• "Rabbim der ki; hayvanlar benim sessiz kullarımdır, şimdi zulme susuyorlar ama hesap günü konuşacaklar."
  • Noluyor bu Ankara ya son günlerde köpek ölüleri bulunmaya başlıyor! Ben anlam veremiyorum ya! 16 tane yavru köpek toplam da 26 hayvanın ölüsü bulunuyor.
    Sözde yasaları da var. Yasanız varda neden işe yaramıyor acaba? Daha kac hayvanin ölümünü bekleyeceksiniz ben cidden anlam veremiyorum. Allah topyekun belanizi versin.
    #Yasa istiyoruz!!!





    https://www.ntv.com.tr/...wL6OeIfE6xlKc7kdIdtg
  • 225 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Savaşı çıkaranlar değil, savaşa gönderilenler ölür. Savaştan geriye kalan ise parçalanmış ruhlardır. Cephenin sana yaptıklarını yaşamın boyunca unutmak istemezsin, neden orada ölmediğini sorgulayıp durursun. Artık “Yürüyen Ölü” olmuşsundur. Ruh bedende var gibi, ama yok gibi. İlk yüz sayfa sizi kitaba alıştırıyor, geri kalan kısım ise sizi olduğunuz yere mıhlıyor, barut kokusunu ciğerlerinize çekiyorsunuz. Bir kitap okursunuz, görmediğiniz savaşa lanet edersiniz. İşte bu o kitaplardan biri. Gerçeğin arkasına gizlenmeyen, gerçeği yüzünüze vuran cinsten. Ölenler neden öldü, yaşayanlar neden yaşıyor, bunu kimse bilmiyor.” 10/10

    Ç News

    *
    Kamu Spotu:
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır. Spoiler değil, gerçekler vardır!”
    *

    “Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür.” Jean-Paul Sartre

    Bir ülkeye saldırdığınızda, haklı olarak savunma yapacaktır. Teslim olmamak için, tüm gücünü seferber edecek, istilayı kabul etmeyecektir. Bu bir savunmadır, yaşamak için, özgürlük için yapabileceğiniz tek şey, kanınızın son damlasına kadar çarpışmaktır. Bir de bunun aksine, devlet liderlerinin genellikle, toprak, petrol gibi konularda anlaşamaması üzerine hiç yoktan yere savaş çıkması durumu vardır. Hiç gitmeyeceğiniz topraklar yüzünden, belki de hiç ihtiyacınız olmayacak petrol için birileri sizi savaşa sokacaktır. İşte o zaman hikâye başlayacaktır. Sen vatan müdafaası yaptığını düşünürken, bir diğerleri savaş sonunda kazanacağı toprakları ve parayı hesap ediyor olacaktır.

    Birinci Dünya savaşı neden çıktı diye sorduğunuzda önünüze en başta “Sanayi Devrimi” ve “Fransız İhtilali” çıkacaktır. Birisi sömürgeciliği bir diğeri ise milliyetçiliği tetiklemiştir. Nedenleri Avrupalı Devletlerde arayacak olsak ta, asıl neden Osmanlı’nın hasta adam olarak son günlerinin gelmesi idi. Kaybedilen topraklardan pay alma yarışı kızışmış ve sert karşılaşmalara neden olmuştur. İş çığırından çıktığında ise, hiç cepheye dahi gitmemiş liderlerin SAVAŞ kozu ortaya atılmıştır. İşte milyonlarca insanın öldüğü, sakat kaldığı, dünyanın çirkin yüzünün ortaya çıktığı yakın yüzyıl savaşlarının başlangıcı böyle çıktı.

    Neden Öldürüyoruzun karşısında, neden ölüyoruz vardı. Cephede değilde yolda karşılaşsalar birbirlerine hiçbir düşmanlık beslemeyecek milyonlarca insan işte bu savaşlarda öldü.

