• Soner Yalçın'ın son kitabı Kara Kutu'yu okuyorum. Dördüncü Bölüm 191.sayfada pek tanıdık bir ilaca rastladım anılarım depreşti ve kendimi bir kez daha tebrik ettim.
    6 sene önceydi, oğlum 3.sınıf öğrencisiydi ve yavaş okuyor ilaveten bazı kelimeleri yanlış okuyor ve cümle sonlarında eklemeler yapıp okuyordu. Araştırdım disleksiden şüphelendim ve o zamanlar Foça'da yaşıyordum, İzmir'de bir merkeze götürdüm oğlumu. Evet disleksii ve dikkat eksikliği tanısı kondu.Bir süre drama ve birebir okuma alıştırmaları konusunda özel ders aldırdım. Bir takım sebeplerden ötürü derslere ara verdik. Ama içim içimi yiyor napacağım diye, bir yandan da diyorum bir psikiyatriste götürmeliyim. Bu kez Alsancak'ta iyi bir psikiyatriste götürdüm.Tanı aynıydı ama çözüm ilaçtı bu kez. RİTALİN.
    Eve gelene kadar kafamda binbir sorular.Ne yapmalıyım, biricik varlığıma bu ilacı kullandırmalı mıyım? Doktor ilacı gözlük gibi düşün içiyorsun derslerine odaklanıyor sadece ve sonra hooop herşey düzeliyor demişti. Eve geldim ve ilacı araştırdım yazılanlar, yorumlar beni daha da kaygılandırmıştı. Eşime ağlayarak ilacı oğlumuza kullandıramayacağımı söyledim.
    Sonra ne mi oldu? Oğlumu yelken klübüne kaydettim. Altı yılı aşkındır yelken sporcusu. 9.sınıf öğrencisi ve dersleri de oldukça iyi.Hedefi milli sporcu olarak uluslararası yarışmalara katılmak. Evet hala yavaş okuyor, hala zaman zaman hatalı okuyor, evet hala yarım saatten fazla ders çalışamıyor ama çok iyi bir sporcu aynı zamanda.
    Ve size şimdi kitabın 193.bölümünden bir alıntı yazıyorum.
    "ABD Uyuşturucu İle Mücadele İdaresi Adderal ve Focalin ile RİTALİN ve Focalin'i ikinci sınıf kontrollü maddeler olarak değerlendiriyor, yani kokain ve morfinle aynı kefeye koyuyor. Bunun nedeni söz konusu ilaçların yüksek bağımlılık yapan tıbbi maddeler arasında bulunması.(25 Haziran 2012)"
    Lütfen çocuklarınıza bu ilaçları kullandırmadan bir kez daha düşünün...
  • 648 syf.
    ·301 günde·Beğendi·5/10
    The Reckoners ile başlayan ve her okuduğum kitabında daha da şiddetlenen Brandon Sanderson hayranlığımın şu an sonuna gelmiş gibi hissediyorum çünkü Kuşatma'nın neredeyse hiç elle tutulur bir tarafı yok. Kitaba başladıktan sonra "Keşke seriye Kelsier gibi ben de ilk kitapta veda etseyseydim. " dedim. (Adamın bir bildiği varmış yani...) Bu kitapta yaşadığım hayal kırıklığını başka hiçbir kitapta yaşamadım ve yaşayacağımı da sanmıyorum. (Gerçi Iron Gold'dan hala şüphelerim var 🤔)

    Son İmparatorluk'u sevdiceğim Kelsier'imin ölümü, kimseye anlatmadığı büyük planını öğrenmemiz ve Lord Hükümdar'ın öldürmesi ile bitirmiştik. Kuşatma da eğer yanılmıyorsam bundan bir yıl sonrasında başlıyor. Son İmparatorluk hala büyük bir karmaşa içinde. Bazı insanlar Kelsier'i bir Tanrı Vin'i de onun varisi olarak görüyor. Vin sıradaki görevinin ne olduğundan emin değil. Çete Kelsier'in mirasını ölümün eşiğinden kurtarmaya çalışırken Elend beceriksizi de şehri yönetmeye çalışıyor ve tam bu sırada Luthadel şehri kendisini Kral ilan etmiş üç asil Lord tarafından kuşatma altına alınıyor. Bu da yetmezmiş yetmezmiş gibi Sazed sislerde farklı bir şeyler olduğunu fark ediyor falan filan...

