• 176 syf.
    ·2 günde·10/10 puan
    http://www.kitaphaber.com.tr/...-inceleme-k3945.html

    “Ölmek de doğmak gibi doğal bir şeydir;
    yeni olan bir bebek için, doğmak da
    ölmek kadar acı verir.” (Bacon, s. 23)


    Ölüm, kimi için “Yüce Dost”a (*) yolculuk, kimi için sevgiliye kavuşma. Bir düğün gecesi, “âsude bahar ülkesi”. (Beyatlı, s. 93) Vuslat. Kimisi için ise yok oluş, karanlığa geçiş. Bir kâbus. Nasıl ifade edersek edelim ölüm, âdemoğlunun en temel trajedisi olarak durur karşımızda. Prof. Dr. İsmail Gezgin konuk olduğu bir programda Bilgin Saydam’ın şu tanımlamasını dikkatlere verir:

    “Homo sapiens sapiens için ‘bildiğini bilen adam’ tanımını kullanır Bilgin Saydam Hoca.”, ve ekler, “Bu aslında homo sapiens sapiensin en büyük trajedisidir. (…) Çünkü homo sapiens sapiens ölümlü olduğu bilgisinin farkında olan, onu idrak etmiş ve onu bilince getirmiş bir insan türüdür.” (Tarihi, 2017)

    Bu yüzdendir ki insanoğlu ya hiç ölmeyecekmiş gibi bir yaşam çabası içine girer ya da o yaşama bir anlam bulma çabasına. Zira:

    “Yaşamın amacı, yaşamın anlamıdır. Amaç yoksa anlam da yoktur.” (Cündioğlu, s. 94)

    Din, felsefe, sanat, edebiyat ise bu anlam arayışının yansımaları değildir de nedir? “Araştırma ve düşünme ruhumuzu bir parça bizden uzaklaştırır; bir tür ölüme hazırlık ve ona benzeyiştir; ya da dünyanın tüm akıl yürütmeleri (kanıtları) ve tüm bilgelikler şu noktaya varıyor: ölümden korkmamayı bize öğretmek.” (Montaigne, s. 91) Bu arayışın ürünlerinden biri olarak karşımıza çıkar mitler:

    “İnsanın yaratıcı eylemlerle yaptığı sıçramaları, nesiller boyunca canlılığını koruyan, ileriye açık kazanımlar şeklinde yansıtır; insan bilincinin gelişim öyküsünü ve bu zorlu süreç içindeki korku, kaygı, umut, coşku gibi yaşantıları aynalar.(…) Yaratılış mitlerinden kahramanlık mitlerine, evrenin ve insanın oluşum/gelişim süreci aşamalarla öykülenir. İnsanın bireysel gelişimi, ‘bildiğini bilen insan’ (homo sapiens sapiens) olarak insan türünün gelişim öyküsünün tekrarı gibidir. Bu saptama hem biyolojik, hem de psikososyokültürel düzlemler için geçerlidir. Mitler insan türünün bin yılları kapsayan gelişimini kültürel düzlemde aktarırken, insan bireyinin ana rahminden mezara (ve ötesine) sürdürdüğü yaşam yolculuğunun serüvenine de değinmiş olur: Bu yolculuk, bilincin, kendisini saran ayrışma (varoluş) öncesi ‘bilinçsiz’ içindeki ayrışma kavgasıdır. ‘Mânâ’ nın maddesel geriliminden damıtılmasına, ontik/ontolojik ayrışmaya doğru bir devinimidir. Bu şu demektir: Mit(olojin)in tarihi, ‘Aradalık’tan dışarıya/aşkına, bilinçlenmenin tarihidir.” (Saydam, 2017)

    ‘Anlamak’ için ise yapmamız gereken mitlerin müziğine kulak vermektir. İnsanlık tarihinin ilk yazınsal ürünü olan, Sümer yerleşkesi “Büyük Alanlı Uruk’un Çobanı” (Maden, s. 5) Gılgamış’ın başından geçenleri konu edinen Gılgamış Destanı ise türün en kıymetli örneklerindendir. Akad dilinde yazılmış, (eksik de olsa) on iki tablet şeklinde günümüze ulaşmış bu destan, doğa-kültür, yabanıl-uygar diyalektiğini, büyük tufanı, yiğitlik, dostluk, aşk gibi konuları arka planda işlese de ana tema olarak ‘ölüm korkusu’ nu görürüz. Birinci tablet, “üçte ikisi Tanrı etinden, üçte bir insan etinden”, “oğulu babasına”, “söz kesilmiş kızı bile” sevdiğine bırakmayan” kral Gılgamış’ı ve Tanrı Anu’ nun onu yenmesi için yarattığı Enkidu’yu anlatır.

    İkinci tablet, Enkidu’nun yaban hayatı bırakıp yanındaki kız ile beraber kente gelişini, orada Gılgamış ile dövüşmelerini anlatır. Dövüşü kazanan Gılgamış olur fakat dövüş sonunda dost olurlar. Gılgamış, sedir ağacı bekçisi Humbaba’yı öldürmek isteyince yola düşerler. Üçüncü tablette, Gılgamış’ın annesi Bilge Ninsun’un Tanrı Şamaş’a yakarışlarını; dördüncü tablette Gılgamış’ın düşlerini; beşinci tablette dev Humbaba’yı öldürüşlerini ve altıncı tablette de Tanrıça İnanna’nın (İştar) Gılgamış’tan etkilenip ona âşık oluşunu okuruz. Fakat Gılgamış İnanna’nın evlenme teklifini olumlu yanıtlamaz ve onun sevgililerine neler ettiklerini bir bir yüzüne vurur. İnanna bunun üzerine çok sinirlenir ve Gök Boğa’sını onun üzerine salar fakat iki arkadaş onu da öldürürler. Tanrılar bunu yanlarına bırakmazlar ve bizler de yedinci tablette bu cezayı, Enkidu’nun ölüme mahkûm edilmesini, bunun neticesinde hastalanmasını okuruz. Sekizinci tablete geldiğimizde ise Enkidu ölmüştür. Dostunun ölümü Gılgamış’ı çok etkiler ve ne kadar çaresiz olduğunu derinden hisseder. Bu durum onu ölümsüzlük arayışına sevkeder. Bilgeler onun Utnapiştim’i bulması gerektiğini söyler ve Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı -en temelde ise anlam arayışı- böylelikle başlar. Nice yollar gidip, nice badireler atlattıktan sonra karşılaşır nihayetinde Utnapiştim ile. Onuncu tablettedir bu karşılaşma. Utnapiştim’in burada ona söyledikleri destanın ölüm felsefesini ortaya koyar niteliktedir:

