• 383 syf.
    ·7 günde·10/10
    Köygöçüren , Eşekli Kütüphaneci , Onuncu Köy ve şimdi de Tırpan . Her romanında, ayrı bir Türkiye yarasını ele alan Fakir Baykurt , Tirpan'da da yazarliginin bütün hünerlerini sergiliyor. Tırpan'a birazdan geleceğiz, ama önce biraz Fakir Dede'yi tanıyalım.

    Daha önceki Fakir Baykurt incelemelerimde değinmişimdir mutlaka, tekrara kaçarsa affeyleyin. Yazarımız, çok çocuklu bir ailenin ferdi olarak Burdur'da doğmuş. Bütün yaşamı büyük sıkıntılarla geçmiş. Çocukluğundaki sıkıntılar doğuştan. Yoksulluk, garibanlik bükmüş bellerini. Küçük yaşta çalışmaya başlamış. İrgatlik, dokumacılık... Kendilerine bakan dayısı 2. Dünya Savaşı sebebiyle askere alınınca hepten perişan olur. Aslında köy enstitüsü hayat olur onun için. Gönen köy enstitüsüne girer, hayatı değişir. Öğrenciliginde Nazım Hikmet Ran 'le tanışır. Hastası olur. Nazım Hikmet yasaklı olduğu için, kitaplarini kaçak gocek bulur, ezberler. Çünkü Nazım sesi olmuştur onun. Tüm ezilenlerin sesidir Nazım.

    Sonraki sıkıntıları ise insanlığındandir. Öğretmen olarak köy köy dolaşır Anadolu'nun kuş uçmaz yerlerinde. Köylülerin, sorunlarını,sıkıntılarını dile getirir. Çözüm yolu bulmaya çalışır. Çünkü köylüler perişandir, dönem ağaların beylerin devridir. Ağaların beylerin tekerlerine çomak sokmak mangal gibi yürek gerektirir o dönem. Yaptıkları birilerinin hoşuna gitmez. Soruşturmalar, kovuşturmalar, tehditler, sürgünler. Üstüne sen bı de git öğretmenleri tek bir çatı altında birleştir. Türkiye öğretmenler sendikasını kur. (TOS) Hoppala... Al başına derdi, belayı. Sıkıntısı daha da artar. Ama bildiğinden geri kalmaz. Bütün derdi köylü çocuklarıni da okutmaktir. Köylüleri bilinçlendirmektir. Ağaların beylerin saltanatına son vermektir.

    Fakir Baykurt, çok iyi bir eğitimci olduğu kadar çok da iyi bir yazar. Romanları insanın içine o kadar işliyor ki, sormayın gitsin. Her roman ayrı bir yara, ayrı bir tat.

    Tırpan, tam da böyle bir Türkiye gerçeği, yarası. Onüçündeki bir kızın, altmisindaki bir ağaya zorla verilmesi. Sevginin değil, paranın konuştuğu bir olay. Kimse sormuyor gönlü var mı, yok mu? Babası verdi ya tamamdır. Hemen kusatin çevresini. Baskılı alan savunması. Nasılsa her yerde ağa ' bokyidicileri' de vardır. Üstüne bir de karakol desteği. Mis. Oldu , bitti.

    Benden ne zaman kitap önerisi isteseler, ben onlara Fakir Baykurt, Aziz Nesin , Rıfat Ilgaz , okuyun derim. Önce kendi ülkemizde neler olmuş,bitmiş, bunu öğrenin derim. Kendi kulturunuzu öğrenin derim. Tam da bu konuyla ilgili, iki çift laf da Fakir Baykurt yayıncısı literatür yayınlarına gelelim. Ey yayıncı, kitaplarin arasına çeyrek altın mı koyuyorsunuz mübarek. Nedir bu fiyatlar. Kitaplar pahalı ,sende daha pahalı. Acık da sen gayret et de millet Fakir Baykurt okusun. İnsaf. Zannedersin kuşe kağıt,ciltli basıyorsun kitaplari. Sahaf sahaf gezip eski yayınları bulmak daha işime geliyor benim. Buldum mu da benden mutlusu yok. Yoksa gerçekten literatür yayıncılık ağaların,beylerin işi.

