• 576 syf.
    ·8 günde·8/10
    Felsefe tarihi üzerine yazılmış ve güzel kurgulanmış bir eser. Kitabı okumaya başladığınız andan itibaren felsefeye de ilgi duymaya başlıyorsunuz. Ancak okurken bolca notlar almak isteyebilirsiniz, zira felsefeye ait bir sürü temel kavram ve filozofla karşılaşacaksınız. Kitapta onların düşüncelerine ana hatlarıyla özet olarak yer veriliyor. Felsefeye ilgi duyanlar ve yeni başlayanlar için bir başucu eseri olabilir.
    Sofie'nin Dünyası
  • 85 syf.
    ·1 günde·10/10
    kitap dört bölümden oluşuyor
    1) kapitalizmin sosyalist açıdan tahlili
    2) kapitalizmin sosyalistçe suçlanması
    3) değişmeyi savunanlar
    4) sosyalizm
    en temelinden başlayarak bu dört bölümü, belli başlı sorularla cevaplayıp anlatıyor. dili gayet basit ve anlaşılabilir düzeyde. sosyalistim diyen ve sosyalizme merakı olan, herkesin ama herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap. sosyalist felsefe de aynı şekilde fevkalede bir şekilde işlenmiştir.kitabın ilk kısımlarında, ana hatlarıyla, kapitalizmin sosyalist ekonomi politik anlamıyla bir analizi yapılmıştır. kitabın diğer kısmında en büyük teorisyenleri ve bunların düşüneleriyle beraber sosyalizm teori olarak analiz edilmektedir.
  • 250 syf.
    Gereksinimi olmayan şeylerin ortaya çıkması oldukça zordur. Ütopya gibi bir kavram ya da düşüncenin ortaya çıkmasının en büyük nedenlerinden biri de aslında bu düşünceye olan gereksinimdir. More'ın en büyük gereksinimi dönemin İngiltere yönetimi, 8.Henry ve skolastik kof düşüncenin vermiş olduğu barbarlıktan duyduğu tiksintiyi eleştirme düşüncesi olur herhalde. Tabi gereksinimlerin yeni ufuklara yol acabilmesi için bazı araçlara da ihtiyacı vardır. Kannatimce More'ın ütopya'yi yazarken kullandığı en iyi araç daha da doğrusu ilham kaynağı çevik zekası,nuktedan dili ve dostu Erasmus'tur.

    Peki ütopyalar olmalı mıdır? Bu soru karşısında insan ilk önce pragmatik olarak düşündüğü zaman gereksiz görür. Ama inanın sevgili okurlar ütopyalar oldukça gerekli ve önemlidir. Hatta bana göre ütopyalar daha da geliştirilip abartilmalidirlar da. Şöyle ki; bilindiği üzere ütopyalar hayali hatta imkansız düşüncelerden ibarettir günümüzde. Ulasilamayacak düzeyde uzak olan imkansız ülke,sistem ve ya kavramlardır. Dolayısıyla şunu demek istiyorum;ulaşmak istediğimiz şey ne kadar hayali ve gerçekleşmesi zor ise faaliyetlerimiz de o yönde ilerleyecektir. Bir şey ulaşılabilecek düzeyde ise o hedefe ulasildiginda hedef fethedilmis olur ve tatmin olma duygusu devinimi,uğraşı daha iyiyi imkansız kılar. Bu yüzden hedeflerimiz oldukça imkansız olmalı ki hergün yeni şeyler için uğraş verelim. Tabi ki  de pozitif yönde. Andre Suares in dediği gibi ''Her tanımlama bir sınırlamadır.'' İşte tam olarak bu sözden anlayacağımiz ütopyalarin kendisidir. Bakmayın siz ütopyalarin ütopya olarak adlandirildiklarina

      Eser ana hatlarıyla More'ın düşüncelerinden ibaret olup kurgusal bir yapıdadır. Esere konu olan bir ada hayatıdır. Bu ada hayatında yaşam More'a göre en ideal yaşamdır. Burada hırsızlık suç gibi kavramlar neredeyse yok. Komünal yaşamın görüldüğü bu adada mimariden politikaya birçok konu ele alınmıştır. Özel mülkiyet yoktur ve taraflar arasında neredeyse mutlak eşitlik söz konusudur. Neredeyse diyorum çünkü aile ataerkil yapıda olup kölecilk sistemine de yer verilmiştir. Eserin dili sade olup düşünceleri anlamakta zorluk çekeceğinizi sanmıyorum.
     
