• Kış fazla bir kar yağışıyla değil ama insanın içine işleyen soğukla çıkagelmiş, rüzgar dağların batı ve kuzey yamaçlarındaki uçsuz bucaksız yabanıl araziden aşağı bıçak keskinliğiyle inmişti.
  • Bazı yerlerin mekanların ayrı bir özelliği oluyor..

    Acı kokuyor hüzün kokuyor..

    Tarih kokuyor bazı mekanlar taa binlerce yıl öncesine bir adımda varmak gibi..

    Kimi yerler maziden bir sayfaya götürüyor..

    Sonbaharda yaprakları dökülmüş ağaçların ilkbahar düşü gibi..

    Bazen mısraların döküldüğü masalardaki demli çay kokusuda buluyor insan en derin yaralarını..

    Budanıyor duygular budanıyor fikirler kabuk değiştiriyor veya kabuk döküyor insan.

    Lakin hüzün aynı hüzün.. yara aynı yara ve acı aynı acı..

    Tozlu raflarda kalmış kitapların değişmemiş yazıları gibi..

    Kimi kara yazı kimi alın yazı ve kimi Ankara ayazı gibi...

    . . . M.S.Murtaza BEKAR
  • Tamam sen kazandın Ankara ayazı. Buz gibi. Üşüdük. Daha neyi zorluyorsun?
  • Öyle bir yerdeyim ki
    Bir tarafım Ankara Ayazı
    Öbür tarafım yok.
    Öyle bir yerdeyim ki
    Kuru bir ağaç
    Kuru bir sevgi sözcüğüne hasret.
    Kötülüğün kol gezdiği bir gönül yokuşu.
    Sonbahar geldi. Döküldük nice yaprak gibi.
    Kuruduk.
    Gidiyoruz.
  • Bu incelemeyi değerli Tuco Herrera'ya ithaf ediyorum, Aziz Nesin'in öz evladı olsa, kendisini ancak bu kadar sevebilir, bilenler bilir. :) Bir Aziz Nesin kitabı okumamı istiyordu ve Ankara toplantılarımızın birinde bu kitabı hediye etti sağolsun, onunla tanışma kitabı olarak en iyi seçimin bu olduğunu söyledi. Yazarın çok fazla kitabı var, benim gibi uzun yıllar önce okuyanlar ve haliyle unutanlar için bir bilene sormak iyidir diyor ve artık giriş yapıyorum. Bir bilen için bknz. Tuco. :)

    Aziz Nesin, Bursa'ya bir broşürde yazanlar sebep tutularak sürgüne gönderilmiş. Broşürün bir sayfası basılmış arkası basılamadan toplatmışlar. Kanunen suç teşkil edebilecek bir şey bulunmamasına rağmen bir şekilde allem edip kallem edip, ceza almasına sebep olmuşlar. İlk önce 10 ay hapis cezası çekmiş. Sürgünde de 4 ay geçirmiş. Bu süre boyunca hayatına kalıcı darbeler inmiş. Bir insana en büyük darbe ailesinden gelir. Ama bu konuya daha sonra değinmek istiyorum.

    Bursa'ya geldiğinde yatacak yer gösterilmeden, elinde bir geliri olmadan, öylece şehrin ortasına bırakılmış ve sabah akşam karakola gelip imza vermesi istenmiş. Karakola ilk gittiğinde de ateş topu misal hiçbir karakol onunla ilgilenmek istememiş. En son orta karar bir otelden yer ayırtmış ve onun yakınındaki karakola imza vermek durumunda kalmış.

    Ben Aziz Nesin'i hayat görüşü olarak, birçok noktada uyuşmadığımız için sevgiyle anmıyorum. Ama hak verdiğim, doğru söylemiş dediğim çok tespiti de vardır, inkar edemem. Bu kitap onun görüşleri üzerine değil, sürgündeki anılarını daha mizah içeren bir dille anlattığı bir kitap. Bu yüzden diğer konulara girmeyi yersiz buluyorum. Çünkü diğer konulara girersem, ona üzülmeyi bırakıp daha sert yaklaşabilirim. Ama ben kitapta ona o kadar üzüldüm ki, şu anda ona sert yaklaşmak istemiyorum. Görüşleri farklı da olsa karşımda bir insan var ve uğradığı bir zulüm var.