    Son olarak, etkinlik için Ebru Ince bir teşekkür. Kalabalık bir grupla beraber, Fakir Baykurt okumak çok keyifli oldu bir kez daha.
  • 272 syf.
    ·4 günde·Beğendi
    Takvimler 1917'yi gösterdiğinde, Manisa Akhisar'da, öğretmen bir baba ile ev kadını bir ananın evladı olarak, savaşların ve yıkımların hat safhada olduğu bir dünyaya gözlerini açar Fahri Erdinç. Henüz iki yaşına bile girmeden, verem illetinden kaybeder anasını. Üvey ana zulmü, hastalıklar, gurbetlik ve yoksulluk çerçevesinde geçirdiği zorlu süreçlerden sonra ilkokul öğretmeni olarak atanmayı başarır. Aynı dönemlerde, sınavla, Ankara Devlet Konservatuvarı'na yerleşir ve Sabahattin Ali' nin öğrencisi olma şerefine nail olur. Sabahattin Ali'nin yönlendirmeleri ile yazmaya yönelir ve şiirler, öyküler anlamında ustası ile ortak paydada buluşurlar. 2 Nisan 1948' de kıymetli öğretmeni, yoldaşı Sabahattin Ali'nin Bulgaristan'a gitme yolunda alçakça katledilmesi derinden yaralar Erdinç'i. Bu yarayı takip eden bir sene içerisinde Cumhurbaşkanına hakaret gerekçesi ile yargılanır, tutuklanır. Yazılarından ötürü mimlenir. İdeolojik fikirleri nedeniyle toplum ve devlet tarafından sürekli ötekileştirilip, dışlanmaya çalışılan bir isim haline dönüşür. Ve bir süre sonra, ölümü göze alarak, yanında iki arkadaşıyla, Sabahattin Ali'nin yolundan gitmeye, onun yarım bıraktığı işi tamamlamaya, Bulgaristan'a nefes almaya karar verir ve bunu da başarır.

    O günlerdeki halet-i ruhiyesini şu dizelerle anlatır Fahri Erdinç:

    "Dosyalı adamım ben,
    Bir bakanlıkta poliste elçilikte dosyalı,
    Ben giderim giderim de,
    Dosyam demir dolaplarda durur,
    Ama benim gibi adamların dosyası, Kendilerinden önce çürür."

    Ana vatanında TKP üyesi, azılı komünist damgası yiyen Fahri Erdinç için, Sabahattin Ali'nin katli, Türkiye'deki siyasal ve düşünsel özgürlüğün de katli demekti. Gerek Türkiye’de gerekse Bulgaristan'da, gördüğü duyduğu her temayı kağıtlara döker Erdinç. Ancak ülkemizde hep '' yasaklı'' yazarlar kategorisinde yer aldığı için bir türlü vatandaşına duyuramaz sesini. Son nefesine memleket özlemi çektiğini söyler. Bulgaristan vatandaşlığına ve Bulgar Yazarlar Birliği'ni kabul edilmesine rağmen, bir türlü alışıp uyum sağlayamaz gurbete. Lakin, dönemin şartları bilhassa sanata ve sanatçıya veril(mey)en önem gereği dönemez yurduna...

    "Artık çabalama
    yıllarının sonu gelmedi. Birkaç yılım daha orda burda öğretmenlikte, birkaçı da askerlikte geçti. Acı günlerin acı lokmalarını saya saya çabalarken hangi aydan çıkıp hangi yıla girdiğimizi kestiremediğim zamanlar oldu.”