       'More'ın Ütopyası' ulaşılması gereken düzen bakımından idealize edilebilir,pek tabîî olarak da hedef olarak görülebilir birçok kişi için. Lakin 'More'ın ütopyasinda'da anlatılan durum ulaşılması gereken durum değildir bence. Ütopya halkına baktığımızda tekduzeligi görüyoruz. Sıçramalar yok. Sıradan hayat sıradan şekilde devam etmekte olup düzenin bu şekilde yürümesi esas alınmıştır. Bize daima devinim ve pozitif yönde ilerleme gerekiyor
    Esenlikle. İyi okumalar
  • 1. "bir toplumsal sistem" der Marx, "İçerebildiği tüm üretici güçler gelişmeden asla yok olmaz; maddi koşullar eski toplumun rahminde oluşmadan önce yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri asla ortaya çıkmaz. "

    2. "Ana hatlarıyla bakıldığında, Asya , antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumun, iktisadi sisteminin giderek ileriye doğru giden dönemleri olarak nitelendirilebilir. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son karşıktlık içeren biçimidir... ; ama burjuva toplumunun rahminde gelişen üretici güçler aynı zamanda bu karşıtlığı çözüme kavuşturacak maddi koşulları yaratırlar. Dolayısıyla , bu toplumsal sistemle birlikte insan toplumunun tarih öncesi sona ermiş olur."
  • 432 syf.
    ·231 günde·Beğendi·8/10
    Yine bir İrvin yalom şaheseri... Dili oldukca hafif ve içerdeği temel psikoloji kavramlarıyla okuyucuya hem Psikoloji hem de Felsefenin yaşamımız için ne kadar temel bir rol oynadığını aşılıyor...

    Olay 19. yüzyılın son çeyreğinde Viyana'da geçiyor ... Atmosfer soğuk ve kasvetli...Psikanaliz'in yeni yeni duyulduğu ama tam olarak bilinmediği , psikolojinin pik yaptığı yıllar... Kitapta öyle önemli 3 isim var ki ; kendi alanlarında döneme damgalarını vurduklarını söylersek herhalde abartmış olmayız . Bir tarafta Nietzche isimli o dönem neredeyse tanınmayan, ancak ilerde büyük bir iz bırakacağı öngörenülen , kendisini toplumdan soyutlamış , münzevi bir felsefe profesörü ... Kendi çapında kitaplar yazarak ( böyle buyurdu zerdüşt ,insanca pek insanca, şen bilim ) varolma savaşı verirken
    diger yandan migren, mide ağrıları ve baş dönmeleri gibi onlarca fiziksel semptomla başı dertte...

    Diğer tarafta ise tıpkı gerçek yaşamlarında olduğu gibi çok iyi iki arkadaş olan Sigmund Freud ve Josef , nam-i diger Doktor Breuer ... Doktor breur , psikanaliz , hipnoz ve Histeri konularında uzman bir profesör . Dönemin viyanası ve çevre ülkelerden çok fazla hasta ona akın ediyor. Tıp camiası, Psikanaliz ve Histeri terimlerini bir nevi onunla tanıyor diyebiliriz ... Zira onun dışında alternatif bir isim daha yok
    ( freud hariç )

    Breuer işinde çok başarılı olduğu gibi , evli ve 5 de çocuğu var. Psikoloji literatürüne Anna .O vakası olarak geçen bir olay , Breuer'in hayatını büyük ölçüde değiştiriyor . Breuer , Bertha isimli 20 yaşındaki hastasına hipnoz seanslarında histeri tanısı koyuyor. O dönem Histeri tamamiyle kadınlara özgü bir hastalık olarak biliniyordu.. Histeri: felc, konusma bozukluklari, bir olcude korluk veya sagirlik gibi fiziksel semptomlari bulunan ve psikolojik catismadan kaynaklanan rahatsizlik..
    sozcugun etimolojik kaynagi latince "husteros" yani rahimdir.eski yunanlilar kadinlarin kendilerini asiri gurultulu ifade bicimlerinin rahimin ic hareketliliginden kaynaklandigini dusunuyorlardi.

    Bu seanslar boyunca Breur , Bertha'ya büyük bir ilgi duyar . Onu muayene ederken aralarında oluşan etkileşim ve temaslar onda bertha'ya karşı karşı konulamaz saplantılı aşk ve cinsel istek uyandırır. Bertha - Nam-i diger Anna O. - ölen babasından sonra , kaybettiği şefkat ve güven boşluğunu
    Dr. Breur'da bulur ve ona tüm ruhuyla teslim olur .. Ve döneme damgasını vuracak o olay gerçekleşir . Bertha , Dr. brauer'den hamile olduğunu ileri sürer... Aslında böyle bir şey yoktur. Tamamiyle histerinin etkisiyle böyle bir dedikodu çıkar ve tarihte yerini alır...

    Aslında her şey buradan sonra başlıyor

    Friderich Nietzche - lou salome
    Doktor breur - Bertha

    Yazgılar , acılar , saplantılı aşk serüveni ,ölüm, hayatın anlamı sorunsalı gibi bircok konu Nietczshe ve Breur'in yaşam karşısında yaşadıkları içsel travmalar , neredeyse tamamiyle birbirinin kopyası...

