• “Öç alma dürtüsü bir topluluğun ya da bireyin güçlülüğü ve yaratıcılığıyla ters orantılıdır. Güçsüzlerin, sakatların, zarar görerek yıkılmışlarsa, kendilerine saygılarını onarmak için başvurabilecekleri bir tek yol vardır: Lex talionis'e, "göze göz dişe diş" kuralına göre öç almak. Öte yandan yaratıcı biçimde yaşayan bir insan hiç de böyle bir gereksinme duymaz. Aşağılanmış, incinmiş olsa bile üretici yaşama süreci ona geçmişte gördüğü zararları unutturur. Üretme yeteneği, öç alma isteğine ağır basar. Bu çözümlemenin doğruluğu birey ve toplum çapındaki deneysel verilerle kolayca kanıtlanabilir. Ruh çözümleme belgeleri öç alma duygusuna karşı olgun ve üretici bir insanın bağımsız ve dolu yaşayamayan, tüm varlığını öç alma isteğine bağlayan nevrozlu kişiden daha az eğilimi olduğunu gösterir. Ağır ruh hastalıklarında öç alma duygusu yaşamın en yüce amacı olur; çünkü öç alma duygusu olmayınca yalnızca insanın kendine saygısı değil, benlik ve özdeşlik duygusu da yıkılmaya yüz tutar. Benzer biçimde (ekonomik, kültürel ya da duygusal açıdan) en geri topluluklarda öç alma duygusunun (örneğin geçmişteki ulusal bir yenilginin öcünü alma isteğinin) çok güçlü olduğunu görebiliriz. Bu yüzden sanayileşmiş ulusların en çok ezilen alt-orta sınıfları, ırksal ve ulusal duyguların odaklandığı, sınıflar oldukları gibi, öç alma duygularının da toplandığı sınıflardır.”

    “Büyük ölçüde aldatılmış ve düş kırıklığına uğramış bir kişi yaşamdan nefret de edebilir, inanacak hiç kimse, hiçbir şey yoksa kişinin iyiliğe ve adalete olan inancı aptalca bir yanılsamadan başka bir şey değilse, yaşamı Tanrı değil de Şeytan yönetiyorsa o zaman yaşam gerçekten nefret edilecek bir şeydir; insan artık düş kırıklığının getirdiği acıya katlanamaz. Yaşamın kötülük dolu, insanların kötü, kendisinin de kötü olduğunu kanıtlamak ister. Yaşama inanan, yaşamı seven ama düş kırıklığına uğramış olan kişi böylece sinik, yıkıcı birisi olup çıkar. Yıkıcılık umutsuzluktan doğmuştur; yaşamda karşılaşılan umut kırıklığı yaşamdan nefrete yol açmıştır.
    Klinik deneylerimde derinlere işlemiş bu inanç yitirilmesine çok sık rastlamışımdır; bunlar çoğu zaman bir insanın yaşamında en önemli lokomotifi oluştururlar. Aynı durum toplumsal yaşamda, kişinin güvendiği önderlerin kötü olduğu ya da yetersiz kaldığı zamanlarda da geçerlidir. Kişi kendisini daha bağımsız kılacak bir tepki gösteremiyorsa, çoğu zaman sinikliğe, ya da yıkıcılığa sürüklenmekten kurtulamaz.”

    “Yaşam yaratabilmek güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikler gerektirir. Yaşamı yok etmek içinse yalnızca bir tek nitelik —şiddete başvurmak— yeter. Güçsüz insan tabancası, bıçağı ya da kuvvetli bir bileği olduğu sürece başkalarının ya da kendisinin içindeki yaşamı yok ederek aşabilir onu. Böylece kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur.”

    “Ödünleyici şiddete çok yakın olan başka bir tür de ister hayvan ister insan olsun, bir canlı üzerinde tam ve kesin denetim sağlama dürtüsüdür. Bu dürtü sadizmin özünü oluşturur. Özgürlükten Kaçış'ta belirttiğim gibi sadizmin özü başkalarına acı vermek değildir. Sadizmin gözlenebilen tüm değişik türleri tek bir temel dürtüye dayanır: Başka birisinin üzerinde tam bir egemenlik kurmak, onu isteklerimizin çaresiz nesnesi durumuna sokmak, onun tanrısı olmak, onunla istediğimiz gibi oynayabilmek. O insanı aşağılamak, tutsak etmek asıl amaca giden yollardır; asıl amaçsa o insana acı çektirmektir; çünkü kendini savunma gücünü yitirmiş bir insan üzerinde ona zorla acı çektirmekten daha büyük bir egemenlik kurma yolu yoktur. Sadist dürtünün özünde, başka bir kişi (ya da öteki canlı varlıklar) üzerinde kesin egemenlik kurmanın getirdiği zevk yatar. Aynı düşünceyi, sadizmin amacı insanı bir nesneye, canlı bir şeyi cansız bir şeye dönüştürmektir, diyerek de dile getirebiliriz; çünkü tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini — özgürlüğü yitirirler.”

    “Ödünleyici şiddet yaşanmamış, sakat bir yaşamın sonunda zorunlu olarak doğan bir şiddet türüdür. Bu şiddet cezalandırılma korkusuyla bastırılabilir, her türlü seyir ve eğlenceyle başka yönlere saptırılabilir. Gene de bir yeti olarak var gücüyle saklanır bu şiddet; baskın güçler zayıflar zayıflamaz hemen ortaya dökülür. Ödünleyici yıkıcılığın tek çaresi insanın içindeki yaratıcılığı, insanca güçlerini üretici bir biçimde kullanma yetisini geliştirmektir. Yıkıcılıktan ve sadistlikten insan, ancak bu sakatlık geçtiği zaman kurtulabilir; eski ve şimdiki tarihi bu denli utanç verici duruma sokan dürtüler de ancak insanı yaşama bağlayan koşullarla ortadan kaldırılabilir.”