    “Ne geçti eline kendini böyle hırpalamaktan,
    tükenmekten, acı çektirmekten kendine,
    etlerini üzüp, sızlatıp
    uzak ölümünü yaklaştırmaktan?
    İnsan soyu kırılmalı hep sazlıktaki bir kamış gibi!
    Ne seçkin kızlar, ne seçkin delikanlılar
    götürüldü, bir düşün, ölümün eliyle,
    ölüm ki hiç kimse görmemiştir onu, ölüm ki yüzünü görmemiştir hiç kimse daha,
    sesini duymamıştır hiç kimse;
    insanları kırıp geçiren acımaz ölüm!
    Evler kurmuyor muyuz her zaman,
    anlaşmalar yapmıyor muyuz her zaman,
    mal bölüşmüyor muyuz her zaman,
    düşmanlık mı yok ülkede her zaman,
    deniz kabarmıyor mu her zaman, dalga götürmüyor mu her şeyi?
    Güneşi gören gözler
    yok oluveriyor günün birinde!
    Uyuyanla ölü aynı şeydir;
    ölümün resmini çizen çıkmamıştır,
    ne var ki insan, var olduğundan beri
    (…)nin tutsağıdır hep.” (Maden, s. 103-104)

    Bu dünya da hiç kimsenin ve dahi hiçbir şeyin (evlerin, malların vs yok alacağı ve ebedi olmadığına da dikkatleri çeker zira) ebedi olmadığını herkesin ve her şeyin bir sonu olduğunu ve bu gerçekle yüzleşilmesi gerektiğini ifade eder. Gılgamış özelinde söylenen bu sözler bana, size, hepimizedir. Onun ölümsüz olmasının sebebi ise büyük tufanda sağ kaldıktan sonra tanrıların ona acımalarıdır. Gılgamış artık geri dönmeye niyetlenmişken ona acırlar ve ölümsüzlük (bazı kaynaklara göre de sonsuz gençlik) çiçeğinin yerini söylerler. Gılgamış, güç bela çiçeği ele geçirir fakat bir yılana kaptırır. Destan kralın Uruk’a geri dönmesiyle sona erer. İnsan en çok bilmediğine, tanımadığına düşmandır. Tanımadığı/tanımlayamadığı şey onu tedirgin eder. Dücane Cündioğlu:

    “Ölüme özgü renk katranî siyah mıdır?

    Ölümün rengi hep siyah mı olmalıdır?

    Hem de katranî siyah?

    Maalesef öyle.

    Biz ölümlüler ölümü pek tanımayız. Yanlış da biliriz bu yüzden.

    Kaçarız.

    Kara çalar kaçarız.” (Cündioğlu, s. 35-36) diye ifade eder.

    Ölümü bir kâbus olarak nitelendirmemiz, ondan korkup kaçma, onu yok sayma çabasına girmemiz onu tanımamamızdan kaynaklanmaktadır. Mitler “evrenin, ruhların, tanrıların, güneşin, ayın, ‘biz’ insanların ve ‘öteki’ insanların, balığın, kuşun, (…), diğer hayvanların, buğdayın, elmanın, (…), diğer bitkilerin, alet-edevatın, doğum ve ölümün, (…), dillerin, dinlerin, gelenek ve göreneklerin, sosyal hiyerarşilerin (…) ne, nasıl ve niçin olduklarını, ilk ortaya çıkışlarını, nasıl türediklerini anlatırlar/açıklarlar.” (Saydam, 2017) Tüm bu anlatılanlar, bu açıklamalar insanı cehaletinden kurtarır. Tabi önce o müziğe kulak vermek gerek… Her şeyin de ötesinde belki de ‘tanıyamadığımızı itiraf ettiğimiz için’ ölmek gerek.

    “Tanıyamadığımızı itiraf ettiğimiz için ölmeliyiz.

    Ölmeden önce.

    Ölümü dört rengiyle de tatmalıyız.” (Cündioğlu, s. 36)

    Hak ehlinin, hakikat ehlinin yaptığı gibi…

    Kaynakça

    *. (tarih yok). Hz.Peygamber vefat etmeden önce son söz olarak “Allahümme’r-refike’l-alâ” (Buharî, Merzâ, 19) (Yüce Dost’a), yani “Hak Dost”a buyurmuştu.

    Bacon, F. (2013). Denemeler. (A. Göktürk, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Beyatlı, Y. K. (1983). Kendi Gök Kubbemiz. Rindlerin Ölümü. içinde İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.

    Cündioğlu, D. (2009). Ölümün Dört Rengi. İstanbul: Kapı Yayınları.

    Cündioğlu, D. a.g.e.

    Cündioğlu, D. a.g.e.

    Gılgamış Destanı. (2020). (S. Maden, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

    a.g.e. (S. Maden, Çev.)

    Montaigne, M. d. (2018). Denemeler. (E. Sunar, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.

    Saydam, B. (2017, 9 28). a.g.m. 3 14, 2021 tarihinde alındı

    Saydam, B. (2017, 7 28). Psikoloji~ Psikomitoloji. 3 14, 2021 tarihinde Medeniyet Ufku: http://www.medeniyetufku.com/...oji-m-bilgin-saydam/ adresinden alındı