    “(…)Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir. “

    Mustafa Kemal Atatürk
    (1923, Adana) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1997, s. 128)

    *
    Birinci Dünya Harbini, İkinci Dünya Harbinden ayıran en önemli nokta, askerlerin sorgulama yapabileceği durumların oluşmasıdır. Birçok ülke askerinin anılarında, ülkemiz askerilerinin anılarında da mevcuttur bu durum. Bu savaşlar genellikle siper savaşlarıdır ve askerler birbirlerine yakındır. İkinci Dünya Savaşı’nın dehşet saçan silahları daha keşfedilmiş değildir. En büyük dehşet gazdır. Çeşit çeşit gazlar üretilmiştir.

    Kimyasal silahların kullanımı ile ilgili Kurt Vonnegut ‘un Mezbaha No:5 incelemesinde değineceğim. Şimdilik o konuya değinmiyorum.

    Ne diyorduk, askerlerin savaşı sorgulaması ve birbirlerine olan yaklaşımları. Fazlasıyla anı mevcut demiştim, bu anılar düşman askerlerin cephelerde birlikte yemek yemesi, sigara alışverişi, haberli top atışları, şahitlerin anlattığına göre Çanakkale de askerlerin cepheler arası tavalara nişan alıp kendi aralarında bir çeşit oyun oynaması vs. Olağan dışı gelen bu durumlar İkinci Dünya Harbinde yoktur, çünkü gaddarlık vardır bu harpte. İnsanlığı yok etmek istermişçesine savaşan ordular vardır…

    Savaşın içindeyken, savaşı sorgulayabilmek ve neden öldürüyoruz sorusunu sorarken, neden ölüyoruzu anlayamamak meselesidir. Bunca insan neden öldü? Dönüp arkanıza baktığınızda, detaylı tarih kitapları okuduğunuzda; birleştirmeden ziyade hep parçalama yaşatmıştır bu savaşlar. İstediğini alacağını sananların sadece hayalinde kalmıştır.

    Garp Cephesinde Yeni Bir Şey yok işte tam bu noktada karşımıza çıkıyor. Avrupa’nın savaştığı ilginç cepheler vardır. Bu cephelerin bazılarında askerler rutin bir yaşantı sürmektedir. Savaşmaktan ziyade geri planda kalmış, sanki unutulmuşlardır. Bir de kan kokusunun hüküm sürdüğü, ellerin parçalandığı, bacakların koptuğu, beynin kafatasından sarktığı, vücudun ikiye ayrıldığı, ağızdan koyu kanların aktığı, bedenin yok olduğu ve bulunamadığı cepheler vardır. Kitabı okurken iki cepheye de konuk olacaksınız.

    Savaş karşıtı bu kitabı okuduğunuzda, savaş çığırtkanlığı yapan insanların hayat hakkında hiçbir şey bilmediğini anlayacaksınız.

    Jacques Tardi ‘nin Siperlerdeydik (1914-1918) Çizgi-Roman’ı bir bakıma “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” un çizgilerle yansıtılmış halidir. Cephede yaralandığınızda, yaşama şansınız çok azdır. Kurşunun nerenize isabet edeceği hiç belli değildir. Dönemin imkanları göz önüne alındığında, yetersiz sağlık ekipmanı ve insan gücü zaten yeterli olmayacaktır. Bacağınızdan vuruldunuz ya da kolunuza bir şey oldu. Tamamı değil, bir kısmı zarar gördü. Hastaneye gittiğinizi hatırlayacaksınız, uyandığınızda hasar görmüş uzuvunuzu tekrar göremeyeceksiniz. Çünkü kesilmiştir. Doktorların bir kasap gibi çalıştığı savaştır. Milyonlarca asker, milyonlarca kol, milyonlarca bacak… Bunu gördüğünüzde savaşın içinde dahi olsanız, savaştan kopma noktasına gelip sorgulamaya başlıyorsunuz…