    “…insanlar arasında ruhsal ve ahlaksal açıdan ölümü sevenlerle yaşamı sevenler (necrophilous'la biophilous) arasındaki ayrımdan daha büyük bir ayrım düşünülemez. Bu bir insanın bütünüyle ölümsever ya da bütünüyle yaşamsever olduğu anlamına gelmez. Kendilerini bütünüyle ölüme adamış kişiler vardır; bu kişiler çıldırmışlardır. Öte yanda kendilerini bütünüyle yaşama adamış kişiler vardır; bunlar da bir insanın ulaşabileceği en yüce amacı gerçekleştirmiş kişiler olarak bizi etkilerler. Birçok insanda değişik karışımlarda hem yaşamsever hem de ölümsever eğilimler bir arada bulunur. Burada önemli olan —iki eğilimden birinin kesin varlığı ya da yokluğu değil— canlılarla ilgili olgularda her zaman görüldüğü gibi, hangisinin ağır basarak insan davranışını belirlediğidir.”

    “Ölümseverlik eğilimi olan insan yaşamayan, ölü olan her şeye, cesetlere, çürümüş şeylere, dışkıya ve pisliğe büyük bir ilgiyle çekilen ve kendini kaptıran kişidir. Ölümseverler hastalıktan, cenazelerden, ölümden söz etmekten hoşlanırlar.”

    “Ölümseverler geçmişte yaşarlar; hiçbir zaman gelecekte yaşamazlar, iç dünyaları da doğal olarak duygusaldır; başka deyişle dün sahip oldukları —ya da sahip olduklarını sandıkları— duygularının anısını özenle korurlar. Soğuk, herkesten uzak, "yasaya ve düzene" tutkun insanlardır. Benimsedikleri değerler bizim normal yaşamımızı oluşturan değerlerin tam tersidir: Onları heyecanlandıran ve doyuran şey yaşam değil, ölümdür.”

    “Ölümsever kişinin şiddete neden bu denli tutkun olduğu böylece açıklanabilir. Yaşamsever kişiye göre insanın içindeki en önemli kutuplaşma, erkek-dişi kutuplaşmasıdır; oysa ölümsever için çok daha değişik, bambaşka bir kutuplaşma söz konusudur: Öldürme gücüne sahip olanlarla bu güçten yoksun olanların yarattığı kutuplaşma. Ona göre yalnızca iki "cins" vardır: Güçlülerle güçsüzler, öldürenlerle öldürülenler. Ölümsever kişi öldürene tutkundur; öldürülenlerden nefret eder. Öldürenlere tutkunluk gerçekte hiç rastlanmayan bir durum olarak düşünülmemelidir; öldürenler ölümsever kişinin cinsel isteklerinin ve düşlerinin nesneleridir. Bundan daha ağır olan ölümseverlik türleriyse yukarıda sözü edilen sapıklık ve ölümseverlerin düşlerinde sık sık ortaya çıkan bir arzu "necrophagia"dır (ceset yeme arzusudur). Bazı ölümsever kişilerin gündelik yaşamda fiziksel olarak çekici bulmadıkları ama korktukları, güçlerine ve yıkıcılıklarına hayranlık duydukları yaşlı kadın ya da erkeklerle düşlerinde cinsel ilişkide bulunduklarını bilirim.”

    “Ölümseverlik eğilimleri çoğunlukla en açık biçimde kişinin düşlerinde ortaya çıkar. Düşlerde cinayetler, kan, cesetler, kafatasları, dışkılarla uğraşılır; bazen de makinalara dönüşmüş ya da makina gibi davranan insanlar görülür. Birçok kişi arada sırada bu tür düşler görür, ama bunlar ölümseverlik belirtisi olmayabilir. Ancak ölümsever kişilerde bu çeşit düşlere sık sık rastlanır.”
    “Aşırı ölümsever kişiler görünüşlerinden, hareketlerinden anlaşılabilir. Böyle kişiler soğukturlar; benizleri ölü gibidir; yüzlerinde pis bir koku duyuyormuş gibi bir ifade vardır. (Bu ifade Hitler'in yüzünde açıkça görülebilir.) Düzenli, saplantılı ve bilgiçtirler.”

    “Ölümseverlik eğilimi çoğu zaman karşıt eğilimlerle çatışır; öyle ki bu çatışmadan garip bir denge doğar. Bu tür ölümsever kişiliğe en belirgin örnek C. G. Jung'dur. Ölümünden sonra yayımlanan özyaşam öyküsünde Jung buna pek çok kanıt göstermiştir. Jung'un düşleri çoğunlukla cesetlerle, kanla, öldürmelerle doludur…”

    “…Yıllar önce Freud'un kendisi de Jung'daki bu ölüm eğilimini fark etmişti. Freud'la Jung Birleşik Amerika'ya gitmek üzere gemiye binerlerken Jung, Hamburg yakınındaki bataklıkta bulunan, iyi korunmuş cesetlerden uzun uzun söz etmişti. Freud bu tür konuşmalardan hoşlanmıyordu; Jung'a cesetlerden çok söz ettiğini, çünkü bilinçaltında kendisine (Freud'a) karşı ölüm istekleriyle dolu olduğunu söyledi. O zaman Jung bunu inatla yadsıdı…”