    Yazar hakkında bunca bilgiye ne gerek var, geç artık kitaba diyenler için hemen bir parantez açıyorum, "Acı Lokma" Fahri Erdinç'in bizzat kendi hayatının 30 yılını bizlere aktardığı, otobiyografik bir eseri. Bir yandan yazar hakkında detaylı bilgilere sahip olurken, diğer yandan da Türkiye' nin 1940'lı 50'li yıllarına uzanıyoruz. Çocukluğunu geçirdiği, Irgatlık ve öğretmenlik yaptığı Anadolu köylerinden tutun da, ilk aşkına, siyasi mücadelelerine ve yazın hayatına girişine kadar geniş bir perspektiften yaşamına tanık oluyoruz. Fahri Erdinç' in, üvey anne dramı ile başlayan hayat bıkkınlığı, öğretmenlik yıllarında, çalıştığı köylerdeki yobaz hocalar ile girdiği çatışmalar ve bu çatışmalar karşısında aldığı yenilgiler ile şahlanmış, öykü ve şiirleri yüzünden maruz kaldığı siyasi baskılar ile de nihayete ermiştir.

    Türkiye'de bu kitabı basmaya gönüllü bir yayınevi çıkmayınca, ilk baskıyı, Bulgarcaya çevirerek, Sofya'da Narodna Prosteva Yayınevi üstlenir. Ve Acı Lokma'nın ilk baskısının ilk ön sözü, Erdinç'in bir başka ustası Nazım Hikmet' ten gelir ve şöyle noktalar sözlerini Nazım:

    "Türk dilinin ustaları arasında sayılan Fahri'nin bu kitabını bunca övdümse, güzeli, doğruyu, haklıyı övdüm."

    Tertemiz, dupduru bir dil ve akıcı bir üslup ile kaleme alınan bu eserin ismini nerden aldığını da, kitaptan bir alıntı ile aktarmak isterim :(Bulgaristan sınırında, Bulgar Yüzbaşı ile Fahri Erdinç'in diyaloğu) :

    "... Nasıl Türkiye’de durum?"
    " Nasıl anlatayım bilmem ki..."

    Birinci' nin boşlukta yumulup açılan eli bir şeyler aradı. Buldu da. Soktu elini cebine. O kara ekmek parçasını çıkardı ve yavaşça yüzbaşının önüne sürerek:

    "Buyrun" dedi. "Memleketimin ekmeği. Durum da böyle işte. Kara. Katı... Alır mısınız bir lokma?"

    Yüzbaşı, arkadaşlarına bakınarak ekmeği kavradı. Bir lokma kopardı. Şöyle bir bakıp attı ağzına. Azıcık çiğneyip yuttu. Yemeğin tadına bakam bir aşçı gibi gözlerini kırpıştırdı. Dudaklarını bir iki daha şapırdattı.

    " Acı "dedi.
    " Böyle işte, lokmamız acıdır.. "

    ***Ben toplumcu gerçekçi yazarları ve eserlerini zirvede gören, onlarla doyan bir okur olarak, bu eseri ve yazarı çok beğendim. Okuma yelpazesi benim ile paralel olan tüm dostlara okumalarını öneririm. Bizden bir yazar, içimizden bir hikaye...
  • 192 syf.
    ·3 günde
    "Bak Makal, beni dinliyorsun, sıkılma, biraz daha dinle: Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)

    Evet sıkılmayın yüksek insanî değerlere sahip insanlar! Bu zevkle okuduğunuz romanlara, benzemez evet acı da verir lakin bu acı sadece bilinçli ruhlar tesir eder Köy Enstitülerinin varlığından bihaber yaşayıp yaşadım diyenlere değil. Bu kitapta Mahmut Makal yıldızı parlayan Köy Enstitüleri mezunlarını değil de, ismini çok az bildiğimiz emekçi, fedakarlık ve yaratıcılık abidesi diğer mezunların söylediklerini dinliyor ve aktarıyor.

    Bu mezunlar tabii ki unutuldu Tonguç BABA'larının unutulduğu gibi. 61 vilayette yaklaşık 10.000 köyü gezerek bu muhteşem ötesi projenin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ'un sağcı ve solcu ağaların bir araya gelerek onu sürdürerek, görevden alarak kederle ölmesine neden olarak vücudunu; sonrasında da eğitim felsefesini yıkarak, hümanist düşünceler yerine gerici, kutuplaşmaya vesile olan düşünceler aşılayan ve siyasi, dini militan yetiştiren yeni sistemlerle hafızalardan onun düşüncesinin her kırıntısını da yok ederek unutturulmaya çalışılıyor o ve onun çocukları.


