• Tarihten ders almazsanız, Tarih size çok güzel dersler verir!! Dünü anlamayanların, Bugünü anlamasını beklemiyoruz. Bugün söylenen yalanlarla, Dünü bilirkişi seviyesinde yorumlayanlara da hiç şaşırmıyoruz!! Çünkü; onlar dün vardı, yarında olacaktır.. Ama bugün güzel dersler alacaklar!

    Bugün 19 Mayıs 2018… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsun’a çıkışının 99. Yılı.
    99 Yıl geçmiş ama birileri tarihten ders almamış olacak ki Sayın ÖZAKMAN bizlere bir hatırlatma yapmış!!

    Yapacağım inceleme SERT ve UZUN olacaktır.. Baştan uyarayım…!!! Haydi başlayalım!! (Kitap ile ilgili incelemem ve fikirlerim son kısımlarda olacaktır. İlk etap Samsun'a çıkış evresini kapsamaktadır.)

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Mustafa Kemal ATATÜRK - 1931 (Hasan Cemil Çambel, T.T.K. Belleten, Cilt: 3, Sayı: 10, 1939, S. 272)

    Şöyle bir düşünelim, dünden bugüne neler oldu? 19 Mayıs nedir, ne değildir….!? Mustafa Kemal Hangi Şartlar çerçevesinde Samsun’a çıktı.. Ve sonrasında neler oldu..
    Biraz geriye gidelim.. Anılarımızı tazeleyelim..

    6 Mayıs 1919:
    Harbiye Nezareti tarafından Atatürk'e müfettişlik vazifesiyle ilgili yetkilerini belirten talimat verilmiş ve acele hareketi istenmiştir. Atatürk'ün Harbiye Nezareti’ne “İtilaf Devletleri'yle yapılan antlaşma ve alınan kararların Hariciye Nezareti’nden, görev sahasına giren vilayetleri gösteren bir krokinin de Dahiliye Nezareti'nden alınarak kendisine verilmesi" ni istemiştir.

    9 Mayıs 1919:
    İsmet İnönü’nün Süleymaniye’de ki evine ziyarete gitmiş ve ona “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demiştir.

    14 Mayıs 1919:
    Atatürk, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Nişantaşı'ndaki evine, akşam yemeğine davet edilmiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile aralarında şu konuşma geçmiştir.
    - Bir şey mi yapacaksın, Kemal?
    - Evet Paşam, bir şey yapacağım!
    - Allah muvaffak etsin!
    - Mutlak muvaffak olacağız!

    15 Mayıs 1919:
    Atatürk Yıldız Sarayında Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve bir görüşme gerçekleşmiştir.
    Bu tarihte ise Yunanlılar İzmir’e çıkmıştır…

    16 Mayıs 1919 – Kalkış….
    Atatürk'ün Yıldız'da Hamidiye Camii'ndeki Cuma selamlığından sonra mahfil-i hümayun'da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiş ve veda etmiştir. Cuma selamlığını takiben Şişli'deki evine dönmüş, annesi Ve kız kardeşine veda etmiştir.

    Atatürk Şöyle anlatacaktır: (16-17-18-19)

    Artık Şişli’deki evi bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu! Karargâhımızdan Olanlar belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum. Aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir kurmay subay da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir Damat’tan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı?

    Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıkî idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle aynı idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını“ sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de Kızkulesi açıklarında kontrole tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve asker bizi yoklayacaklardı. Kontrol uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba bunlarla şehirdekiler arasında bir haberleşme mi vardı? Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere lüzum yoktu, sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir, diye düşündüm. Bundan istifâde edebilmek için kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.
    Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Subay ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Cevap verdi: “Ne aksi!” dedi, “Bu denizi pek iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk...” Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.

    Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakilerle görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidebilecek yol olup olmadığını soruşturduın. Maalesef yokmuş! Çok zorluk çekecek ve günlerce yollarda kalacaktık. Bilmem nedendir, Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlike' ye göğüs germeyi tercih ettim.

    Tekrar Bandırma vapuruna bindik. Aynı şekilde seyahat ederek, nihayet Samsun Limanı’na vardık!”

    19 Mayıs 1919
    Mustafa Kemal Atatürk sabah saatlerinde Samsun’a çıkmıştır..

    Samsun’a çıkışını Nutuk’ta şöyle anlatacaktır;
    1919 yılı Mayıs'ın 19. günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüm:
    (...)Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnızca tahtını güvenceye alabileceği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet zavallı, beceriksiz, onursuz ve korkak; yalnızca padişahın buyruğuna bağlı ve onunla beraber kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı (...)