    “Ölümseverlik eğiliminin karşıtı "yaşamseverlik"tir; bu eğilimin özü, ölüm sevgisine karşılık yaşam sevgisidir. Ölüm sevgisi gibi yaşam sevgisi de tek bir özelliği göstermez; bütün bir eğilimi, bütünüyle yaşama biçimini gösterir. Bu eğilim kişinin bedensel süreçlerinde, duygularında, düşünce ve davranışlarında ortaya çıkar, yaşamseverlik eğilimi kendisini kişinin tüm yapısında belli eder. Bu eğilimin en ilkel biçimi bütün canlı varlıkların yaşama eğiliminde görülür. Freud'un "ölüm içgüdüsü" varsayımına karşıt olarak ben de birçok yaşam bilimci ve düşünür gibi yaşamanın kendi varlığını korumanın tüm canlı varlıkların özünde yatan nitelik olduğu varsayımına katılıyorum; Spinoza bunu şöyle dile getirmiştir: "Kendisi olduğu sürece, her şey, kendi varlığını sürekli kılmaya çalışır" Spinoza bu çabayı, söz konusu sorunun özü olarak tanımlamıştır.”

    “Yaşamseverlik en iyi biçimde üreticilik eğiliminde ortaya çıkar. Yaşamı tümüyle seven bir kişi yaşam süresine, her alandaki gelişmeye ilgi duyar. Elindekileri öylece tutmaktansa onlarla bir şey kurup yaratmayı yeğler. Her şeye şaşırarak bakabilme gücü vardır onda; eski şeylerin getirdiği güvenlik duygusunun yerine yeni şeyler aramaktan hoşlanır. Kesinlik yerine yaşama serüvenini seçer. Yaşama yaklaşımı mekanik değil, işlevseldir. Yalnızca parçaları değil bütünü, sayısal toplamlardan çok yapısal bütünlüğü görür. İnsanları cansız nesnelermiş gibi şiddet kullanarak, parçalayarak, örgütsel kurallarla yöneterek değil sevgisiyle, aklıyla ve kendi kişiliğiyle etkilemek, biçimlendirmek ister. Salt heyecan duymak yerine yaşamdan, yaşamın her türlü belirti ve görüntüsünden zevk alır.”

    “Yaşamsever kişinin vicdanı onu kötülükten alıkoyup iyilik yapmaya zorlamaz. Bu vicdan Freud'un tanımladığı gibi, erdem uğruna kendisine karşı sadistçe davranan, görev koyucu-katı-üst ben değildir. Yaşamsever vicdanı harekete geçiren etken, yaşama ve coşkuya duyduğu ilgidir; gösterilen ahlaksal çaba yalnızca bu kişinin yaşamseverlik yanını güçlü tutma çabasıdır. Bu nedenle yaşamsever kişi kendinden nefret etmekten, üzüntüden başka bir şey olmayan pişmanlık ve suçluluk duyguları içinde yaşamaz. Hemen yaşamdan yana dönerek iyi şeyler yapmaya girişir. Spinoza'nın Ethic'i yaşamseverlik ahlâkının çarpıcı bir örneğidir. "Zevk" der Spinoza, "kendi içinde kötü değil, iyidir; bunun tersine acılar, kendi içinde kötüdür"Aynı çizgide şöyle devam eder: "Özgür insan ölümü, her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar" insancı felsefenin çeşitli uyarmalarının ardında yaşam sevgisi yatar. Görüş ayrılıkları olsa da bu felsefeler Spinoza'nınkine benzer; bunların hepsinde aklı başında insanın yaşamı sevdiğini, kederin günah, coşkununsa erdem olduğunu, insanın yaşamdaki amacının canlı olan her şeye çekilmek, ölü ve mekanik olan her şeyden kendini koparmak olduğunu söyleyen ilke geçerlidir.”

    “Ölümseverlik ve yaşamseverlik eğilimlerini katıksız biçimleri içinde vermeye çalıştım. Elbette bu katıksız biçimlere çok az rastlanır. Katıksız ölüm-sever delidir, katıksız yaşam-severse aziz. İnsanların çoğunda ölümseverlik ve yaşamseverlik eğilimlerinin özel bir karışımı görülür; önemli olan bu iki eğilimden hangisinin ağır bastığıdır…”

    “Freud'un kuramının şu yönde değiştirilmesini öneriyorum: Eros'la yıkıcılık, yaşam eğilimiyle ölüm eğilimi arasındaki çelişki aslında insanın içinde varolan en temel çelişkidir. Bununla birlikte bu ikilik biyolojik olarak insanın içinde bulunan, pek değişmeden ölüm içgüdüsünün son başarısına dek birbiriyle savaşıp duran iki içgüdünün yarattığı ikilik değildir; yaşamın birincil ve en temel eğilimiyle —yaşamakta ayak diremekle— bu amaç gerçekleştirilemediği zaman ortaya çıkan karşıt eğilim arasındaki çelişkidir. Bu açıdan "ölüm içgüdüsü" Eros'un ortaya çıkmaması ölçüsünde gelişen ve yayılan hastalıklı bir olgudur. Ölüm içgüdüsü Freud'un kuramında önerdiği gibi normal biyoloji'nin değil psikopatoloji'nin bir parçasıdır. Bu yüzden yaşam içgüdüsü insanda birincil yetiyi, ölüm içgüdüsüyse ikincil yetiyi oluşturur.Tohum nasıl yalnız uygun nem, ısı vb. koşullarında gelişiyorsa, birincil yeti de yaşam için gerekli koşullar bulduğu zaman gelişir. Uygun koşullar yoksa ölümseverlik eğilimleri ortaya çıkarak insana egemen olacaktır.”

