• Gece, yıldızların parlamadığı bir gece. Beklenenin gelmediği kör bir gece. Mazinin küllerinde fırtınalar neden bu denli şiddetli? Kör bir oda, anılarla dolu bir ev, sessiz ve soğuk bir dağ başı. Rüzgâr aç kurtlar gibi uluyor. Yağmur yağıyor, yaşama hevesinin inmediği, çiçeklerin büyüyemediği bir iklim. Burada menekşeler yalnız açar ve yalnız başına kurur. Hasta bir hayvan ağzının parçaladığı menekşeler. Unutulan her menekşe kaderin kucağında. Asırlardır kaderin oyuncağıdır bu menekşeler.

    Ey beklediğim meçhul dost, meçhul sevgili, meçhul arkadaş! Uyumak istiyorum. Ama her şey kımıldıyor, kımıldayan her şey bana acı veriyor. Yaşamak istiyorum. Oysa hafif bir rüzgarın esintisi bana acı ve ağrı vermek için yeterli. Fırtına esiyor, dışarıda değil beynimde. Toprak toz gibi savruluyor, yer yarılmış, beynimi yiyen bir ur, gözlerime serpiştirilmiş bir heyula. İçim korkuyla dolu. Korkularım adım atmama izin vermiyor. Ey beklenen ne zaman söndüreceksin bu alevleri, bu çılgınlığı, bu karanlığı? Kendi kucağında kendini uyutan bir gelincik. Çürüyor, taptaze bir gelincikti. Yanı başımda, çamur içinde. Ölmek istemiyor, ama ölüyor ve ölüm aç bir kurt gibi kovalıyor. Her kımıldayan şeyin suratında ölüm. Sessiz ve soluğu buz gibi. Bakamıyor, taşa baka baka can veriyor. Taş benim, taş sensin, taş biziz. Bize kim dayanabilir? Sertliğimize kim dayanabilir dostum? Kendi kucağında kendini uyutuyor. Gençti, güzeldi, hayata şehvet ve arzuyla bağlıydı. Kaderin dürdüğü bir defter. Sayfaları kana boyanmış, nefret ve kinle dürülmüş bir defter.

    Tabiat, davetlerin en şanlısı, en görkemlisi: Tabiatta gezinti. Çiçeklerin sırtında alınan yol, hayatın ırmaklar gibi coşku ve heyecanla aktığı tabiat. Kaderin diş geçiremediği bir bahçe, cennet bahçelerinden kopup gelen bir parça. Çağlayanlar gibi akan güller, menekşeler, laleler, sümbüller, karanfiller... Bülbülün bostanı, gülistanı olan tabiat. Tabiatın renk cümbüşünde bir daha uyanmamak üzere uyumak istiyorum. Ama bütün bunlar acı, çile dolu bir rüya oluyor. Rüyalarım uçuyor sonra balyoz gibi başıma düşüyor. Irmaklar duman oluyor, çayırlar kuruyor, güneş kararıyor, anıları da.. Her şeyi öldüren habis bir ruh dağılıyor etrafa, gülistanım tarumar. Kör bir karanlık, yıldızsız ve aysız bir karanlık. Gölge, vecih, keder.. Tabiatım, canavarlarla dolu bir yuva. Dünya bir gözyaşı vadisi, bir kahır bir hayıflanış.. Sonra? Sonrası beklemek.. Cehennem de olsa beklemek.

    Her ev bana bir veba gibi geliyor. İnsanı yaşlandıran, öldüren bir veba. Doğaya kaçıyorum. Suyun azizliğine, toprağın rahmetine, havanın merhametine, yağmurun yumuşaklığına koşuyorum. Doğanın sımsıcak rahmine kaçıyorum. Kelimelerin olmadığı, yanıltan anlamların olmadığı bir cevher bir varlık bir yokluk anlamının beni sarıp sarmaladığı o sımsıcak doğanın rahmine… Rüzgâr essin, toz savrulsun, kül soğusun, ruhum hepsine karışsın… Ben neden böyleyim sevgili? Hücresinde kendini uyutan mahkûmlar gibi bir yalnızlık ve unutulmuşluk. Hayatımın her adımı bir korku bir hüzün yumağı. Korkularım normal korkular değil. Vicdanımın çalınması korkusu, merhametimin çalınması korkusu… Bir şarkı kadar dinlemediler beni… Bir ayetten daha az bir yanım mı var? Ayet, tanrı sözü ise ben hem tanrı sözüyüm hem tanrı ruhuyum hem tanrının kanıtıyım… Neden beni dinlemediler…

    Dönmeliyim, ama nereye? Annemin tertemiz, sıcak rahmine, dinginlik veren rahim, sığınak olan rahim... Fırtına dindi mi? Bilmiyorum. Fırtınanın dinmesinden de korkuyorum ya... Varlığım bir pazara atılıyor... Can pazarına. Kan pazarına değil, ruh pazarına.. Pervaneyi nasıl kıskanmayayım? Ateş bir kucaklayıştır onun için, bir ermişlik, bir ümit, bir dinginlik, bir sonsuzluk... Rüya üzerine kâbus, kâbus üzerine gerçekler. Bir meçhul şeyi bekliyorum. Neyi bekliyorum bilemiyorum...