    8 Dakikanızı ayırarak bu güzel anlatımla 19 Mayıs Ruhunu daha çok hissedebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=gml1Kj1-2EQ

    "Ne saraya/sultana ne İngiliz veya Amerikan mandasına güveniyordu. Tek güven kaynağı milletti. Yalnızca milli iradeye güveniyordu.
    Samsun'a çıkmasından üç gün sonra, sadrazama çektiği telgrafta ''Millet topluca 'Egemenlik esasını' benimsemiştir" demişti. Amasya Genelgesi'nde ''Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının'' kurtaracağından, ''milli bir heyetin'' kurulmasından, Sivas'ta ''halkın temsilcilerinden oluşan milli bir kongre'' toplanmasından söz etmişti." #28289686

    Şimdi kasetimizi biraz ileri alacağız..

    Milli Mücadeleyi başlatacağız, Genelgeleri Yayınlayacak, Kongreleri yapacağız.. Ankara’da Meclis’i kuracak, Cumhuriyet’in ilk adımını atacağız, Meclis üzerinden kararlar alacak, Sevr’i imzalayanları lanetleyecek, vatan haini ilan edeceğiz.. I ve II. İnönü savaşlarından galip ayrılacak, Emperyalizme biz buradayız diyeceğiz.. Büyük Taarruz ile görülmemiş bir zafer kazanacağız.. 22 Gün 22 Gece düşmanla çarpışacak, Tarihe Türklüğün Unutulmuş vasfını hatırlatacağız. BİZ Hür doğduk, HÜR yaşarız diyeceğiz! Yunan ordusuna ağır kayıplar verdireceğiz ve komutanlarını esir alacağız..!! Yetinmeyeceğiz! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR Emrini alacak, Düşmanı İZMİR’den DENİZE DÖKECEĞİZ! Yunanlılar kaçarken İZMİR’i ateşe verecek ama en büyük zararı yine kendi vatandaşlarına vereceklerdir. İzmir sadece duraktır.. Amaç İstanbul ve CUMHURİYET’tir.. Yaptıkları, yapacaklarının göstergesidir. İzmir alındıktan ve düşmandan temizlendikten sonra İSTANBUL Tek kurşun atılmadan 1923’te düşmandan temizlenecektir… Artık TAM BAĞIMSIZ bir Türkiye Dünya’ya merhaba diyecektir… Yeni Meclis seçilecek, Cumhuriyet İlan edilecek; ZAFER’in taçlandırılması için, İLKE ve INKILAPLAR, Demir Ağlarla örülen VATAN’ın her bir köşesine serpiştirilecek, ARTIK MODERN bir TÜRKİYE inşa edilecektir..

    Bu kadar kısa bir anlatımla tanımlamak mümkün mü? Tabi ki değil.. Ama Mustafa Kemal ATATÜRK bunları ve daha fazlasını yapmış, bütün projelerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrılarak, ebediyete göç edecektir.. Biz ise şunu diyecektik..

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Demek ki, bugün de söylesek, yarın da söylesek bu kelimeler Mustafa Kemal’e yetmeyecektir. Çünkü ebedi istirahatinden dönecek; 19 Mayıs 1999’da tekrar Samsun’a çıkacaktır.. Uzunca yazdığımız kitabın incelemesini işte şimdi yapacağız..

    ATATÜRK yeniden aramıza gelmiş ve SAMSUN’a ayak basmıştır… Ona eşlik eden kadro ise tam olarak şu şekildedir;
    Salih Bozok, Albay Nazım, Yarbay Mahmut, Ali Kemal Efendi, Rifat Börekçi, Mahmut Edat Bozkurt, Mazhar Müfit Kansu, Ibrahim Ethem Akıncı, Asker Saime, Eribe, Türkan Baştuğ, Mustafa Necati,Vasıf Çınar, Dr. Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve Falih Rıfkı Atay.
    Bu kadro ile neler yapılmaz ki… İnsan hayal edemiyor.. !!!

    "Ah bir gelse!", "Ah Atatürk olsaydı!" diye özlediğimiz Atatürk tekrardan Samsun’a çıktı.. Bu kısımları okumaya başladığınız anda içinizde bir şeyler canlanıyor, bir elektriklenme yaşıyor vücudunuz… Kendinize gelemiyorsunuz… Gerçekten O’nun geldiğini hayal etmeye ve şu düzene neler neler yapacağını, her şeyi nasılda düzelteceğini düşünüyorsunuz. Okudukça daha çok okuyasınız geliyor..

