• BAĞIMSIZLIK ve KURTULUŞ!!!

    30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!

    Mustafa Kemal Atatürk'ü diğer Paşalardan ayıran en büyük özelliği nedir diye sorsalar, net olarak vereceğim cevap AKIL olurdu.

    “Benim kanaatim oydu ki ve daima o oldu ki, insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasfını ve gücünü kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa göğüslerini germelidirler. Yoksa hiçbir medenî millet onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.” #33150617

    Hiçbir şart altında kendi keyfi kararı ile hareket etmemiştir. Her kararını onaylatmış, kurucu meclis tarafından aldığı onay ile imza altına aldırtmıştır. Bütün olumsuz görüşleri sabahlara kadar yaptığı ikna konuşmaları ile bertaraf etmiştir. Kürsüye çıktığında arkasından konuşanları ya da muhalif sesleri her defasında susturmayı başarmıştır.

    Gazi'nin karşısında görüş olarak durabilecek, söylediklerini çürütecek kimse olmamıştır. Her seferinde saatlerce süren o konuşmaların neticesinde istediğini almıştır. Millet Meclisi ona muhalefet edenlerin tarihin derinliklerine gömüldüğü meclistir aynı zamanda.

    Başkomutan olmayı o istememiştir. Teklif olunmuştur. O zaman ki şartlar düşünüldüğünde zayıf fikirlerin ve ordu'nun pek fazla seçeneği de yoktur. Mustafa Kemal bildiğiniz üzere sivildir. İstanbul Hükumeti onu idama mahkum etmiştir. Kimileri yenileceğini umarak kimileri ise başka kimse'nin bu büyük görevi üstelenemeyeceğini bilerek teklif etmiştir. Zaten her halükarda olacak olan durumdur. Liderlik vasfı onun en önemli özelliklerindendir.

    Gazi, Başkomutanlık görevinin 3 Ay ile sınırlandırılmasını ve belirli şartlara bağlanmasını istemiştir. Her 3 ay da bir yenilenirken sürekli olarak muhalefet edenlerin sesi yükselmiş her defasında zehirlerini kusmuşlardır. En ufak bir durumda mecliste tartışmalar çıkarmış, Mustafa Kemal'i ve orduyu yıpratmağa çalışmışlardır.

    İlk olarak 1921’de, ikinci defa 4 Şubat 1922'de, üçüncü defa 6 Mayıs 1922’de üçer ay süre ile uzatılmıştı Başkomutanlık görevi. Dördüncü defa uzatılması teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 20 Temmuz 1922 günkü oturumunda görüşülmüştü. Bu oturumda söz alan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, o güne kadar kendisine tanınan geniş yetkilere gerek olmadığı görüşünü savunarak şu sözleri söylüyor:

    “Bugün ordumuzun manevî kuvveti en yüksek derecededir. Ordumuzun maddî kuvveti de fevkalade bir önleme gerek hissetmeksizin millî emelleri tam bir güvenle elde edecek düzeye ulaşmıştır. Bu sebeple artık böyle bir yetkiyi devam ettirmeye gerek kalmadığı görüşündeyim."

    Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuşması üzerine “5 Ağustos 1921 ‘de kabul edilen Başkumandanlık Kanunu’nun, Başkumandan’a geniş yetkiler tanıyan 2. Maddesini kanun teklifinden çıkardı; o güne kadar üçer ay sürelerle uzatılan kanunda, bu defa kanunun sona eriş tarihine değinilmedi. Artık süresiz Başkomutan 'dı!

    İşte AKIL ürünü bir başarı.

    Ordu yok dediler, "kurulur" dedi.
    Para yok dediler, "bulunur" dedi.
    Düşman çok dediler, "yenilir" dedi.
    Ve…
    Bütün dedikleri oldu.

    "Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saati sordu. Paşalar: “Üç” dediler.
    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon ovasına atlıyacaktı."

    https://isteataturk.com/...08267044_ataturk.png

    Sözü Mustafa Kemal'e bırakalım ;

    "20/21 Ağustos 1922 gecesi 1’inci ve 2’nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.

    Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.

    Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi vb. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.
    24 Ağustos 1922’de karargâhımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.”

    https://isteataturk.com/...08273692_ataturk.JPG

    25 Ağustos yabancı ülkelerle olan tüm haberleşmeler kesildi. 26 Ağustos 1922 sabahı 5.30’da, Afyon Kocatepe’den Türk topçusunun ateşi ile ani bir baskın şeklinde başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922’de Yunan ordusunun Dumlupınar’da kuşatılıp imha edilmesiyle zafere ulaştı. Türk ordusu asker sayısı ve silah gücü bakımından kendisinden üstün olan Yunan ordusu karşısında büyük bir başarıya imza attı.

    https://isteataturk.com/...13190926_ataturk.jpg

    30 Ağustos'ta nihai zafer kesinleşti. 1 Eylül'de Mustafa Kemal “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini verdi. Düşman bu topraklardan def edilecek ve denize dökülecekti. Artık dönüş yok idi.

    "Çay’da toplanılmıştı. Fevzi Çakmak saldırı planını açıklamıştır. İsmet Paşa saldırıya karşıdır. Yakup Şevki Paşa, milletin varını yoğunu zar gibi atmanın tarihçe cinayet sayılacağını söyler. Mustafa Kemal:
    – Milletin varı yoğu bundan mı ibarettir Paşam?
    – Evet!
    – O hâlde kesin sonucu bununla almak zorundayız.
    Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa bizim geri teşkilatının düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamayacağını söyler. Mustafa Kemal:
    – Bizim geri teşkilatımız düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamaz mı?
    – Hayır Paşam!
    – Demek düşmanı yirmi kilometre içinde yok etmek zorundayız.”

    İşte akıl dediğim, ileri görüşlülük dediğim husus budur. Herkes şey olabilir lakin LİDER olabilmek başkadır.

    Yakın dostları ve ona inananlarla büyük başarılara imza atmıştır lakin şu hususu hiç aklınızdan çıkarmayın. Çoğu zaman onlarla değil, ONLARA RAĞMEN BAŞARMIŞTIR bir çok şeyi. Herkes günü kurtarmayı düşünürken, o Çanakkale'de bugünleri, 30 Ağustos'ta Cumhuriyet'i ve devrimleri düşünüyordu. Kısacası bulunduğu anı değil yapacakları ile birlikte gelecek yılları düşünüyordu. Çünkü o; fikir adamı idi.

    Başkomutanlık Meydan Muharebesi dolayısıyla Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı konuşmadan bir kaç satır başı.

    "Hükmedilmek istenmeyen bir milleti, esaret altında tutmayı başaracak kadar kuvvetli zorbalar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son çarpışmalarıyla, özellikle burada kazandığı zaferle, kazandığı kararlılık ve irade ile herkesçe bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin sinesine çelik kalemle kazımış bulunuyor." (...)


    "Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından sürülmeleri, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk milletinin atalarının kutlu emâneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması; ancak o lüzumsuz ve manasız olmaktan başka, varlıkları tam zarar ve felâket olan makamların yok edilmesiyle mümkün olabilirdi." (...)

    "Gençler! ! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız."

    "Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz."

    30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!

    Kutlayamayan ve hasetlik duyanlara diyeceğimiz tek şey bizin gibi hainleri işte bu zaferlerle tarihe gömdük. Hain düşünceleriniz ''Geldikleri Gibi Giderler!!!"

    Kansız olmak bunu gerektiyorsa varsın kansız olun. Sizin hainliğinize yakışanı da budur!

    NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!

    NE MUTLU BU ZAFERLERİ GÖĞSÜNÜ KABARTARAK KUTLAYANLARA!

    NE MUTLU YÜREĞİ ATATÜRK VE CUMHURİYET SEVGİSİ DOLU OLANLARA!!!

    RUHUN ŞAD OLSUN BÜYÜK KOMUTAN!!!

    "Kurtuluş mücadelemiz de devletimizin bekası için bu uğurda düşünmeden canlarını feda eden şehitlerimizi, ağır yaralarla kurtulan gazilerimizi minnetle anıyoruz."

    Milli Mücadele Kahramanlarımızı en yüksek saygı ile yad ediyoruz!