    Kitapta dikkatimi çeken en önemli husus, bir insan bir şehre sürgün gönderilir de nasıl öylece bırakılır? Asgari düzeyde olsun ihtiyaçları nasıl giderilmez? Para yok. Yatacak yer yok. Yıkanacak su yok. Sıcak suya ve temiz çamaşıra hasretsin. Bırak yardım gelmesini, insanlar selam vermekten korkuyor. İş veren yok. Yardım eden yok. Etmeye teşebbüs eden yok. Kıyafetlerin eskiyor, mevsim kış, sırtında incecik gabardin bir pardesü. Karın çocukların başka şehirde. Onlardan haber almak için çırpınıyorsun ama ötelerden iki cümle ya geliyor ya gelmiyor. Bir de senin üzerinden geçinen, bencil mi bencil bir başka sürgün 'arkadaş'ın var. Kerim Sadi adlı bu arkadaş, yanılmıyorsam Nesin'den 15 yaş büyük, marksizmi çok iyi bilen, yanılmıyorsam Komünist Manifesto'yu ilk çevirenlerden biriymiş. Bu yüzden sol kesim tarafından çok saygı gören, ama ben böyle bir marksizm görmedim, anlayışı korkunç derecede bencil bir insan. Hiçbir gidere el atmıyor. Marksizmin temelinde eşitlik vardır, bunun da arkası adalate dayanır. Bu kadar bencil bir insan ise bu tür iyi özellikleri bünyesinde taşıyamaz ve nasıl komünist olur? Bütün giderleri Aziz Nesin, üç kuruş parasını bölüşerek yükleniyor ve utanmadan Aziz Nesin'e ayıp ediyor, üstelik bir kez de değil. Bir gece Aziz Nesin bir arkadaşı vasıtasıyla hamama gidip gelmiş. Bu Kerim Sadi kapıyı açmamış ve sabahında ''Seni evde yatıyor sandım, polistir diye açmadım.'' demiş. Nesin diyor ki sy. 118'te: ''Türkiye'de hiçbir zaman polis, ne arama, ne baskın, ne tutuklama, ne de buna benzer işler için evlere geceleyin gelmez. Sabahı bekler. Yasa da böyledir, töre de, olanlar da... Hoca bunu bilmez mi? Bilir.'' Ben sandım ki Kerim Sadi kalp krizi falan geçirdi. Meğer keyfî açmamış. Yataktan çıkar da üşür diye, ama Aziz isterse dışarda zatürre olsun diye. Bu insan onun vesilesiyle bulunduğu evin kapısını, ona açmıyor düşünebiliyor musunuz? Bu yediği ilk herze de değil. Daha evvel de başka şeyler yapmış ama uzatmayacağım. Ve Aziz Nesin bunun kapıyı açmama yalanına inanıyor. Gözünün içine baka baka bu hain bakışlı insana inanıyor. Ben buna inanmasına İNANAMADIM! O an tutup yakasından dışarı fırlatmalı senin gelmişini geçmişini Bursa ayazı çarpsın demeliydi! Sadece bu kadar mı? Buraya yazılamayacak her türlü kelimeyi kar topu yapıp atmalıydı. Böyle insana iyilik edilmez. Dediğim gibi yaptığı tek şey bu değil. Adam saatli bomba gibi. Nerde ne zarar açacağı belli değil. Üstelik Aziz Nesin de paraya muhtaç. Bu ise sadece sömürücü. Böyle bir insana ne saygı duyulması, bu insanın kendine zarar.

    Çektiği yokluğu, açlığı, çaresizliği o kadar net ifade etmiş ki, okuyan hiç kimse yoktur ki içi titremesin. Kar lapa lapa yağıyor, evinden haber yok. Sağdan soldan gelen 10 liralar 20 liralar ile sürgün günlerini geçirmeye çalışıyor. Güç bela otelden çıkıyor, bir arkadaşı vasıtasıyla. Ev tutuluyor. Orada Kerim Sadi denen kötüyle günler geçiriliyor. Kerim Sadi ile ilgili kısımları okurken sinir harbi yaşayacaksınız ama ilk sinir harbi bu olmayacak. Bir de bunu gizli bir örgütün başı zanneden, ilerde de başına hafif bela olacak, 20 yaşında bir zopalık var ki, okurken dudaklarınızı ısıracak onun da gelmişini geçmişini, Aziz Nesin'in kitabıyla kovalamak isteceksiniz. Ama okuyanlar bilir, yemeklere dikkat edin. Hüpletmesin. Yoklukta her lokma altın kadar kıymetli.