    Mustafa Kemal ATATÜRK ayağının tozu ile ardı ardına olmak üzere Televizyondan halka sesleniyor. Bir hayal edin şimdi. Gerçekten geldi ve Dünya çalkalanıyor, Ülkede yer yerinden oynamış, halk dışarıda ve sevinçten ne yapacaklarını şaşırıyor. Atatürk düşmanları saf değiştiriyor, yıllarca koltuk sevdasından başka sevdası olmayan Cumhuriyet düşmanları ortadan kayboluyor.

    Yıllardır ülkemizde neler oluyor, biz neleri görüyor ve anlatıyorsak Sayın Özakman daha da ileri giderek bizim gözümüze soka soka her şeyi ortaya döküyor.
    Yıllardır ne yazıldı, ne çizildi? Şuan ne yazılıyor, ne çiziliyor? Bir bakalım…

    *Yalan ve alternatif tarihler üretilerek halk kandırılıyor,
    *İktidarlar Din üzerinden siyaset yaparak din sömürüsü ile oy alıyor,
    *Kapatılan tekke, zaviye gibi yerler hortlatılıyor ve cemaatler destekleniyor,
    *Halka Milli Mücadele ve Kuva-yı Milliye ruhu gerçeklerle değil, yalanlar ile anlatılıyor,
    *Hainlere hain denmiyor, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından tarihte olmadıkları yerlere yerleştiriyorlar,
    *Vahidettin gibi korkak ve koltuğundan başka bir şeyi düşünmeyen, İstanbul düşerken dahi kılını kıpırdatmayan, Milli Mücadele karşıtı, İsyan teşvik eden, *Emperyalistlere bel bağlayan, Hainliğin son kademesine tırmanan kişileri yobaz takımı milli mücadeleye entegre etmeye çalışıyor ama hiçbir belge, argüman sunamıyor,
    *Belgeler sunmayarak tarihi gerçekleri çarpıtıyor, iktidar partileri ile birlikte uyumlu bir şekilde çalışıyorlar,
    *Kazanılmış bütün zaferler küçümsenerek “ONLARDA SAVAŞ MI” deniyor,
    *Bütün İnkılapların yapılış ve sisteme ekleniş şekli çarpıtılıyor, yalan söyleniyor,
    *İstiklal Mahkemeleri tarafından idama mahkum edilenlerin sayısı abartılıyor, (İki bin dolaylarında olan ve bir çoğu isyancı grup olan bu zatların sayısını 500 bine kadar çıkaranlar var. Yok 10 Milyon..)
    *İşgal güçlerinin askeri kayıp sayıları bilerek azaltılıyor, zaferlerin masa başında uydurulduğunu söyleniyor ama hiçbir belge sunulamıyor,
    *İşte normalde adını anmayacağımız belgelerlegercekler gibi yalan siteler, mısıroğlu şakşakçılar ve armağan gibi kişiler türüyor ve türetiliyor ve destekleniyor,
    *Bunlara ek olarak din istismarcılarını hiç saymıyorum bile.. Kedicikleri falan olanlar üst seviyeler… Neyse!

    Bu liste daha da uzar…
    Çünkü; söylenen yalanların haddi ve hesabı YOK!
    Bunları yazanların gram yüreği YOK!
    Zeka seviyeleri ise kendilerine dahi yetecek seviyede YOK!
    Çanakkale’nin, İstiklal Harbi’nin Şehitlerine en ufak bir saygıları YOK!

    Yalan yazıp türetenlerle bitiyor mu sadece, HAYIR!! 10 Kasım 1938’den bu yana neler yapıldı? Hızlı bir koltuk kavgası, yavaş yavaş yükselen irtica, sesi kısılmış ve yeraltına inmiş fırsat bekleyen Cumhuriyet düşmanları..