    Nasıl kurulduğunu biliyoruz!


    "...iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"

    Yolun yolumuzdur;

    ULU ÖNDER!
    BAŞBUĞ!
    BAŞKOMUTAN!
    MAREŞAL!
    GAZİ! MUSTAFA KEMAL ATATÜRK!!!

    Zaferimiz Kutlu Olsun...!!!

    "Okuduğunuz için teşekkür ederim."
  • 30 AĞUSTOS, ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

    ***

    TEK ADAM, BÜYÜK ZAFER'İN İKİNCİ YILDÖNÜMÜNDE MİLLETİNE SESLENİYOR...

    30 AĞUSTOS 1924, DUMLUPINAR MEÇHUL ASKER ANITI'NIN TEMEL ATMA TÖRENİ

    ***

    Efendiler!

    Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa verdiği kıymetli açıklamalarla burada hazır olanlara Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı’nın ve kesin sonuç veren 30 Ağustos Savaşı’nın oluş şekli hakkında bir fikri özetlemişlerdir.

    Beş gün aralıksız geceli gündüzlü süren en büyük Meydan Savaşı'nın gerçek içeriği bugün verilen açıklamalardan fazla, yarın tarihin hakemleri tarafından, araştırmacıların inceleme araştırma ve kararları okunduğu zaman daha açık, daha belirgin bir şekilde anlaşılacaktır.

    Beni milletim, Türk milleti, güvenine lâyık görerek bu hareketlerin başında bulundurdu. Bu görev ve işimin mutlu anısını duygulanarak sevinçle ve gururla saklıyorum. Görevlerini milletin vicdanından gelen gerçek ihtiyacına, yalnız onun yüksek fikrine uygun olarak yapmış olanlara özel bir vicdan rahatlığı ile bugün önünüzde bulunurken duyduğum mutluluğu ifade edemem.

    Efendiler, tıpkı bugün gibi otuz sekiz yılı Ağustos'unun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim.

    Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman on birinci tümenimiz şu karşıki tepelerde savaşa zorunlu kılınan düşmanın ana kuvvetine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal Köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren itici gücün ne olduğunu anlatmak için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim:

    29/30 Ağustos gecesi sabaha karşı Batı Cephesi hareketleri şubesi Müdürü Tevfik Bey, alışıldığı gibi o saate kadar çeşitli karar merkezlerinden ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinden belirlediği ve gösterdiği genel durumu cephe komutanı İsmet Paşa’ya göstermiş ve o da hemen Paşa’ya göster emriyle Tevfik Bey’i yanıma göndermişti.

    Karahisar’da Belediye dairesinde bana ayrılan odada yatmaktaydım. Beni uyandıran Tevfik Bey’in gösterdiği haritaya baktım, hemen yataktan fırladım. Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şuydu ki, ordularımız düşmanın önemli kuvvetini kuzeyden, güneyden, batıdan kuşatmaya uygun bir durum almış bulunuyorlardı. Şu halde düşündüğümüz ve en büyük sonuçları sağlayacağını beklediğimiz durumlar ortaya çıkıyordu. Hemen Fevzi ve İsmet Paşaları çağırınız, dedim; üçümüz toplandık. Durumu bir daha düşündük ve kesinlikle karar verdik ki, Türk’ün gerçek kurtuluş güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün parlaklığıyla doğacaktır. Bu karara göre ordulara yeni emir yazıldı. (saat 6.30 öncesi) Fakat durum o kadar önemli, o kadar hız ve şiddet istiyordu ki, bu yazılı emirlerle yetinmek önlemi uygun olmazdı. Onun için Fevzi Paşa’dan, Altıntaş ve güneyinden hareket eden ikinci ordumuzun ve bunun daha batısında bulunan atlı kolordumuzun yanına giderek düşüncemize göre hareketleri düzenlemesini kendilerinden rica ettim.

    Dördüncü kolordusu ile amaçladığımız düşmanın büyük kısmını güneyden izleyen birinci ordu merkezine de kendim gidecektim. İsmet Paşa’nın merkezde kalıp genel durumu yönetmesini uygun gördüm. Fevzi Paşa kuzeye hareket ederken, ben de otomobil ile tren yolunu izleyerek batıya hareket ettim. Akçaşar’da birinci ordu merkezine saat 9’dan önce varmıştım. Ordu komutanına bir taraftan cephenin yazılı emri emanet edilirken, ben de kendisine sözlü olarak durumu anlattım ve dördüncü kolordunun bütün tümenleriyle birlikte şiddetle, işte bu köyün, Çal Köyü’nün batısındaki düşmanın büyük kısmını kuşatacak şekilde savaşa zorlamasını emrettim. Ve ekledim ki, düşman ordusu mutlaka yok edilecektir. Ordu komutanı benim yanımda telefonla Kolordu Komutanı Kemâlettin Sami Paşa’yı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu bildirdi. Bir süre bu merkezde kaldım. Sürekli olarak gelen çeşitli rütbedeki esir subaylarla görüştüm. Bunlardan biri kurmay subay idi. Zavallı, verdiği bilgiler ışığında istemeyerek başkomutan görevini alan General Trikopis’in ve İkinci Kolordu Komutanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu söylemiş oldu. Hemen yanımda bulunan ordu komutanına: Kemâlettin Paşayı bulunuz, kendisine Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini mutlaka esir etmesini söyleyiniz dedim. Bu emir hemen telefonla bildirildi. Zavallı esir subay benim bu emrimi işitir işitmez sunduğum çayı içemeyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu merkezinde kalamazdım. Savaş durumunu gözümle görmek benim için karşı konulmaz bir ihtiyaç oldu. Ordu komutanını da yanıma alarak Dördüncü Kolordu Komutanının bulunduğu şu yöndeki bir tepeye geldik. (Arpalık civarında).

    Çal Köyü batısında ve kuzeyinde patlayan topların gürültülerini işitiyordum. Oradan durumu dürbün ile gözlemeye uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kesin bir zorunluluk ve ihtiyaç duyuyordum ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim; oraya gitmek gereklidir ve buyurun gidelim" dedim. Otomobillere atladık, bu tepeye gelen yola girdik.

    Ara sıra yolumuzun soluna düşman mermileri düşüyordu. Dördüncü Kolordu’nun tümenleri doğudan batıya yolumuzu katederek hızlı adımlarla ilerliyorlardı. Biraz önce dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk. Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen kuşatmak ve düşmanın inatla savunduğu savaş alanlarına, süngü saldırılarıyla girerek kesin bir sonuç almak gerekliydi. Bunun için bütün ordunun büyük özveriyle ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hatta gizliliğe bakmaksızın, ateş alanlarına girip düşman alanlarını sarsmasını istiyordum. Yanımdaki komutanlar bu görüşümü anlar anlamaz hemen ve en sinirli bir şekilde harekete geçtiler. Yazık ki şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan bir atlı subayına birkaç kelime not ettirerek düşman alanlarını kuzeyden saran ikinci orduya gönderdim. Ve sözlü olarak burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu subay görevini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek bilgi de vermişti. On birinci tümenin kahraman komutanı Derviş Bey, kendi ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman alanına ilerliyordu. Kolordu Komutanı Kemâlettin Paşa, güneyden ve batıdan düşmana saldırdığı diğer tümenlerine yeniden şiddetli ve hızlı hareketler için emirlerini ulaştırıyordu. İkinci Ordunun on altıncı ve altmış beşinci tümenleri düşmanla gerçek savaşa girişiyorlar, diğer tümenleri de kuşatma çemberini daraltıyorlardı.

    Bunları görüyordum. Atlı kolumuzun daha batıdan düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren atlı subay söylemişti.

    Arkadaşlar!

    Saat ilerledikçe gözlerimin önünde gelişen manzara şu idi:

    Düşman başkomutanının şu karşıki tepede son gücüyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman alanlarında büyük bir heyecan ve telaş vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü kabiliyet kalmamıştı. Bu ovadan, kuzeyden ve güneyden birbirini izleyen vurucu hatlarımızın, batışa yaklaşan güneşin son ışıklarıyla parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman alanlarını saran bir çember üzerinde yer almış olan bataryalarımızın aralıksız ve amansız ateşleri düşman alanlarını, içinde durulmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş batıya yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda duyuluyordu. Bir zaman sonra dünyada büyük bir yıkım olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu yıkım gerekliydi. Karanlıklar içinde bu yıkım gerçekleşmeli idi.