    Köy Enstitüleri mezunlarının kendilerine ait rozetleri var ben bir köy çocuğu olarak bu hayatta en çok o rozetlerin birine sahip olmayı isterdim. Ve köy enstitülerinin sıkı takipçileri bence kendilerine bir köy enstitülü "kahraman" seçerler, çoğu kişi Fakir Baba diyebilir. Ben Mahmut Makal'ı seçiyorum...

    Bu sitede beni takip edenler bilir ki, benim kalemimden süslü cümleler pek çıkmaz, ben bir kitap incelemesini lüks mekanda sunulan servisler gibi de sunamam istersem yaparım lakin ben bu amaca hizmet etmiyorum. Benim ne o süslü edebiyata ihtiyacım var ne de o edebiyatı takip eden insanlara benim derdim gerçeklerle yüzleşmeyi beceren insanlarla bir azınlık oluşturmak.

    Köy Enstitülerinin felsefesini her okuyuşta daha iyi kavrıyor ve kendi eğitim hayatıma dönüp baktığımda da üzüntüm her okuyuşta daha da katlanarak artmaktadır.

    Vali, kaymakam... Hatta İnönü demeden her mecrada kendini ifade edip, savunan enstitü mezunu ile kendimi kıyasladığım da, her söz alışta susturulan, ilkokulda yapılamayan her matematik işleminde aşağılayıcı ifadelerle saldıran o öğretmenin bastırıp yok ettiği o kendini ifade cesaretinin olumsuz yansımasını, geri dönüp bakınca en şiddetli şekilde lisede okurken psikoloji dersinde hissetmiştim, ben köyden gelmiş biri olarak şehirli çocukların o süslü hayatlarının yanından geçemezdim lakin aralarına karışmış derslere başlamıştık artık ders psikoloji ve ben sadece dersi dinliyorum hiçbir soruyu yanıtlayacak kadar cesaretim de yoktu, lakin hoca çok insancıl çok sevecen bir kadındı, şehirli serseri, şımarık kızlı erkekli öğrencilerin seviyesizliğini izler boş cevaplarını beklerdim o derste hiç konuşmadan yılı bitirmeme rağmen 100 üzerinden 90-95 arası notlar alırdım hoca beni çağırdı hiç derse katılmadan nasıl bu kadar iyi notlar alabilirsin dedi kopya falan mı çektinin? Tabii sessizliğimizin bile bir değerinin olmadığını nerden bilebilirdim ki?

    Şimdi valileri, kaymakamları il, ilçe milli eğitim müdürlerini dize getiren Enstitü mezunlarını sıkılmadan dinlerken kendimize ne kadar acısak da yetmeyecek onu biliyorum. O yüzden Enstitülerin yaz tatili zamanlarında ki yurt gezilerinin bir noktasında buluşalım ve bu karamsar havayı dağıtıp biraz özlem duyalım:

    "Yüksek Köy Enstitüsünde (Hasanoğlan'dan bahsediliyor)
    yaz tatilimizin 15 günü yurt gezisine ayrılırdı. Biz birinci sınıfın sonunda, coğrafya öğretmenimizin başkanlığında, Ankara'dan Karabük'e kadar 12 günde yaya gittik. Bu gezimizde Işık Dağı'nın tepesine temmuzda çıkıp soğuktan, battaniyelerimize sarınarak korunurken fotoğraf çektik. Işık Dağı'nın eteklerindeki çam ormanları arasında ayı yavrusu yakaladık. Okula getirdik büyüttük."

    (Hasan Gülel, Köy Enstitüsü mezunu)

    Ben bu konuda çok dolu biriyim her defasında yenilerim ama çok uzun yazmak istemiyorum, İsmail Hakkı TONGUÇ'un Canlandırılacak Köy kitabı yakın zamanda elimde olacak okuyunca Köy Enstitüsü hakkında en uzun incelememi yapabilirim.

    Size iki çarpıcı uzun alıntı seçtim biri baştaki şimdi ikicisine gelelim başka bir köy enstitüleri mevzusunda görüşmek üzere.