    Kitabı yorumlamaya nereden başlasam bilemiyorum gerçekten. Sanırım kitabının konusu ve genel itibarıyla anlattıkları ile başlamak başlamak en mantıklı seçenek olacak. Uzun süredir başarısız bir ikinci kitap okumamıştım, Kuşatma sayesinde anılarım depreşti. Biz birinci kitabı "Miraç Kuyusu'nda ne oldu?" sorusu ile bitirdik. Bu günlük ve Lord Hükümdar'ın kimliği meselesinde en can alıcı noktalardan biri buydu ve ilk kitapta maalesef ki bunu öğrenmemiştik. İkinci kitaba kalan bu konu öyle işlenmemiş ki... 623 sayfalık bir kitabın son 100 sayfasına kadar önemsememiş bir konu oldu bu. Halbuki kitabın orijinal adı Miraç Kuyusu... Buradan kitabın adını Kuşatma olarak kim değiştirdiyse onu tebrik ediyorum çünkü bu kitap benim önüme Miraç Kuyusu adıyla gelseydi şimdikinin iki katı daha laf ederdim. Kitap boyunca Elend beyefendilerin beceriksizliğini, Vin hanımefendinin saçma sapan aşk zırvalıklarını ve şehrin kuşatmasını okuyoruz. Kitabı bitirince düşündüğüm ilk şey "Kelsier mezarında ters döndü." oldu. Rezillik ya başka bir açıklaması yok. Tam bir SJM kitabıydı cidden. Gereksiz aşk sekizgeninden tek düşüncesi kitaptaki ana erkek karakteri memnun etmekten başka hiçbir şey olmayan salak bir kadın karaktere, ötelenmiş bir ana konudan asıl işi yan karakterlerin yapmasına kadar her şeyi ile bir SJM kitabıydı. Ha Dikenler ve Güller Sarayı okumuşum ha Kuşatma yani derdimi anlatabiliyor muyum? Brandon Sanderson beyefendiyi buradan esefle kınıyorum.

    Kitabı beğenmeyen çok kişi sebep olarak kitaptaki kuşatmayı göstermiş. Normalde politik oyunlar okumayı çok seven ben maalesef ki bir noktada onlarla hemfikir duruma geldim. Biz bir kuşatma, bir entrika döngüsü, bir politik rekabet okumadık. Okuduğumuz şey sünepe Elend'in beceriksizliği oldu. Kitap boyunca beyefendinin binlerce yanlış yapmasını fakat doğruyu ancak milyonuncu hatada ulaşmasını okuduk. Tamam karakterimiz hata yapsın, bu zaten hikayeye gerçeklik katan bir unsur ama bir yerden sonra iş cıvıklaşıyor, gerçekliğini yitiriyor beni de sinir ediyor yani. 🤦‍️

    Ayrıca Elend'in işleri batırmaktan başka hiçbir işe yaramamasına rağmen sürekli Kelsier ile karşılaştırılmasını ve Kelsier'den daha iyi bulunmasını da asla anlayamadım. Çok affedersiniz ama Kelsier bunların kıçını kurtardı fakat bu nankörlerin yaptığına bakar mısınız? Neymiş Kelsier Elend gibi harika olamazmış... Ey Vin seni yaşadığın o sefil hayattan kim kurtardı acaba? Kimin sayesinde eğitimli bir Sissoylu oldun? Eziksin de bu kadar belli etme yani.

    Şimdi kimsenin de hakkını yiyemem, bir takım olaylar silsilesi sonucu Elend beyefendi hoşuma giden bir takım olaylara imza attı fakat bu olaylar ne yaptığı onca salaklığın üstünü örttü ne de ona olan sinirimi yatıştırdı.

    Kitabımızın sözde ana karakteri Vin konusunda Brandon beye çok kızgınım. Hatta bu konuda tam bir sinir küpüyüm. Bir okuyucu olarak Kelsier öldükten sonra, karakterin kitaptaki yerini birinin alacağını biliyordum elbette ve şahsen bu kişiyi de Vin olarak düşünmüştüm. Kelsier geçiştirilemeyecek kadar önemli bir karakterdi ve Vin'de onun çırağıydı. Normal olarak da ikinci kitapta Kelsier'in ana karakter görevini üstlenecek en doğru kişi de Vin'di fakat sevgili yazarımız Brandon Sanderson beyefendi, Kuşatma'da Kelsier'in yerine Elend'i getirmiş. Bu konuda o kadar hayal kırıklığı dolu ve o kadar sinirliyim ki... Kendisi bununla yetinmemiş bir de Vin'i Elend'in aşığı ve tek derdi Elend'i memnun etmek isteyen biri durumuna getirmiş. Abartmıyorum Vin kitabın bir noktasında "Eğer Elend'i memnun etmeyeceksem başka ne işe yararım ki?" dedi. NE? Bu aşırı cinsiyetçiliği kafam almıyor. Yazıklar olsun ya. Bu konu hakkında başka da bir şey demiyorum çünkü çok sinirliyim.