    Gerçekten gökyüzünün karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Tam olarak yok olmuş perişan bir arta kalan kitle bulunuyordu.

    Kendilerinin dediği gibi çok korkan ve titreyen, şekilsiz bir kitle, tuhaf bir karmaşa halinde kaçmak için açıklık arıyordu. Artık gecenin koyulaşan ağırlığı, sonucu gözle görmek için güneşin tekrar doğudan doğmasını beklemeyi zorunlu kılıyordu.

    Efendiler, ertesi gün tekrar bu savaş alanını dolaştığım zaman, ordumuzun kazandığı zaferin yüceliği ve buna karşılık düşman ordusunun düşürüldüğü felâketin büyüklüğü beni çok duygulandırdı.

    Karşı sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün kapalı kalmış yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve bitmez tükenmez donatım ve malzeme ile ve bütün bu bırakılan şeylerin aralarında yığınlar oluşturan ölülerle ve toplanıp merkezlerimize gönderilmekte olan sürü sürü esir gruplarıyla, gerçekten bir kıyamet yerini andırıyordu. Bu dar ateş ve saldırı çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik arta kalanlardan oluşmaktaydı. Fakat onlarda daha büyük Türk çemberi içinden çıkmağa başarılı olamayarak başlarında başkomutanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeğe zorunlu olmuşlardır.

    Efendiler, Ağustosun otuz birinci günü yaklaşık öğle vaktiydi ki, yine bu Çal Köyünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki durumu düşündük. Kazandığımız meydan savaşının bütün seferi sona erdirebilecek bir kararlılık ve önemde olduğunda birleştik. Şimdi Bursa yönünde çekilen düşman kuvvetlerini yok etmekle birlikte, bütün orduyla dinlenmeden İzmir’e yürüyecektik.

    Efendiler, bugünden sonra İzmir’de “Akdeniz”i, Mudanya’da “Marmara”yı görmek için 8-9 günlük bir zaman yeterli gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki bugüne, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal Köyü’ne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan başlayarak harcadığımız zaman tam bir yıldır. Fakat bu belirlediğimiz zaferi hazırlayabilmek için bir yılı çok bulmazsınız sanırım. Çünkü efendiler, savaş ve özellikle meydan savaşı yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı milletlerin tüm varlıklarıyla, ilim ve fen sahasındaki dereceleriyle, ahlâklarıyla, kültürleriyle, kısaca bütün maddî ve manevî güç ve iyi huylarıyla ve her türlü araçlarla çarpıştığı bir sınav sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin gerçek kuvvet ve kıymetleri ölçülür.

    Sonuç yalnız beden gücünün değil, bütün kuvvetlerin, özellikle ahlâkî ve kültürel kuvvetin yükselmesini gerçekleşme derecesine vardırır. Bu nedenle meydan savaşında yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün maddî ve manevî varlığı ile yenilmiş sayılır. Böyle bir sonun ne kadar korkunç olabileceğini tahmin edersiniz.

    Yok olup gitmek, yalnız savaş sahasında bulunan orduya ait kalmaz. Asıl ordunun ait olduğu millet, korkunç sonlara uğrar.

    Tarih, başlarındaki hükümdarların, hırslı politikacıların birtakım hayalî isteklerle, aracı yerine düşen işgalci orduların, işgalci milletlerin uğradığı bu şekil korkunç sonlarla doludur.

    Efendiler, Türk vatanını almak düşüncesini, Türk’ü esir etmek hayalini genel, ortak bir düşünce haline koymağa çalışanların da hak ettikleri sondan kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük.

    Efendiler, kendilerine bir milletin geleceği emanet edilen adamlar, milletin kuvvet ve gücünü yalnız ve ancak yine milletin gerçek ve kabul edilir yararlar elde etmesi yolunda kullanmakla sorumlu olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi ele geçirip işgal etmek, o memleketlerin sahiplerine hükmetmek için yeterli değildir. Bir milletin ruhu baskı altına alınmadıkça, bir milletin kararlılığı ve iradesi kırılmadıkça, o millete hükmetmenin imkânı yoktur. Halbuki yüzyılların çocuğu olan bu millî ruh, kalıcı ve sürekli bir millî iradeye hiçbir kuvvet karşı koyamaz.

    Hükmedilmek istenmeyen bir milleti, esaret altında tutmayı başaracak kadar kuvvetli zorbalar artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son çarpışmalarıyla, özellikle burada kazandığı zaferle, kazandığı kararlılık ve irade ile herkesçe bilinen bu gerçekleri bir defa daha tarihin sinesine çelik kalemle kazımış bulunuyor.

    Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturur. Millî tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.

    Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırılmış oldu. Sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin sonsuz koruyucularıdır.

    Burada gerçeklerini söylediğimiz “Şehit Asker” âbidesi işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, özverili ve kahraman Türk milletini temsil edecektir.

    Bu abide, Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, saldırısını, gücü ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.

    Efendiler, bu büyük zaferin çeşitli unsurları üstünde en önemlisi ve büyüğü, Türk milletinin kayıtsız şartsız egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün dünyada ne büyük, ne verimli bir inkılâp olduğunu anlatmaya gerek görmem.

    Milletimizin uzun yüzyıllardan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların yönetim ve baskısı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını sağlama yolunda ne kadar büyük felâketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin egemenliğini eline almış olması olayının, bütün büyüklüğü ve önemi gözleriniz önünde canlanır.

    Gerçi büyük zaferin ertesi gününe kadar İstanbul’da halife ve sultan adı altında bir şahıs ve onun işgâl ettiği hilâfet ve saltanat ünvanı ile bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini hak ettikleri sona ulaştırdı.

    Efendiler, millî egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur.

    Milletlerin esareti üzerine kurulmuş olan kurumlar, her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.

    Avrupa’nın ortasından, ta doğunun diğer ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hak ettiği sonu daha güzel anlayabiliriz.

    Arkadaşlar, saraylarının içinde Türk’ten başka unsurlara dayanarak, düşmanlarla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından sürülmeleri, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir. Türk milletinin atalarının kutlu emâneti olan bu topraklarda tam anlamıyla efendi olarak yaşaması; ancak o lüzumsuz ve manasız olmaktan başka, varlıkları tam zarar ve felâket olan makamların yok edilmesiyle mümkün olabilirdi.

    Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği acıları, üzüntüleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar üzüntüler ve kötülükler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mutlu ve hür yaşayabilmek için mutlaka egemenliğine sahip kalmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün çocuklarını toplu ve dikkatli bulundurmak gereklidir.

    Efendiler, yüzyıllardan beri inleyen, fakat baskıcıların, aldatanların, bilgisizlerin oluşturdukları engellerle yürek parçalayan sesini milletin kulağına duyuramayan zavallı vatan bugün diyor ki; can kulağınızı, bağrında en derin üzüntüler duymuş annenizin samimî sözlerine sürekli açık bulundurunuz. Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükmedici olma güç ve kabiliyetini göstermiş olan atalarımız, zamanında bu sesi duymaktan geri çevrilmemiş olsalardı; Türk topluluğunun, Türk idealinin, Türk çıkarlarının korunmuş ve çoğaltılmış olacağı anavatanı bugünkü parçalanmış şeklinde mi miras alırdık?

    Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve hüner, yüksek medeniyet, hür düşünce ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, istiklâl, gerçek varlık... Vatan bu isteklerini tamamen ve hızla yerine getirmek için kurallı ve gerçek bir şekilde çalışmayı emreder.

    Efendiler! Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde giderebiliriz: o da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek.

    Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü kurtuluş ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz. Bizim milletimiz vatan için, özgürlüğü ve egemenliği için özverili bir halktır; bunu ispat etti. Milletimiz yaptığı inkılâpların kararlı savunucusudur da. Benliğinde bu iyi huylar yerleşmiş bir milleti yürümekte olduğu doğru yoldan hiçbir kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.