    "İnsan sinip kaldıkça dehşete tahammül eder, fakat düşünmeye kalkıştı mı, onu öldürür bu dehşet." #42843475

    Savaşın dehşeti hiçbir şeye benzemez. Bir bakıma insanın en serbest olduğu zamandır. Katliam yapmasına izin vardır. Savaş suçları dediğimiz şey, gerçekleşen binlerce olayı değil, anlatılan birkaç olaydan ibarettir. Savaşın içinde saklı kalmış sivil ölümleri, teslim olmuş askerlerin ölümleri, yapılan soykırımlar insanın içinde ki insan dışı varlığı da ortaya çıkarır. Kimileri savaşın celladı olur, kimisi ürkeği. Dalıp cepheden uzaklaşan askerlerin anıları hayli çoktur, yanlarında top patlasa dahi, daldığı düşten çıkamayan, kilitlenen, savaşın anlamsızlığında kalakalan askerler vardır. Şans yanındaysa bir gün daha yaşar, değilse parçalarını bulmak bile zorlaşacaktır. Her asker, bir gün daha yaşayabilmenin hayalini kurar.

    "Öldürmek istiyoruz; çünkü karşıdakiler bizim can düşmanlarımız şimdi; tüfekleri, bombaları üzerimize çevrili. Biz onları mahvetmezsek onlar bizi mahvedecekler!" #42841184

    Savaş sona erene kadar bu tablo değişmez. Karanlıkta yanına gelen arkadaşında olabilir, düşmanda. Süngüyü sapladığında beş dakika önce birlikte güldüğün arkadaşına mı, yoksa düşmana mı sapladığını bilemezsin. Karanlığın ortasında kalakalır, cansız bedene bakarsın. Ceplerini yoklarsın annesine, sevgilisine, eşine yazdığı bir mektuba rast gelirsin. Okursun ve hayatın değişir. Senin için bir hiç olan beden, daha sonra hayata bakış açın olur. Savaşın sonunda yaşayan insan, yaşadığı olaylardan dolayı normal bir hayat süremez. Ruhu ölmüş, cephede kalmıştır çünkü.

    Savaşı iyi anlamda sunabileceğimiz bir argüman yoktur. Savaşın mantığı olmadığı gibi insanlığa yararı da olmamıştır. Fetihler araba yarışı değildir, askerle ve kanla yapılır. Her fetih insanlığa inen bir darbedir aslında. Ülke savunması ayrı bir şeydir, başka bir ülkeye saldırmak, toprağını işgal etmek ayrı bir şeydir. Yetinmesini bilmeyen insanoğlu hala bu kavramları anlayabilmiş değildir.

    Belki de insanoğlu gizliden gizliye, dehşetin sınırlarında gezmeyi, şiddeti, kanı, ölümleri çok seviyordur. Belki de savaşmak için can atıyordur, kim bilir insanı sevmek değil de öldürmek daha hoşuna gidiyordur. Bugünün dünyasına baktığımızda; yarın için olumlu bir tablo gördüğümüz söylenemez.

    *

    “Üçüncü dünya savaşında hangi silahlar kullanılacak bilmiyorum; ama dördüncüsü taş ve sopa ile yapılacak.”

    Albert Einstein

    *

    Kitabı öneriyor, savaşın karşısında durmanın büyük bir erdem olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Savaşın değil, BARIŞIN hüküm sürdüğü bir dünya görmek dileğiyle.

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
  • 144 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    "Bazı acılar vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız ama geçmez. O sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır."
    Huzursuzum... Son sayfayı okuyup kitabın kapağını kapattığımdan beri huzursuzum. Evet huzur dolu bir renk mavi, içimi açan bir renk mavi ama artık maviyi görünce o mavi otobüsle İstanbul-Ankara yolunda olan yolculuğum gelecek aklıma hep, içlerine siyahın fazlasıyla karıştığı bir sürü rengarenk hayat hikayesi gelecek...