    Tarihi, K. (2017, 12 7). Dr. İsmail Gezgin ile Gılgamış Destanı. 3 14, 2021 tarihinde Kültür Tarihi/YouTube: https://youtu.be/ouIGsOCRU2Q adresinden alındı
  • 416 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Gerçekten bu kitap hakkında o kadar fazla konuşmak istiyorum ki... Birinci kitapta Nil fazlasıyla içine kapanık bir karakterken bu kitapta sanki çok farklı bir karakter gibiydi. Bazen anlam veremedim ama geçmişi ve yaşadıklarına bakılınca zaman zaman hak verdim. Pamir’i bu kitapta gerçekten o kadar o kadar çok sevdim ki... Yaptıklarıyla kalbimi fethetti. Birinci kitabı bitirdikten sonra biraz ara verip devam etmek istemiştim ama dayanamayıp hemen başladım ve kurgu gerçekten yerine oturmuş diyebilirim. Aklımda bazı soru işaretleri kaldı ama kitap beni fazlasıyla tatmin etti. Olay örgüsü ve karakterler çok güzel işlenmiş ve yazar bu kitapta kalemini fazlasıyla geliştirdiği için ortaya muazzam bir eser çıkmış. Bu kitap durgun değil aksine oldukça hareketliydi olaylar bakımından. Aslında sonundan spoiler yediğimi sanıyordum ama benim sandığım gibi bitmedi bu yüzden sonunu okurken de aynı heyecanla okuduğumu söyleyebilirim. Nil’in bazı davranışları acaba gücünden mi diye düşündüm çoğu yerde çünkü büyük bir değişimin eşiğine girmişti. Kitapta en çok şaşırdığım karakterlerden ve aslında en çok sevdiklerimden birisi de Melih’ti. Eğer ayrı bir kitap yazılmış olsaydı ona dair kesinlikle alıp okurdum. Yaren ilk kitapta kötü bir karakter imajı çiziyordu aslında hâlâ nasıl bir karakter olduğunu çözebilmiş değilim bu yüzden nötrüm. Buğra ve Kaan kitaba renk veren ve bence olmasa eksik hissedeceğim karakterlerdi. Nisan ve Nil dostluğunu daha fazla okumak isterdim mesela, Yağmur’u, annesini... Bunlar bana göre yarım kalan bazı şeylerdi. Pamir ise... Aslında gerçekten de o kadar naif bir karakterdi ki her okuduğumda buruk bile olsa bir tebessüm belirdi yüzümde. Kalpkıran değil, Yelkıran :’)).Düşünce yapısı, kalbi o kadar güzel ki onu okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu kitapta da günümüz olaylarına ve geçmişe dair şeyler geçiyordu, ayrıca yazarın diğer kitaplarına dair bazı ipucular... Bunları okurken de çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Kitap hızlı bitmiş gibi değildi ama uzatılır mıydı evet uzatılabilirdi lakin tadında kalması her zaman en güzelidir bu yüzden sonunu da sevdiğimi söyleyebilirim. Seriye geç kalmış hissettim ama geç olsa bile okuduğum için çok mutluyum. Ben de daima iz bırakacak bir seri.
  • 192 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Düşününce kainatdaki herşeyin kendine has,muhkem bir örtüsü var.Öyle ki bu örtü onu güzelleştiriyor ve bakmasını bilene arz ediyor.Gece gündüzün örtüsü.Sema arzın.Meyveler dalında örtülü.Binbir renk,çeşitlilik desen arz ediyor hayvanların örtüsü...

    Bu örtüyle ki,bir koruma ve kapsamı alanı içinde var olan herşey.Ve var olan herşeyin örtüsü ile zuhur buluyor tüm esmalar...

    •“Ve cennet de bir anda kendisinde 70 Esma görünürlük kazanacaktı.Örtü sırrı tam manası ile anlaşılabilirse eğer ...”

    Nuriye Çeleğen’in okuduğum 2.kitabı.Tarzını çok beğendim.Duygu yüklü,şiirsel anlatımları seviyorsanız mutlaka okuyun.Ve su grubu burcuysanız tabi:)))
    İçerdiği anlam yüklü esma ve hadisler ile sabit ve monoton fikirlerime yeni bir bakış açısı ve farklı bir hareket kattı diyebilirim...
    Yüreğinize sağlık...

    Kitaptan :
    •”İlahî emirler çekirdek gibidir.Çekirdek toprağa düşünce kendindeki güzelliği aşikâr ettiği gibi Rabbimizin emirlerine de nefis toprak olursa,o emirlerdeki güzellik ortaya çıkar.

    •”Kalp ağacının Arş’ta dal budak vermesi için beden çekirdeğini örtü toprağında sarıp sarmalamak gerekirdi.”
    Nuriye Çeleğen
  • 40 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10 puan
    Renkleri öğretmenin en eğlenceli yollarından birini keşfetmiş olan Akal, ormandaki bu dostlara resim yapmaları için ilham veriyor. Eğlenceli çizimlerle sıcak bir arkadaşlık ortamının resmedildiği bu kitapta, yardımlaşmanın da önemi vurgulanıyor. Ana ve ara renklerin doğal yollar ile okura aktarılması, didaktik dayatmalar kullanmadan da öğretimin olabileceğini kanıtlar nitelikte.

    1. SERİNİN BİÇİMSEL ÖZELLİKLERİ BAKIMINDAN İNCELEMESİ
    1.1. Boyutlar
    Tür ve Turla (2005), aynı boyutlara sahip kitapların bir süre sonra çocuğu sıktığını ileri sürerek çocuk kitaplarının farklı boyutlarda dizayn edilmesinin gerekliliği vurguluyor (akt. Karatay, 2011). Buna kıyasla aynı seriye ait kitapların boyutlarının da aynı olması bekleniyor. Ayrıca kitabın çocuğun taşıyabileceği ebatlarda dizayn edilmesi ve ağırlığının hesabında çocuğun yaş grubunun dikkate alınması gerekiyor.

    27×23 cm boyutundaki bu kitaplar hedef kitlenin alt sınırı düşünüldüğünde büyük olsa da ebeveyn veya öğretmenle birlikte okunması tavsiye edildiği için çok büyük bir önem teşkil etmiyor. Ayrıca Türkçe olarak hazırlanmış eserlerde en çok tercih edilen boyutlara (20,5×27,5 cm; 24×29 cm veya 21×27 cm) yakın bir çizgide bulunuyor (Yiğitbaşı, Ebatlar, 2018).

    1.2. Kâğıt
    Kâğıt seçiminde hedef kitle, üretiliş amacı ve içerik oldukça önemlidir. Çocukların motor becerilerinin gelişiminin tam olarak tamamlanmadığı düşünüldüğünde oldukça dayanıklı olan kâğıt türünün tercih edilmesi yerinde olacaktır. İkinci hamur kâğıttan daha az kalitede olmamak üzere mat bir seçim yapılması mümkünken resimli olan kitapların oluşturulmasında birinci hamur da tercih edilebilir.

    Bu serinin her bir kitabı yaklaşık 90 gramlık kuşe mat kâğıttan oluşturulmuş. Dolayısıyla fazla parlamaya mahal vermeden okunabilir. Çocuğa bir yetişkinin okuduğu varsayıldığında çocuğun görüş açısının farklı olacağını hesaba katmak gerekiyor. Bu açıdan yanlardan bakıldığında veya yere konulduğunda herhangi bir yansıma veya parlama yapmaması önem arz ediyor. Bu açıdan ideal diyebiliriz.

    1.3. Kapak
    Kapak, kitabın vitrini kabul edildiğinden seçiminde hassasiyet göstermek gerekiyor. Çocuğun ilgisini uyandırabilecek canlı renklerde tasarımlar yapılması ve eğlenceli bir çizgi benimsenmesi yerinde olacaktır. Ayrıca kapağın dayanıklı olması da çok önemlidir. Zaman içinde yıpranmasını önlemek ve ömrünü uzatmak adına mukavva, ince veya kalın karton tercih edilebilir.