    Efendiler! Milletimiz egemenliğini eline aldığı gün, bilmeyen kalmamıştır, en karanlık kötülüklerin, en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Maddî kuvveti yıprattırılmış, savunma araçları elinden alınmış, mânevî dünyası, kutsal saydıkları saldırıya uğramış üzücü bir durumda bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen varlığını ve istiklâlini kurtarmağa karar verdi. Bu kararında başarı sağlayabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket seçmesi gerekiyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde mutlaka başarı sağlamayı amaç kabul etmesi gerekiyordu. Millet bütün varlığıyla bütün özverililiğiyle, bütün inancı ile o hedefe beraber yürümeli ve mutlaka başarılı olmalıydı.

    Efendiler, o hedef burasıydı. Amaç olan başarı, burada kazanılan zafer idi.

    Efendiler! Milletimiz bundan sonraki işinde de başarılı olabilmek için, millî hedefini bütün açıklık ve kesinlikle, bütün vatandaşların gözünde ve yüreğinde bütün parlaklığı ile belirlemiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin ideali olarak adlandırınız. Fakat bu ünvanı verirken dikkat ediniz ki, hayal olan bir anlama kendimizi kaptırmayalım.

    Efendiler! Milletimizin hedefi, milletimizin ideali; bütün dünyada tam anlamı ile çağdaş bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her toplumun varlığı, kıymeti, özgürlük ve kurtuluş hakkı, sahip olduğu öze uygun yapacağı çağdaş eserlerle mümkün olur. Uygar eser oluşturmak yeteneğinden yoksun olan milletler, hürriyet ve kurtuluşlarından ayrılmaya mahkûmdurlar.

    İnsanlık tarihi baştan başa bu söylediklerimi doğrulamaktadır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizliği ve dikkatsizliğinde bulunanlar, uygarlığın coşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.

    Efendiler! Çağdaşlık yolunda başarı yenilenmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadî hayatta ilim ve fen alanında başarılı olmak için tek olgunlaşma ve yükselme yolu budur. Hayat ve dirliğe hükmeden emirlerin, zaman ile değişme, olgunlaşma ve yenilenmesi zorunludur. Uygarlığın buluşları, fennin harikaları, dünyayı şekilden şekile geçirttiği bir dönemde, yüzyıllık eskimiş düşüncelerle, geçmişe tapınmakla varlığını korumak mümkün değildir. Uygarlıktan söz ederken şunu da kesinlikle söylemeliyim ki, uygarlığın temeli, yükselmenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta kötülük, mutlaka sosyal, iktisadî, siyasal güçsüzlüğü gerektirir.

    Aileyi oluşturan kadın ve erkek unsurların doğal haklarına sahip olmaları, aile görevlerini idareye yeterli bulunmaları gereklerdendir.

    Efendiler! Milletimiz burada belirlediğimiz büyük zaferden daha önemli bir görev peşindedir. O zaferin anlaşılması milletimizin iktisat alanındaki başarılarıyla mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, ekonomik açıdan zayıf bir yapı fakirlikten kurtulamaz, kuvvetli bir uygarlığa, refah ve mutluluğa kavuşamaz, sosyal ve siyasal felâketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin yönetimindeki başarı da, ekonomisinde edinilen bilgiler derecesiyle uygun olur. Hiçbir medenî devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından önce iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklâl savunması için varlığı gerekli olan bütün kuvvetler ve araçlar ekonominin genişleme ve açılmasıyla mükemmel olabilir.

    Milletimizin özünde bulunan kuvvetli karakter, sarsılmaz irade, ateşli milliyetçilik, iktisadî başarıdan kaynaklanacak verimlerle de hak ettiği derecede desteklenmek zorundadır. Yüzyılın içindeki mücadelede milletimizi başarılı kılacak bir ekonomik hayat sağlanmasını amaç edinen genel öğretim ve eğitim sistemlerimiz, her gün daha çok gelişecek ve elbette başarılı olacaktır.

    Efendiler! Artık bugün hayat ve insanlık gerekleri bütün gerçekliğiyle ortaya çıkmıştır. Bunlara karşı olan söylentiler ahlâk ve inanca uymaz. Gerçek ortaya çıkınca yalan ortadan kalkar. Boş sözler, uydurmalar kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve olgunlaşma yeteneği olan milletimizin, sosyal ve fikrî inkılâp adımlarını kısaltmak isteyen engeller derhal yok edilmelidir.

    Efendiler! Son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum:

    Gençler! Cesaretimizi destekleyen ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve anlayış ile, insanlık yüksek karakterinin, vatan sevgisinin, düşünce hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.

    Ey yükselen nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.

    Arkadaşlar, bu gazilik ve şehitlik diyarını terk ederken, “Şehit Asker”i hep beraber saygıyla selâmlayalım.


    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

    ***

    Kaynak: Hâkimiyet-i Milliye, 31.08.1924

    -alıntı-
  • Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

    Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
    99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

    Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

    Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
    Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

    6 Mayıs 1919:
    Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

    9 Mayıs 1919:
    İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

    14 Mayıs 1919:
    Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
    - Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
    - Evet Paşam, bir şey yapacağım!
    - Allah muvaffak etsin!
    - Mutlak muvaffak olacağız!

    15 Mayıs 1919:
    Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
    Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

    16 Mayıs 1919 – Kalkış….
    Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

    Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

    Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

    Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
    Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

    Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

    Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

    19 Mayıs 1919
    Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

    Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
    1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
    (...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

    8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

    "Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
    Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

    Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

    Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

    Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

    ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
    Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
    Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

    "Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

    Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

    Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
    Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

    *Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
    *İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
    *Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
    *Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
    *Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
    *Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
    *Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
    *Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
    *Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
    *İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
    *İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
    *İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
    *Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

    Bu liste daha da uzar…
    Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
    Bunları yazanların gram yüreği YOK!
    Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
    Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

    Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

    Neler yok edildi!!;
    *Halkevleri kapatıldı,
    *Köy Enstitüleri kapatıldı,
    *Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
    *Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
    *Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
    *İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
    *Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
    *İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
    *Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
    *Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
    *Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
    *Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
    *Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
    *Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
    *Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
    *Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
    *Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
    *İç ve dış borç arttı,
    *Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
    *Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
    *Yeşil alan her yıl azaldı,
    *İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
    *Üreten değil tüketen toplum türedi….

    O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
    Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

    Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
    Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
    Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

    Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

    Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
    Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
    Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
    Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
    En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

    Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
    Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

    “Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
    Cemal Süreya
    OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
    19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
    Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

    Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

    Unutma!

    İyi Okumalar….!
  • Yerli yazarlar arasında tarzim olarak en beğendiğim ve en çok eserini okuduğum şairlerden biri bu eserde anadolunun ücra bir köşesinde yaşanmış ve kış ayı geldiğinde nasıl insanlar evine kapaniyorsa bu coğrafya da da insanlar kendi haline çekilir gönderilen valiler o şehri yönetir ister zorba ister baskı kimsenin sesi çıkmaz çünkü orası yanlizliga terk edilmiştir
  • Çok zengin diyorlardı Turan Bey için. Değildi oysa.
    Babası Kore’de savaşmış, esir düşmüş bir gaziydi.
    Oradayken, İstanbul’da gümrük, navlun işleri yapan zengin
    bir adamın oğluyla can arkadaşmış diye anlatılırdı.
    İki sefer kılı kılına hayatını kurtarıp, tüm esaretleri boyunca
    neredeyse bir an bile ayrılmayınca asker arkadaşlıkları kan kardeşliğine,
    dönüşte yakın arkadaşlığa ve nihayet ortaklığa dönüşmüş.