    İstanbul'a yolladığı mektupları yazarkenki sıkışmışlığı tarif etmek mümkün değil. Arkadaşına diyor ki bir mektupta, ''Yazım kötü, soğuktan kalem tutmakta zorlanıyorum. Burada yazı da yazmak mümkün değil. Çünkü açlık ve soğuk buna engel oluyor.'' Soğuktan ve açlıktan kalem tutamamak...

    Ona denk gelenlerden cesaretini öven, yazılarını takip ettiğini söyleyen, ama uzak duran nice insan oldu. Korkunuzu anlıyorum. Lakin bu adamın burada dımdızlak bırakıldığı biliniyor. İş aradığı biliniyor. Mutlaka ilerleyen günlerde yokluktan görünüşü de değişmiştir. Hiç mi bir zarfa üç beş kağıt sıkıştıran olmaz? Hiç mi bir kap yemek veren, yemeği geçtim ekmek veren olmaz? Bir insan ne kadar kötü olursa olsun, bu kadar çaresiz bırakılmamalı. Halk ağzında gavur olsa diye bir tabir var bilirsiniz. Gavur olsa insan arkasını dönmez. Hiç mi vicdanı sızlayan olmaz?!

    Eşi, belki bıktı Aziz Nesin'den. Kadın belki sürekli başını belaya sokmasından yaka silkti. Bunlara tamam. Ama o senin eşin ve iki çocuğunun babası. Bir insan habersiz bırakılır mı? Düşünsenize eliniz kolunuz bağlı, soğuk, açlık, işsizlik, selam verecek insan bulamamak, aile hasreti ve en büyük desteği beklediğiniz kişi, eşinizden ses yok. BU SESSİZLİK İNSANI ÇILDIRTIR. Sonlara doğru ben hazmedemedim birçok şeyi, Aziz Nesin nasıl bu kadar dayanıklı durmuş şaşırdım. Bir mektup yazmak ve o mektupta da soğuk bir dil kullanmak mümkün. Ama insanın eşine, çocuklarının babasına mektup yazması bu kadar mı zor? Bu kadar mı zül? İnsan, insana bunu yapmamalı.

    Tuco istedi ki Aziz Nesin'i daha yakından tanıyım ve biraz da güleyim. Ben bu kitaptaki sefalete üzülmekten, komik olan şeylere dahi gülemedim. Kaplıca ve çamaşır anısı göz doldurur cinstendi. Aziz Bey, siz karnınız açken, antika antika konuşan ressam efendiye gidip, en azından kursağımdan rakı geçer derken ben gülemedim. O açlığı düşündükçe benim midem delindi. Battaniyeyi sırtınızda gezdirirken ve otele girdiğinizde sarfettiğiniz o sözlere ben acımaktan gülemedim. O Kerim Sadi'nin size içki konusunda yaptığı düpedüz dalga geçme olayına ben gülemedim.

    Yazılarınızı takdir ettiğini, gönülden desteklediğini söyleyip, gözünden köstekleyenlere ben gülemedim. Aziz Nesin, İslam inancına göre bazı sebeplerden dolayı yatacak yeri yoktur. Bu ayrı. Ama ona bu dünyada bu kadar zulmeden, aç bırakan, ailesinin yıkılmasına, çoluk çocuk perişan olmasına, kışta kıyamette üşümesine, elde doğru düzgün sebep olmamasına rağmen, iftiralarla ve bahanelerle hapse düşmesine, sürgün edilmesine sebep olan, dara düştüğünü bildiği halde ona yardım etmeyen hiç kimsenin de yatacak yeri yok. Belki farklıyız sizinle Aziz Bey. Hem de çok. Ama çektiğiniz sefalete üzüldüm.