    İnce kartonda tasarlanmış olan bu seri, renk tercihinde ve resimleme konusunda ilgi çekici olma özelliğini yansıtıyor. Kapakta çocukta estetik duyguların uyandırılması gerekliliği ustalıkla uygulanabilmiş. Ek olarak, kapakta bulunması gereken kitap adı, yazar ve illüstratör adı ile yayınevinin bilgisi verilmiş. Bu kitabın, bir serinin parçası olduğunu belirten ibare yuvarlak içine alınarak zemin rengine zıt bir renkte tasarlanmış. Bu sayede çocuğun kitabı beğenmesi durumunda yönlenebileceği bir referans linki görevi görebilir.

    1.4. Ciltleme
    Çocuk kitaplarında ciltleme konusuna gelindiğinde üç farklı şekilde ciltleme görmek mümkün. Tutkallama ile ciltlenen kitapların yanı sıra tel zımba yardımıyla sayfaları bir araya getirilen eserler bulunurken diğer yandan ince tel veya iplikle dikilme yoluna da gidilebilir (Karatay, 2011). Bu kitapta iple dikiş kullanılarak formlama yöntemiyle ciltleme yapıldığı için kolay hırpalanmayacak ve daha uzun ömürlü olacaktır. Çabucak yırtılan veya sayfaları kopan bir kitabın çocuk üzerinde negatif çağrışımlar uyandıracağı ve bir sonraki okuma için teşvik etmeyebileceği ihtimali de söz konusu.

    1.5. Mizanpaj
    Sayfa düzenlemelerine bakıldığında kapak sayfası, boş sayfa ve yarım sayfa ile künyenin yer aldığı dizgi sayfası art arda gelecek şekilde dizayn edilmiş. Yarım sayfada “Bu Kitabı Sahibi” bölümü eklenerek çocukla kitap arasında bağ kurmak için fırsat tanınmış. “Benim” diyebileceği bir şeye karşı farklı duygular besleyeceği, onu sahipleneceği ve sonraki kitaplarına da ismini yazmak isteyeceği olası. Böylelikle okuma isteğini ve hazzını artırabilecek bir adım olmuş.
    Bunun yanı sıra kitap hakkında verilmesi gereken bilgiler yeterince sunulmuş ve okura gelecek sayfalar konusunda ipuçları verecek ibareler ve figürler de eklenmiş. Ancak baskı sırasında kırpılmadıysa sayfa kenarlarında boşluklar bırakılmamış. Kesin sınırlar çizilmiyor ve kitabın her iki sayfasına da yayılan bir hikâye anlatımı mevcut. Odak çevrelerden merkeze doğru ilerliyor ve çocuğun görüş alanı içerisinde kalıyor.

    1.6. Harfler ve Punto
    Kapaktaki kitabın adı kısmında kullanılan sunuş tipi harflerde tırnaklı olarak tercih edilmiş ama espas iyi bir şekilde ayarlanmış. İç sayfalardaki metin tipi harfler ise tırnaksız olarak yuvarlak hatlı olarak görülüyor. 24 puntolu yazılarla hikaye anlatılmış. Yaş aralığı için uygun seçimler olduğundan hem çocuğun hem de yetişkinin okuması mümkün.

    1.7. Yazım ve Noktalama
    Kitabın gerek kapak kısmında gerekse iç sayfalarında yazım ve noktalamaya özen gösterilmiş, vurgu ve tonlamaların olduğu yerde mesaj yine yazım ve noktalama yoluyla ifade edilmiş durumda. Çocuğun karşılaşmış olduğu/karşılaşacağı yazım ve noktalama kurallarını erken dönemde görmesi, öğrenimde kolaylığa ve kullanımların benimsenerek günlük yaşamda doğrularının tercih edilmesine sebep olacaktır.

    1.8. Resimlendirme
    Kapakta tercih edilen çizimler, içeriğe uygunluk yönünden de kitabı oldukça iyi temsil ediyor. Üstelik detaylandırılmış ve mizahla renklendirilmiş bu illüstrasyonlar da kitaba olan ilgiyi artırıyor. Çocuğun kitapla daha fazla zaman geçirmesini sağlamayı ve ona kitap okumanın verdiği haz duygularını aşılamayı başarıyor. Keskin çizgilerden ziyade yumuşak çizgilerin tercih edilmesi pozitif duyguların uyanmasına neden oluyor. Bu sayede çocuğun kitapla geçirdiği zaman süresince yaşadığı bu duygu, bir sonraki okuma için ilham olacak. İç sayfaları okumaya iten bu resimlendirmenin arka fon kısmında mat, figürlerde hafif parlak kabartmalar uygulanması kapağa boyut katmış. Böylelikle okur, daha ulaşılabilir karakterlerle buluşabiliyor.

    2. “NE BOYAYALIM?” ÖZELİNDE SERİNİN İÇERİKSEL ÖZELLİKLERİ BAKIMINDAN İNCELEMESİ
    Her birinin çizimlerine ve hikaye akışına bakarak çok daha uzun bir yazı çıkarmak mümkün elbette ama ben serinin ikinci kitabını ele aldım. Böylelikle serinin keşfedilmesi için bu sadece bir rehber olacak. Zaten fazlasıyla benzer rotalarda ilerliyor. Okurken çizimlerdeki detaylarda eğlenmeyi unutmayın.

    2.1. Tema
    Yazar, renklerin hangi tonda karşılık bulduğunu, renklerin karıştırılarak başka renklere dönüşebileceğini ve yardımlaşarak, paylaşarak aktivitelerin daha eğlenceli olacağını vurguluyor.

    2.2. Konu
    Renklerin süreç boyunca tanıtıldığı hikâyenin kahramanları, ormanda yaşayan hayvanlar. Bu hayvanlar bir araya gelerek çeşitli aktiviteler gerçekleştiriyorlar. Birlikte boyama yapmaya karar veren arkadaşların boyası olsa da kâğıdı yok. Bu yüzden kendilerine alternatif bir yol arıyorlar.

    2.3. Kahramanlar
    Aytül Akal bu kitabında, aslında serinin tamamında, karakter olarak insanı değil de hayvanı seçiyor. Yaşın alt sınırının 3’e ulaştığı düşünüldüğünde onlara ulaşabilmenin de en iyi yollarından biri bu. Hikayede gerekli malzemeleri tam olarak getiren tek kişinin baykuş olması ve alternatif malzeme üretimde öncülük etmesi, baykuşa bilgelik misyonu yüklemiş oluyor. Yönlendiren, görmüş geçirmiş, kendinden emin bir tavırla kriz yönetimi yapıyor. İnsanlar kullanılarak aynı hikaye anlatılmış olsaydı, neden bir tek baykuşun yerinde resmedilecek kişinin sorumlu davrandığını ve diğerlerinin ona haksızlık ettiğini, hatta belki de bilerek bu davranışı sergilediklerini düşündürebilir ve pozitif duyguların işlenmesine mani olunabilirdi. Sevimli karakterlerin ve saflık duygusunun hayvanlara yüklenebilmesinin insanlardan daha kolay olduğu açıkça görülüyor.