    Kitabın çevisine de çok kısa olarak değinmek istiyorum çünkü hiç beğenmedim. Sevgili canım karakterim Breeze'i pedofoli bir manyağa dönüştürmüş çeviriyi buradan üzülerek kınıyorum.

    Kitabın sevdiğim ve okumayı dört gözle beklediğim tek kısmı Miraç Kuyusu olayıydı. Sazed ile başlayan kuyunun öyküsü Vin ile son buldu fakat daha önce de söylediğim gibi bu ikisinin arasında çok fazla sekteye uğradı. Buna rağmen kitabın son yüz sayfası -konunun işlendiği bölüm- harikaydı. Tamamiyle ilk kitap havasındaydı ve her sayfada tüylerim ürperdi. Çok uzun zaman önce kitabı okumama kararı almıştım, bu yüzden de hem Eda'dan hem de çeşitli sitelerden neyin ne olduğunu öğrenmiştim zaten fakat buna rağmen o son yüz sayfa... Ha seriye devam etmeye değer mi diye sorarsanız benim şu an o yönde bir niyetim yok ve uzun süre boyunca da olmayacak ama işte klasik ikinci kitap sonu; aşırı olaylı, şok edici ve üçüncü kitabı almanız için sizi ikna eden türden. 🤷‍️
  • BEDELLİ GÜNLÜKLERİ - 57. TOPCU TUGAYI BEDELLİ
    Kaçtım kaçtım ve sonunda yakalandım. Uzun süredir ertelediğim askerlik hizmetimi bedelli olarak İzmir/Bornova'da bulunan 57. Topçu Tugayı'nda tamamladım. İşte size askerlik hatıralarım. 15-20 gün askerliğin hatırası olur muymuş demeyin. Oluyormuş, oturun okuyun işte.
    İlk önce şunu belirtmem lazım benimle aynı yerde askerlik yapacak arkadaşlara. Bornova'da iki tane topçu kışlası var. Bunlardan bir tanesi tugay seviyesinde, diğeri ise tugayın komutan yardımcılığı olarak adlandırılıyor ve Hacılarkırı denilen mevkide bulunuyor. Tugay nedir inanın bilmiyorum ama general filan var orada. Bedelli sevk belgemde Hacılarkırı yazmıyordu, yazanlar varmış. Ne yazarsa yazsın sizi bir düzene göre hangi kışlaysa oraya gönderiyorlar. Kışlaların ikisi de Bornova'da. Anlatacaklarım Hacılarkırı'ndaki kışladaki yaşadıklarım.
    Ben birliğime yol iznim ile birlikte 07/01/2019 tarihinde teslim oldum. Gitmeden 1 hafta önce askerlik şubesine gidip sülüs denilen belgeyi aldım. Sülüsünüzü alın yoksa teslimde sıkıntı yaşıyorsunuz. Kapıdan girdikten sonra ziyaretçi parkı bölgesinde sıraya girip resmi işlemlerinizi başlatıyorsunuz. Bu resmi işlemler çeşitli sorular sorulması, formların doldurulması, kamuflaj gibi şeylerin alınması gibi işlemlerden oluşuyor ve iki gün sürüyor. Bu iki gün boyunca hayatımda hiç beklemediğim kadar sıra bekledim.
    Gelelim askerde ne yapıldığına... Sabah 06:15 veya 06:30 gibi "koğuş kalk" (burada Ayhan Çavuş'u hatırlamadan edemiyorum) komutuyla uyandırılıyorsunuz. En geç 06:45'de koğuşlar bölgesinde sıranızda hazır olmanız gerekiyor. Sonrasında sayımınız yapılıyor ve toplu bir şekilde yemekhaneye gidiyorsunuz. Bu işlem yemek içtiması olarak adlandırılıyor. İçtimanın kelime anlamı zaten toplanma. Askerde içtima demek her şey demek. Her an için içtimaya çağrılabilirsiniz. Genel olarak içtima saatleri 06:45 yemek içtiması, 08:00 sabah içtiması, 12:00 yemek içtiması, 14:00 genel içtima, 17:00 akşam içtiması, 18:00 yemek içtiması, 21:00 ve 23:00 yatak içtiması şeklinde. Yatak içtiması yatakhanede alınır ve isterseniz bu içtimayı uyuyarak verebilirsiniz. Yatarak verilen tek içtima yatak içtimaları :))) Önemli olan içtima anında koğuşunuzda veya yatağınızda olmanız. Ara vakitlerde de sizi her an içtimaya çağırabilirler. Misal akşam yemeğinden sonra normalde 21:00'a kadar boşsanız bile lüzumsuz bir vakitte "kışla içtima"sesleri altında bilmem hangi yüksek rütbeli komutanın tüm kışlayı içtimaya çağırdığı görülmüştür. O yüzden her an için ulaşılabilir olun veya yerinizi arkadaşlarınıza muhakkak haber edin.