    Neler yok edildi!!;
    *Halkevleri kapatıldı,
    *Köy Enstitüleri kapatıldı,
    *Tam bağımsız ülke, bağımlı hale getirildi,
    *Tarım programı terk edilip, Menderes zamanı tutsaklık anlaşmaları imzalandı,
    *Çalışan ve üreten köylüyü alıp, sınırlı üretime mahkum edildi, fazla üretmesin diye ağaçları kesildi,
    *İhtilaller yapıldı, Atatürk kullanıldı,
    *Dış politika zaferleri, dış politika rezaletlerine,
    *İç politika zaferleri de, iç politika rezilliklerine dönüştü.
    *Başa gelmek için halk yeniden din ile sömürüldü,
    *Milli mücadele ile ilgili Atatürk hayattayken yazılamayan, konusu dahi açılamayan yalanlar türetildi,
    *Eğitim sistemi her gelen hükümetle birlikte daha rezil bir hale getirildi,
    *Cumhuriyetin ilk zamanlarında yurt dışına gönderilen öğrenciler önemli yerlere gelirken, yeni eğitim istemi ile birlikte bu oran iyice düştü,
    *Açılan fabrikalar bir bir kapatıldı,
    *Yerli ve milli sermaye ile kurulmuş birçok işletme devredilip özelleştirildi,
    *Ülkenin haberleşme alt yapısı yabancı devletlere verildi,
    *Yap, işlet ve devret gibi mantığa sığmayan işlerle halk kullanmadığı şeylerin vergisini ödemeye başladı,
    *Hak edenin değil torpili olanların kamusal alanda iş bulması sağlandı,
    *İç ve dış borç arttı,
    *Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda onca imkansızlığa rağmen millileştirilen kurumlar, hiç pahasına satıldı ya da kapatıldı,
    *Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi parası ile satın alıp devlete bıraktığı çiftlikler kapatıldı, parçalara bölünüp satıldı,
    *Yeşil alan her yıl azaldı,
    *İhracat azaldı, ithalat yükseldi,
    *Üreten değil tüketen toplum türedi….

    O kadar çoklar ki hangi birini yazalım değil mi? İncelemeyi toparlayacak olursak;
    Turgut Özakman bizlere, ders niteliğinde harika bir kitap bırakmış. Bu kitap tiyatro oyunu haline getirilip oynatılmalı, sinema filmi yapılmalıdır.. Neden?

    Verilen örnekler gerçeğin ötesindedir, Özakman’ın Atatürk’ün ağzından bugünü sorgulaması her hattıyla doğrudur. Bundan daha azını yapacağını ya da söyleyeceğini sanmıyorum Mustafa Kemal’in. Daha fazlası olur ama azı asla olmaz.
    Cumhuriyet’e düşman kesim sessiz sedasız, cemaat ve benzeri uzantılar sayesinde yavaş yavaş beslenmiş ve devlet kurumlarının her yerine sızmışlardır.
    Anlatmak istediğim tam olarak budur:-->>>> https://www.youtube.com/watch?v=b9_ELvN5izM

    Mustafa Kemal Atatürk “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” Der. Evet kesinlikle öyledir ve devam eder; “Ölülerden medet ummak uygar bir toplum için lekedir.” der. Ne bu kitap ne de biz Atatürk’ün ebediyete kavuşmuş Yüce ölüsünden medet ummuyoruz. Tam tersi bizim için önemli olan onun BİLİMİ, EĞİTİMİ, ÇAĞDAŞ bir yaşamı hedefleyen FİKİRLERİDİR!

    Yalanlara itibar etmemek için OKUYUN!
    Cumhuriyeti Anlamak için OKUYUN!
    Milli mücadele ve Kuvayı Milliye Ruhunu anlamak için OKUYUN!
    Tarihi safsataları tarihin tozlu raflarına hiç çıkmamak üzere gömmek için OKUYUN!
    En basiti Mustafa Kemal ATATÜRK’ü biraz daha anlamak için OKUYUN!!!!!

    Kolay Kazanılmadı! Kolayca bırakmayız!!!! İftiracı ve Yalan tarih anlatanlara da asla GÖZ yummayız!! Onlar sanıyor ki, biz naif insanlarız… Naifiz, naifiz de...Hele bir gelin bakalım.. Geçmişte yaptığınız ayaklanmaların ve isyanların neticesinde aldığınız yaşamların bedelleri nasıl ödetiliyor!
    Yolun Yolumuzdur PAŞAM!

    “Mustafa Kemal bir temeldir. Bir yöndür. Yapılmış, her şeyi bitmiş bir bina değildir. Onu ancak devam ettirerek, sürdürerek sevebiliriz. Kendisine yeni şeyler, yeni değerler ekleyerek sevebiliriz. Yalnız yüreğimizle değil, aklımızla da sevelim. Mustafa Kemal en büyük zaferini o zaman kazanmış olacak.”
    Cemal Süreya
    OKUYUNUZ!!! OKUTUNUZ!!! Tarihi yalanlarla dolduranlara 100 MEGATONLUK bir TOKAT gibi CEVAP niteliğinde!!!
    19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
    Ruhun Şad Olsun Başkomutan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK!

