• 200 syf.
    Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet, Ayşegül Altınay ve Yeşim Arat’ın 2007 yılında yaptığı bir alan araştırmasıdır. En büyük sosyal problemlerimizden bir olan kadına yönelik şiddetle ilgili yapılan araştırma sayısının azlığı sebebiyle, bu araştırmanın önemli bir araştırma olduğunu düşünüyorum. Üzerinden 13 sene geçmiş, günümüze daha yakın bir tarihli araştırma daha bulup kıyaslamak isterdim ama şimdilik bir kaynak bulamadığım için yapamıyorum.


    Bir kişiye veya kişilere yapılan sözel, fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik zarar verici her türlü hareket şiddettir. Fiziksel şiddet, bir kimsenin başkası tarafından fiziksel saldırıya uğramasıdır. Ekonomik şiddet, kişinin çalışmaya zorlanması, gelirlerine el konulması ya da gelir sağlama özgürlüklerinin elinden alınmasıdır. Cinsel şiddet, kişinin rızasının baskı yoluyla alınmasıyla veya rızası dışında ilişkiye zorlanmasıdır. Psikolojik şiddet ise kişinin ruh sağlığını bozucu davranışlarda bulunulmasıdır.


    “Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının var olan potansiyellerini gerçekleştirmelerinin önündeki en önemli engellerden birisi olmaya devam etmektedir. Özellikle kız çocukları ve kadınları çekirdek aile içinde, geniş aile bağlamında, sokakta, okulda ve iş hayatında fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakta; yaşanan şiddetin kız çocuklarının okuyamamasından kadınların toplumsal hayata etkin katılamamalarına, kadınların çocuklarına uyguladıkları şiddetin artmasından istenmeyen evliliklere, sakatlıklardan ölümlere kadar çok kapsamlı sonuçları olmaktadır.”


    Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, aile içi şiddet özellikle koca şiddeti araştırmanın da sonuçlarında gördüğümüz gibi kadınların hayatında belirleyici bir rol oynuyor maalesef.


    Araştırma 3 bölümden oluşuyor. İlk bölümde toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin Türkiye’de nasıl tanımlandığı, ikinci bölümde “koca şiddeti” ile ilgili alan araştırması ve bulguları sunuluyor. 3. bölümde ise ilk iki bölümden çıkarılan sonuçlar değerlendirilerek şiddetle mücadele konusunda öneriler sunuluyor.


    Araştırma ilk bölümünde toplumsal cinsiyet çalışmalarının geçmişinden de bahsettiği için 2007 yılına kadar bu alandaki gelişmeleri görebiliyoruz. Mesela günümüzde gündelik hayattaki tartışmalarda bile sık sık kullandığımız “cinsel taciz” kavramı, 90’lı yılların başında çok yabancı bir kavrammış ve “aile içi cinsel taciz” kavramını kabul etmek doğal olarak hiç kolay olmamış.


    Yine ilk bölümde niteliksel araştırmalarda, çokça hukuksal boyuta ve 2007 yılına kadar bu alanda yapılan hukuksal değişikliklere ve gelişmelere de değinilmiş. Bu gelişmelerde sivil toplum kuruluşlarının etkisi ve bazı sivil toplum kuruluşlarının yaptığı çalışmalar detaylı olarak açıklanmış. Sonucunda kadın örgütlerinin desteklenmesinin ne kadar önemli olduğu ve bu konuda devlet ve sivil toplum kuruluşlarının birlikte mücadele edilmesi gerektiği vurgulanmış.


    İkinci kısımda ülkenin çeşitli yerlerindeki kadınlara uygulanan 1800 anketin tüm detayları istatiksel olarak açıklanmış. Hangi illerde kaç kişiye anket uygulandığından, kadınların dini durumları, etnik kimlikleri, gelir durumları, daha önce babasından veya annesinden şiddet görüp görmediği, kadınların dayağı haklı bulup bulmadığı gibi soruların yanıtları detaylı olarak tablolandırılmış.

    Sonuç olarak bir kadının eşinden dayak yeme riskini en çok arttıran etkenlerden birisi, kadının daha öncesinden anne babasından dayak yemiş olması. Çocukluğunda veya gençliğinde anne babası tarafından dövülen kadınların %48’i ve eşlerinin geçmişte anne babası tarafından dövüldüğünü söyleyen kadınların %47’si eşlerinden şiddet görüyor.

    Her on kadından dokuzu haklı dayak olmadığını düşünmesine ve eşitlikçi değerleri savunmasına rağmen 2007 yılındaki bu araştırmanın sonuçlarına göre Türkiye’de her 3 kadından biri fiziksel şiddete maruz kalıyor.

    Çocukken tanık olunan veya maruz kalınan şiddet, erkeklerin kadına şiddet uygulama olasılığını ve kadınların şiddete maruz kalma olasılığını 2 kat arttırıyor.

    Okuma yazma bilmeyen kadınların arasında en az bir kere şiddet gördüğünü söyleyenlerin oranı %43’ken bu oran yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında %12’ye düşüyor. Bu da bize eğitimin ne kadar önemli olduğunu ve eğitimle şiddetle mücadele arasındaki olumlu ilişkiyi bir kez daha göstermiş oluyor.