    Kemal,Bahar,Musa,Ömer,Aida ve İbrahim,Nermina,Mirza,Marko,Merve,Abdullah Sami,Ceylan,Matbaacı,Aysel ve İlyas ve dahası. Ben onların hayatlarına dokunamadım ama onlar tek tek benim hayatıma dokundular. Aç gözlerini Hilal, görmüyorsun! Acı çeken onca insanı görmüyorsun. Hilal, bak yolumu kaybettim, neden tutmadın elimden kayıp gidiyorum! Dinle Hilal, duymuyorsun! Dini, dili, rengi ne olursa olsun mazlum birinin çığlıklarını duymuyorsun. Sana seslendik Hilal, tıkadın kulaklarını neden?!

    ...

    Aslında bu yazı incelemeden daha çok kendime olan kızgınlığımı kendime ve sizlere itirafımdan oluşacak. Sebeplerini birazdan anlayacaksınız ve ben, benim gibi çok kişinin olduğuna eminim. Neyse başlıyorum.

    Bir yolculuğa çıktım bu kitapla ve yolculukta bir çok kişiyle tanıştım evet ama en çok etkileyen Ömer ve onun sayesinde tanıdıklarım oldu. Aida, İbrahim ve küçük oğulları Mirza...
    Kuru bilgi: Bosna'da Sırplar katliam yaptılar.
    Ama sadece bu muydu? Orada neler yaşandığını, neler hissettiklerini hiç düşündün mü? Eh ben hiç düşünmemiştim.
    Aida'yla tanışana kadar. Hırvat,Sırp ve Boşnakların hepsinin aynı kökenden geldiğini ve hatta aynı dili konuştuklarını tek sorunun Boşnakların Türkleşmesi yani müslüman olması olduğunu... Böyle bilmiyordum. Bir arada yaşarken ne oldu da bu denli düşmanlaştılar? Onlar birbirlerinin komşusuydular. Dostlardı. Neden?
    "Ruh hastası politikacılar, kendi kitlelerini zehirleyebiliyormuş. O kitleler, artık aynı o hasta gibi konuşmaya, onjn gibi davranmaya ve onun gibi düşünmeye başlıyorlardı. Yani bir bakıma bulaşıcı bir hastalığa dönüşüyordu bu."(s.74)
    "Mesela Adolf Hitler diye bir ruh hastası olmasaydı milyoblarca insan yaşayacakltı. Hâlbuki o milyonlar Adolf Hitler'i tanımazdı, o da onalrı tanımazdı. Gelgelelim o delinin ve avanelerinin aptalca politikaları, konuyla ilgisi olmayan milyonlarınhayatını karartmıştı."(s.120)
     Doktor Aida, gözleri önünde eşi İbrahim acımadan öldürüldü. Eşinin ona son sözleri ise "Seni seviyorum Aida, biz KÖLE OLMAYACAĞIZ" oldu. Olmadılar da... Kadınlara Sırp çocuklar doğursunlar diye defalarca tecavüz ettiler, insanlıktan iğrendim. Nermina, ah o küçük kız, bırak abla öleyim,kurtulayım diye ağlarken insan olmaktan nefret ettim.
    Senelerce sustu Aida. Şimdi Zene Zvarta Rata(savaş mağduru kadınlar)derneğinin bir üyesi ve tek istedikleri ADALET!