    Aziz Nesin'i tanımak adına ben çok akıcı bir kitap okudum, hatta hayatını anlattığı daha geniş bir kitap varmış onu da okumak isterim. Sizlere de gönül rahatlığıyla bu kitabı öneririm. Hatta mümkünse açken okuyun. Keyifli okumalar diyemiyorum tabi. Sevgiler..
  • Kalemin kıpırdandığına bakmayın, istemsizce parmaklarımın arasında dans ederken hislerim içimde depremler yaratıyor. Depremlerin sarsıntılarıyla ruhum sancıyor. Gözlerimi bir Ankara ayazı değmiş gibi keskin, şiddetli bir yanık kaplıyor. Gözyaşının ilk aktığı göz sol göz derler. Neye nasıl dayanarak böyle dediler bilmiyorum ama benim iki gözüm birden sulusepken bir yağmura gebeleşiyor.

    Okuduğum kitapların satırlarında benden ve hayatımdan izler bulunca oturup saatlerce onu düşünür, içimdeki hisler neydi ki, nasıldı ki diye kendimi sorgularım. Ne zaman bir kitabın içinde kanser kelimesini okusam içimde bir yerler cız eder. Sızladığı noktada oturup bir çocuk gibi ağlarım. Çünkü elimden gelen bir şey yok. Sadece moral verebilmekten başka.

    Hani içimizde ukdelerin biriktiği anlar olur da bir vakit geçtikten sonra 'hep sonradan' deriz ya, işte o kısmı can yakıcı. Aklıma gelenler, gönlümden çekip gidenler, hayatımdan yok olup gidenler. Hep sonradan kıymetlerini bilirim belki. Ya da hep sonradan anımsarım çaresini.

    Çare neydi ki? Neye yarardı? İçimde depremlerin kıpraştığı bu fay hattında nasıl da kesici bir yara almışım meğer. Hep Sonradan'ı okuyunca anladım.

    İçine düştüğüm Hep Sonradan bitti ama nasıl bitti, niçin bitti? Anlamıyorum. Anladığım tek şey, bana anımsattı gözlerinden damlaların süzüldüğü bir anneyi. Çaresizliğini, çocuklarının içinde yalnızlığını... Anlatacak çok şey var aslında.

    Evet anlatacak çok şey var da şu kitap beni aldı, 10 senelik mücadeleme götürdü. Annemi anımsattı. Kanserle mücadelesini, çırpınışını... Rabbim annemi benden önce yanına almasın. Dayanamam.

    Kitap hakkında bir şey yazamayacağım. Bilgi vermek isterdim ama gücüm yok. Sadece şunu söylemek istiyorum: Bu kitapta aşk da var, anne de var. Herkes payına düşeni alsın.

    Ben payıma düşeni aldım. İçimdeki depremler tekrar coştu.
  • -Az miktarda spoiler içermektedir-

    Kitap 2 orta yaşta, çok yakın dost olan belki de dosttan öte kardeş gibi olan Ender ve Çetin'in hayatına giren bir genç kız yani Nihal ile olan ilişkilerini anlatıyor.
    Her ikisinin de hem aşk hem de abi kavramları arasında bocalamalarını çok güzel yazar gözler önüne sermiş. Bazıları için çok basit olan hareketlerin -elini saçına atışı, gözlerini devirmesi vb- bir başkasının hayatında aşkın somut bulmuş hali olarak görülmesini çok doğal ifade edilişini okudum. Kişinin koruyucu, fedakar, kendinden ödün veren halleri karşısında bir kızın şımarıklığını da okudum. Her türlü duyguyu, hissedebileceğiniz ve rahatlıkla gözünüzde canlandırabileceğiniz bir kitap.
    İlk başta karakterleri okurken onları Edi ve Büdü'ye benzetmedim de değil, birinin eksikliğini diğerinin tamamlaması, bir yemeğin tuzu-biberi gibi yaşamlarının her anında olmazsa olmazları gibi. Son olarak da Ankara'nın sokaklarında karakterlerle dolaşmak, o ayazı içinde hissetmek de ayrı güzeldi.

    Altını çizdiklerimden;
    "Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum, hala öyle!"