    Araştırmanın değindiği noktalardan birisi de “Doğulu kadın daha çok eziliyor” anlayışı. Bunun en büyük sebebi ise Doğu'da daha fazla gerçekleşen namus cinayetleri. Doğuda ve batıda dayağın meşru görülmemesi konusunda kadınlar aynı fikirde: “Haklı dayak yoktur.” diyenlerin oranı Doğu örneklerinde %86, Orta/Batı örneklerinde ise %89 olmuş. Doğu bölgelerinde kadınların %39’unun, Orta/Batı bölgelerde kadınların %33’ünün fiziksel şiddete ve hem doğuda hem batıda kadınların %14’ünün cinsel şiddete maruz kaldığı gözlemlenmiş. Fiziksel ve cinsel şiddet görülmesi bağlamında pek fark görülmese de Doğu’da kadınların şiddete maruz kalmaları durumunda çok daha az bir kısmının polise ya da mahkemelere başvurduğu sonucuna varılmış.


    Aile içi şiddetle mücadele konusunda hükümete, yerel yönetimlere, devlet kurumlarına ve mahkemelere önemli sorumluluklar düşmektedir. Devletin aile içi şiddeti engellemesi ancak erkekleri ve kolluk görevlilerini eğitmek, gerekirse caydırıcı cezalar vermek, bu konuda çalışan kuruluşları desteklemek, sığınma evleri açmak ve sığınma evlerinin aktifliğini desteklemek suretiyle mümkün olacaktır. Araştırma da gösteriyor ki aile içi şiddet aile içinde çözülmesi gereken bir sorun değildir. Ve şiddete uğrayan bir çok kadın da aile içi şiddeti aile içinde çözülmesi gereken bir sorun olarak görmemektedir. (Ne kadar bu konuda yapılan düzenlemelerin, bir kesim tarafından sürekli aile yapısını bozduğu ileri sürülse de.)


    “Yakıcı bir sorun olan aile içi şiddetle etkin mücadele ancak devlet kurumlarının ve hükümetlerin kararlılığı ve kaynak aktarımı ile kadın örgütlerinin mücadele deneyimlerinin bir araya gelebildiği noktada mümkün olacaktır.”
  • Komünizmle mücadelede kullanılacak yollar hakkında Türkçülerin tavsiyelerini
    görmek açısından Ötüken’in başlattığı anket de bizim için önemli bir veri teşkil
    etmektedir. Yukarıda değinmiştik, anketin ilk sorusu “Türkiye’de, millî varlığımızı
    tehdit edecek şekilde bir Komünizm tehlikesi var mıdır?” şeklindeydi. İkinci soru ise
    şöyleydi: “Varsa, nasıl yapılmaktadır ve buna karşı tedbir ne olabilir? Yoksa, bu
    iddiaların sebebi nedir?” Türkçülerin bu soruya verdikleri cevaplar muhtelifti. Biz,
    Nejdet Sançar’ın cevabına bakarak onların bir hülâsasını ve toplamını vermek
    niyetindeyiz:
    a) Komünizmin memleketteki kaynaklarını kurutmak.
    b) Komünistlikleri, mahkeme kararıyla kesinleşen kişileri, bu zararlı fikirleri
    yayabilecek yerlerden uzaklaştırmak.
    c) Radyo, tiyatro, sinema, basın gibi bütün vasıtalardan faydalanarak, Komünizmin
    korkunç mahiyetini, devamlı şekilde, milletimize anlatmak
    ç) Komünizme karşı olan hareketleri ve bilhassa yayınları teşvik etmek, desteklemek
    d) Haksızlık, zümre tahakkümü, iltimas, rüşvet, vesaire gibi, memleketleri kökünden
    sarsan bütün insanlık dışı hareket ve davranışların kökünü kazımak.
    e) Türk milletini yükseltecek ve bütün fertleriyle toptan mutluluğa eriştirecek olan
    Türk milliyetçiliğini, devlet hayatımızın bir numaralı ilkesi olarak kabul etmek ve
    uygulamak.
    Sonuç olarak görülmüştür ki, Türkçülerin en fazla uğraştıkları, en fazla kafa
    yordukları meselelerin başında Komünizm geliyordu. Hatta bu durum bazen o kadar
    ileri gidiyordu ki Türkçüler, Türkçü olmaktan ziyade, tek vasıfları Komünizm karşıtlığı
    olan birer antikomünist gibi davranıyorlardı. Elbette bunun, onlar açısından, belli başlı
    sebepleri vardı. Onlar Komünizmi bir fikir olarak görmüyorlardı. Türkçüler için
    Komünizm, bir milletin “emperyalist” hedeflerine ulaşmak için kullandığı bir “araç”tı.
    O millet ise Türk’ün “ezelî” düşmanı “Moskof”tu. Gerçekten de Türkçülerdeki
    “Moskof” algısı onların Komünizm tahlillerinde en belirleyici amillerdendi. En önemli
    ideolojik kaynaklarından biri tarih olan Türkçülük, zamanda geriye doğru gittiğinde
    birkaç büyük “düşman”la karşılaşıyordu, ki bunların en başlarında da Ruslar geliyordu.