    "Bu insanların bizimle ilgili düşünceleri bunlarken ben hiçbir şeyin bile farkında değildim. Dedelerimizin beş asır idare ettikleri toprakları bugün haritada gösterebilmekten bile aciziz. Boşnak gençlerle birazcık dahi sohbet etseniz, nasıl bir Türkiye hasreti duyduklarını, Türkiye'ye ne gibi sevgiler beslediklerini hemen anlayabilirdiniz. Onlar rüyalarında bile Türkiye'yi görürken , Türklere ve Türkiye'ye çok büyük manalar yüklerken, bizim daha "Bosna neresidir, Boşnaklar kimdir?" gibi soruları bilmiyor oluşumuz ise büyük bir acıydı."(s.100)
    "Biz toplum olarak pek tarih bilmiyoruz ama coğrafyayı hiç bilmiyoruz."(s.106)
    Bu iki alıntı işte beni sarsan gerçekler oldu. Ben tam olarak Ömer'in dediği gibi bilmiyorum, araştırmadım, o insanların duygularını önemsemedim. Bunların farkına vardıkça canım yandı. Kızdım kendime. Kitabı okumadan önce hiçbir şey bilmezken artık bir çok şeyin farkındayım. Ne yapmam gerekeni biliyorum mesela. Rahmetli Aliya'nın dediği gibi "Tarih, hayatın öğretmenidir." ve ben artık öğretmenimi dinlemeye başlayacağım... Dersimi alacağım! Yeterince geç kaldım zaten.

    ...

    Ceylan, Irak Türkmenlerinden. Konuyla ilgili kuru bilgim bile yoktu ama çektiği acılar yüreğimi dağladı. Neden insanlar bu kadar kötü?

    Üç arkadaş dedi ki: Bu dünyada ADALET YOK. Onlara katılan bir kişi daha var Matbaacı. ADALET YOK!
    Ama er ya da geç burada ya ahirette adalet yerini bulacaktır. En azından ben buna inanıyorum.

    Musa, ondan nefret ettim ama keşke elinden bir tutan olsaydı da böyle kayıp gitmeseydi kötüler arasına...

    Merve, keşke biraz daha mantıklı bakabilseydi yaşadıklarına...

    Kemal, keşke babası hep yanında olabilseydi, onunla büyüyebilseydi...

    Aysel ve İlyas, öyle hoş ki sevdaları keşke kavuşabilselerdi...

    Ne denir tüm bunlara, tüm bu keşkelere..
    Kader. Herkesin kaderi işte bunlar ve bunca insanın kaderinde bu mavi otobüste birlikte yola çıkmak varmış bunca insanın kaderi bu otobüste kesişmiş. Bilmeden birbirlerinin hayatlarına, kaderlerine dokunmuşlar. Bu yolculuğa dışarıdan dahil olan bana da...
    Artık insanların yüzlerine daha bir dikkatli bakmaya başladım biliyorum ki o yüzde görülen her kırışığın derin bir acısı derin bir anlamı var. Her çatının altında bir sürü hayat, her çatının altında bir sürü neşe, umut, hüzün, acı... 

    Söylemek istediklerim bununla da bitmiyor aslında ama alın okuyun bu kitabı. Fazlası bu 144 sayfanın içinde.
    "İnsan için en zoru, her gün İNSAN olmaktır."
    Cengiz Aytmatov

    inci Abla sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Beni Mehmet Y. Hocamla tanıştırdığınız için bu güzel etkinlik için.
    Ve Mehmet Y. Hocam kitabı imzalı alacağımı duyunca o kadar çok mutlu oldum ki. Tekrar tekrar teşekkür ederim. Kitabınız beni derinden etkiledi gerçekten. Her daim yazın. Elinize yüreğinize sağlık. Okurunuz, anlayanınız bol olsun.
  • 357 syf.
    ·Beğendi·9/10
    (FRAGMAN)
    “Arapların Gözünde Haçlı Seferleri”

    Kitapla ilgili değerli paylaşım ve incelemeler yapılmış. Kutsal ittifaklar,Haç-Hilal savaşları,iktidar ve toprak paylaşımındaki kardeş ve akraba cinayetleri, mezhep savaşları...vs.
    Yaratana yakarış için “elleri semaya açık vaziyette olanlarla iki avucu birbirine yapışık minnet duyanların” kanlı elleri...
    Bölgenin halen yangın yeri olmasında iki ana nedeni var. İlk olarak kutsal inançlar, ikincisi enerji kaynağı. Frenk milleti Filistin,Kudüs ve Mısır coğrafyasında bir medeniyet kurmaya çalıştı ve başarsalar ilk hedefleri daha doğu, Musul ve Bagdat'tı. Bundan 1000 yıl önce neft maddesi (petrolün bir yan ürünü) Musul bölgesinde keşfedilmiş !...