    İşler iyiden iyiye büyüyünce de Turan Bey’in babası
    Hasan Fehmi Bey, Kore’deki silah arkadaşının kredi ve
    muavenetiyle birden bine yükselttiği sermayesini alıp,
    teşebbüslerini memleketinde sürdürmek üzere Aydın’ın yolunu tutmuş.
    O vakitler lisede leyli olan Turan’ıysa İstanbul’da bırakmış.
    Edebiyata daha bıyığının yeni terlediği zamanlardan beri
    meraklı olan oğlu bu havailikten bir an önce kurtulsun diye
    Erkek Lisesi’ni bitirir bitirmez de Fransa’ya
    ekonomi tahsiline göndermiş. Sonuç hüsran.
    İki lafı bir araya getirecek kadar Fransızca bile öğrenemeden
    hülyalar içinde geçen iki koca yıl, sergiler, konserler, sahaflar ve
    içkili, dumanlı ev toplantıları ve koca bir boşluğa harcanan bir dünya para.
    Döner dönmez, Edebiyat Fakültesi’ne kayıt ve Baudelaire tercümeleri
    etüt edeceğini sanarak başlayan bir edebiyat eğitimi mücadelesinde
    Dede Korkut dersi yüzünden uzayan okul.
    Ama bolca kitap, bolca roman, şiir, hikaye ve temsil.

    Turan Bey’in babası Hasan Fehmi Bey, Kore’de savaşıp
    esir düştüğü yılları, hayatının en önemli olayı ve sonraki
    tüm olayların başlangıcı olmasından ötürü sürekli göz önünde
    tutmayı, her fırsatta lafı oraya getirmeyi severdi.
    Ne zaman Kore’den, oradaki kahramanlık ve esirlik günlerinden
    bahsetse, her daim sinirli çehresi gevşer, yüzünün bıçak kesiği
    gibi kati çizgileri yumuşayarak yuvarlak ve müşfik kırışıklıklara dönerdi.
    “Türk’ün ateşle imtihanıydı!” derdi, lafı geçince.
    Oğlunun kitaplarından birinin adıydı bu söz,
    çok severdi onun olmadığı ortamlarda kullanmayı.
    Hayatının doruk noktası saydığı o yıllardan kalan izleri ömür
    boyu taşıdı da. Sırtında sağ omuzdan koltuk altına doğru yirmi üç dikiş,
    şifası bulunamayan uykusuzluk, hafıza zayıflığı ve karanlıkta
    kalamama, yalnız duramama. Oysa, ömrünün son günlerine kadar,
    yakaladığı her fırsatta anlattığı kahramanlık destanının arkasında,
    karabasan kabuslarla peşini hiç bırakmayan kalın bir korku perdesi çekiliydi.

    Askerliği Ayaş’a çıkınca sevinmişti Hasan Fehmi Bey.
    Cihan Harbi’nin ikincisi de geçip gitmiş, dünyanın üstünden
    o kara örtü çekilmişti, pırıl pırıl bir başkent yeşeriyordu
    Anadolu’nun göbeğinde. Gidip görenler, tayinle gelenler
    anlata anlata bitiremiyorlardı Ankara’yı.
    Ulus’u, Gençlik Parkı’nı, Yenişehir’i, geniş ferah bulvarlarda
    yaylanan otomobilleri, kolalı gömlekleri, cilalı iskarpinleriyle çarşıları,
    kaldırımları arşınlayan genç Cumhuriyetin yeni şehirlilerini göreceğini,
    aralarına karışacağını düşününce heyecanlanmıştı.

    Acemiliğini yeni bitirmişti ki, bir gün yemekhanede topladılar hepsini,
    bir ahşap çamaşır teknesinin içinden sırayla kura çektirdiler.
    Boş çekenler alayda kalacaklar, Kore’yi çekenler ertesi sabah
    Etimesgut’a sevk edileceklerdi. Şansı bir tek orada yaver gitti.
    Üç kişiydiler. Askerliğin ilk günlerinden beri kanları kaynamış,
    birbirlerini koruyup gözeten üç arkadaş.
    Şansına, Kore’yi çekenlerden olmuştu üçü de.
    Keşanlı Nalbant Şekip, İstanbullu Tevfik ve Hasan Fehmi.
    Şekip’in namı lakap değildi, askere gelmezden evvel sivilde
    hakikaten de nalbantlık ederdi. Babasından yadigar mesleğinden
    askere gelene kadar ekmek yiyen bu talihsiz Roman çocuğuna,
    alayda da demir-kaynak işleri yaptırırlardı.
    Eğlenceli, edepsiz fıkralar anlatan, tarağıyla gırnata sesi çıkararak
    askerliğin en bıkkın anlarını bile neşelendirmeyi başaran,
    dünya yansa içinde yorganı yok, gamsız bir çocuktu.
    İyi niyetli, temiz kalpli ve çalışkandı.
    Gelgelelim talihi, can arkadaşları Hasan Fehmi ve Tevfik Bayrak gibi yaver gitmedi.
    Kunuri’deki büyük çarpışmalardan birinde, dibinde patlayan
    havan topunun şarapnelleri göğsünü paramparça etti.
    Mezarı bile olmadı hiçbir zaman.
    Oysa yirmi bir gün süren gemi yolculuğunda ne kadar da neşeliydi.
    Çoğu ilk kez deniz görmüş eratın büyük bir kısmı güverte
    köşelerinde kusacak yer ararken o sanki savaşa değil de
    arkadaşlarıyla kayıp bir cenneti keşfe gidiyor gibi mutlu ve heyecanlıydı.
    Mahir Ünsal Eriş
    Sayfa 14 - İletişim Yayınları 2140 • Çağdaş Türkçe Edebiyat 345
  • https://www.youtube.com/watch?v=9k-u0p5GoXw

    Mustafa Kutlu’nun ne zaman ismini duysam veya hikâyelerini okusam aklıma hemen Anadolu’nun birbirinden renkli sıcak insanları geliyor. Kendi adıma iyi bir hikâyeci olan Kutlu, tüm hikâyelerinde işte bu güzelim Anadolu insanını her şeyiyle çok güzel işliyor. Hikâyelerinde insanları sınıflandırmadan, cinsiyet ayrımı yapmadan, dinli-dinsiz, açık-kapalı, içen-içmeyen gibi ayrımlar yapmadan ve en önemlisi de ötekileştirmeden bizi olduğumuz gibi yansıtıyor. İşte sırf bundan, artık kaybettiğimiz ve kamplara ayrıldığımız günümüz insanı olarak Kutlu hikâyelerini okumaya ve anlamaya ihtiyacımız var. (açık davet.) Kutlu kulaklarımıza, birbirimizi yargılamamayı, herkesi olduğu gibi kabul etmeyi ve ancak bu şekilde hayatın güzel olabileceğini fısıldıyor. Bazen düşünüyorum da, biz hep böylemiydik acaba, ne zaman böyle birbirimize yabancı, saygısız, yargılayıcı, tahammülsüz ve birbirini dinlemeyen bir toplum olduk. Neyse sizi sıkmadan hikâyemize geçelim artık.

    Bu aşamadan sonra yazacaklarım ---spoiler yani okurbozan, okurkaçıran--- içerebilir.

    Öncelikle Mustafa Kutlu, bu son kitabı için “çok farklı bir kitap olacak. Benim hikâyelerim içinde de orijinal bir yeri var. Hiç böyle yapmamıştım. 1850’den 2000’lere kadar gelen bir ailenin hikâyesini anlattım. Bir Yörük ailesinin Osmanlı ve cumhuriyet dönemi birlikte anlatılıyor. Birinci bölümde, destansı, benim yaptığım halk hikâyeleri tarzında; ikinci bölümde ise daha çok Dostoyevski’ye benzeyen farklı bir anlatım ile öyküyü anlattım. Yani iki dönemde iki ayrı dil ve anlatım biçimi kullandım.” diyor.

    Evet, kitapsever arkadaşlar, kitap iki bölümden oluşuyor ve hikâyecinin dediği gibi Osmanlının son dönemlerinden başlayarak günümüz tarihine kadar bir Yörük ailesi olan (Yörük [buraya gelmişken evvela Muharrem Ertaş’a ve tüm Yörüklere selam olsun]) üç kuşağın yaşanmışlıklarını ayrı ayrı hikâye ediyor. Yalnız üzülerek belirtmek isterim ki bu üç kuşağında hikâyeleri sonlandırılmamış, hikâyeci adeta ağzımıza bir parmak bal sürmüş ve öylece bırakmış. Bilmem belki de böyle daha güzel, gizemli ve nahif olmuş. Bu konuda kendisi okuyucu olarak bizlere şöyle hitap ediyor; “Bırak bazı şeyler bilinmez kalsın, faili meçhul olsun, onu da kendini çokbilmiş sanan okuyucu bulsun.” diyor. Ne diyeyim yazar bu konuda haklı, günümüz insanı her konuda çokbilmiş galiba.