    çok sıkı dost olacak Nietzche ve Breur , kaderlerinin ve saplantılarının benzerliklerini görüp hayrete düşecekler...

    lou salome Henüz 20 yaşında , güçlü , oldukca hayat dolu , çekici ve erkeklerin aklını başından alan bir psikoloji öğrencisi. O dönemde Nietczshe ile aşk yaşamaktadır ve nietzshe'nin hem fiziksel sorunları hem de mental olarak umutsuzluğunu
    tedavi etmesi için Dr breur'a gelir. Dr brauer , salome'un dişiliğinden oldukça etkilenir ve bu birçok şeyin anahtarı olacaktır bu. Salome'un istediği tek bir şey vardır . Buraya geldiğini nietczshe asla bilmemelidir.. Nietczshe gururludur...
    Breur bunu kabul eder... Nietzshe ile tanışır ve ardından serüven başlar... Zorlu tedavi süreci , nietzshe'nin korkunç bedensel ağrıları, intihar girişimleri ve umutsuzluğu Dr. Breur'i çok etkiler. İhanete uğramanın verdiği tükenmişlik ile Salome'a amansız bir nefret duyan nietczshe, ona öfke dolu
    mektuplar yazar ... ama bir yandan da aşıktır ve bu onu hergün öldürür...

    Kitabın ilk yarısı , Sigmund freud ve Lou salome'u zaman zaman bizimle tanıştırsa da ; genel hatlarıyla Brauer ve Nietczshe'nin ümitsizlik ve hayatın anlamı üzerine konuşmaları etrafında dönüyor. Kitabın ortalarından şekil alan ve sonuna kadar süren Dr Breuer ve Nietzche'nin birbirlerini
    '' iyileştirme'' yolunda yaptıkları Win-Win anlaşması bana göre kitabın bu kadar özel ve popüler olmasının ana kaynağıydı...

    Roller değişir ... Viyana'ya tedavi için gelen nietczshe - Breuer'in , ölüm korkusu ve umutsuzluğuna tamamiyle Felsefi düzlemde çözüm araramak üzere kolları sıvar ...Breur'ın saplantılı bertra takıntısı, evini içinde çocukları ve eşi varken yakıp , bertra ile italya'ya kaçmak gibi akıl dışı düşünceleri beynini kemirir durur . Ve bu süreçte Nietzche ona akıl hocası olmuştur..

    Yine soğuk bir viyana günü ailesinin mezarlığını ziyaret etmeye gidecek olan Breur , Nietczshe'yi de davet eder... Ve düğüm burada çözülecektir... Nietczshe bir şeyi farkeder . Breur'in annesinin ismi de Bertha'dır.. Burada ince bir oedipus kompleksi göndermesi yapan Nietczshe, Breuer'in kızının adınında bertha oldugunu söylemesi ile iyiden iyiye şaşırır...
    Brauer'in bertra'ya olan saplantılı aşkının bilinçatı düzeyinde, özlemini duyduğu , kaybettiği anne imgesiyle paralellik taşıdıgını çoktan farketmiştir... Ama breuer bunun farkına bile varamaz...

    Mezarlıkta ölüm ve hayatın anlamı üzerine geçen dialoglar hem felsefi hem de psikolojik olarak derin bir referans olacak nitelikte... Breur ve Nietczshe'nin kaybettikleri babalarına duydukları özlem ve özellikle Nietczshe'nin babasının ölümünden sonra gördüğü korkunç rüya sarsıcıydı...

    Brauer'in mezarlıkta nietzche ile olan konuşmasından sonra , yıllardır düşündüğü ama hayata geçiremediği özgürlüğe kaçış fikrini hayata geçirmeye karar verir ... Bu oldukca sarsıcı ve radikal bir karardır . Karısı mathilda'ya veda etmek istediğini açıklar , çocuklarını uyurken öpüp sessizce ayrılır ama allak bullak olmuştur ... Viyana'da kendine ait ne varsa herşeyi bırakıp , isviçre'ye bertha'nın yanına hicbir şeyi düşünmeden gider . Ama Her şey tersine dönmüştür..

    Bertha'yı tıpkı kendisine sarıldığı gibi sarılan başka bir doktorla görür , sadece isimler değişmiştir. Artık kendi üstlendiği misyonu başka bir doktor üstlenmiştir. Hayal kırıklığına uğrar, sarsılır... Venedik'te yalnız başınadır... yapacağı , gideceği hicbir yer yoktur.. yalnızlığı ve geride bıraktığı ailesi , çocuklarının yükünü derinlerinde hisseder. Eski hemşiresi Eva berger'in yanına uğrar ama yüz bulamaz... Çünkü bekleyen her şey soğur... Eva'da soğumuştur... Sokaklar genç ve renkli insanlarla doludur . Kendini inanılmaz yaşlı ve eskimiş hisseder... Bu kasvet içinde boğulurken birden Josef... josef... diye seslenen bir ses duyar ve gözlerini açtığında
    kendini kütüphanede uzanırken bulur...

    Şaşkına döner ve karşısında yakın dostu Sigmund Freud 'u görür... Evet bu tamamiyle bir ilizyondu...Bir düşten ibaretti... Mezarlıkta o kasvetli söyleşi sonrası bunun etkisinden çıkamayan Breuer , yakın arkadaşı Sigmund freud'un ofisine gittiğinde Sigmund'un hipnoz tekniği ile kendisinin deyimiyle
    '' baca temizliği'' ile arınır ve özgürleştiğini hisseder...

    Okuduğum ikinci irvin yalom kitabıydı ve bu gidişle bütün kitaplarını okuyacağımı öngörebiliyorum :) ... Teşekkürler irvin yalom...