• Onca tutukludan sadece birkaçı içsel özgürlüklerini tamamen koruyabilmiş ve acılarının sağladığı değerlere ulaşabilmiştir, ama bu türden tek bir örnek bile, İnsanın içsel gücünün, onu dışsal kaderinin üstüne çıkarabileceğini kanıtlamaya yeterlidir.
  • Hayat, bir yapbozun parçalarını birer birer yerine yerleştirmeye benziyor. Kimi, daha ilk parçayı yerine koyacak imkanı bulamaz; kimi, birkaç parçayı hızlıca yerleştirdikten sonra geri kalanların yerini bir türlü bulamaz; kimisi, tamamladıktan sonra yaşadığı anlık bir mutlulukla birlikte tarifsiz bir boşluk hisseder.

    Ama en kötüsü, tüm parçaları yerleştirdikten sonra, bir parçanın eksik olduğunu fark etmektir. Koca yapboz tamamlansa da, orta yerinde duran bir parçalık boşluk, resmin geri kalanından daha dikkat çekicidir. Kırılmış bir ön dişin, gülerken ağızda bıraktığı tarifsiz boşluğa benzer.

    Parçayı bulmak için evin altını üstüne getirirsiniz, ama buhar olup uçmuştur adeta. Kayıp tek bir parçanın yarattığı huzursuzluk, doğru bir şekilde yerleştirilmiş yüzlerce parçanın verdiği mutluluğu siler süpürür. Onun yerine koyabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Evdeki hiçbir eşyanız, sahip olduğunuz hiçbir şey o boşluğu dolduramaz.

    Aşk da böyledir işte. Hayatınızda aşk eksikse, geri kalan kısımlar çok da bir anlam ifade etmiyor. Aşkın yerine koyabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Hayatın her anını, her parçasını aşkla yaşamak gerekir o yüzden. Yaptığımız her neyse aşkla yapabilmektir önemli olan. Yapbozun her parçasını eksik olan parçaymış gibi, aşkmış gibi düşünerek yerli yerine koyabilmek, hayatı aşkla örmek...

    İnandığınız bir tanrı varsa O'nu kandırmaya çalışmayın, aşkla sevin O'nu. Hayallerinizin esiri olmayın, aşkla gerçekleştirmeye çalışın.
    Devrime yürüyecekseniz eğer, bahane aramayın aşkla isyan edin. Ne yapacaksınız yapın ama vıcık vıcık bir yavşamayla yapmayın, aşkla yapın. Aşkı yitirmişseniz eğer, onun yerine başka bir şey koymaya kalkmayın, çok sırıtıyor ve çirkin duruyor emin olun.

    Mevcut iktidar sahiplerine bir de bu gözle bakın isterseniz. Kaybettikleri aşkların yerine köprü koyuyorlar olmuyor, tünel koyuyorlar olmuyor; rant koyuyorlar, duble tehdit koyuyorlar olmuyor; korku koyuyorlar, zulüm koyuyorlar, öfke, kin, hakaret koyuyorlar olmuyor.

    Olmuyor, çünkü aşkın yerine hiçbir şey konulamıyor. Olmuyor, çünkü aşk kağıda yazılmıyor Mihriban. Zulmü büyük olan değil, aşkı büyük olan tamamlar yapbozu. Aşkla kalın...