    Hikâyenin birinci bölümünde hikâye içinde bir hikâye anlatımı yapılarak, bu kısım hafif bir destan havası ile verilmiş. Bunu yazar kendisi de sık sık hikâyedeki kahramanların ağızlarından yarı ciddi yarı alaycı ikrar ediyor zaten. Bu bölümde, özellikle yakın tarihimize göndermeler ve bu tarihi olaylarla ilgili hikâye kahramanlarının anlatımları bulunuyor. Bu tarihi olayların muhtevasına burada değinmek istemiyorum, siz zaten az çok tahmin edersiniz.
    İkinci bölümde ise gerek olaylar gerekse hikâye anlatımı konusunda bambaşka bir ortam var. Ama bu bölümde işte yukarıda da değindiğim gibi hiçbir ayrım yapmadan “Eleni, Volvo Niyazi, Deli Dursun, Keko” gibi sımsıcak Anadolu insanından kareler var. Bu karelerin, ikinci bölümde daha fazla olmasını önemsiyorum. Çünkü bu bölümde Osmanlı’nın yıkıldığı Cumhuriyet’in ilan edildiği bir Türkiye var ve hali ile insanlar daha fazla kutuplaştığı halde rahat bir şekilde bir arada yaşayabilmişler. Dikkatinizi çekmek istiyorum insanların kendi aralarında rahat yaşadığından bahsediyorum insanların sistemle veya düzenle aralarındakini demiyorum. Bu bambaşka bir konu ve derin mevzu… :)

    Mustafa Kutlu’nun diğer hiçbir yazarda görmediğim bir özelliği ise hikâyelerinden kendini ifşa etmesi. Bir bakıyorsunuz hikâyenin en heyecanlı yerinde yazar ortaya çıkmış ve sizinle veya hikâye kahramanları ile diyaloga girerek, ya tartışıyor ya da fikir alışverişinde bulunuyor. Hikâyecinin bu tarzını, diğer hiçbir kitapta veya yazarda görmediğim için bana son derece ilginç geldi. Hoşuma gitti mi diye kendime sorduğum da ise farklı bir tarz olduğu için “evet” diyorum.

    Hikâyede, “tarih, futbol, aşk (hem de insanın içine gömdüğü tertemiz bir aşk), ayrılık, hasret, açgözlülük” gibi birçok konu gayet güzel işlenmiş. Mustafa Kutlu’nun tüm hikâyeleri gibi bu hikâyesi de insanı sıkmadan kendini rahatlıkla okutturuyor.
    Okunur mu efem…
    Okunur tabi ki…
    Bu uzun kış akşamlarında hem de nasıl okunur…
    Buraya kadar sabır edipte bu cahilin lakırdısını okuduysanız bir teşekkür hakkettiniz o zaman….
    Teşekkür eder, saygılar sunarım.
  • Ahmet Yıldız, usta yazar Adnan Binyazar'la Odatv için bir söyleşi gerçekleştirdi.

    Binyazar, Ahmet Yıldız'a yeni baskı yapan kitabı "Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar"ı, Türk aydınının durumunu, Muzaffer İzgü'yü ve Emin Özdemir'i anlattı...

    İşte o söyleşi:

    Değerli Adnan Binyazar, yeni kitabınız Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar bir ay içinde ikinci baskı yaptı. Ne dersiniz? Halkımız okuyor mu?

    Okuma kişiyi bilgilendirir, kültürlü kılar; ona dünyada olup bitenleri, insanı özünden kavrayacak duyarlıklar kazandırır. Bu bağlamda okumayıp halk kalmak işin kolayına kaçmak, okuyarak aydınlanmak sorumluluk yüklenmektir. Halkın okumaktan kaçışının, okuyanı benimsemeyişinin özünde nedeni budur. Halk, bilginin erdemine inanmadıkça, buzul dağlarından kopan buz parçaları gibi, koca bir boşluğun akıntısına kapılıp gittiğinin ayrımına varamayacaktır. İstatistiklere bakılırsa, halkın ancak yüzde 3’ü zamanını okuyarak geçiriyormuş. Neler okudukları ölçüye vurulursa, bu oran daha da aşağılara düştüğü gözlenecektir. Böyle giderse, halkın, yüzü geriye dönük iktidarlarca bir oy deposu olarak kullanıldığının bilincine varması uzun zaman alacaktır.

    Oysa okuru çok toplumların yarattığı kültür, başka toplumların kültür düzeyini de yükseltir. Sanat, edebiyat, bilim; insanlığın beynini üretken, duyarlıkları derinlikli kılmıyorsa, kendi ekseninde boş kasnak gibi döner durur. Altı yüzyıllık Osmanlı döneminde ozanlarımız, yazarlarımız Osmanlıca adı altında Farsçanın, Arapçanın kulu olmuştur. O dillerin beğenisine uygun eser veren erdemli sayılmıştır. Ancak yüzümüzü Batı’ya dönünce, kültürüyle, diliyle, beğenisiyle ulusal olanın bir değer olduğu bilincine ermişiz. Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’da, Cumhuriyet’in başlangıcından günümüze; edebiyatla, insanımıza açılan düşünce değişimini, o doğrultuda gelişimini gerçekleştiren aydınlar bir araya getirilmiş oluyor.

    İradesini kullanma gücünü düşünce namusu sayan, güçlerini bu iradeden alma bilincine eren çağdaş insanı, Rönesans, Reform gibi büyük değişimler yaratmıştır. Toplumdaki köklü değişimlerin yaratıcısı, çağdaş bilince eren bu insanlardır. İnsanlık belleğinde yer alan kitaplar, resimler, “ses”i ömürlü kılan müzik yaratıları bunun tanığıdır. Bu sonuca okuma kültürüyle varıldı. Değişim tarihimizde bunun yolu Cumhuriyet’le açılmıştır. Dinsel eğitimi önde tutan eğitim anlayışıyla bunun gerçekleştirilemeyeceği Cumhuriyet’in ilk yıllarında anlaşıldığı için, Atatürk, halkına “müspet bilim”in yolunu göstermiştir.

    Çağcıl ilerlemeler, geriye dönüşle yeni bir dünyanın yaratılamayacağını bilmelidir. Her gün yüzlercesi yayımlanan kitapların bilimsel, sanatsal, yazınsal düzeyi göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin, gerçekte bir kitap Rönesans’ı yaşadığının ayrımına varır. Din postuna bürünerek, başta okullar olmak üzere, kültür kurumlarını yozlaştırıp gericiliği diriltmek isteyenler toplumu nasıl bir bilgi körlüğüne ittiklerini görmelidir. Çanlar çalmaya başladı bile! Beyinlerine çağcılığın ışığı vuran bilinçli gençler, direngenlikleriyle bilgi gülleri saçan kadınlar, uzun sürmeyecek, gericiliğin içi saman dolu kuklalarını ortadan kaldırmanın bir yolunu bulacaktır.

    Sorunuzda, Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’ın bir ay içinde Can Yayınları’nca ikinci baskısının yapılmasını gündeme getirmemi de istiyorsunuz. Oysa kitabın, önceden Çağdaş Yayınları ile Cumhuriyet Kitapları arasında yapılan iki baskısı daha var. Bu, dördüncü baskı oluyor. Can Yayınları’nca yeniden basılan Ozanlar, Yazarlar Kitaplar’ın, bir ay içinde ikinci kes basılması, seçkin okurlarca aranan deneme türü açısından sevindiricidir. Toplumun düşünen ansana gereksinim duyduğu bu baskıcı dönemde, bunu, ülkemizde bilinçli okur sayınsın arttığıyla da açıklayabiliriz.

    Kitap 1884 doğumlu Ömer Seyfettin’den 1958 doğumlu Ahmet Erhan’a kadar geniş bir zaman diliminde ozanlarımız yazarlarımız üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor. Ama sizin de belirttiğiniz gibi kimi yerde yazar kimi yerde kitabın öne çıkarıldığı görülüyor. Kitaptan biraz söz edebilir misiniz? Size bu yazıları yazdıran nedenler nelerdi?