    " Sormayın artık... Bugüne sığmaz bir okuldu. Köy çocukları tarihinde bir kerecik kendini yakalamıştı. Kişiliğini buluyordu. Kul olmadığını anlıyordu. Kişi olmuştu. Feodal kalıntılardan temizleniyordu. İçinde özgürlük tutkuları gelişiyordu. Bir ateş sarmıştı. Dağ bayır Türkiye tutuşacaktı. Gerilik yenilecekti. Köylü halk olacaktı. Bilinçlenecek, kendi elleri ile kalkınacaktı. Demokrasiyi kendisi kuracaktı. Aydınlanma çağı Anadolu'da başlayacaktı. Rönesans başlamıştı, bağnazlık yenilecek, emperyalizmi nasıl yenmışsek öyle yenilecekti. 40 bin köy tümden aydınlanacak, bilinç, bilgi aydınlığı önünde kara dünyalar yıkılacaktı. Çağı yakalayacaktık.

    Bir eğitim ki, yapıtlara sığmaz. Bu günün kuşağı kolay kavrayamaz. Gelişmeyi, etkinliği, uyanmayı gören düzen sahipleri üstümüze gelmeye başladı. Sözde demokrasiyi kuracaklar, kendi demokrasilerini kurdular. Üstümüze yürüdüler. Halkın uyanışından, aydınlanması dan ürkenler, asılsız suçlamalarla üzerimize geldiler. Kendi çıkarlarının, çelişkilerinin anlaşılmasından korkanlar birlik oldular. Sağ ağa ile sol ağa anlaşıp Köy Enstitülerini kapattılar.

    Böyle yetiştim. Binlerce köy çocuğu yetişti. 17 binler, gene de kuşattı Anadolu'yu. Esintiler getirdiler, yapıtlar verdiler. Az da olsa, var olan atamalı demokraside paylarımız vardır. Dernekler, sendikalar, öğretmen örgütleriyle epeyce ses yükselttik. Halkımıza demokratikleşmesi için hizmet vermeyi sürdürüyoruz. Ne yaman eğitimdir ki, 52 yıldır ateşini söndüremediler. Tutuşup tutuşup sürüyor. O elden, öbürüne çalı yangını gibi sürüp gider. Bozkırı tutuşturan bir kıvılcım bu."

    Mustafa Şanlı, Aksu Köy Enstitüsü Mezunu...
  • 639 syf.
    Zulmün ahmakça taaruzu olmasa, çoğalır mıydı İnce Memedler akın akın, sayhâlaşabilir miydi?

    Toroslardan gelen kaya, çam, yarpuz, çiçek kokularına Akdeniz kasabasının toprağı, denizi, portakal, limon ve turunç kokuları eşlik etmiştir.
    Peki bu gidilen yerde zulüm yok mudur? Şakir Bey olmuştur bu defa zulmün adı. Öğretmen Zeki Nejad bu savaşta ölüp gitmiştir. Peki eli kolu bağlı, dünyaya küsüp oturacak mıdır Memed, yoksa içindeki kurt onu harekete geçirip, yeniden “mecbur” insanı mı ortaya çıkaracaktır?

    Maddi çıkarlarını bir çoban köpeği uysallığında koruyan, korkularının, arzularının, hırslarının ve öfkesinin tezahürlerini bir küfeye koymuş diğer küfeye vicdanı yerleştirmiş insanoğlunun bir bakkal terazisinin hassaslığı nispetinde bir aşağı- yukarı eden, eylemleri, hâlleri, söylemleri..
    Halkın ihtiyaçlarına kulak tıkayıp zulmeden, insandan saymayıp aşağılayan ağalar, adaleti elinde oyuncak edip yozlaştırıyorlardı. İnsanlar bunları sineye çektikçe zulmün şiddeti giderek artıyordu. İnce Memed kötülüğe başkaldırıp, iyiliği getirmek için bir kapı aralardı. Kendileri için başkaldıran birini bulunca halk onu korudu, yüceltti ve yediden yetmişe herkesin başına taç oldu. İnce Memed ve çetesi dağlara atılmış tohumların çiçekleri olup, yeni tohumlar oldu zulme direnişte. Destanlaştılar böyle böyle Köroğlu ve nicesi gibi.