    Ey Türk Gençliği! Birinci Vazifen!!! -->> https://www.youtube.com/watch?v=oz3I4oq07Zo

    Unutma!

    İyi Okumalar….!
  • Yerli yazarlar arasında tarzim olarak en beğendiğim ve en çok eserini okuduğum şairlerden biri bu eserde anadolunun ücra bir köşesinde yaşanmış ve kış ayı geldiğinde nasıl insanlar evine kapaniyorsa bu coğrafya da da insanlar kendi haline çekilir gönderilen valiler o şehri yönetir ister zorba ister baskı kimsenin sesi çıkmaz çünkü orası yanlizliga terk edilmiştir
  • Çok zengin diyorlardı Turan Bey için. Değildi oysa.
    Babası Kore’de savaşmış, esir düşmüş bir gaziydi.
    Oradayken, İstanbul’da gümrük, navlun işleri yapan zengin
    bir adamın oğluyla can arkadaşmış diye anlatılırdı.
    İki sefer kılı kılına hayatını kurtarıp, tüm esaretleri boyunca
    neredeyse bir an bile ayrılmayınca asker arkadaşlıkları kan kardeşliğine,
    dönüşte yakın arkadaşlığa ve nihayet ortaklığa dönüşmüş.

    İşler iyiden iyiye büyüyünce de Turan Bey’in babası
    Hasan Fehmi Bey, Kore’deki silah arkadaşının kredi ve
    muavenetiyle birden bine yükselttiği sermayesini alıp,
    teşebbüslerini memleketinde sürdürmek üzere Aydın’ın yolunu tutmuş.
    O vakitler lisede leyli olan Turan’ıysa İstanbul’da bırakmış.
    Edebiyata daha bıyığının yeni terlediği zamanlardan beri
    meraklı olan oğlu bu havailikten bir an önce kurtulsun diye
    Erkek Lisesi’ni bitirir bitirmez de Fransa’ya
    ekonomi tahsiline göndermiş. Sonuç hüsran.
    İki lafı bir araya getirecek kadar Fransızca bile öğrenemeden
    hülyalar içinde geçen iki koca yıl, sergiler, konserler, sahaflar ve
    içkili, dumanlı ev toplantıları ve koca bir boşluğa harcanan bir dünya para.
    Döner dönmez, Edebiyat Fakültesi’ne kayıt ve Baudelaire tercümeleri
    etüt edeceğini sanarak başlayan bir edebiyat eğitimi mücadelesinde
    Dede Korkut dersi yüzünden uzayan okul.
    Ama bolca kitap, bolca roman, şiir, hikaye ve temsil.

    Turan Bey’in babası Hasan Fehmi Bey, Kore’de savaşıp
    esir düştüğü yılları, hayatının en önemli olayı ve sonraki
    tüm olayların başlangıcı olmasından ötürü sürekli göz önünde
    tutmayı, her fırsatta lafı oraya getirmeyi severdi.
    Ne zaman Kore’den, oradaki kahramanlık ve esirlik günlerinden
    bahsetse, her daim sinirli çehresi gevşer, yüzünün bıçak kesiği
    gibi kati çizgileri yumuşayarak yuvarlak ve müşfik kırışıklıklara dönerdi.
    “Türk’ün ateşle imtihanıydı!” derdi, lafı geçince.
    Oğlunun kitaplarından birinin adıydı bu söz,
    çok severdi onun olmadığı ortamlarda kullanmayı.
    Hayatının doruk noktası saydığı o yıllardan kalan izleri ömür
    boyu taşıdı da. Sırtında sağ omuzdan koltuk altına doğru yirmi üç dikiş,
    şifası bulunamayan uykusuzluk, hafıza zayıflığı ve karanlıkta
    kalamama, yalnız duramama. Oysa, ömrünün son günlerine kadar,
    yakaladığı her fırsatta anlattığı kahramanlık destanının arkasında,
    karabasan kabuslarla peşini hiç bırakmayan kalın bir korku perdesi çekiliydi.