    Yerine göre, üzerinde durulan kişinin kimini yazarlığıyla, kimini kitabıyla değerlendirmek gerekiyor. Örneğin Hasan Âli Yücel, daha çok dünya klasiklerini okuma kültürüne katmasıyla, Köy Enstitülerini kurmasıyla öne çıkmıştır kültür tarihimizde. Batı dünyasının ürünü olan klasiklerin okuma kültüründe

    Önemli bir yeri var. Klasikler yalnızca okuma alanlarını genişletmemiş, yayınevlerinin o düzeyde kitap basmalarına da örnek oluşturmuştur. Köy Enstitüler, eğitimin tüm Anadolu’ya yayılışının önemli adımlarındandır. Köy Enstitülerin yetiştirdiği öğrencilerle köyler öğretmene kavuşmuş, böylece bağnaz imamların yerini aydınlanmacı anlayış almıştır. Aydınlanmanın temel kaynağı bilgidir. Bilgi de kitaplarla ediniliyor. O nedenle, Hasan Âli Yücel’le ilgili yazı, “Bilgi Toplumuna Doğu” başlığıyla yer almıştır kitapta.

    Nurullah Ataç kendine özgü bir eleştiri anlayışıyla deneme türünü güncelleştirmiştir. Orhan Kemal, Murtaza adlı romanıyla “Don Quijote”, “Aslan Asker Şvayk” gibi, toplumda, kendini bir yere oturtmak isteyen ilginç bir tip yaratmıştır. Orhan Kemal’i, “Murtaza” tipiyle ele almanın, ondaki kişi canlandırmalarını vurgulamak amacıyla öne çıkardım. Mahmut Makal yalnızca Türkiye’de değil, başta Fransa, öbür ülkelerde Bizim Köy’le yankı uyandırdı. O nedenle yazımı Bizim Köy üzerinde yoğunlaştırdım. Bizim Köy, Tahsin Yücel gibi bir romancıya, yayımlanışından kırk beş yıl sonra, “Bizim Köy1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda doruktur.” Denemenin, biçimlemede yazarı özgür bırakan bir yanı var; yazar, yorumlayacağı yapıtları tümleyici bir yöntemle de, yalnızca bir yönüyle de ele alabilir. Talip Apaydın’ı da, “Toz Duman İçinde Vatan Dediler Köylüler” başlığı altında bir roman üçlemesiyle yorumladım.

    Deneme türünün önemi hakkında ne söylersiniz? Roman öykü yazarlarının ve şairlerin bir başka yazar, ozan kitap hakkında yazmasının önemi nedir? Türk edebiyatında denemenin şaşılacak biçimde özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

    Deneme türü, kimilerince bir yazma deneyimi gibi algılanır. Oysa deneme, yazarın, bir düşünce, duyumsama yoluyla geniş açılı bir arayışa girme edimidir. Oysa Sokrates’in, Platon’un diyalogları, Montaigne’in denemeleri; bizde Nurullah Ataç’ın, Melih Cevdet Anday’ın, Sabahattin Eyuboğlu’nun, Nermi Uygur’un yazdıkları okunduğunda, denemenin, bir düşünsel yazı türü olduğu anlaşılacaktır.

    Deneme, herkesin görebileceği dış olaylarla ilgilenmez, onlara şöyle bir dokunur geçer. Hedefinde, söylenmemiş olan, orta malı olmayan görüntülere, beynin dolambaçlı yollarından gidilerek ulaşılan düşünsel odaklara ulaşma çabası vardır. Montaigne’in dünyasına girdiğinizde, düşüncenin o güne değin kimsenin yürüyüp aşındırmadığı yollarında bulursunuz kendinizi. Masallara girilirken söylenen, “Bir varmış bir yokmuş” sözünün hayatı özetleyen yalınlığı, derinliği ne ise, Montaigne’in “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü de odur. Montaigne, durup dururken varmamıştır böyle bir yargıya; ilk çağların zamansızlık bölgelerine girmiş, kim bilir hangi halk bilgesinin beyninden akıp gelen bu sözü çağının insanına ulaştırmayı düşünmüştür...

    Deneme de, felsefe gibi “zamansızlık” kavramı bağlamında değerlendirilmelidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, felsefesi gelişmemiş toplumlarda, deneme yazınsal bir tür bile sayılmıyor. Don Quijote’nin, basılışından 412 yıl sonra günümüzde de değerinden bir yitirmemesi, yalnızca olay anlatımından değil, insan beyninde kuruyup kalmış yaratıcı düşünceyi her çağda ayrı bağlamda gün yüzüne çıkaran derinliğiyle ilgilidir. Yayımlandığı 2012’den bu yana, Ahmet Cemal’in otuz sekiz yılda çevirmeyi başardığı Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü’nü elimden bırakamayışımı, yalnızca Roma İmparatoru Augustus’la şair Vergilius’un yaşadıkları anlamlı olaylara bağlamıyorum. Bu büyük romanda beni çeken, onların diyaloglarındaki derinlikli düşünceler, yaratıcı imgelerle yoğunlaşan yazıldıkça alanı genişleyen evrensel anlatımdır. Ne mutluyuz ki, bunun örneği bizde de var: Romanlarını halk bilgeliğiyle beslememiş olsaydı, algı sınırlarını aşan imge gücüyle en cılız bir ot parçasını, renkleri ötüşleri dünyayı dolduran börtü böceği yeniden yaratmasaydı; dört kitaptan oluşan İnce Memed, bir eşkıya anlatısından başka bir şey olur muydu, Yaşar Kemal’in adı dünya yazınında salt olay öykülemesiyle yer alır mıydı?
    “AYDIN YOK, AYDINIMSILAR VAR; YANİ CAHİLDEN DE TEHLİKELİ OLANLAR”

    Edebiyatımızın bugünkü durumu entelektüel hayatı hakkında ne düşünüyorsunuz... Bir Türk aydını var mı?

    Sondan başlayayım; aydın yok, aydınımsılar var; yani cahilden de tehlikeli olanlar. Günümüzde; adları, tutumları, sorumluluk yüklenme iradeleri yüksek adların dışında, entelektüellikten söz edilemez. Yaşamın hemen her alanında, bilginin yerini palavra, erdemin yerini kurnazlık, yandaşlık, çıkar hesapları almıştır. Günlük yaşamı belirleyen sözcük donanımında, gazetelerin çarpıcı başlıklarında aşağılayıcılığı daha da aşağı çeken sözcüklerden geçilmiyor. Bir gün önce bir politikacıya, bilim insanına, gazete yazarına, ya da hiçbir günahı olmayan birine şerefsiz, ahlaksız, adi diyen aynı meslekten biri, ertesi gün, o sözleri kullanan kendisi değilmiş gibi, karşısındakinin yüzüne bakmaya utanmıyor. Eğer aralarında çıkar ilişkisi varsa, dün eleştirdiğini en tantanalı betimlemelerle göklere çıkarabiliyor.

    Düşüncede yozlaşma virüs gibidir, her gün kendinden daha acılı virüsler üreterek bulaşıklığını sürdürür. Tıp biliminin virüs’ün önünü aldığı gibi, değişim duygusuyla daha da gelişen sanat, edebiyat da virüslü nesnelerden kendini uzak tutmayı bilmiştir.

    İnsanlığın dinsellik baskısı altında kıvrandığı dönemlerde sanatta, edebiyatta büyük gelişmeler olmuştur. Onca siyasal, dinsel baskıya karşın günümüzde sürüyor bu. Nerde o eski şiirler, romanlar, öyküler” söylemi eskiye saplanıp kalanların değişmez söylemidir. Oysa her kuşak, eskiden de beslenmekle birlikte, değişimden doğan verilere beslenerek kendi değerlerini kabul ettirme eğilimi gösterir. Sorun, ortaya koyacağı sanatsal ürünlerin değerinde yatar. Ortaya koyduğu geçmişte yapılanlarını anıştırıyorsa da, çağının değerlerini abartıp aşırıya varıyorsa da başlangıçta kimseye beğendiremez. Gerçeği zaman gösterecektir; toplumda eski değerlere çakılıp kalanlar olsa da, genç kuşaklar hep yeniden yana olmuşlardır. O nedenle, sanatın yeni akımlarla, çağı etkileyen yaratılarla sürekli gelişim göstermesinin özünde değişim gerçeği yatıyor.

