep merak etmişimdir. Acaba ülkemizdeki devlet dairelerinde ve özel sektörde, belediyelerde kaç şizofreni hastası çalışıyor, merak ediyorum?
    Yasamızda var ne yazık ki uygulamada yok. Umarım birtakım şeyler düzene girer. Umarım süreğen hastalıkla mücadele eden insanlarımıza devletimiz, özel kurumlar ve belediyeler, daha şefkatli daha duyarlı olurlar destek olurlar.

    Benim veya sizlerin çocukları hasta olunca ben paniklememeliyim. Çaresiz sahipsiz kalmamalıyım. Bilmeliyim ki devlet sahip çıkıp tedavi ettirecek. Terapi görecek eğitilip meslek sahibi olacak. Aile de hasta da yıllarını çaresiz geçirmeyecek.
    Bir anne olarak, bir vatandaş olarak ve insan olarak devletimizden bunu istiyorum. Özellikle aileler bunu istiyor.
    Bu hastalık uzun süren bir hastalık. Buna göre herşey düşünülmeli. Evladınız hayatının baharında yakalanıyor bu hastalığa. Üniversitedeki sistem daha bir başka. Üniversite yıllarında hastalanan bir gencin ailesi A şehrinde yaşıyor, genç B şehrinde okuyorsa onun ailesinin yanında okuması gerekir. Fakat ne yazık ki, eğitim sisteminde bu gözardı ediliyor. Bu insanlara hiçbir kolaylık tanınmıyor.

    Dünyada hiçbir şey insan hayatından önemli değil. Ne yazık ki bir 'insan' hasta olunca, yine biz insanların koymuş olduğu o katı kurallarımızla, hastayı hayata bağlamak yerine hayattan koparmaya, hastanın umutlarını yıkmaya çalışıyoruz. İnşallah yetkililer buna da bir çare bulur.

    Gerçekten şizofreni hastaları, toplumsal destekle çok daha iyi mesafeler alabilirler. Bir insan yıllarca okuyup üniversiteyi kazanıyor. Fakat şanssızlık, hastalanıyor. Tüm emelleri idealleri, geleceği bir anda yok oluyor. Biz aileler ve yetkililer bir anda sanki o hastanın geleceğini yok sayıp maalesef hiç de yardımcı olamıyoruz.

    Değerli bilim adamları ve yetkililer!
    Lütfen biraz destek olun.
    İyileşen fakat tedavisi süren bu gençlere sahip çıkın.
    Hastalık evlatlarımızın suçu ve tercihi değil!​
    BİZDEN SONRA NE OLACAK?

    Evet bizden sonra ne olacak?
    Tüm ailelerin kaygısı, en büyük kaygısı, bizden sonra ne olacak? Kim sahip çıkacak? En yakınlarımız bile bizim sağlığımızda uzaklaştı, ilgisiz kaldılar. Sonları ne olacak?
    Aş veren yok. İş veren yok. Devlet desteği yok.
    Devletin tüm özürlülere üç ayda yüz elli milyon lira [2012 senesinde 3 ayda 1000 TL] yardımı var. Bu rakam sizce de çok komik değil mi? Bununla bir insan bırakın insanca yaşamayı açlıktan ölür. Ayıptır. Yazıktır. Günahtır. Başka diyecek bir söz bulamıyorum. Ben de zaman zaman düşünüyorum, çok üzülüyorum.
    Ben ve babası öldükten sonra oğlumun sonu ne olacak? Devletimizi yönetenlerin, parti liderlerinin, iş adamlarının evlatlarının düğünleri saraylarda oluyor. Balayıları da Dubai'de veya dünyanın en güzel yerlerinde... Kimininki çifte vatandaşlı, çoğununki Amerika'da okuyor.
    Allah daha iyisini versin, istedikleri ve evlatlarını özledikleri zaman uçağa atlayıp gidiyorlar. Ne yazık ki bizlerde evlatlarımızın geçmişteki duyarsız devlet yöneticileri yüzünden bizden sonra ne olacağını düşünüyoruz. Bu hastaların bırakın bu gibi lüksü, çoğu ilaç alamıyor!
    Çoğu, sahipsiz kalınca aç susuz sokakta kalıyor, iyileşse de iş veren yok!
    Çoğu parasızlıktan hastaneye gidemediğinden evlerinde yıllarca hapis hayatı yaşıyor!
    Çoğu aileler de parasızlıktan hastanede yatan evladını gidip göremiyor, ilacını alamıyor!
    İlaç konusunda bir başka yaşanan sorun yeni çıkan ilaçların ne yazık ki ülkemize çok geç gelmesi. Halbuki bir umuttur diye o ilaçları bekliyoruz. Belki evladımız iyileşir. Ama dünya ülkeleri arasında ilaçların geç geldiği ülkelerdeniz. Bizler de ana babayız. Herkesin evladı kıymetli. Lütfen bunu unutmasınlar. Yarın ben ve babası öldüğümüz zaman evladımız sokaklarda, yarı aç yarı tok yaşamasın.

    "Yetkililer Hazreti Ömer'in adaletini örnek almalılar"
    Hazreti Ömer, bir devenin yükünün fazla yüklenmesinden kendini sorumlu tutmuş, devenin yükünü elleriyle boşaltmıştır.
    Yıllardır unutulan, ihmal edilen şizofreni hastaların sorumluluğunu, vebalini kim üstlenecek!?
    Bu güne kadar, hiçbir hükümet yetkilisi ne yazık ki şizofreni hastalarına yönelik hiçbir çalışma yapmamıştır. Geçen bunca yıllara rağmen ilimin ilerlediği bilgi çağında ne yazık ki bir yenilik yapılmamıştır. Ülke nüfusumuz arttıkça buna oranla da bu hasta insanlar gün be gün çoğalarak kaderleriyle baş başa kalmışlardır.

    Otuz yıldır hasta olan bir üyemiz, kitap satarak yaşlı annesine ve kendine bakmakta, hayatını zorluklar içerisinde geçirmektedir.

    Hep düşündüğüm şey, bir rehabilitasyon merkezinin bu hastalar için kurulmasıdır.
    Çok büyük bir alanda kurulsa, bünyesinde iş alanları açılsa, sahipsiz hastalara sahip çıkılsa.
    Barınma, tedavi merkezleri, atölyeler açıp bu insanları sabah evden alıp, bu iş alanlarında eğitip, yeteneklerine göre çalıştırsa, tüketici durumdan üretici duruma geçseler.
    Yüzme havuzu, spor alanları olsa... Bu insanlar sosyalleşirler.
    İnşallah ülkemizde bundan sonra sağlık hizmetlerine daha çok önem verilir, insanlığın gereği de budur. Bilemiyorum acaba çok şey mi istedim? İstiyorum?
    İnşallah ben ölmeden bunları görürüm. Gözlerim açık gitmem. Oğlum için, dernekteki tüm gençler için, tüm hastalar için.
    İnşallah bir gün bu hayaller gerçek olur.
    En önemlisi bu hastalığa yakalanan yakınlarımızı öyle kolay hastaneye götüremiyoruz!
    İşte bu gibi durumlarda aileye ve hastaya devletimiz sahip çıkmalı!