    Askerliği Ayaş’a çıkınca sevinmişti Hasan Fehmi Bey.
    Cihan Harbi’nin ikincisi de geçip gitmiş, dünyanın üstünden
    o kara örtü çekilmişti, pırıl pırıl bir başkent yeşeriyordu
    Anadolu’nun göbeğinde. Gidip görenler, tayinle gelenler
    anlata anlata bitiremiyorlardı Ankara’yı.
    Ulus’u, Gençlik Parkı’nı, Yenişehir’i, geniş ferah bulvarlarda
    yaylanan otomobilleri, kolalı gömlekleri, cilalı iskarpinleriyle çarşıları,
    kaldırımları arşınlayan genç Cumhuriyetin yeni şehirlilerini göreceğini,
    aralarına karışacağını düşününce heyecanlanmıştı.

    Acemiliğini yeni bitirmişti ki, bir gün yemekhanede topladılar hepsini,
    bir ahşap çamaşır teknesinin içinden sırayla kura çektirdiler.
    Boş çekenler alayda kalacaklar, Kore’yi çekenler ertesi sabah
    Etimesgut’a sevk edileceklerdi. Şansı bir tek orada yaver gitti.
    Üç kişiydiler. Askerliğin ilk günlerinden beri kanları kaynamış,
    birbirlerini koruyup gözeten üç arkadaş.
    Şansına, Kore’yi çekenlerden olmuştu üçü de.
    Keşanlı Nalbant Şekip, İstanbullu Tevfik ve Hasan Fehmi.
    Şekip’in namı lakap değildi, askere gelmezden evvel sivilde
    hakikaten de nalbantlık ederdi. Babasından yadigar mesleğinden
    askere gelene kadar ekmek yiyen bu talihsiz Roman çocuğuna,
    alayda da demir-kaynak işleri yaptırırlardı.
    Eğlenceli, edepsiz fıkralar anlatan, tarağıyla gırnata sesi çıkararak
    askerliğin en bıkkın anlarını bile neşelendirmeyi başaran,
    dünya yansa içinde yorganı yok, gamsız bir çocuktu.
    İyi niyetli, temiz kalpli ve çalışkandı.
    Gelgelelim talihi, can arkadaşları Hasan Fehmi ve Tevfik Bayrak gibi yaver gitmedi.
    Kunuri’deki büyük çarpışmalardan birinde, dibinde patlayan
    havan topunun şarapnelleri göğsünü paramparça etti.
    Mezarı bile olmadı hiçbir zaman.
    Oysa yirmi bir gün süren gemi yolculuğunda ne kadar da neşeliydi.
    Çoğu ilk kez deniz görmüş eratın büyük bir kısmı güverte
    köşelerinde kusacak yer ararken o sanki savaşa değil de
    arkadaşlarıyla kayıp bir cenneti keşfe gidiyor gibi mutlu ve heyecanlıydı.
    Mahir Ünsal Eriş
    Sayfa 14 - İletişim Yayınları 2140 • Çağdaş Türkçe Edebiyat 345
  • https://www.youtube.com/watch?v=9k-u0p5GoXw

    Mustafa Kutlu’nun ne zaman ismini duysam veya hikâyelerini okusam aklıma hemen Anadolu’nun birbirinden renkli sıcak insanları geliyor. Kendi adıma iyi bir hikâyeci olan Kutlu, tüm hikâyelerinde işte bu güzelim Anadolu insanını her şeyiyle çok güzel işliyor. Hikâyelerinde insanları sınıflandırmadan, cinsiyet ayrımı yapmadan, dinli-dinsiz, açık-kapalı, içen-içmeyen gibi ayrımlar yapmadan ve en önemlisi de ötekileştirmeden bizi olduğumuz gibi yansıtıyor. İşte sırf bundan, artık kaybettiğimiz ve kamplara ayrıldığımız günümüz insanı olarak Kutlu hikâyelerini okumaya ve anlamaya ihtiyacımız var. (açık davet.) Kutlu kulaklarımıza, birbirimizi yargılamamayı, herkesi olduğu gibi kabul etmeyi ve ancak bu şekilde hayatın güzel olabileceğini fısıldıyor. Bazen düşünüyorum da, biz hep böylemiydik acaba, ne zaman böyle birbirimize yabancı, saygısız, yargılayıcı, tahammülsüz ve birbirini dinlemeyen bir toplum olduk. Neyse sizi sıkmadan hikâyemize geçelim artık.

    Bu aşamadan sonra yazacaklarım ---spoiler yani okurbozan, okurkaçıran--- içerebilir.