    2.4. Ortam
    Hikâyenin gerçekleştiği yer bir orman ve hayvanların doğal yaşam alanı. Günümüzde betonlaşan dünyada onlar için bu tip yerlerin azalması konusuna bir gönderme mi, bilinmez ama oldukça mutlu oldukları söylenebilir. Farklı renk, tür ve çeşitlerin doğada var olduğunu görmelerine olanak tanınmış.

    2.5. Dil ve Anlatım
    Metindeki anlatım yöntemi küçük çocukların anlayabileceği şekilde uygulanmış. Ancak şapkalı harflerin kullanımı ve balonların takip sırasının her zaman okuma yönüne doğru olmaması çocukta duraksamalara sebep olabilir. Bir yetişkinle okunacağı düşünüldüğünde bu kısımların çocuğun anlayabileceği düzeyde izah edilmesi gerekiyor.

    2.6. İletiler ve Alt Metinler
    Ormanda bir arada mutlu mesut bir biçimde yaşayan hayvan dostların her gün çeşitli aktiviteler için bir araya gelmesi, çocuğun teknolojiyle birlikte arkadaşlarıyla vakit geçiremediğini fark etmesi ve bu dürtüyle arkadaşlarıyla vakit geçirme arzusu duyması amaçlanmış olabilir. Ayrıca çocukların sahip olduğu şeyleri paylaşması konusunda bu kadar kolay kabullenemeyeceği düşünülmüş olacak ki bu şekilde doğru davranışa yönlendirme ve kötü davranışın sorgulanma ihtiyacını tetiklemesi muhtemel.

    Taşların üzerine çizilen resimlerde görüldüğü üzere baykuşun pembe bir baykuş çizmesi hem hedef kitlenin bir kısmında henüz belirmemiş olan cinsiyet algısının alt metin olarak verilmesine hem de cinsiyetlerin “pembe” ve “mavi” olarak renklendirilmesi şeklinde süregelen gelenekse bir algının gelecek nesle taşınmasına ön ayak olmasına neden oluyor.

    Boyaları paylaşmadan evvel taşlardaki resimlerin bir anlam ifade etmemesi, birliktelik kavramının güzelliğine, çeşitliliğin ve paylaşmanın doğuracağı pozitif resimlere gönderme olmuş. Bu açıdan hem sanatsal hem de toplumsal bir değeri var eserin.

    Kitabın son sayfasında özçekim olarak bir resimleme yapılması da çocuğun içinde bulunduğu dünyadan kopmamasına ve bugününe tutunmasına yardımcı olmuş. Üstelik yazarın kendisinin de hayvanlarla birlikte bu fotoğrafa dahil olması çocukların fark ettiğinde heyecanlanabileceği bir detay.

    2.7. Resimleme
    Sayfalardaki resimlemede minimal çizgiler tercih ediliyor olsa da hareketliliği hissetmek mümkün. Konuşma balonları rengarenk ve şekilleri ton ve vurgulara göre değişebiliyor. Altta yer alan ve yazarın “sarı bant” olarak tanımladığı bölümde çocuğun sorabileceği tarzda sorularla desteklenmiş olan görseller, çocuğun kitabın içine girmesine ve adeta ormanda onlarla boyama yapıyormuş gibi hissetmesine neden oluyor.

    Yer yer mizahi dokunuşlar yapılması eğlendirici olduğu kadar kitapta, karakterin okurun bir arkadaşıymış edasıyla konuşmasına vesile olan kareler yansıtılıyor. Çocuk bu resimlemelere baktığında eğlencenin bir parçasıymış gibi hissedebilir. Çünkü illüstratör karakteri ulaşılabilir olarak resmetmiş.

    2.8. Çocuk Gerçekliği
    Dilidüzgün’ün (1996) aktardığı üzere Hartling’e göre çocuğun dünyasına inip onun gibi algılamak pek kolay değildir ve her şeyin ilkini yaşayan bu çocukların tecrübe kazanırken edebiyat ile yanlarında olunabilir (Yiğitbaşı, 2018). Bu kitapta da Akal, renklerle tanışma evresinde olan miniklere veya renklerin ayrımı konusunda sıkıntı yaşayıp söylemeye çekinenlere hitap ediyor. Bir eksiklik olarak hissedilen bilgiden yoksunluk, çocuğun ruh sağlığı ve karakter gelişiminde olumsuz rol oynayabilir. Bu açıdan oldukça doğal bir yol izleyerek ve göze sokmadan okuruna bunu verebilen Akal, temelinde didaktik olan bu eylemi oyunlaştırarak bilgiyi eğlenceli kılıyor.

    Buradaki alıştırmanın seviyesinin çocuğa göre oluşunun yanı sıra çocuğun kendi içinde yaşadığı bilmeme sıkıntısının bu şekilde eğlenceli figürlerle giderilmeye çalışılması da çocuğun gerçekliğinde vücut bulabiliyor. Bir yetişkinin anlayacağı sıkıcılıktan ve grilikten uzakta, çocuğun hayal dünyasına hizmet eden bir çalışma olmuş.

    2.9. Çocuğa Görelik
    Çocuğun hayal gücüne hitap eden görsellerle desteklenen ve kahramanlarını hayvanlardan seçen bu öykünün metin-resim dengesi 3 yaş ve üzeri için uygun seviyede. Konuşma balonlarının içinde en fazla üç kelime yer alıyor. Her biri basit ve anlaşılabilir olan bu konuşma balonlarının her biri ayrı renklerde boyanmış. Bu sayede konuşanlar ayırt edilebiliyor ve çocukta olması muhtemel anlam karmaşasına yol açmıyor. Üstelik sayfanın alt kısmında yer alan sarı banttaki sorular, çocuğun çok soru sorduğu bir evrede tam aradığı yanıtları bulmasını sağlayacak şekilde bir yönlendirmeye sahip.

    Bu resme baktığında bir çocuk kesinlikle bu soruyu soracaktır: “En çok kim toplamış?”. Çocuklar bu tarz detaylara fazlaca eğiliyor. Ancak kitap, daha çocuk sormadan soruyu sorarak okuma hazzında bir artış sağladığı gibi çocuğun düşünce tarzına konuşarak çocuğun kendini iyi hissetmesini sağlıyor ve okuma eyleminin tekrarlanması olasılığını artırıyor.

    Tamamı: https://thebonibon.wordpress.com/...ormanda-oyun-serisi/
  • Yaralı bir hayvan gibi saklanmak için kendime kuytular arayıp dururken acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldım: Kayboldum.