    Eğitim konusuna gelince... Sabah içtimasından sonra başınızda duran eğitim çavuşları veya uzman çavuş veya asteğmen veya her kimse size eğitimizini veriyor. Eğitim dışarıda veya gazinoda olabilir. Havanın durumuna bağlı. İçerik olarak Ege bölgesindeki İzmir ben gittiğim dönemde don olacak kadar soğuk olduğu için ilk hafta eğitimlerin hepsi gazinoda oldu. İlk olarak size sağa-sola dönmeyi, rahat-hazır ol komutlarını, askeri düzende yürüyüş yapmayı ve askeri marşları öğretiyorlar. Bunları yaparım ederim hallederim diye düşünmeyin hiç yapamayanlar ve arada yapmakta zorlananlar oluyor. Az önce içtima askeriyede her şey demiştim. Askerliğin ikinci altın kuralı bağırmak. Evet bağırmak. Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Karşınızdaki adam general bile olsa bağırın arkadaşlar. Bağırmak askerde en makbul şey. Tekmil ise her zaman bağırarak veriliyor. Tekmil=Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Örneğin "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" Ali Veli demişken burada Uzman Çavuş İbrahim Erdoğan komutanımızı da anmadan edemiyorum. Üzerimizde büyük emeği vardır, saygılarımı sunuyorum. Kendisinin bizim takımdaki lakabı Ali Veli olarak kaldı gitti. Eğitimlerde tekmil vermeyi öğretirken sürekli askerlikte tekmil örneği olarak kullanılan "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" cümlesini söylediği için takımımızın bir çoğu kendisinin isminin Ali soy isminin Veli olduğunu düşünmüş :)))
    İlk hafta anlattığım şekilde sürekli olarak yürüyüş, duruş, yanaşık düzen eğitimleri ve marşları ezberlediniz. Marş demişken Topçu Marşı desem galiba bütün topçu askerler bu marşı gülerek hatırlayacaklardır. Topçu marşı resmi bir marş olmayıp askerlikte söylenen ve cinsel ögeler içeren bir marştır. Aşağıya ekliyorum okuyunca anlayacaksınız. Bu marş tüm taburun biricik eğlencesi ve nefes alma aracıydı. Resmi marşlarda çıkmayan ses bu marşın son mısrasında gazinoyu başımıza yıkacak halde çıkardı. Son mısra ne miydi? "Güm güm vurur hiç yorulmaz" Öncesi aşağıda.
    İkinci hafta havalara bağlı olarak eğitimler genelde dışarıda oldu. Bu hafta daha çok AK-47 kalaşnikof veya keleş olarak bilinen silahın tanıtımı, obüs tanıtımı ve askerlikle ilgili gizlenme eğitimleri ile geçti. Dolayısıyla bu hafta daha hızlı geçti. Silah eğitimini aldıktan sonra 3 mermi atma hakkınızı kullanmak üzere İzmir'de bulunan Jandarma Komando Birliğine atış yapmak üzere gidiyorsunuz. Atışları kesinlikle emirsiz yapmayın. Atış anına kadar galiba 8-10 adet emir alıyorsunuz. Misal şarjör tak, kırma kolu çek bırak gibi. Bedelli askerlikte atış yapmak zorunlu mu? Evet zorunlu. Bizim taburdan atmak istemiyorum diyenler oldu ama atacaksınız dediler. Duyumlara göre atmayanlar da olabiliyormuş. Şahsi kanaatim atış yapın eliniz silah görsün arkadaşlar. Kalaşnikof aşırı ses çıkaran ve neredeyse hiç geri tepme yapmayan bir silah sıkıntı çıkmaz.
    Bu eğitimlerin dışında bol miktarda yemin töreni provası yapıyorsunuz.
    Yemekler... Hayatımda hiç havuçtan yemek yapıldığını görmemiş ve duymamıştım. Ama askerde bunu da gördüm. Havuçtan bildiğiniz salçalı yağlı mağlı bir yemek vardı. Pırasa yemeğinin pırasasız olanını düşünün. Pırasa demişken yemek çeşitlerini de anlatıyım. Bol miktarda pırasa, kabuska(en sevmediğim) karnabahar yemeği yersiniz. Yemekler bizim kışlada fena değildi. Yani pırasa seven birisi pırasanın tadı çok kötü diyemez. Aynı şekilde kuru fasülye de öyle. Yediğim kurular hayatımdaki en güzel kuru olmadığı gibi en kötüsü de değildi.
    Şimdi genel manada bazı askeri uygulamaları kısa kısa yazayım müstakbel bedelli er adaylarımıza.