    Öncelikle Mustafa Kutlu, bu son kitabı için “çok farklı bir kitap olacak. Benim hikâyelerim içinde de orijinal bir yeri var. Hiç böyle yapmamıştım. 1850’den 2000’lere kadar gelen bir ailenin hikâyesini anlattım. Bir Yörük ailesinin Osmanlı ve cumhuriyet dönemi birlikte anlatılıyor. Birinci bölümde, destansı, benim yaptığım halk hikâyeleri tarzında; ikinci bölümde ise daha çok Dostoyevski’ye benzeyen farklı bir anlatım ile öyküyü anlattım. Yani iki dönemde iki ayrı dil ve anlatım biçimi kullandım.” diyor.

    Evet, kitapsever arkadaşlar, kitap iki bölümden oluşuyor ve hikâyecinin dediği gibi Osmanlının son dönemlerinden başlayarak günümüz tarihine kadar bir Yörük ailesi olan (Yörük [buraya gelmişken evvela Muharrem Ertaş’a ve tüm Yörüklere selam olsun]) üç kuşağın yaşanmışlıklarını ayrı ayrı hikâye ediyor. Yalnız üzülerek belirtmek isterim ki bu üç kuşağında hikâyeleri sonlandırılmamış, hikâyeci adeta ağzımıza bir parmak bal sürmüş ve öylece bırakmış. Bilmem belki de böyle daha güzel, gizemli ve nahif olmuş. Bu konuda kendisi okuyucu olarak bizlere şöyle hitap ediyor; “Bırak bazı şeyler bilinmez kalsın, faili meçhul olsun, onu da kendini çokbilmiş sanan okuyucu bulsun.” diyor. Ne diyeyim yazar bu konuda haklı, günümüz insanı her konuda çokbilmiş galiba.

    Hikâyenin birinci bölümünde hikâye içinde bir hikâye anlatımı yapılarak, bu kısım hafif bir destan havası ile verilmiş. Bunu yazar kendisi de sık sık hikâyedeki kahramanların ağızlarından yarı ciddi yarı alaycı ikrar ediyor zaten. Bu bölümde, özellikle yakın tarihimize göndermeler ve bu tarihi olaylarla ilgili hikâye kahramanlarının anlatımları bulunuyor. Bu tarihi olayların muhtevasına burada değinmek istemiyorum, siz zaten az çok tahmin edersiniz.
    İkinci bölümde ise gerek olaylar gerekse hikâye anlatımı konusunda bambaşka bir ortam var. Ama bu bölümde işte yukarıda da değindiğim gibi hiçbir ayrım yapmadan “Eleni, Volvo Niyazi, Deli Dursun, Keko” gibi sımsıcak Anadolu insanından kareler var. Bu karelerin, ikinci bölümde daha fazla olmasını önemsiyorum. Çünkü bu bölümde Osmanlı’nın yıkıldığı Cumhuriyet’in ilan edildiği bir Türkiye var ve hali ile insanlar daha fazla kutuplaştığı halde rahat bir şekilde bir arada yaşayabilmişler. Dikkatinizi çekmek istiyorum insanların kendi aralarında rahat yaşadığından bahsediyorum insanların sistemle veya düzenle aralarındakini demiyorum. Bu bambaşka bir konu ve derin mevzu… :)

    Mustafa Kutlu’nun diğer hiçbir yazarda görmediğim bir özelliği ise hikâyelerinden kendini ifşa etmesi. Bir bakıyorsunuz hikâyenin en heyecanlı yerinde yazar ortaya çıkmış ve sizinle veya hikâye kahramanları ile diyaloga girerek, ya tartışıyor ya da fikir alışverişinde bulunuyor. Hikâyecinin bu tarzını, diğer hiçbir kitapta veya yazarda görmediğim için bana son derece ilginç geldi. Hoşuma gitti mi diye kendime sorduğum da ise farklı bir tarz olduğu için “evet” diyorum.