    Kaybolmak ansızın başımıza gelen felaketlerden değil; bir zaman dilimine yayılarak, yavaş yavaş insana sezdirmeden gerçekleşiyor. Ancak son evrede kendini belli eden sinsi hastalıklar gibi iş işten geçtiği vakit anlıyorsun ruhuna musallat olan amansız musibeti.

    O insanları tanımıyorsun, o mekanlar sana yabancı, o yolda daha evvel yürümemiştin, gölgen peşinden gelmiyor. Gözlerinde acı beliriyor, sükunetini yitirdin. Kayboldun. Güvenlik duvarların yıkıldı, ışıklar söndü, ortalık karardı, atlıkarınca durdu, müzik kesildi, rengarenk atların boyası döküldü, gürültülü makinelerden saçılan yağ, pas ve is kokusu arasında kalakaldın, nerede olduğunu bile bilmiyorsun.

    “Yaşamak, karanlık bir denizin kıyısında yürür gibi kaybolmanın kıyısında yürümekmiş; insanın kendisiyle mesafesi, dünyanın geri kalanıyla arasındaki mesafeden daha büyükmüş. Yalnızlık, hayatın içindeki küçük bir parça değil, hayatın kendisiymiş

    Hayal ettiğim hayat kesinlikle bu değildi, değildi, söylerken boğazım düğümleniyor. Değildi.

    Kaybolmanın en korkutucu yanlarından birini de bu sırada keşfettim: İç sesim farklılaştı, artık kendi sesim değildi de bir yabancıya aitti sanki. Hayatım boyunca peşimi bırakmayan kafamın içinde derinlerde bir yerlerde, olur olmaz her meselede bir an bile durmaksızın bazen fısıltıyla bazen gürültüyle konuşup duran o ses birdenbire tanıdık olmaktan uzaklaştı.

    Hayatın en çetrefilli meselesi çözülmesi en zor sırrı gerçekte kim olduğumuzdur.

    Ölmekle hayatta kalmak arasındaki mesafe sevdiklerinle arandaki mesafeyle ters orantılı, ölümün veya hayatın sana yakınlığını sadece bunun belirlediğini gördüm.

    Bir zamanlar birkaç kişi de olsa benim de etrafımda vardı öyleleri; her şey yolunda mı diye göz kulak olan, uzun zaman haber alamayınca merak eden arkadaşlar. Şimdi yoklar, zamanla ayrıldılar yanımdan. Daha doğrusu onları yakınımda bir yerde hayatımın bir köşesinde tutmayı beceremedim, kalpleri kalbime neredeyse bitişik duruyordu, şimdiyse gözle görülemeyecek kadar uzak mesafedeler, yüzleşmekten korktuklarımdan kaçarken kendime özene bezene bir yalnızlık kafesi yaptım, bir süredir o kafesin içinde tek başıma yaşıyorum, ortada bir suçlu varsa o da benim.

    Kendi hayatımı değil, başkalarının hayatını yaşıyorum. Fason hayat.

    Sabahları metroda sekiz vagonlu araca denk geldiğimde veya kalabalık durakta beklerken tam da benim önüme yanaşan boş metrobüsü gördüğümde yaşadığım mutluluk hayatımı sürdürmeye yeter mi?

    Bir kurban olma durumundan söz etmek gerekirse eğer kendi kendimin kurbanı oldum. Ellerimle ruhumda açtığım yaraları düşündükçe nefes alamaz hale geliyorum. Bunca zaman kendime yaptığım kötülükleri göremeyecek kadar şuurumu yitirmişim meğerse. Durduk yere yapmıyorum bunları, üzerini örtmek istediğim bir geçmiş var.

    Beni sevsinler istiyordum, ne kadar zavallıca göründüğünü biliyorum, beni sevmeleri için de böyle bir adam olmam gerekiyordu, oldum. Onların sevgisini dilenmenin bir yolu olarak ağızlarının içine baktım. Gururumu ayaklar altına alarak kendimi küçük düşürme pahasına bunu yaptım. Beni sevmeleri karşılığında onaylanmaya ihtiyaç duydukları ne var sa düşünmeden onayladım, aramızda kirli anlaşmayı bozabilme ihtimali taşıyan her şeyi kurban ettim. Belki de bu yüzden gerçekte kim olduğumun pek önemi kalmadı. Uzun zamandan beri ortamların onaylayan adamıyım ben; tartışmaların etkisiz elemanı karar anlarının çekimser oyu, sen bilirsinlerin benim için fark etmezlerin insanı.

    Kimselere görünmeden yaşamayı öğrendiysem de bunu ne kadar sürdürebileceğimi bilmiyorum. Umutsuz anlarımda kışkırtıcı bir düşüncenin peşine düşüyorum: içimden geldiği gibi yaşayayım arada bir rezil olayım, ne olacağını asla umursamayayım yaptıklarımı elime yüzüme bulaştırayım insanlar ‘’Kendini rezil rüsva etti’’ desinler yanımda durmaktan utansınlar böylece tereddüt etmeden üstleneceğim bir suçum olsun. Nefsine yenik düşmüş günahkar dervişlere reva görülen cezayı hak ettiğimden kulağımdaki sadakat küpesini kulağımı yırtarak çekip alsınlar kesik ve kanlar içindeki kulağımla başım öne eğik, tek başıma yürüyüp gideyim insanların arasından. Bunu gerçekten istiyorum çünkü suçun ve günahın bazı anlarda başkalarınca yok sayılmaya karşı içinde utanç saklayan bir başkaldırı biçimi olduğunu kınanmanın ayıplanmanın bir ceza olmaktan çıkıp varoluşun ispatına dönüştüğünü keşfettiğimden bu yana gizli bir rahatlama içindeyim.

    Uzun itirafnameler bir sırır saklar genellikle.

    Unutunca yaralar kapanır mı baba?

    Sen unutuyorsun diye bütün acılar geçiyor mu? Hiç yaşanmamış gibi davranabilir miyiz? Hiç olmamış gibi. Sen unutuyorsun diye ben de mi unutacağım? Unutmuyorum. İstemediğim için değil, başaramadığım için. Unutamıyorum ben. Gece uyumaya çalışırken beynimi istila ediyorlar. Güç geldiği anda yine üzerime abanıyorlar. Senin unutkanlığına hastalık diyorlar. Benimki daha büyük bir lanet. Hastalıktan öte, lanet. Sen masum olacaksın, ben nefretimle anılacağım. Adaletsizlik değil mi bu? Ne kadar korkunç olduğunun farkında bile değilsin. Geçmişte de değildin, bugün de değilsin. Bunu anlayabiliyor musun baba? Anlayabiliyor musun ne hissettiğimi?