    Selahattin Demirtaş
    Edirne Cezaevi
  • Simone’un bu felaketten sağ çıkmasının tek yolu beyaz bir sayfa üstüne sözcükleri inatla peş peşe sıralamak olacaktı. Uzun ve sağa eğik el yazısıyla bu sözcüklere bir anlam vermek olacaktı. Onun el yazılarını sökmek zordu. Çoğunlukla okunmaz haldeki sayfaları, birbirinden iyi ayrılmamış mektupları küçük adamı sinirlendirirdi. Simone dalga geçerdi bununla. Aslında her şeyle dalga geçerdi.
  • 597 syf.
    Kitabı sondan başa incelemek istiyorum. Bunun için de kitabın arka kapağında yazan yazıdan başlamak istiyorum: De La Frayeur D’etre Plombier Borgne. Tercümesi, Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında. Kitabın türü şiir. Yani şuurlu bir eylemin nihayeti var karşımda. Müellifini az biraz tanıyorum, fevri kişiliğini zaman zaman muzip gülüşünü, benim göremde mükemmele yakın şiirler yazdığını, beklenmeyen ve bazen beklenen ama cesaret edilmeyen ve dahi cesaret edilse de toparlanamayan tüm fikirleri derli toplu ve dikkat çeken kalemiyle beyan eden İsmet ağabeyin ne demek istediğini elbette anlamadım. Anlamak için bir başka kitap okuyabilirdim. İbrahim Tüzer’in Şiire Damıtılmış Hayat kitabını okumak bir seçenek olabilirdi örneğin. Bunun benim perspektifimi Raskolnikov baltasıyla baltalayacağını düşündüm, kendi fikirlerimi yine kendi sesimle katledecektim yani. Bu oldukça akla muhal gözüktü, kendimi nasıl daha iyi anlatabilirim, anlatamamaktan çok anlayamamak muaheze gerektiriyor özüm için sanıyorum. Tasrihe muhtaç olan bir ifadeden bahsediyordum, yani bahsetmek istiyordum. Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti üzerine biraz fikir yürütmek istiyordum. Aslında burada üstüne düşmek, kelimelerin herbirini tek tek irdelemek lazım. Şaşılık, iki gözün birbiriyle paralel bakamayan, biri içe bakarken öteki dışa bakmasıdır. Bu uzun süreli de olabilir, kısa süreli de. Şaşı, fiilden isim yapan yapım eki alarak şaşmak eylemini işaret eden bir türemiş kelime. Mesele bundan ibaret değil, mesele cidden bu kadar basit değil, burada gramer anlatmak için bulunmuyorum. Bir’i iki, ikiyi dört görmenin kısa adıdır şaşılık. Beşerliğe münhasır. İnsanlığa da diyebiliriz, kısmen karşılar. Tesisat ise Akadça kökenli üss’den gelip Arapça “temellendirme, yapılandırma, kurma” gibi manaları ihtiva ediyor. Bir meydana getirme söz konusu tesiste. Öyleyse “Şaşı bir Tesisatçı” bize yanlış bir düzenin yapılandırılmasını anlatıyor diyebilirim. Şaşırılası bir düzen mi yoksa şaşmış bir düzen mi? Dehşet, yine şaşkınlık manasını içeriyor. Korkuyu da içine alan bir şaşkınlık. Dehşet olan şey demek ki şaşmış bir düzendir burada. Şaşırılası bir düzen neden korku versin? Verebilir de pek tabii olarak. Bu düzen ancak muhalifine korku verir. Ancak tesis edilen yapının şaşmış bir düzen olması dehşet verir. Peki bu düzen neyin düzenidir?

    Kitabın ön kapağında “Of Not Being A Jew” yazıyor; Yahudi Olmamak Hakkında. Yahudi nedir, olmak nedir buna da girişmek lazım. Ancak bunun için bazı şeylerin tebellür etmesi farz. Yahudilik anlayışında bir insanın Yahudi olması için annesinin Yahudi olması ön şartı vardır. Yahudilik bir etnisiteden gelir, bununla birlikte bir kimlik kazandırır. Bu kimliği anaerkil bir anlayışla sürdüren Yahudilik üzerinden anlayacağımız şeyler var. Bunun çok önemli bir mesaj içerdiğini ve hatta diyebilirim ki neredeyse bir senenin üzerinde okuduğum ve anlamaya gayret ettiğim İsmet Özel’in fikir dünyasının hülasası işte bu tamlamada yer alır. Bir insanın kimliğini ancak diniyle kazanacağı bu dinin de bir vatanla ve etnisite isnadıyla ancak anlam kazanacağını söyleyen Özel için en münasip isim olduğunu görüyorum. İsmet ağabeyin kimilerince baş tacı kimilerince ise de alaşağı edildiği fikir çatısından haberdarız. “Namaz kılan Türk’e Müslüman denir, ancak namaz kılması da kafi değildir, kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir” diyerek meseleyi billurlaştırıyor.