    4- bireysel ve toplumsal narsisizm
    “Freud'un en verimli, en geniş kapsamlı bulgularından biri de narsisizm kavramıdır. Freud kendisi de bu kavramı en önemli bulgularından biri saymış, psikoz ("narsist nevroz"), sevgi, hadım edilme korkusu, kıskançlık, sadizm gibi önemli olgularla ezilen sınıfların yöneticilerine boyun eğmeye hazır olmaları gibi kitlesel olguların anlaşılmasında bu kavramdan yararlanmıştır. Bu bölümde ben Freud'un düşünce çizgisini izleyerek narsisizmin ulusçuluk, ulusal nefret, savaşın ve yıkıcılığın ruhsal dürtüleri konusundaki rolünü incelemek istiyorum.”

    “Freud şizofreniyi, libido kuramı açısından açıklayabilmek amacıyla yola çıkmıştır. Şizofren hastada nesnelere karşı (gerçekte ya da düşlerde) hiçbir libido ilgisi görülmediğine göre Freud şu soruyu sormaya itilmiştir: "Şizofrenide dıştaki nesnelere yönelmeyen libido nereye harcanıyor" Freud bu soruyu şöyle yanıtlamıştır: "Dış dünyadan soyutlanan libido egoya yöneltilir; böylece narsisizm diye adlandırılabilecek bir tutum doğar" Freud başlangıçta libidonun "büyük bir depo"da toplanır gibi egoda biriktirildiğini sonradan nesnelere yöneltildiğini ama kolaylıkla onlardan soyutlanıp gene egoya yöneltilebileceğini varsaymıştır. Bu görüş 1922'de Freud'un, önceki görüşünden bütünüyle vazgeçmemesine karşın, "id'i libidonun en büyük deposu olarak kabul etmemiz gerekir" demesiyle değişmiştir”

    “Freud şu temel fikrini hiçbir zaman değiştirmemiştir: İnsan ilk durumunda, erken bebeklik çağında, dış dünyayla henüz ilişki kurmadığı narsisizm ("birincil narsisizm") durumundadır; sonra normal gelişmesi sırasında çocuğun dış dünyayla olan (libidoyla ilgili) ilişkilerinin çapı ve yoğunluğu artmaya başlar; ama insan birçok durumlarda (bunların en ağır olanı deliliktir) libido bağlılığını nesnelerden soyutlayıp kendi egosuna yöneltir ("ikincil narsisizm"). Ne var ki normal gelişme durumunda bile insan, yaşamı boyunca bir ölçüde narsist kalabilir.”

    “Ruh çözümleme diye adlandırılabilecek her türlü kuram ya da tedavide en önemli nokta insan davranışlarının devingen oluşudur; buna göre davranışlar çok büyük güç yüklü dürtülerle yönetilir; bu güçler tanınmadıkça davranışların anlaşılması, önceden belirlenebilmesi olanaksızdır, insan davranışlarının devingen olduğu görüşü Freud'un kuramının çekirdeğini oluşturur. Bu güçlerin kuramsal açıdan nasıl görüldüğü, mekanik maddeci açıdan mı, yoksa insancı gerçekçi açıdan mı yorumlandığı önemli bir sorudur; ama bundan daha önemli olan asıl sorun insan davranışlarının devingenlik açısından yorumlanmasıdır.”

    “Bununla birlikte psikozun ne olduğunu bilmeyenler için önce nevrozlu ya da "normal!" insanlarda narsisizmi anlatmak yararlı olacaktır. Narsisizmin en ilkel örneklerinden biri normal insanın kendi bedenine karşı edindiği tutumdur. İnsanların çoğu kendi bedenlerini, yüzlerini, biçimlerini beğenirler; başka bir insanın, belki daha güzel birinin yerinde olmak isteyip istemedikleri sorulduğunda istemediklerini söylerler. Bundan daha aydınlatıcı olan bir gerçek de çoğu insanın kendi dışkısının görünüşüne ve kokusuna aldırmaması (aslında bazılarının bundan hoşlanması), oysa başkalarınınkinden kesinlikle iğrenmesidir.”

    “Benzer bir olgu, sevgisine karşılık vermeyen bir kadına âşık olan narsist bir adamda kolaylıkla gözlenebilir. Narsist kişi kadının kendisini sevmediğine inanmak istemeyecektir. Şöyle akıl yürütecektir: "Ben onu bu denli severken onun beni sevmemesi olanaksız." Ya da "O da beni sevmese ben onu bu denli çok sevemem." Sonra da kadının duygularına karşılık vermemesini şu varsayımlarla akla uydurmaya çalışacaktır: "Beni sevdiğinin bilincinde değil; kendi sevgisinin yokluğundan korkuyor; beni denemek, bana işkence etmek istiyor" —buna benzer daha bir sürü neden. Daha önceki örnekte de olduğu gibi burada önemli olan nokta narsist kişinin başka bir insanın içindeki gerçekliği kendisininkinden ayrı bir gerçeklik olarak kavrayamamasıdır.”