    Yaşlı ya da genç; şiir, roman, öykü, deneme; edebiyatın her türünde yazanlar var. Ortam, Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi, birkaç yayıneviyle, belli bir iki gazeteyle sınırlı değil. Çoğalan yayınevleri arasında rekabet doğmuştur. Yalnız adlı sanlı yazarlar değil, belli düzeyde olan yazarlar da yayınevlerinden büyük destek görüyor. Okur böylece nitelikli kitaplara kavuşuyor. Bu arada çok satmanın önde tutulduğu kitaplar doğal olarak düzeyi düşürüyor. Batı’nın çok satanlarına uyacağım seri imalat ürünü romanlar düzeyi daha da aşağılara çekiyor.

    Edebiyatta en önemli gelişimi ise çocuk yayınlarında görüyoruz. Can Çocuk, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi, İş Bankası, Hep Kitap, Tudem gibi yayınevleri, gerek içerik, gerek dış görünüm yönlerinden nitelikli kitaplar yayımlarken, dinselliği aşılamayı amaç edinen yayınevleri ise çocuk beş on yaşlarındaki kızlara türban giydirerek namaz kıldırıyor. Bunların arasında çizgifilm kahramanlarını Umre’ye göndermeye kalkanlar da var. Bir de kahramanlarına yabancı ad vermeyi yenilik sayanlar var. Çocuk ve gençlik kitaplarını kaçınılmaz öğesi olan beğeniden yoksun bu tür yayınevleri ise, çocuklara, gençlere büyük zarar veriyor.

    Bu konuya değinmişken, çocuklara yönelik önemli bir kurumlaşmadan söz etmeliyim. Cumhuriyet döneminin kültüre dayalı Halkevleri, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları, onca önünün kesilmesine, onca darbeye karşın yıkılmadı. Cumhuriyet dönemi konservatuarında yetişen opera, tiyatro, müzik sanatçıları bugün de o köklü geleneği sürdürüyorlar. Adı Dil Derneği de olsa, özellikle çeviri ve felsefe kitaplarının dili ölçüt alınırsa, dilimizin bayrağı bugün de aydınlanmanın doruklarında dalgalanıyor. Halkevlerinin eylemsiz kılınmasının üzerinden altmış yedi yıl geçti ama kurumlaşması etkisini sürdürüyor. Son yıllarda aydınlanmacı belediyeler o gelenekten yararlanarak kitaplıklar, çocuklara yönelik tiyatro salonları, resim atölyeleri açıyor.

    Önemli olan kurumlaşmadır. Aradan zaman geçse de kurumlaşmanın ruhu dirilir: Ankara Üniversitesi “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi”, çocukların ve gençlerin düşünsel, duyarlık, yaratıcılık, güzel duyusal gelişimini amaç edinen bir eğitim kurumdur. Merkez, bu amacını, yazarından kitabına, çocuk ve gençlik edebiyatının verilerini bir araya getiriyor. Bunu, yetiştirdiği uzmanlarla, öğretim üyesi-yazar-öğrenci kaynaşmasıyla, bir konuda yoğunlaşmayı gerektiren tezler hazırlatarak gerçekleştiriyor. Merkezin yönetmeni Prof. Dr. Sedat Sever, bu etkileşim içinde, yazdığı kitaplarla çalışma alanını Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar genişleterek, yalnızca uzman yetiştirmekle kalmıyor, çocuk ve gençlik edebiyatına verimli, yaratıcı bir düzey de kazandırıyor.

    Eleştiri ve eleştirmenle bir romancı olarak aranız nasıl? Edebiyat eleştirimizin durumu sizce ne durumda?

    Gerçek anlamda şiir, roman, öykü türlerine yönelik edebiyat eleştirisine üniversite tezlerinde ya da yazarlar adına düzenlenen toplantı sunumlarının ardından oluşturulan kitaplarda rastlanıyor. Günümüzde yerleşik eleştiri geleneğini sürdüren Doğan Hızlan var. Onun dışında eleştiri diye yazılanların çoğu özetleme sınırını aşamıyor. Gazetelerde, dergilerde yazılanlarda ise, güncellik göz önünde bulundurularak, daha çok, yeni kitapların tanıtımı yapılıyor. Bu kültür ortamında da öyle çok boyutlu eleştirileri okuyacak okur bulmak pek kolay değil. Önemli kitapların göz ardı edilip kolay okunurlu olanlar piyasayı sarınca eleştiriye gerek bile kalmıyor. Eleştiri anlayışında kutuplaşanlar da kendi çemberinden kurtulup sanat dünyasında neler olup bittiğini merak bile etmiyor. Para getirecek kitapların peşinde koşuşturulan bir ortamda, yine de iyi kitap basmayı ilke edinen yayınevleri de var.

    Benim, yapılan eleştirinin düzeyi yönünden söyleyebileceğim şeyler oluyor ama eleştirmenlerle ilgili hiçbir sorunum yok. Yazdığım romanlar üzerine yazılanlar koca bir dosyayı doldurdu. O bir yana, kolejlerde, üniversitelerde kitaplarımla ilgili tezler bile hazırlandı. Emeği geçenlere şükran borçluyum.

    Cumhuriyetimiz, devrimler ne durumda? Bir romancı aydın yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada ne oluyor?

    Kimsenin Cumhuriyet devrimlerini düşündüğü yok. Acı olan ise, Anayasa’ya göre, devleti yönetenlerin görevi devrimlerin alanını daha da genişletmek olacağına, kalanlar da tarihten silinmek isteniyor. Yalnızca Ağustos ayında, en az kara sakallı, başı takkeli on yobaz, Atatürk heykellerine saldırdı. İşin acısı, sapkın suçluların yaptığı, onların akıl sağlıklarının yerinde olmayışına bağlanıyor. Oysa bunlar yalnız akılları sağlıksız değil, insan içinde dolaşan düşünce sapkını akılsızlardır.

    Sorunun devamına gelince, dünyada bir şey olduğu yok. Olan, bizde! Hemen her gün kafa tutarak onlardan birini küstürürken, gerçekte bize kahkahayla güldüklerini hesaba katmıyoruz. Nisan’da Havana’daydım. Atatürk büstünün ön yüzüne “Yurtta barış, dünyada barış” sözünü okuyunca, onların, Atatürk’ü bizden daha iyi anladıklarını düşündüm. Bir onlara bakın bir de, yaptıklarıyla Atatürk’ün büstünden intikam alacak kadar alçalanlara bakın!

    OKUMADAN YAZANLAR TÜREDİ

    Genç yazarlara genç yayınevi yönetmenlerine ne önerirsiniz?

    Son yıllarda ülkemizde bir de okumadan yazanlar türedi. Ne klasiklerden haberleri var ne de yazarlarımızın en önemli kitaplarından. Konuşmaya gelince küçük leğende koca gemi yüzdürüyorlar. Onlar çoğunlukta. İnsanımız nerdeyse her alanda çoğunluğun her alanda yanıltıcı olduğu günler yaşıyor. Buna karşın gençler arasında öyleleri var ki, aklıyla eski Yunan’dan günümüz dünyasına füze gönderiyor. O kesimin temel özelliği, var olan dünyada kendi yarattıkları dünyanın mimarı olmak: sağlam bilgi, yalın anlatım, çok seçenekli bir yorum, uyum içinde birbirini bütünlüyor.

    Kimi genç yazarları okuduğumda, değerbilirliklerinden dolayı yayınevlerinin seçicilerini yürekten alkışlıyorum. Yaşlılıkta da gençliğini sürdürenleri de katarsak, dünyanın gençlerin omzunda yükseleceğine inancımız artacaktır.

    Söyleşi: Ahmet Yıldız

    http://odatv.com/...redi-1009171200.html