    Kendi içinde kaybolmuşsan hayatının eskisi gibi olma ihtimali giderek azalıyor ve o saatten sonra nereye gideceğini ne yapacağının nasıl yapacağının bir anlamı kalmıyor.

    Zaman geçince bazı yaşanmışlıkların unutulduğunu sanıyoruz öyle olmuyor; vücudumuzda saklanan belalı, sinsi bir virüs gibi zayıf anlarımızı kolluyorlar fırsatını bulunca her şeyin acısını çıkarmak istercesine merhametsizce saldırıyorlar. Hiçbir şeyin geçtiği yok; geçen sadece son ödeme günleri, ilaçların son kullanım tarihleri yiyecek içeceklerin marketlerdeki raf ömürleri ve öyle şeyler. Aslında sadece ömrümüz.

    hallac olarak hallac-ı mansur olmak benliğin özünde yanan harlı ateşe çıplak ellerle dokunmak demektir. O ateşle dolmak ve sonunda ateşin kendisi olmaktır. Orası mesafelerin sona erdiği yerdir.

    Böylece onları aciz bırakıyorum, kelimelerimle gökyüzünü dolduruyorum ve nereye bakarlarsa benden bir izle karşılaşıyorlar, kaçamayacaklarını anlayınca nefretleri de öfkeleri de büyüyor. Hiçliğe eriştiğim anda, anlaşılmak ve anlaşılmamak umurumda değil, bilakis beni ayıplasınlar kınasınlar ki hakikatim güçlensin. Hiçliğin içinde yeniden diriliyorum. Çok güçlendiren bir duygu bu. Hiçliğin gücü senden korkmuyorum, beni yargılamandan benim için hazırladığın cehennemden korkmuyorum, korkulardan arınınca cennet de cehennem de aynılaşıyor. Ateşle su arasında hiçbir fark yok. Bunu anlayabiliyor musun? Bildiğin üç kelimeyle küstahça ahkam kesmeni dinleyecek değilim, ben ve sen ayrı dünyalardayız, ayrı kelimelerin insanlarıyız ayrı hayallerin..

    Ortada bir sorun olduğunda ben adım atmazsam o sorunun sonsuza dek süreceğini düşünüyorum, neden acaba?

    Yüzüm yok. Yeni yüz yapacağım kendime. Rüyalarımdan, hatıralarımdan, gözyaşlarımdan, uykusuzluklarımdan ve intiharlarımdan ve vazgeçişlerimden yeni bir yüz yapacağım.
    Tahta atlar yapacağım kendime, kurşun askerler, tel arabalar, rüzgar gülleri, kağıttan uçaklar, krepon kağıtlarından ağaçlar, renk renk çiçekler yapacağım kendime. Yeni bir yüz, yeni bir çocukluk, yeni bir hikâye.

    Boğulmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değildir. Herkesin sadece bir kez boğulma hakkı vardır.

    Geçmişin güzellikleri tükenince hatıralar kullanılmaktan tarumar olunca eli mahkum herkes hayallere sığınıyordu.

    Onların aklı toprağın altına bıraktıkları annelerinde kalmıştı.

    Hakiki ve saf acının mesken tuttuğu yüzü hiçbir maskeyle gizlemek mümkün olmuyordu.

    Hakikat dünyasına kayıtsız kalarak hayatını sürdürebileceği hayaller dünyası kurmak..

    Henüz dünyada olmayan bir hayatın hayalini kurarken sahip olduğun hayat eriyip tükeniyor.

    Musa yalnızlığındayım. hayat suyundan mahrum. yol ayrımında.
    sakıncalı sorular aklıma taarruz ediyor. boynuma okunaksız, kirli bir yafta asıp şehrin meydanına sürüklediler beni. sanrılı, sancılı, suçlu ve sahipsizim ahalinin gözünde. suda boğulan benim, ölüm bulaştı döllerime, her yıkık duvarın altından benim cesedim çıkıyor.
    adımı ezbere biliyor puta tapıcı yargıçlar; faili bulunmamış ne kadar günah varsa, altına beni yazdılar. kimseler itiraz etmeyecek biliyorlar. kimseler sormayacak, neden.
    bana Hızır’ı göster Tanrım!

    Doğdum, doğar doğmaz sütten kestiler beni. Annemin memelerinden sürgünlük aktı. Uzak, görünmez kentlere savruldum, yetim ve öksüz. Aç kaldım, susuz kaldım. Bir parça kuru ekmek, bir zeytin tanesi, bir yudum oğlak sütü indir gökyüzünden. Açlığımı gider ve susuzluğumu.

    Geçmişte olan ne varsa unutmak veya üzerini örtmek yerine hatırlamayı zihninde tartışmayı kim ve ne olursa olsun affetmeyi seçmişti zira zor olduğu kadar iyileştirici olan buydu.

    İnsanın kabahatleriyle arasında görünmez bağlar vardır, içini kavuran ateşe başka bahaneler bulur, oysa sorunun kaynağı derinlerde bir yerde kaybolduğunu sandığımız karartılarda gizlidir.

    Kötü hatıralar insanı köleleştirir,içinde olduğu anı,dilediğince yaşamasına müsade etmez.Kapısı,penceresi olmayan bir odadır kötü hatıralar,zaman ve mekân gittikçe anlamını yitirir,hakikat parçalanır,insanın önce zihni sonra bedeni çürümeye başlar.Kendi uydurduğu yalanlara inanarak kurtumayı ümit etmek çürümenin safhalarından biridir.Unutmak hatırlamanın bir parçasıdır,kötü hatıraları dalgınlıkla hafızadan uzaklaştırarak değil,acı çekmeyi göze alarak unutmak.Özgürleşme tam burada başlar:Unutmayla hatırlamanın aynı şey olduğunu keşfettiğin anda.Aynı acıya maruz kalan insanlar,iradelerinin ötesinde tek bir vücut haline gelirler,ıstırabı onlardan birinin üstlenmesi acıyı ortadan kaldırmaya yetmez;her ikisinin de bilinçli olarak paylaşması gerekir,aradan ne kadar zaman geçerse geçsin,paylaşma zarureti ortadan kalkmaz

    İstanbul’da yabancı yoktur, bu şehir herkesin kendince yakınlıklar kurduğu bir şehir ve herkesin evi sayılır.

    Yaşamayı ertelemek gibi zehirli bir alışkanlık edindi bu ilişkilerin sonunda. Doğru insanı bulmak düşüncesi gitgide inandırıcılığını yitiriyordu, öyle biri olduğuna dair beklentilerini bir yana atmıştı, bir gün bir adamla karşı karşıya geldiğinde gökten rengarenk yıldızlar dökülmeyecekti üzerlerine, güneşin ışıkları güzel kokulu çiçeklere dönüşmeyecekti, öyle düşsel masalsı bir karşılaşma olmayacaktı hayatı boyunca. Masallara inanmayı çoktan bırakmıştı, yalnızlıktan.