    “Narsist bir kişiyi nasıl tanıyabiliriz. Kolaylıkla tanınabilen bir tip vardır. Bu tip kendi kendine yeten bir kişinin tüm belirtilerini gösterir; boş sözler ettiği zaman bile kendini çok önemli bir şey söylemiş gibi hisseder. Başkalarının söylediklerini çoğunlukla dinlemez ya da onlara ilgi duymaz. (Zeki bir insansa, bu tutumunu sorular sorarak ya da karşısındakine ilgi duyu-yormuş gibi yaparak saklamaya çalışacaktır.) Narsist kişiyi her türlü eleştiriye karşı gösterdiği aşırı alınganlıktan da tanıyabiliriz. Bu alınganlık her türlü eleştirinin geçerliliğini yadsıyarak, kızgınlık ya da üzüntüyle tepki göstererek ortaya konulur. Pek çok durumda narsist eğilim alçakgönüllülük ya da alttan alma tutumuyla gizlenebilir; narsist eğilimli bir insanın alçakgönüllülüğünü kendine hayran olmak için bir neden olarak kullanması da az rastlanan durumlardan değildir. Değişik belirtileri ne olursa olsun tüm narsisizm türlerinde dış dünyaya karşı gerçek ilginin kesilmesi ortak özelliktir.
    Narsist insan bazen yüzündeki anlamla da kendini ele verebilir. Bu insanların yüzlerinde bir yumuşaklık ya da bir gülümseme vardır; böyle yüzlerdeki anlam bazılarınca yumuşak başlılık, bazılarınca da saf, güvenilir bir çocuksuluk olarak algılanır. Narsisizm, özellikle aşırı biçimlerinde çoğu zaman kendini gözlerde acayip bir parlaklıkla belli eder; bu parlaklığı bazı kişiler yarı ermişlik, bazıları da, yarı delilik belirtisi olarak görürler. Narsist kişilerin çoğu hiç durmadan konuşurlar —yemekte çoğu zaman yemek yemeyi unutur, herkesi bekletirler. Arkadaşları ya da yemek, onların gözünde kendi "ego'larından daha az önemlidir.
    Narsist tüm kişiliğini her zaman narsisizmin nesnesi olarak görmez; çoğu zaman kişiliğinin bir bölümünü, örneğin onurunu, zekâsını, fiziksel gücünü, mizah yeteneğini, yakışıklılığını (bazen saç ya da burun gibi çok küçük ayrıntılara dek inebilir bu) narsisizmiyle bütünleştirir. Bu kişilerin narsisizmleri bazen de korkmak ya da tehlikeyi önceden sezmek gibi normal bir kimsenin övünç duymayacağı acayip niteliklere dek uzanır…”

    “…Bununla birlikte bazen kendini beğenmiş, narsist bir insanla kendisini değersiz bulan kişiyi ayırt etmek kolay değildir, bunların ikincisi, başkalarına ilgi duymadığı için değil kendinden kuşkulandığı, kendini değersiz bulduğu için övülmek ve beğenilmek ister.”

    “Öyleyse ortaya şöyle çelişkili bir sonuç çıkıyor: Narsisizm yaşamı sürdürebilmek için gereklidir; ama yaşam için bir tehlikedir de. Bu çelişki iki yönde çözülebilir. Bunlardan biri yaşamı sürdürmeyi sağlayan narsisizmin maksimal değil optimal narsisizm olmasıdır, açık söylersek biyolojik açıdan gerekli olan narsisizmin yoğunluğu toplumsal işbirliğiyle bağdaşabilecek derecede bir narsisizme indirgenmiştir. Çözümlerin ikincisi bireysel narsisizmin topluluk narsisizmine dönüştürülmesidir; bu durumda narsist tutkunun nesneleri birey yerine boy, ulus, din, ırk vb. olmuştur. Böylece narsist enerji korunmuş, ama bireyin yaşamını sürdürmekten çok topluluğun yaşamını sürdürebilmek amacıyla kullanılmış olur.”

    “Narsisizmde daha da tehlikeli, hastalıklı bir etken narsisizm durumunda oluşturulan tutuma yöneltilen eleştirilere karşı gösterilen duygusal tepkidir. Eleştiri yerindeyse, kötü bir niyetle yapılmamışsa insan normal olarak yaptıkları ya da söylediklerinin eleştirilmesine kızmaz. Oysa narsist kişi eleştirildiğinde büyük bir kızgınlıkla tepki gösterir. Eleştirinin yerinde olduğunu narsisizminden dolayı göremediği için, bunu düşmanca bir saldırı olarak görme eğilimindedir. Öfkesinin neden bu denli yoğun olduğunu ancak narsist insanın dış dünyayla ilişkisinin kopuk olduğunu, bunun sonucu olarak da onun çok yalnız ve korkak bir insan olduğunu düşünürsek anlayabiliriz. Bu kişi yalnızlık ve korkaklığını narsist bir biçimde kendini büyük görerek ödünlemektedir. Dünya kendisiyse, dışarda onu korkutabilecek başka bir dünya olamaz; kendisi her şeyse, yalnız değildir o zaman; bunun sonucu olarak narsisizmi zedelendiğinde tüm varlığının tehlikeye girdiği duygusuna kapılır. Korkusuna, kendini büyük görmesine karşın, tek savunma yolu tehlikeye girdiğinde korkusu ortaya dökülerek yoğun bir öfkeye dönüşür. Tehlikeyi uygun davranışlarla azaltmak için hiçbir şey yapamadığından öfkesi daha da çoğalır, narsist güvenliği tehlikeye sokan şeyden onu ancak eleştirmenin —ya da kendisinin— ortadan kalkması kurtarabilir.”