    Bir şiir kitabının kapaklarında neden “Yahudi Olmamak Hakkında” ile “Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında” yazsın ki? Üstelik biri İngilizce öteki Fransızca? Bu dillerin kültürlerine hakimiyetle birlikte bir tespit içerdiği zannına ulaşabiliriz. Bu dillerin medeniyetlerine uzak değilim, biliyorum ve dahi böyle bir yorum getiriyorum diye yaklaşmak daha itidalli gözüküyor bana. - Şaşı bir tesisatçı olmanın dehşetini kitabıyla birlikte alemi okuduğunuzda daha içten idrak edebiliyorsunuz.-

    Bu iki kapağın arasında sayfalarla birlikte bu kapağın manaları da bir bir açılıyor. Zira şiir bir şuur işidir, şiirin tüm memleket gündemiyle, kökü mazide olan ati kimliğiyle tebarüz ettiğini görüyoruz Özel şiirlerinde. Eğer toplum şiirle irtibatını keserse aradaki bağın kavi olması imkan dairesinde değil. Şaşı tesisatçılık üzerine giderek meseleyi biraz daha açmak lazım geliyor. Işığın lazımı karanlık, bu meselenin lazımı da biraz daha mesel. Hangi kitabındaydı ansıyamıyorum ancak Özel tenkid ediyordu “milletlerin genci, gençlerin milleti” Türklerden söz ederken gavur zihniyetinin parsel parsel yer ettiğinden, tahrif olan İncil’in gördüğü hürmetten ve “güya” Türk tipi Müslümanlıktan söz ederken –burada açık seçik tariz vardır- haç kolyesi takan ve bunun moda halini alışından söz ediyordu.

    Ciddi bir hacme sahip olan Of Not Being A Jew sahiden de bunlardan mı söz ediyor peki? Bir şiir kitabında bunlar nasıl yazabilir? Of Not Being A Jew’i özgün kılan başat unsur romantik bir yaklaşımdan çok daha fazlasını haiz olması. Tasavvuf okumalarımın da neticesinde ancak yapabileceğim tek şey, bu bağlamda şiirlerini ya da buradaki tanımlayamayacağım türleri yorumlamak olabilir, ancak şimdi kendimde bu haddi bulamıyorum. Şiirlerin biçemine gelince, oldukça özgün olduğunu söylemek ve belki bir ilk olmasıyla kadrinin bilinmesi şart bir eser. Palindromları kullanması, manzum içermesi, “şiirsel değil şairane” nesirlerini de dahil edince okurun büyük bir talihe eriştiğini söylemek farz. Ancak şunu itirafa mecburum ki hiç yorulmadığım kadar yoruldum kitabını okurken, bir şiirin seksen sayfaya erişmesi okurun da defaatle okumasına rağmen kafa karıştırıcıdır.

    Of Not Being a Jew ya da De La Frayeur D’etre Plombier Borgne bir şiir kitabı olmaktan çok daha fazlasıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da kullanmayı sevdiği nehir romanın izleri bulunur bu eserde. Nehir şiir yoktur dense de işte üçüncüsü karşımızda, –ilki Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı isimli eseriyken ondan mülhem İsmet Özel’den Bir Yusuf Masalı isimli şiir kitabı mevcud* d harfine bak dedim nasıl da asil duruyor sonunda kelimenin,** Of Not Being A Jew- ve işte sırf bu nazarla bile bakılsa dahi okunması okur için talih, yazan için marifet, marifeti veren için bir kudret.

    Of Not Being A Jew, bir otobiyografi şiiridir.
  • Politika, bağımsız tavır alma imkânının yokluğunda bir işe (bir memuriyete) dönüşüyor. Çünkü asla tabi olduğu güçleri ve zorunlulukları sorgulama ve onların üstüne çıkma imkanı yok. İş(memuriyet) olarak politika her türlü aşkın ufuktan yoksun sermayenin iç mekânına kıvrılıp uzanıyor. Politikanın olumlulanması karşısında siyasi partiler ve ideolojiler gitgide anlam kaybediyor.

    Byung Chul Han, Şiddetin Topolojisi, s:69

    Politika artık fabrika işçiliği gibi bir iştir. Politikacının sistemi sorgulama imkanı yoktur. O sermayenin kendisine verdiği işleri yerine getirmek için çalışan sıradan bir işçiye/memura dönüşmüştür. Bu yüzden partiler, hangi ideolojiden beslenirse beslensin, Büyük Sermayenin ilgilendiği konularda birbirlerinden farklı düşünemezler, diyor sanırım.

    İstanbul Sözleşmesi, Hayvan Hakları, Aile ile ilgili düzenlemelerin Tüm PArtilerin OY Birliği ile Geçmiş olması size de garip gelmemiş miydi?

    Ahmet Hakan Cakıcı