    Aslında olaylar insanoğlunun ihtiyacından ötesine kavuşmak için duyduğu hırsın nelere mal olabilecegine ilişkin tarihi süreçten bir kesit sunuyor okuyuculara...

    Acizane söyleyeceklerim...

    - İnsanlığa (başta müslümanlara) zulümden başka bir şey vermemiş batı uygarlığını bir tarafa bırakırsak hayatınız boyunca öğrendiğiniz,bildiğiniz “müslüman yönetimi/müslüman devletler” (tabi tarihe adını altın harflerle yazdırmış bir elin parmaklarını geçmeyecek komutan, sultan ve padişahları hariç tutarak) algınızın değiştini/pekiştiğini göreceksiniz...(Özellikle aile içi devletçikler, kan davaları, toprak paylaşımları, diğer taraftan en büyük etken mezhepsel ayrılıklar içindeki Türk veya Arap kökenli sünni/şii emirlik/devletlerin,Selçuklu Hanedanlığı'nın neden daha kısa ömürlü, bundan ders çıkaran Osmanlı İmparatorluğu'nun neden daha uzun ömürlü olduğu netleşecek zihninizde.Selçuklu hanedanlık içi çekişmeler ve de hilafetin korunması için Fatimi ve Büveyhoğulları ile girdiği yarıştan başını kaldırıp Batı’ya bir türlü yönel(e)memiş, Osmanlı ise Viyana kapılarına dayanmıştır)

    -Makyevelli’nin “başarı için her yol mübahtır” anlayışına sağlam örnekler oluşturacak grift ilişki ve ittifaklara, (Emir Çavlı-Baudouin’e karşı Rıdvan-Tancrede İttifakları ve Tell Beşir Savaşı) olabileceğine şahit olacaksınız….Birbirinin kuyusunu kazan Müslümanlara,Türk-Arap, Sünni-Şii hasetliğine bol bol şahit olacaksınız...Dostu (metres hayatı) ile ilişkisini kaybetmemek uğruna oğlunu katledenlere (Sultan Zümrüd ile oğlu Şam emiri İsmail)…

    - Öteki cephede daha birlik görünen (yazar müslümanların içinde bulunduğu acziyet,kardeş katli, mezhepsel ayrımlarını yoğun işlemiş ama bir başka kaynakta batı devletlerinin içinde bulunduğu durum bizden aşağı değildir) Vatikan’ın kutsal çağrısı üzerine çoluk-çocuk, yaşlı-genç, kadın-erkek grupların din gibi bir kavram üzerinden nasıl yönlendirilip “sefere” çıkarıldığını, adeta öncü birlik olarak belki de bir kalkan olarak süvarilerin, çelik zırh içerisinde muhafazalı elit birliklerin yanında yalın halleri ile “cennete koşarcasına” (heaven) lojistik destek/manevi güç/dua ile Müslümanlara karşı Selçuklu Anadolu’sunda (İznik-Eskişehir-Ankara-Antakya-Hatay-Urfa-Tokat/Niksar) ve Müslüman Şii/Fatimi Devlet etkisi altındaki (Suriye-Filistin-Kudüs-Mısır-Musul hatta Sünni Abbasilerin merkezi Bağdat) birliklere karşı yollara çıktığına tanık olacağız. İnsan denilen varlığın kutsal vaatlerde bulunan din/ahlak kavramını algılayışı ve harekete geçerek nasıl toplanabildiğine ve cansiparane/canını hiç sayarcasına varlığını ortaya koyabildiğine şaşacaksınız...