    “Zedelenmiş narsisizmin sonucunda doğan bu öfke patlamasının yerini alabilecek başka bir tepki de ruhsal çöküntüdür. Narsist kişi, özdeşlik duygusuna kendini büyük görerek ulaşır. Dıştaki dünya onun için bir sorun oluşturmaz, ağırlığıyla bir baskı yapmaz ona, çünkü o kişi kendisi bir dünya olmayı başarmıştır; kendini her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir kişi olarak görür. Narsisizmi zedelendiğinde birçok nedenle, örneğin kendini eleştiren kişi karşısında duyduğu öznel ya da nesnel ezilmişlik yüzünden öfkelenemezse, ruhsal bir çöküntüye uğrar. Dünyayla ilişkisi de, dünyaya karşı ilgisi de yok olur; kendisini dünyayla olan ilişkilerinin merkezi olacak biçimde geliştirmediği için hiçbir şey ve hiç kimse değildir artık. Narsisizmini sürdüremeyecek ölçüde zedelenmiş Ben'i çöküntüye uğrar, bu yıkılışın yarattığı öznel tepki de ruhsal çöküntüye dönüşür. Melankolide görülen yas tutma öğesi bence, çöküntü içindeki kişinin olağanüstü saydığı "Ben"inden oluşan narsist imgenin ölümüne tuttuğu yastır.”

    “Narsisizmi bir hastalık olarak incelerken, bunun iki türü arasında ayrım gözetmek önemlidir —bunlardan biri tehlikesiz narsisizm, öteki de hastalıklı narsisizm'dir. Tehlikesiz türünde narsisizmin nesnesi, kişinin kendi çabaları sonucu ortaya çıkan bir şeydir. Örneğin kişi marangoz, bilim adamı ya da çiftçi olarak yarattıklarından narsist bir kıvanç duyabilir. Narsisizminin nesnesi kendi çabalarının sonucunda ortaya çıktığı için, kendi yapıtlarına, kendi başarılarına duyduğu aşırı ilgi hiç durmadan çalışma sürecine, kullandığı malzemelere duyduğu ilgiyle dengelenir. Tehlikesiz narsisizmi yaratan etkenler bu yüzden kendi kendilerini denetler. Çalışmayı sürdürmek için gerekli enerji büyük ölçüde narsist özellik taşır; ama ortaya konan yapıt gerçeklikle bağlantı kurmak zorunda olduğundan narsisizm sürekli denetlenir, belli sınırlar içinde tutulur. Birçok narsist kişinin aynı zamanda büyük bir yaratıcılık gücüne sahibolması bu mekanizmayla açıklanabilir.
    Hastalıklı narsisizmdeyse narsisizmin nesnesi kişinin yaptığı ya da ürettiği bir şey değil sahibolduğu bir şeydir; örneğin bedeni, dış görünüşü, sağlığı, zenginliği vb. Bu tür narsisizmin hastalıklı oluşu burada tehlikesiz narsisizmde gördüğümüz denetleyici öğenin bulunmamasındandır. Başardığım bir şeyden ötürü değil de sahibolduğum bir nitelikten ötürü "büyük"sem o zaman, hiç kimseyle, hiçbir şeyle ilgilenmem, hiçbir çaba göstermem gerekmez. Büyüklüğümü sürdürebilmek için kendimi gerçeklikten gitgide daha çok soyutlarım; tehlikeden daha iyi korunabilmek için kendime hayranlığımı daha da artırmak zorunda kalırım; öyle ki sonunda boş hayallerimin ürünü olarak kendine hayran olacak biçimde şişirilmiş bir Ben çıkar ortaya. Bu yüzden hastalıklı narsisizm kendi kendine sınır koyamaz; sonuç olarak ilkel bir biçimde tekbenci olup çıkar; yabancılardan aşırı bir biçimde korkar. Başarmayı öğrenen kişi başkalarının da aynı şeyleri aynı yollarla başardığını bilir — narsisizmi yüzünden kendi başarılarının başkalarınınkinden üstün olduğuna inansa bile böyledir bu. Hiçbir şey başarmamış kişi başkalarının başarılarını değerlendirmekten çok uzaktır; bu yüzden de narsist kendini beğenmişliği içine gün geçtikçe daha çok gömülerek kendini çevresinden koparmaya, böylece herkesten soyutlamaya itilecektir.”

    “Topluluk narsisizminin şimdiye dek ele almadığımız başka bir toplumsal işlevi daha vardır. Bir toplum, üyelerinin çoğunu ya da büyük bir kesimini yeterince besleyemiyorsa, toplumsal huzursuzluğu önleyebilmek için hastalıklı bir narsisizmle doyum sağlamak zorundadır onlara. Ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan insanlar için o topluluğun bir üyesi olmanın verdiği narsist kıvanç tek —ve çoğu zaman çok etkili— bir doyum kaynağıdır. Yaşamı kendilerine "ilginç" bir şey getirmediği, ilgilerini geliştirecek olanakları sağlayamadığı için bu insanlar aşırı bir narsisizm geliştirebilirler. Bu olgunun en iyi örnekleri son yıllarda Hitler Almanya'sında, bugün de Amerika'nın Güney'inde görülen ırksal narsisizmdir. Her iki örnekte de ırksal üstünlük duygusunun özü aşağı orta sınıftan kaynaklanmıştır. Durum bugün de aynıdır; Almanya gibi Amerika'nın Güneyinde de ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiş, (köhnemiş, can çekişen bir toplumun kalıntıları olduğu için) hiçbir gerçekçi gelişme umudu kalmamış olan bu geri kalmış sınıfın bir tek doyum yolu vardır: Kendini dünyada en büyük hayranlığı toplayan topluluk sayarak, aşağı ırk diye damgalanan bir ırksal gruba üstünlük taslayarak kendi imgesini şişirmek. Bu geri kalmış toplulukların üyeleri şu duygular içindedir: "Yoksul ve kültürsüz olsam da önemli bir kişiyim ben, çünkü bugüne dek dünyanın gördüğü en üst topluluğun üyesiyim — "Beyaz'ım" ya da "Hıristiyan'ım."”

