• 400 syf.
    ·14 günde·7/10
    1000Kitap sitesine uzun zamandır üye olmama rağmen ilk defa yorum yapacağım. Bundan sonra okuduğum tüm kitapları tek tek yorumlamayı düşünüyorum.
    Stephen King için tavsiye edilen okuma sırasına göre ikinci okuduğum King kitabı Medyum oldu. Kitabı okumadan önce hiçbir araştırma yapmamıştım. Bu sebeple daha önceden izlediğim "Cinnet" filminin bu kitaptan uyarlandığını bilmiyordum. Konusunu bilmeme rağmen beni şaşırtacak epey öge ile karşılaştım. Filmde anlam veremediğim birçok nokta kitaptaki her karakterin geçmişinin anlatılması ile anlam kazandı. Hatta o kadar karakter geçmişinden, psikolojik sorunlarından, iç hesaplaşmalarından bahsedilmiş ki kendinizi Torrance ailesinden biri gibi hissedebilirsiniz.
    Uzun lafın kısası, ilk başlarda yavaş giden bir hikaye sonlara doğru açılıyor ve kitabı epey lezzetli bir hale getiriyor.
    Medyum'u okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Son bölümde, İslâm'a yönelik eleştirel görüşleri üzerinde durduğumuz Turan Dursun ve Erdoğan Aydın'ın genel olarak eleştirilerinin niteliği, temel görüş ve iddialarının düşünce tarihindeki yeri ve günümüzdeki anlamı ile vardığımız sonuçlar ve önerilerimizüzerinde duracağız. Şunu da belirtelim ki, yazarların eleştirileri, sadece kendi görüşlerini değil başta İlhan Arsel, Server Tanilli gibi yazarlar olmak üzere ülkemizdeki “maddeci sol” düşüncenin -üs-lup farklılıkları dışında temel iddiaları ve nitelikleri bakımından: İslâm'a yönelik eleştirilerini de büyük ölçüde yansıtmaktadır.
    Özetle, yazarlar İslâm'ı pozitivist 'bilim ve akıl ile çağdaş insanlık değerleri" ölçütünde değerlendirirler. İslâmi değerlerin bu ölçülere ters düştüğü, çağın gerisinde kaldığı, modernleşme imkânı olmadığı gibi, modernleşmemizi de engellediği, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği sonucuna varırlar. Ayrıca dinin dogmatik bir yapıda olduğunu, özgür, yaratıcı düşünceyi engellediğini de sıkça vurgularlar.
    Yazarlar ateizmden yanadır, ancak onlar ateizmi felsefi bir problem olmaktan ziyade, ideolojik bir dünya görüşü ve politik bir yaşam biçimi olarak sunmaktadırlar. Eski Sovyetler Birliği'nde ve sosyalizmin hakim olduğu bazı üçüncü dünya ülkelerinde olduğu gibi ülkemizdeki sosyalistler de ateizmi, ideolojilerinin ayrılmaz bir parçası ve prapaganda aracı olarak değerlendirirler ve bilimsel ateizm adıyla takdim ederler. Özellikle Turan Dursun'un -ki o bir sosyalist değildir- dine karşı eleştirilerinin oturtulduğu zemin ile Erdoğan Aydın'ın eserleri ve görüşleri bunun örnekleridir.
    1) Eleştirinin hislerin tuzağından kurtulma ve kapsamlı bir “anlama”, “yorumlama” çabası olarak algılanması gerektiği kanaatindeyiz. Böyle bir eleştiri faaliyeti bir çok bakımdan değerlidir ve takdire şayandır. Hür düşünce ve kültürel farklılıklar ötekilerle diyalog kurarak varolabilir, kendisini geliştirip yenileyebilir. Böyle bir eleştiri bir bakıma kendini ötekinin diline tercüme etmek olduğu için her iki dili de iyi bilmeyi gerektirir. Ne var ki ülkemizde yaratıcı, ufuk ve zihin açıcı, geliştirici ve diyaloğa dayalı eleştiri gelenekleri icat etmeyi başarabilmiş değiliz. Böyle bir gelenek oluşturamayışımızın temel sebebi, hem tarihi kimliğimizi ifade edebileceğimiz inanç ve değerlerimizi, kültürümüzü hem de çağımızın ruhunu gereği gibi kavrayamayışımızdır.