    - Din adına sunulanlara kanmış kitle ( maceraperestlik/risk alma güdüsü ile hareket eden serkeş bireyler) ve milletler (ki bunlara millet demek içimden gelmiyor çünkü aralarında o kadar entrika ve çıkar çatışması var ki bir gün önce kardeş olanlar bir gün sonra kan davalık olabiliyor) bir amaç uğruna harekete geçebiliyor...Vatikan merkezli politikalar sonucu Haçlılar adıyla tarihe nam (katliam) salmış batı milletleri (Frenk) birleştiriliyor ve müslüman coğrafyada adeta bir “kurtuluş savaşı” veriyor (en iyi savunma hücumdur). Diğer tarafta Selçuklu Hanedanlığı merkezli sünni beylik, emirlikler ( ki bunlar aslında fikir ve eylem birliği olmayan, dağınık vaziyette aile devletçikleri, kardeş, akraba katline uğramışların güttükleri kan davalarından ortaya çıkabilen/arta kalabilen dinanizm/etkinlikte yönetimler) ve bunlardan pek bir farkları olmayan şii Fatımilerin’in kaybedilen Kudüs ( müslümanın onur ve şerefi) başta olmak üzere Anadolu-Suriye-Filistin-Kudüs-Mısır için geç kalmış hamlelerine/umursamamalarına şahit olacaksınız...ta ki Zengi’nin oğlu Nureddin ve onun askeri Şikruh ve yeğeni Selahaddin’e kadar.

    - Coğrafyada yaşadığımız güncel olaylar karşısında sıkça kullandığı “devletlerarası ilişkilerde/antlaşmalarda ortak menfaat yoktur, asıl olan her devletin/bireyin kendi çıkarıdır” (kitapta devlet olarak karşımıza küçük kabile /aşiret yönetimlerinden tutun, şehir/bölge emirliklerine, Halifeliğin koruyucusu Selçuklu Hanedanlığı’ndan tutun Vatikan güdümlü kutsal ittifak adına toplaşan Frenkler/Haçlılar’a kadar çeşitli boyutlarda çıkıyor) lafının kitapta "bu kadar da olmaz" dedirtecek kadar sıklıkta kullanıldığı/değişebildiği gözler önüne seriliyor...

    -Hassan Sabbah ile Şii-Sünni ayrılığının (asırların siyonist yahudi tezgahı) neticelerinden Selçuklu hasetliğine, katliamlara, tarihin en kanlı, teşkilatlanmış Haşşaşi örgütüne şahit olacaksınız...(yazarın Semerkand kitabı bir doz tavsiye edilir)

    -Ve tabi ki Kudüs’ün fethi... Frenklerin yaklaşık 100 yıl önce halkını katlederek kutsal şehri işgal etmiş... Mütevazi kişiliği ile dikkat çeken, ahlaklı, ruhunu sufilik bürümüş, halka karşı merhamet duyguları olan (kitap boyunca savaş meydanlarının stresini alkol ile gideren çoğunluğu Türk, Arap ve Kürt emirler, beyler,sultanlardan başımızı kaldıramıyoruz), asker ve devlet adamlığı yönünden tarihe damga vuracak bir komutandan çok bir emir eri çekingenliğinde hali ile dikkat çeken, hatta amcası Şikruh’un çıktığı Mısır seferlerine katılmaktan imtina eden ama sonrasında ortaya Kudüs’ün fethine varan bir komutan çıkıyor... Evet Selahaddin Eyyubi’den bir başkası için değil bu sözler. Daha sonra hayat onu daha katı (olgun) bir hale getiriyor sanki...Duygusal, merhametli karakterine disiplinli bir komutan, siyaseti bilen bir devlet adamı ekleniyor süreç içerisinde... Yukarıda saydığım özelliklerinden olsa gerek Kudüs’ü kan dökmeden alıyor (birkaç münferit menfi eylem dışında)

    -Kitabı sonlandırırken bugünlerde de şahit olduğumuz kutsal değer ve hedeflerin ( Vatikan politikaları,Siyonizm, Evanjelizm,Budizm...vs.) İslam coğrafyasına yaşattıklarının beslendiği kaynağın/güdünün Habil ve Kabil’in mücadelesi (nefs) olduğu gerçeğinden öteye gitmediğini bir kez daha kanıtlıyor...