    “Bütün büyük insancı dinlerdeki temel öğretilerin şu tek cümleyle özetlenebileceğini düşünürsek narsisizm olgusunun ahlaksal ruhsal açıdan önemi açık olarak ortaya çıkar: insanın amacı, narsisizmini yenmektir. Bu ilke belki hiçbir yerde Budizm'de olduğundan daha köktenci bir biçimde dile getirilmemiştir. Buda'nın öğretisinde özet olarak insanın acılarından ancak içine düştüğü sanrılardan uyanması ve kendi gerçekliğinin farkına varmasıyla kurtulabileceği belirtilir; insan hastalığın, yaşlılığın, ölümün gerçek olduğunu, açgözlülükle peşinden koştuğu amaçların olanaksızlığını kabul etmelidir. Budist öğretinin söz ettiği "uyanmış" kişi, narsisizmini yenmiş, bu nedenle bütünüyle bilinçlenebilecek bir kişidir. Aynı düşünceyi değişik bir biçimde de söyleyebiliriz: insan yok edilemeyen benlik sanrısından vazgeçer, açgözlülüğünün tüm öteki nesneleriyle birlikte bunu da bir yana atabilirse, dünyaya açılabilir ve ancak o zaman dünyaya tümüyle ilgi duyabilir. Ruhbilimsel açıdan bütünüyle uyanma süreci, narsisizm yerine dünyaya ilgi duyma tutumunun benimsenmesiyle aynı şeydir.”

    “İnsanın bütünüyle olgunlaşabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal narsisizminden kurtulması gerekir.”

    5- kandaşla cinsel ilişki bağlılıkları
    “Benim deneylerim göstermiştir ki erkek çocukların annelerine olan Oedipus bağlılıklarından nitelik bakımından ayrı olan kız ve erkek çocukların annelerine Oedipus öncesi bağlılıkları çok önemli bir olgudur; bununla karşılaştırıldığında erkek çocukların anneye cinsel bağlılıkları ikinci derecede kalır. Erkek ya da kız çocuğun anneye Oedipus öncesi bağlılığını evrim sürecinin temel olgusu, nevroz ya da psikozun ana nedenlerinden birisi olarak görüyorum. Libido terimini kullanalım ya da kullanmayalım, bunu libidonun bir belirtisi olarak adlandırmak yerine ben, bu niteliği erkek çocuğun cinsel arzularından ayrılan bir duygu olarak tanımlamak istiyorum. Cinselliğin uyanmasından önce ortaya çıkan bu "kandaşla cinsel ilişki" bağlılığı erkekler ve kadınlardaki en temel tutkuyu oluşturur; bu tutku, insanın korunma ve narsisizmini doyurma isteğini, sorumluluk, özgürlük ve bilinçliliğin tehlikelerinden kaçınma arzusunu, hiçbir sevgi belirtisi beklemeden kendisine sunulan koşulsuz sevgiye duyduğu özlemi gösterir.”

    “Ama bu açık gerçek —bebeğin annelik edecek birisine gereksinme duyması— şunu gözlerden silmiştir: Çaresizlik içinde olan ve kesinlikle peşinde koşan tek kişi bebek değildir; ergin bir kişi de birçok bakımdan çaresizlik içindedir. Gerçekten de ergin kişi toplumun kendisine verdiği görevleri yerine getirebilir, bunları başarabilir; ama bebeğe göre, ergin kişi yaşamın getirdiği tehlikelerin ve sakıncaların daha çok farkındadır; denetleyemeyeceği doğal ve toplumsal güçlerin bulunduğunu, önceden kestiremeyeceği kazaların olabileceğini, kaçınamayacağı hastalıkların ve ölümün kendisini beklediğini bilir. Bu koşullar altında insanın kendisine kesinlik, güvenlik ve sevgi verecek bir gücü delice aramasından daha doğal ne olabilir? Bu arzu yalnızca insanın anne özleminin "yinelenmesi" değildir; bu isteği doğuran neden bebeğe anne sevgisi özlemi duyuran koşulların değişik bir düzeyde de olsa aynıyla sürmesidir. İnsanlar —erkekler ya da kadınlar— yaşamlarının geri kalan süresinde kendilerine "Annelik" edecek birini bulabilselerdi yaşamın tehlikelerinden ve acılarından kurtulurlardı. İnsanın hiç durmadan bu fata morgana'nın (masal perisinin) peşinde koşmasına şaşmamak gerekir.
    Gene de insan yitirilen cennetin geri gelmeyeceğini, belirsizlikler ve tehlikeler içinde yaşamak zorunda olduğunu, kendi çabalarının dışında güvenecek hiçbir şeyi bulunmadığını, kendisine yalnızca geliştirdiği güçlerin direnç ve korkusuzluk kazandırabileceğini az çok bilmektedir. Bu yüzden insan doğduğu andan başlayarak iki eğilim arasında gidip gelir: Bu eğilimlerden biri aydınlığa çıkmak, öteki anne rahmine dönmektir; biri serüvene yönelmek, öteki kesinlik peşinde koşmaktır; biri bağımsızlık için tehlikeyi göze almak, öbürü korunma ve bağımlılık aramaktadır.”