    Herkes hayatında en az bir kere deliriyor, düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yağır kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor...

    Bazı acılar var ki onlardan kurtulabilmek için insanın çaba sarf etmesi yetmez; unutmaya çalışmak, zamana bırakmak yahut kabullenmek, yüzleşmek, üstüne gitmek beyhude, ne yapsan geçmez. Kurtulmanın tek yolu o acının seni terk etmesini beklemek; bazen insanlar kadar acılar da yorulur ve giderler...

    Sürekli sızlanan biri olmaktan nefret ediyorum, tek bir adım kaldı, tek bir adım daha.

    “Marifetlerinle aptallıkların arasındaki mesafeyi adamakıllı ölçebilmek, zaaflarını ve gücünü dürüstçe keşfedebilmek, geçmişle gelecek arasındaki hayati dengeyi kurabilmek, benliğinin karanlıkta kalan taraflarını bulup yüzleşebilmek buna bağlı..”

    Birisi hafızasını yitirdiğinde senin için de tanıdık biri olmaktan çıkıyor muydu?

    Annemi hayattayken son gördüğüm anı unutamıyorum, daha doğrusu bilinci yerindeyken gördüğüm son anı demeliyim, çünkü uzunca bir süre hastanede koma halinde yattı ve sonra öldü..

    Herkes hayata katlanabilme yolu olarak bir yalan seçiyordu kendine..

    Konuşmanın bizi ne kadar yalnızlaştırdığının farkında mısın?

    Kötü bir insan değilim ama kötü şeyler yaptım, vicdanımı rahatlatmaya uğraşmıyorum, ne kadar üzgün olduğumu anlatmak mümkün değil.

    Bu bir adam asmaca oyunu;harfleri gizlenmiş bir kelime var,ben aklıma gelen harfleri sayıyorum, sesliler, sessizler,tahmin yürütüyorum,her yanlışım için yandaki boşluğa bir çizgi çekiliyor, dar ağacının yatay ve dikey direkleri, yukarıdan salınan ip, bir yuvarlak kafa,ince bir vücut çizgisi iki kol ve nihayet iki bacak. Her şey doğru kelimeyi bulmana bağlı hayatını sürdürebilmenin yegane yolu bu. Hepimizin yaptığı,ölümün yaklaştığını haber veren çizgiler çoğalmadan evvel hayat veren kelimeyi bulmaya çalışmak.

    Kaybolmanın tek iyi yanı yeniden paylaşabilmeyi mümkün kılmasıdır. Şu sıra kendime sık sık tekrar ettiğim hakikatler bunlar. Allah’ın merhameti, umutsuzluk ve kederin tam ortasındayken tecelli etttiğinde insanın yalnızlık endişesi hafifliyor. Sesinin duyulduğunu bilmek kadar kıymetli ne olabilir? Her yeni düşüncem bir öncekiyle uyumsuz ve hatta çelişkili, bu kıskacın içinde bir yere varamayacağım aşikar çünkü yüreğimdeki çatışmalar gözlerimi kör ediyor.

    Yağmurun şiddetini artırdığı küçük zaman dilimlerinde,daha fazla ıslanmaktan sakınmak için omuzlarımızın gayrihtiyari yapıştığı o tılsımlı anın içinde sonsuza dek kalabileydik keşke.Bedenlerimizi yakınlaştıran aşk yağmuru,ruhlarımızı da iç içe soksaydı, varlığımızın sınırları birbirine karışsaydı,bir ve aynı olsaydık,hangimizin varlığı nerede başlıyor, nerede bitiyor anlaşılmaz hale gelseydi.Yüz yüze baktığımızda kimin kim olduğunu ayırt edemez olurduk böylece;iki ayrı kişilik,sadece bir göz yanılsamasından ibaret kalırdı.Kader çizgimiz bir yerden sonra aynılaşırdı.Tasalar ve sevinçler aynı, hüzünler ve kederler aynıydı.

    Çorba yoksunluğu çağrıştırsa da sıcaklığıyla bunu örten bir yemek; içinizi ısıttığı kadar birlikte olduğunuz kişiyle de aranızdaki içtenliği artırıyor. Gösterişsiz ama vaatkar. Birbirini sevenler ve iyi arkadaşlar birlikte çorba içmeye giderler başkalarıyla arasındaki mesafe nispetinde yemeğe giderler, çorba konfordan ziyade merhamete karşılık gelir; yoksullar yolda kalmışlar çaresizler çorba parası isterler.

    Diline mukayyet olursun kafanın içinde dönmesine mani olamazsın.

    Ben, ‘’Ben’’ olmayınca baba da olamadım.

    Zaten bir evlada baba olacak kadar güçlü değilsen, ötesini hesap etmek de yersiz.

    Yarım kalan her şey insanın huzursuzluğunu ve çaresizliğini büyütüyordu.

    Artık onun için başka bir hayat başlıyordu.

    Ölüm insanı bütün hırslarından arındırır, terbiye eder, ölüm hayata anlam katar, hepimizi toprakta eşitler kibirlenenler açgözlüler benlik kavgası edenler, hırsla biriktirenler yetimleri ve fakirleri gözetmeyenler bilsinler ki ölüm var!
    Beni yeniden karanlıkta bırakmayacaksın değil mi?

    Bazı insanlar boşluğa bakarken, kendilerini önlerinde duran derinliğe bırakmak için arzu duyarlar. Ben, o insanlardan biriyim. Boşluğa atlama dürtüsü diyorlar buna. Yüksek bir yerin kenarında durmuşsun ve dilediğin an kendini bırakabilirsin. Ölüme yakın olmanın insanda yarattığı tuhaf özgürleşme hissi; dilediği an her şeyi sonlandırmanın kıyısında beklemek. Böyle zamanlarda karanlık dürtülere kapılmak yerine doğru soruyu sorman gerekiyor: Çıkış yolu nerede? Doğru soruyu sormadığı için lüzumsuzluklarla oyalanmayı seçen insanlardanım ben. Kaçamak sözlerle, yapmacık, marazi özgürlük hayalleriyle kendimi avutuyorum.

    Bugün yağmur yağacaktı o da vazgeçmiş olmalı..
  • "Türkiye halkı, kayıtsız şartsız egemenliğine sahiptir. Egemenlik, hiçbir anlam, hiçbir şekil ve hiçbir renk ve hiçbir kılavuzlukta ortaklık kabul etmez."