    Geceyi beklediğim için yıldızlar görünmedi. Vahşi bir akbaba gibi bekler beni geceler. Etime ve kanıma susayan geceler ve kaderin kara tırnakları. Ama geceler ne kadar çullanırsa çullansın üzerime. Geceleri daha güçlüyüm, daha cesur, daha vahşi. Korkuyorum günlerden. Geçmeyen günlerden, bir mezar sessizliğinde geçen günlerden korkuyorum. Vahşi, yaralı ve soğuk çehremi görmelerinden korkuyorum. Kimse yok etrafımda. Gereksiz bir eşyayım, kullanılmış ve atılmış bir eşya.

    Bağırmak yaşamaya isyandır, başkaldırıdır. Yani yaşamla uyumlu olmaktır, olmaya çalışmaktır. Bağıran yaşıyor, yaşayan seviyor. Susan ölüyor, çürüyor, siliniyor. Sevmek görmektir, duymaktır, hissetmektir. Yaşamak istiyorum. Oysa başımda kuşlar uçuyor. Nerden geldikleri nereye gittikleri belli olmayan vefasız kuşlar. Bağrımda yanan, aydınlatan bir güneş olmadığı için mi konmuyorlar? Rüyamda berrak bir nehrin kenarında soyunuyorum. Dupduru ak pak sulara bırakıyorum kendimi. Sonra kayboluyorum. Sonra, sonrasız... Artık manasız bir heykelim. Bulanık ve karanlık akıyor günlerim... Büyülendim.

    Ellerim sararmış buğday başaklarında geziyor, kökü ölmüş bir buğday başağı. Ölümün örtüsünü kaldırdığında bir yaşam doğuyor içeriden. Sarı bir yaprak döne döne, yavaş yavaş kuyuya iniyor. Kuyuya bakıyorum, kuyu içime geçiriyor bütün derinliğini. Kuyuda bir siluet. Vahşi bir hayvanın silueti. Ellerimde ışığına güvendiğim tek bir fener yok. Eski bir yoldaşı hatırlıyorum. Şehirler, köyler, kasabalar ve uçsuz bucaksız bozkırlar geliyor hafızama. Kafamın içinde binlerce ses yankılanıyor. İsimler, insanlar, sevgilim ve dostum. Ben neden çöldeyim? Vaha deyip beni buraya gönderen kim?
  • Sadece anılarla yaşamak insanın doğasına aykırıydı (...)
    Stefan Zweig
    Sayfa 28 - İş Bankası Kültür Yayınları, 3.basım
  • GEÇMİŞE YOLCULUK - Stefan ZWEIG
    “Sadece anılarla yaşamak, insanın doğasına aykırıydı “
    Geçmişe yolculuk, zamana,mekana ve değişen koşullara direnen yasak ve tutkulu bir aşkın hikayesi..
    Kitap 1.Dünya Savaşı sırasında, yasak bir aşkın hikayesini ele alıyor. Asıl olay ise, savaştan sonra yani 9 yıl sonra adamla kadının tekrar karşılaşması..Aşk, zamana rağmen devam edebilir miydi? 9 yıl aradan sonra her şey aynı mıydı? Bu sorulara cevap veren, duygusal ve bir o kadar sürekleyici bir kitap.. Zweig kitaplarına çok fazla yorum yapmam mümkün değil çünkü zaten hepsi birbirinden güzel.. Bu kitapta aynı şekilde beni derinden etkileyen ve en sevdiğim Zweig kitapları arasına girdi..
  • Sadece anılarla yaşamak insanın doğasına aykırıydı.
  • “Sadece anılarla yaşamak insanın doğasına aykırıydı...”
  • "Sadece anılarla yaşamak insanın doğasına aykırıydı; nasıl bitkiler ve bütün canlılar renklerinin solmaması ve çanak yapraklarının kuruyup dökülmemesi için toprağın besleyici gücüne ve gökyüzünden süzülüp gelen canlı ışığa ihtiyaç duyuyorsa, aynı şekilde gözde gizli düşlerin bile belli ölçüde tensel gıdaya, duygulu ve canlı bir desteğe ihtiyacı vardı; aksi halde kanları çekilir, ışıma güçleri zayıflardı."
    Stefan Zweig
    Sayfa 28 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Sadece anılarla yaşamak insanın doğasına aykırıydı; nasıl bitkiler ve bütün canlılar renklerinin dolması ve çanak yapraklarının kuruyup dökülmemesi için toprağın besleyici gücüne ve gökyüzünden süzülüp gelen canlı ışığa ihtiyaç duyuyorsa, aynı şekilde sözde gizli düşlerin bile belli ölçüde tensel gıdaya, duygulu ve canlı bir desteğe ihtiyacı vardı; aksi halde kanları çekilir, ışıma güçleri zayıflardı.