    Kanaatimizce dünya standartlarına ve bilimsel ölçülere göre, gerek müslüman ilim adamları, gerekse müsteşrikler tarafından yapılmış çalışmalara kıyasla değerlendirmek gerekirse, yazarların bu eleştirilerini, “ideolojik kavram ve şablonlar", “bilimsellikten uzak” “avami, kaba, ham, hamasi” bazen de “agresif” unsurların belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak çalışmalarının bu özelliği onların etkinliğini, onlara olan rağbeti, alâkayı azaltması bir yana tam da halk düzeyindeki ilginin sebebini oluşturmaktadır. Daha da üzücü olanı şu ki, bu eleştiriler düzeyinde şekillenen din anlayışı, aralarında bazı aydınların da bulunduğu, azımsanmayacak bir kesimin, çoğu zaman medyada ve siyasi düzlemde gündeme gelen din anlayışının da düzeyine işaret etmesidir. Aslında bu durum toplum olarak bizim kendi kültür tarihimiz, inanç ve değerlerimiz konusundaki amatörlüğümüzün de bir işareti olarak görülebilir.

    Bu durum sadece itikadi bakımdan değil, sosyal, siyasi ve iktisadi bakımdan da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak profesyonellerce belirlenen dünya arenasında, hem “milli varlığımızı” ortaya koymamız zorlaşmakta hem de aleyhimizdeki kültürel ve siyasi tehlikeleri fark etme konusundaki basiretimiz bağlanmaktadır.

    Günümüzdeki bu İslâm eleştirilerinin bir yönüyle XIX. yy'lın son ve XX. yy.'lın ilk yarısında pozitivizmin Türkiye'ye girişiyle, Abdullah Cevdet (1869-1932), Kılıçzade Hakkı (1872-1959), Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1959) vb. isimler tarafından ortaya konulan eleştirilerin” -biraz daha vulgarize- bir versiyonu ve kendi geleneğimiz bakımından “köksüz” olduğunu söyleyebiliriz; Batı kökenli bu geleneğin en önemli zaaflarından birisi de İslam ve Hristiyanlığı “din” adı alında aynı kefeye koyup aynı ölçülerle değerlendirmesidir.
    Modern Batılı araştırmacı Leslie Lipson'un da ifade ettiği gibi İslâm inançlarında, Hıristiyan teolojisinde bulunduğu türden, Tanrının insan biçiminde, bakireden doğma bir oğulun babası olması ve onun yeniden dirilmesi hikayesine, üçlü birlik kavramı gibi doktrinlere, İsa'nın yaşamını ve ölümünü kuşatan mitlere vs. yer verilmez.
    İslâmi doktrin basit, açık ve dolaysızdır İslâm'da Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in peygamberliği kabul edilince gerisi akli olarak temellendirilebilir. Hatta birçok İslâm filozofu ve kelâm alimine göre Allah'ın varlığı peygamberliğin gerekliliği de akılla bilinebilir.

    2)Çalışmamızda gözettiğimiz ve önemle üzerinde durduğumuz
    Şu ayrıma dikkat çekmek istiyoruz. Biz, bilimsel ve rasyonel olarak temellendirilebilecek anlam dünyasına sahip yegane sistemin; İslâm olduğunu iddia etmiyoruz. Her inancın, ideolojinin kendi usülü ve mâkuliyeti içinde kurulabileceğini, tutarlı olabileceğini
    ötekilerle karşılaştırılabileceğini kabul ediyoruz. Ancak bütün bu inanç ve ideolojilerin hakikatle ilgisini kurma, bilimsel değil, felsefi, kalbi, şahsi tecrübelerin ve subjektif tercih ve unsurların katıldığı bir süreçtir. Bilim kendi sınırlarının, tecrübi alanın dışi çıktığında, bilim olma özelliğini ve nesnelliğini yitirir.

    Oysa yazarlar kendi materyalist dünya görüşlerini bilimsel, rasyonel, dini ise bilim ve akıldışı, hayali vs. diye nitelerler. İşte bizim “bilim-dişı, ideolojik” tavır derken kastetiğimiz de budur. Bir insanın bilimsellik adına, “doğru, bilimsel tek yaşam tarzı vardır, herkesin onu kabul etmesi zorunludur” şeklindeki tavrı bilimsel, entelektüel bir yönteme değil, ilkel bir inanca işaret eder.

    3)İslâm'ı değerlendirirken “bilim” ve "akıl”ı temel ölçüt alan yazarlar “bilim“i aklı “Akılcılık ” ile karıştırmak suretiyle zaman zaman “dogmatizm” olarak nitelendirilebilecek “katı, ideolojik” bir yaklaşım sergilerler. Felsefi ve metafizik konular mahiyeti itibariyle deney ve tecrübenin, dolayısıyla pozitif bilimin konusu olmadığı halde, yazarlar -bilimin çağımızdaki otoritesinden yararlanmak amacıyla- İslâmi inançları çoğu zaman bilimsel ölçütlere göre değerlendirirler. Din ve bilim felsefesi açısından değeri olmayan ve önemli problemler içeren bu yaklaşım, bilimin mutlaklaştırılmasıdan/kutsallaştırılmasından başka bir şey değildir.”