    “…Topluluğun çapı genişlediği zaman da ırk, ulus, dinsel ya da siyasal partiler "anneler"imiz, başka deyişle korunma ve sevgi gereksinmemizin güvenceleri olur…”

    “…Deneysel olarak şu gerçek kolaylıkla saptanabilir: Güçlü bir anne saplantısı olan kişilerle ulus, ırk, toprak ve kan bağları çok güçlü olan kişiler arasında sıkı bir ilişki vardır…”

    “Kandaşla cinsel ilişki saplantısı çoğu zaman ya olduğu gibi görülemez ya da öylesine akla uydurulur ki akıldışı bir yanı kalmaz. Annesine çok bağlı olan kişi kandaşla cinsel ilişki bağını çeşitli yollarla akla uydurabilir: "Anneme hizmet etmek benim görevimdir" ya da "Annem benim için çok şey yaptı, yaşamımı ona borçluyum." ya da "Annem çok çekti." ya da "Annem harika bir insan." Saplantının nesnesi anne değil de kişinin ulusuysa akla uydurmalar gene aynı biçimde işler. Akla uydurmaların özünde kişinin her şeyini ulusuna borçlu olduğu ya da ulusun çok üstün ve olağanüstü olduğu görüşü yatar.”

    “Özetlersek: Annelik yapan kişiye ya da onun yerini alan şeylere —kana, aileye, kabileye— bağlı kalma eğilimi her kadının ve erkeğin içinde doğuştan getirdiği bir özelliktir. Bu eğilim, karşıtı olan eğilimle —doğmak, gelişmek, büyümekle— sürekli bir çatışma içindedir. Normal gelişme durumunda büyüme eğilimi baskındır. Ağır hastalıklı durumlardaysa birlikte yaşama eğiliminin getirdiği gerileme isteği ağır basar; bu da kişinin tüm yetilerini yitirmesiyle sonuçlanır. Freud'un kandaşla cinsel ilişki eğilimlerinin her çocukta bulunabileceği yolundaki görüşü bütünüyle doğrudur. Ne var ki bu görüşün kapsamı Freud'un varsayımlarını aşar. Kandaşla cinsel ilişki arzuları temelde cinsel arzuların bir sonucu değil insandaki en temel eğilimlerden biridir: İnsanın geldiği yere bağlı kalma isteği, özgürlükten korkması, bağlandığı kişi tarafından çaresizlik içinde yok edilme korkusu, her türlü bağımsızlığın yadsınması.”

    “Şiddet, nefret, ırkçılık ve narsist ulusçulukla beslenen ve bu belirtinin kurbanı olan daha pek çok insan vardır. Bunlar şiddete, savaşa ve yıkıma "gönülden inananlar"a önderlik ederler. Bunların arasında gerçek amaçlarını açıklayanlar ya da bu amaçların bilincine varanlar ancak en dengesiz, en hasta olanlardır. Çoğu eğilimlerini yurtseverlik, görev duygusu, onur vb. diye akla uydurmaya çalışır. Ne var ki uluslararası savaşlarda ya da iç savaşlarda olduğu gibi normal uygar yaşam biçimleri bozulunca bu tür kişiler artık bu yoğun arzularını bastırma gereksinmesini duymayacak, nefrete övgü şarkıları söyleyecek, dirilecek, ölüme hizmet edebilmek için tüm güçlerini ortaya dökeceklerdir. Gerçekten de savaş ve şiddet havası "çürüme belirtisi" içindeki insanın kendisini bulduğu ortamdır. Bu belirtinin harekete geçirdiği insanlar büyük bir olasılıkla nüfusun küçük bir kesimini oluşturur. Ne var ki bu tür kişiler de, bu dürtülerle harekete geçmeyen insanlar da gerçek dürtülerin farkında değildirler; bu yüzden "çürüme belirtisi" taşıyan kişiler gerginlik, çatışma, soğuk ve sıcak savaş zamanlarında salgın bir hastalığın, nefret salgınının taşıyıcıları olurlar. Bu yüzden bu kişileri şu gerçek özellikleriyle tanımak çok önemlidir. Bu kişiler kendi topluluklarının gereksinmeleri dışında gerçek tanımayan, bağımsızlıktan korkan, ölümsever kişilerdir. Bu insanları toplumdan ayırarak cüzzamlılar gibi, belli bir yere kapatmak gerekmez; normal insanlar bu kişilerin bağnaz akla uydurmalarının ardında yatan eğilimlerin sakat ve hasta olduğunu görebilirlerse yeterli olacaktır bu; o zaman normal insanlar bu kişilerin hastalıklı etkilerine karşı belli bir bağışıklık geliştirebilirler. Elbette bu bağışıklığı kazanabilmek için şunları çok iyi bilmek gerekir: Bu insanların söylediklerini gerçeklik olarak kabul etmemek; insanların yakalanabileceği böyle bir hastalığın kurbanı olan bu kişilerin yanıltıcı akla uydurmalarının aslında yaşam bitmeden önce yaşamın yadsınmasından başka bir şey olmadığını görebilmek”