    Nöbet: 2 saat tutuluyor ve yanınızda koğuşunuzdan bir arkadaşınız oluyor. Bir nöbetçi koğuş binasının girişinde diğer takım nöbetçileri ile dururken bir nöbetçi de koğuşun içinde bekliyor. 1 saat sonunda değişim oluyor. Nöbetçiler asla -beraber kalmıyorlarsa- uzun dönemleri ve kısa dönemleri nöbet alanlarına sokmasın. Komutanın emridir :))
    Tabur: Bizde yaklaşık 180 küsür kişiden oluşan askerler bütünü.
    Takım: Taburun dörde bölünmüş hali. Ben 4. takımdaydım mesela. 4. Takım 45 kişiden oluşuyordu. Takımlar kendi aralarında mutlak suretle 4'lü sıra olur. Genel kuraldır. Kısaca bir takım asker demek sizinle aynı koğuşta kalan askerlerin bütünü demek. Takımlar önemlidir. Hem arkadaşlık açısından hem de eğitimler açısından. Örneğin selam verme eğitiminde bir arkadaşınız elini kaldırmada gecikti mi? Komutanın emri şu şekilde olacaktır. 1-2-3. takımlar 20 dakika istirahat et 4. takım 10 dakika daha selam verme eğitimine devam et. El Cevap: Emredersiniz komutanım :))) İşte takımın önemi. Böyle bir emir aldığınızda o arkadaşınıza kızmayın küfür etmeyin. Herkes sizin gibi akıllı ve çevik olmayabilir. Adam askerliğe elverişli de olmayabilir. Bu yüzden eksik kalan arkadaşınıza kızmak yerine ona yardımcı olmak veya onun hatasını gizlemek en güzeli olacaktır. İşte askerliğin size kazandıracağı bir erdem. Yardımlaşmak ve silah arkadaşlığı..
    Manga: Bir takımın en önündeki 4 askerin tam arkasındaki sırada olan askerler bütünü. Mangada ve takımda mutlak surette ön-arka-sağ-soldaki arkadaşlarınızı öğrenin. Eksik çıktığı zaman kimin eksik olduğu kolayca anlaşılır. İlk günlerde olmasa bile sonraki günlerde kimin hangi mangada kaçıncı sırada olduğu yazılı hale getirilir zaten.
    Temizlik Mangası: Her gün bir manga askeri mıntıka, tuvalet, banyo temizliği için seçiyorlar ve o kişiler temizliği yapıyor. Koğuşları genelde nöbetçiler temizliyor.
    Revir: Kışlanın içindeki doktorların bulunduğu bölüm. Hastaysanız silsile yoluyla komutana durum iletiliyor ve revire gidecekler içtima sırasında bir kenara ayrılıyor ve revire gidip muayene oluyorsunuz. Çok hastaysanız gece veya gündüz fark etmez sizi dışarı da bir hastaneye gönderiyorlar. Eğitimden kaçmak için rapor alabilirsiniz ancak doktor bunu yerse tabi.
    İzin: Bedellilere normalde izin yok. Ama özel durumlarda işinizi halledecek kadar izin veriliyor. Misal notere gitmeniz lazım banka işiniz var vs. Durumu ayrıntıya girmeden izah ediyorsunuz ve çok sıkıntı çıkarmadan izin veriyorlar. Saatlik izin bana yetmez bana 1-2 günlük izin lazım, sınavım vs. var diyorsanız. Dışarıda yattığınız her gün askerliğiniz uzuyor bilginiz olsun.
    Yemin Töreni: 21 günlük askerliğin bence yegane amacı bu yemin törenleri. Kışlanıza teslim olduktan çıkıncaya kadar ki süreç bu törene hazırlık için geçiyor. Size marş söylerken bağırın, yürürken dik durun, ayağınızı doğru ve sert basın demelerinin sebebi tören günü gelen eşinize dostunuza güzel bir görüntü vermek ve onların koltuklarını kabartmak. Tören günü şöyle baktığımda atmosferin gerçekten de insanda öyle bir etki yarattığını gördüm. Eğitim boyunca naparsanız yapın ama törende çakı gibi asker olun. Törende özellikle dikkat edeceğiniz şeyler dik durmak, güzel yürümek ve tabi ki avazınız çıktığı kadar bağırmak. Bizim başımızda olan asteğmenin tavsiyesini de size iletmeden edemiyorum. Tören geçişi sırasında kırmızı flama ile başınızı flamanın 1-2 metre ilerisinde bulunan komutana çevirmek ve komutan ile göz kontağı kurmak zorundasınız. Sıranın en sağındakiler hariç, onlar kafasını çevirmiyor. işte bu göz kontağı kurduğunuz sırada bizim asteğmen "komutana verecek gibi değil s...cek gibi bakın" demiş ve hepimizi güldürmüştü. S..cek gibi nasıl bakılır? Bu cümle cinsel bir çağrışımdan çok sertliği ifade ediyor. Yoksa generale baygın baygın bakmayın :))))