    - Bu kitapla birlikte daha önce okuduğum Selçuklu'ya dair kitaplardan devşirdiğim bilgileri gözümün önüne getirdiğimde Bağdat merkezli Abbasi Halifeliğinin hamisi konumundaki ( ki Selçuklu hanedan üyelerinin Halife’nin ailesinden evlilik yapmaları bunu güçlendiriyor) Selçuklu Hanedanlığı’nın şii Fatimi Devleti ile olan mücadelesi yüzünden (ve de kendi içinde toprak paylaşımı,beylikler,savaşlar, hanedanlık içi entrikalar, iç meseleler) Frenk İstilası’na karşı ne kadar aciz kalındığını (veya mezhepsel ayrılık yüzünden Selçuklu ve Fatimi gibi iki büyük müslüman devletin/mezhebi anlayışın birbirlerinin bölgelerindeki insanların kırılmasına göz yummaları) teyit ediyor. Günümüz müslüman dünyasını o kadar iyi yansıtıyor ki buna Suudi Vahabiliği de (son eylemleri Kaşıkçı oldu) eklenmiş durumda...

    -Sosyal-ekonomik-teknolojik gelişmişlik ne kadar refah, konforlu bir hayat sunsa da modern dünyanın (insan hakları/demokrasi/global dünya) kandırmacadan başka bir şey olmadığını, kendini uygarlık seviyesinin zirvesinde gören günümüz medeni (!) devletlerinin 1000 yıl önce yaşayan daha ilkel toplum/milletlerden düşünce/idea/eylem olarak bir farklarının olmadığını ispata yarayan karşılaştırmalar yapma imkanı bulacağız...

    -Yazarla ilgili birkaç şey söylemem gerekirse...Yazarın geldiği köken olsa gerek Arap hayranlığını kitap boyunca hissetmemek imkansız ki kitabın ismine bakıp "Arapların gözündendir" diyip çok görmüyorum :) Türk Sultanlığı ve Emirleri’nin Kudüs başta olmak üzere o tarihte Suriye ve Irak’da cereyan eden müslüman katline varan olaylar karşısında çağresiz, yetersiz kaldıklarına dair birçok vakanüs (tarih yazıcıları) alıntısı yapmış. İslam ve Halifeliğin koruyuculuğunu, hamiliğini üstlenmiş Selçuklu’yu toprak işgal eden, sömürgeci bir devlet gibi gösteren şu cümleler örnek teşkil etmesi için yeterli sanırım…
    “Araplar uzun süredir üzerlerinde egemenlik kurmuş yabancı askerlere, Türklere karşı bal gibi başkaldırmaktadır….” (sayfa.112)
    Urfa'nın Türk olan Musul valisi İmameddin Zengi tarafından geri alınmasına rağmen yazarın şu sözleri de ilginç: “Urfa’nın geri alınması da Arapların istilacılara cevabının taçlanması ve zafere doğru uzun yürüyüşün başlangıcı olarak tarihteki yerini almıştır…” (sayfa.129)

    "Araplar Haçı Seferleri'nden önce de bazı hastalıklardan mustaripti...,yöneticilerin hemen hepsi yabancıydı.İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişilikten hangileri Araptı?" (sayfa 239-sonsöz ilk sayfa)
  • İnsanoğlu ne zaman anlayacak.
    Kanın topraktan değerli olduğunu. ‪
    ‎Ankara da katliam var‬.