    Hikâyede, “tarih, futbol, aşk (hem de insanın içine gömdüğü tertemiz bir aşk), ayrılık, hasret, açgözlülük” gibi birçok konu gayet güzel işlenmiş. Mustafa Kutlu’nun tüm hikâyeleri gibi bu hikâyesi de insanı sıkmadan kendini rahatlıkla okutturuyor.
    Okunur mu efem…
    Okunur tabi ki…
    Bu uzun kış akşamlarında hem de nasıl okunur…
    Buraya kadar sabır edipte bu cahilin lakırdısını okuduysanız bir teşekkür hakkettiniz o zaman….
    Teşekkür eder, saygılar sunarım.
  • • Hasan Ali Toptaş’tan okuduğum ilk kitaptı ve son
    olmayacağa benziyor. Öncelikle kitabın konusuna bir baba ile oğlunun yaşamı diyebiliriz. Kitaptaki Aziz amca karakteri yani babamız nedense bana dedemi hatırlattı canı çıkıklığı, derin düşüncelere dalması... Kitabın en sevdiğim bölümleri Aziz amcanın konuşmalarıydı. Aziz amcada dahil kitaptaki karakterler Anadolu’nun bağrından kopmuş karakterler bence bunun nedeni Hasan Ali Toptaşın’da öyle olması. Kıtapta Aziz amcanın eşi diye bir gerçek var. Aziz amcaya çok iyi bakıyor bir of bile demiyor.
    Benim favori karakterlerimden ,Hüseyin dayı atı ölünce atının kişnemesini telefonuna zil sesi yapan samimi dayımız.

    Hasan Ali Toptaşın daha önce hayatını okumuştum bu yüzden kitabıo kumaya başladığımda otobiyografik bir roman sanmıştım ama değilmiş.
    Kıtapta sürükleyici olaylar olmamasına karşın yazarın dili oldukça sürükleyici.
    Kitabın arka kapağında Andrew Riemer “Toptaş’a yazarlık adeta bahşedilmiştir” diyor.
    Kesinlikle öyle!
  • Ruhi Su da bütün büyük sanatçılarımız gibi öz yaşamını, sanat yaşamını talihsizlikler içinde sürdürdü. Kötü koşullar, daha onun yakasını bırakmış değil. Demek ki, bir sanatçının ateşinin inadı hiçbir engeli tanımıyor. Ruhi Su bütün engelleri aşıp halkına ulaştı. Bu, zor bir işti. Üstesinden geldi. Sanatını derinlemesine oluştururken, halkına ulaşmasını da bildi. Ruhi Sunun, Anadolunun sesi dünya halklarına da ulaşacaktır. Dünya halkları da Ruhi Suyu, bizim halkımız kadar değilse de, ona yakın sevecektir. Bu er geç gerçekleşecektir. Bugün değilse yarın. Çünkü halklar kardeştirler ve Ruhi Su halkımızın sesidir.
  • Sevda, umut ve eşitlikçi bir dünya düşü, Anadolu’nun, özellikle de Doğu’nun yoksul, emekçi halkının yaşadığı, duyumsadığı her şey, kaynağı ve damarları durumunda şiirin. Duyarlılıklar, yakarışlar şiire dönüşürken, bu kültürlerin efsaneleri, masalları türküleri ve ağıtlarından yararlanarak kurulan imgelemin müthişliğini görebiliyorsunuz. Anadolu’nun halk şiirinden kısmi olarak esinlenilen bu şiirde benzersiz sözcükler dünyası oluşmakla birlikte değişik ses ve anlamlar beliriyor. Sözcük ve dizelerde hiçbir şairin şiirinde rastlamadığım bir ritim buldum Ahmed Arif’in dizelerinde.
    Yoksul ve emekçi halkın yaşadığı drama bir isyan var. -Yaşar Kemal’in Çukurova yöresini tüm doğallıyla anlattığı gibi- Halkın özel dil ve hatta argosundan bile tüm hakikiliğiyle yararlanma var. Bunun yanı sıra ‘Ooy’ ‘looy’ gibi benzeri ifadelerden konuşma dilinin de şiirlerde yer aldığını söylemek mümkün. Cemal Süreya yorumunun bir bölümünde şöyle diyor:
    “Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi, bir bakıma ağza ilişkin bir şiirdir onunki.”

    Şehirleri değil, dağları gösterir Ahmed Arif. Uyrukluk tanımayan, asi dağları. Uzun bir ağıt gibidir onun şiiri. “Henüz deniz görmemiş” çocuklara adamıştır. Kurdun kuşun arasında, Anadolunun bozkırında, tenha bir yerde söylenmiştir. ama hep bir umut vardır bu ağıtta, aniden bir zafer şarkısında dönüşecekmiş gibi “keskin bir parıltı” vardır, karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde…
    Halkın özel dil ve hatta argosundan bile tüm çıplaklığıyla ve hakikiliği var şiirilerde. Benzersiz bir ritim ve tonlamalarla biçimlenen bir şiir bu. Tüm kaynakların bileşeni olan bir destansılık bu şiirin ana özelliği. Aşkın yanı sıra savaşın, devrimin, hüznün, yakarışın sesi...

    “Nasıl da yılları buldu,
    Bir mısra boyu maceram…”