    Askere Giderken Yanımda Olması ve Olmaması Gereken Şeyler Neler? : Akıllı telefon, elektronik cihazlar ve sivil hat yasak. İçeri sokabilir misiniz? Bu da mümkün. Tuşlu ve kamerasız telefonlar serbest. Fakat bu telefonda sivil hat varsa sıkıntı. Konuşacağınız zaman kıyıda köşede konuşun. Aynı şey akıllı telefonlar için de geçerli. Giyecek olarak size yanlış değilsem 2 takım atlet-baksır, 2-3 tane çorap, 1 tane havlu veriyorlar. Tavsiyem yanınıza en azından her 2 gün için 1 takım iç çamaşırı almanız. Ben öyle yaptım ve duşumu alıp çamaşırları da çöpe attım. Askerlikte hakim renk tabi ki yeşil. Çamaşırımı da yeşil almıştım o yüzden sivilde yeşili tercih etmediğimden çöpe boyladı çamaşırlar. Siz isterseniz beyaz çamaşır da alabilirsiniz sıkıntı olacağını düşünmüyorum. Ama kamuflajlı iken misal, atletiniz boğazlıysa gömleğin boyun kısmından beyaz görünmemesi gerekiyor. Bu kıyafet olayını kısaca şöyle izah edeyim. Komutan gelip tüm tabura veya takıma baktığı zaman sırıtmayacak bir renk(yeşil) tercih ettiyseniz sıkıntı yok. Bu durum mevsimine göre boyunluk, eldiven ve şapka için de geçerli.
    Askerlikte Body: Body sistemi askerde önemlidir. Body genel olarak aynı ranzayı paylaştığınız kişiye denir. Her zaman bu kişiden haberdar olun. İçtimalarda eksik çıkınca hemen herkes body kontrolü yapsın denebilir. Gayrı-resmi bir askerlik terimidir body. Bu kadar body deyince "baaaadiii" desem herhalde bizim takım kimden bahsettiğimi hatırlayacaktır :))
    Kantin: Kantinde yiyecek, içecekler mevcut. Fiyatlar sivile göre vergi ve kar amacı olmadığı için oldukça düşük. Bir sürü çikolata, cips, kola vs. alıp da fiyatı duyunca bir yanlışlık mı oldu demeniz kuvvetle muhtemel. Bir yanlışlık yok rahat olun.
    Koğuşlar: Koğuşlar herkesin bildiği gibi ranza sistemi ile donatılmış. Benim bulunduğum kışlada bir koğuşta sadece kendi takımından askerler kalıyordu. Ranzalar demir. Yataklar bildiğiniz yataklar. Ama 4. takımın koğuşunda galiba en dandik ve en pis yatak benimdi. Yatak dediğimiz şey normalde beyaz olur. Ama benim yatağım sarıya çalan bir renkteydi. Kötü anılarım depreşti. Yatağımı hatırlamak bile istemiyorum. O kadar pis ve bir o kadar da sarı... Size ilk gün çarşaf, yorgan yüzü ve yastık yüzü veriyorlar. Renkler mavi. Bunlar kullanılmış ama yıkanmış tabi. İsterseniz dışarıdan aynı renkte lastikli olanını getirebilirsiniz. Temiz temiz kendi malınızı kullanırsınız.
    Aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Estikçe ekleme yaparım. Askere bir ön yargı ile gitmiş veya gidecek olabilirsiniz. Öyle düşünmeyin. Askerlik sadece oradaki arkadaş ortamı için bile yapılabilir. Bir düşünün.. Hayatınızda kaç kere hakim, savcı, doktor, zabıt katibi, çiftçi, sağlıkçı, yönetmen, avukat, esnaf, imam, öğrenci, bankacı, kaptan gibi meslekten ve her görüşten ve memleketin her yerinden insanlarla bir arada bulunabilirsiniz ki. Bizim koğuş tam birbirine ısındı derken bir baktık askerlik bitmiş. Oraya bir daha isteseniz de giremeyeceksiniz. O yüzden her anın tadını çıkarmaya çalışın. Buradan 5. Tabur 4. Takım'da bulunan çok değerli arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Özellikle koğuşumuzun imamlarına, bankacı dostlarımıza, Amerikalı'ya, hayatı direk dikmek ve at koşturmakla geçmiş Mehmet'e, sonradan badim(body) olan Mehmet'e, baaadiii Mehmet'e ve şu an aklıma gelmeyen diğer tüm asker arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Dikkat ettiyseniz hep Mehmet ismi var. Bir söylentiye göre bizim takımda 33 tane Mehmet varmış.
    Velhasıl gidin, görün, yaşayın. Hayırlı tezkereler.