    Yaşam zenginleştirir insanı, eşkiyalık da beni zenginleştirdi ve oturdum yazım İnce Memedi diyor Yaşar Kemal. İçinde bulunduğu yaşamı, doğayı insanları öylesine duyumsamış ki, gerek tasvirlerinde gerekse oluşturduğu karakterlerle bu yaşamın izlerini, Anadolu kültürünü uluslararası bir boyuta taşımayı ustaca başarmış. Seri biterken umduğum bazı sorulara cevabı bulamamış olmaktan biraz burukluk duysam da bütününe baktığımda harika bir roman okuduğumu söyleyebilirim.

    Yaşar Kemal’in deyimiyle: Bir karanlıktan gelip bir karanlığa gidiyoruz, bunca doyumsuzluk varken. İnsanlar sıkıştıklarında, ölümün acılarını yüreklerinde duyduklarında bir mit dünyası yaratıp ona sığınırlar. Mitler yaratmak, düş dünyaları kurmak, dünyadaki büyük acılara karşı koymak, sevgiye, dostluğa, güzelliğe, belki de ölümsüzlüğe ulaşmaktır. İnsan nereden gelip nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu alt edinceye kadar mit ve düşe sığınma sürecektir. (İnce Memed New York Review Books baskısı önsözü)
    İnce Memed’in yüreklere bir umut olmasının, yediden yetmişe herkesçe sevilmesinin, yiyecek bile bulmakta zorluk çekerken son lokmasını gelen eşkiyayla paylaşan halkın, ayağı çıplak kara bastığı halde eşkiyayı saklamayı gurur bilip çocukluğundan utanan koca yürekli çocuk Memed’in ve diğerlerinin sevgisi hatta düşmanların bile içten içe hayran kalışının sebebi bu olsa gerek. Zulme karşı her insanın içinde bir başkaldırı kurdu vardır mutlaka. İnce Memed ise bunun en güzel simgesi olmuştur.
  • Anadolu kökenli genç öğretmenler dışında Yunanistanlı
    birçok öğretmen de Anadolu'da kurulan okullarda öğretmenlik
    yapmıştır. Osmanlı yönetimine karşı milliyetçi duygular aşılamakla
    yükümlü bu öğretmenler, 1894 yılında Osmanlı Devleti'nin
    Yunan milliyetçisi öğretmenlerin imparatorluk topraklarında
    öğretmenlik yapmasını yasaklamasına ve Helenizm propagandası
    içeren yayınların ithali konusunda da sansür getirilmesine
    rağmen, yasağın sıkı bir şekilde uygulanmamasına
    bağlı olarak, görevlerine devam etmişlerdir.
  • Anadolu kökenli genç öğretmenler dışında Yunanistanlı
    birçok öğretmen de Anadolu'da kurulan okullarda öğretmenlik
    yapmıştır. Osmanlı yönetimine karşı milliyetçi duygular aşılamakla
    yükümlü bu öğretmenler, 1894 yılında Osmanlı Devleti'nin
    Yunan milliyetçisi öğretmenlerin imparatorluk topraklarında
    öğretmenlik yapmasını yasaklamasına ve Helenizm propagandası
    içeren yayınların ithali konusunda da sansür getirilmesine
    rağmen, yasağın sıkı bir şekilde uygulanmamasına
    bağlı olarak, görevlerine devam etmişlerdir.
  • Kendi aile mensuplarından dayısının da bir öğretmen olduğunu
    belirten Çakpinoğlu: "Mekteplerimiz Rum 'du. Türkçe de gonıışıırlardı. Urumca da gonuşurlardı " derken, okullar açısından bu köyde belli bir başarı elde edilmiş gibi görünse de, ileriki
    sayfalarda görüleceği üzere, Yunanistan destekli bu okullar genelde Orta Anadolu bölgesinde Türkçe konuşan Ortodokslar arasında büyük bir başarı sağlayamamışlardır."