    TOPÇU ZAFER MARŞI (TOPÇU MARŞI)

    Gürler zaferin teranesiyle
    Coşkun sesi bir topun derinden, derine
    Bir hükmün gazenferanesiyle,
    Şimşekler çakar şarapnelinden

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Mili savaşın bilin ki bizler,
    Tarihini güllemizle yazdık.
    Tufanlar kudursa hep denizle
    Sinmez bu vatanda düşman asla.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Açtıkça ateş bataryalarda,
    Afaki boğar, köpüklü bir kan, bir duman
    Duysun bunu, kainatta herkes,
    Topçu sesidir, bu gürleyen ses.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    GÜNDOĞDU MARŞI



    Gün doğdu, hep uyandık,
    Siperlere dayandık
    İstiklalin uğruna da,
    Al kanlara boyandık.
    Sandılar. Türk uyudu,
    Ata cenge buyurdu,
    Türkün asker olduğunu,
    Dünyalara duyurdu.
    Ülkemiz Türk ülkesi,
    Aşık eder herkesi
    Üstümüzden eksilmesin
    Al bayrağın gölgesi.

    İZMİR MARŞI

    İzmir'in dağlarında çiçekler açar.
    Altın güneş orda sırmalar saçar.
    Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
    İzmir'in dağlarında oturdum kaldım
    Şehit olanları deftere yazdım.
    Öksüz yavruları bağrıma bastım.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
  • Şuan Sagopa ve Koleranın soğuk küvet şarkısını dinliyorum anılarım depreşti.

    https://youtu.be/g_x91qIoRak
  • 580 syf.
    ·10/10
    Bittigine cok ama cok üzülmüstum cidden. Kitap okurken seni icinde yasatiyorsa kitaptir yorumunu bu seriye yapmak istiyorum gercek disi seyler olsada bu dunyada varmislarcasina okudum. Bu seri yuzunden 2 dersten kaldim lisedeyken. Annem zorla 2 lokma yedirirdi. Ben sansliydim ki ben seriyi kesfettigimde butun kitaplari basilmisti. Beklemek zorunda kalmadim. Kac kere okudum. Yine mi baslasam anilarim depresti.