    Tarihin hiçbir döneminde bilim kendisini dine karşı bir “kurtuluş yolu” olarak görmedi. Bilimin yegâne “yol gösterici” olduğu görüşü, çağımızda modem pozitivizmin güçlendirdiği bir inançtır. Bilgi imkânları tecrübi alanla sınırlı olan bilim, tasvir edici konumdan irşad edici konuma gelerek, hakikat alanını da kendi ufkuyla sınırladı. Bunun dışında kalanı “gerçek dışı, hayal ürünü” ve “bilim-dışı” olarak niteledi.

    Yazarların da taassupla bağlandığı bu anlayış, “tabu” diye niteledikleri dinin yaklaşımından daha dogmatik bir anlayıştır. Felsefi antropolojideki anlamıyla dogma, “her hangi bir şey hakkında delilsiz olarak, kesin, mutlak, değişmez bir kanaate sahip olma” anlamına gelir. Aslında “dogma” ve “kutsallaştırma", bir yönüyle, hakikati tümüyle kavrama imkânından yoksun ama hakikat konusunda en azından bir kanaate sahip olmayı “varoluşsal bir zorunluluk” olarak hisseden insanın tümüyle kaçamayacağı bir yapı özelliğidir.

    Bilgisel açıdan ve doğurduğu sonuçlar bakımından tehlikeli olan, dogmanın ve inancın değerini, kendi iç tutarlılığı ve temelJendirilebilir oluşu değil, sadece bir otoritenin tayin etmesidir. Bu otorite kutsal bir varlık olabileceği gibi tarih, atalar, karizmatik kişiler, ideolojiler ve bilimcilik de olabilir. Böyle bir kutsallaştırma anlayışı dini değil tamamen insani bir tavır olan taassup ve bağnazlığı doğurur. Dogmatik inancın en olumsuz yanı da insanda tedirgin, agresif, müsâmahasız ve katı tavırlara sebebiyet vermesi, toplumda özgürlüğü, diyaloğu, tartışarak ortak paydaları çoğaltma imkânlarını yok etmesidir.

    Dogmatik inanç ile tarih boyu vahyin insanlardan talep ettiği imanı birbirine karıştırmamak gerekir. Vahiyde de, cin, şeytan, cennet, cehennem gibi doğmaların olduğu kabul edilir. Fakat bütün bunlar dogma olmayan, Allah inancı ve peygamberin doğruluğuna, yani hesabı dogmatik olmadan verilmiş ilkeye bağlıdır. İslâm'a göre iman, dogma olmaktan uzaklaştığı ölgüde değer kazanır. Kur'an insanları delilsiz, zanna dayanan bilden, körü körüne ataları taklit etmekten men eder, yüzlerce ayettte onlar ısrarla çevrelerine bakıp akletmeye çağırır.

    Yazarların önemle üzerinde durduğu “Akıl ve Nesnellik” kavramlarının tehlikelerine karşı, geçen yüzyılda bizi uyaran, özgürlükçü düşüncenin önderlerinden kabul edilen Paul Feyerabend (1924-1994) olmuştur. Ona göre nesnelciliğin ve akılcılğın en önemli tehlikesi kültürel çeşitliliği, yerel gelenekleri yok ederek dünyayı tektipleştirmesidir. Oysa kültürel çeşitlilik, insanoğlunun farklı hayat koşullarına daha iyi uyum göstermesine, dünyadaki
    kaynakları daha iyi kullanmasına imkân verir. Kültür ve gelenekler üzerine çalışan bilginler, bizimkinden farklı kültürlerin bir hata değil, belirli, özgül çevrelerde geliştirilmiş, incelikli bir uyum sürecinin ürünleri olduğu, iyi bir hayatın sırlarını ıskalamak bir yana yakalamış olduğu sonucuna vardılar. Yerel öncelik ve sorunlardan koparıltmış nesnel bilgi, varoluşu epistemik dayanaklardan yoksun bıraktı, kısırlaştırıp anlamsızlaştırdı. Dolayısıyla her kültürün kendine göre işlevsel, nesnel bir aklı vardır.

    Bakunin de, bilimin ve bilimsel bilginin önemine vurgu yaparken aynı zamanda bizi, “tüm rejimlerin en aristokratı, en despotu, en kurmaz ve en seçkincisi olan bilimsel aklın iktidar”ına
    karşı uyarır ve bilimin hakim güçlerin boyunduruğuna girdiğini belirtir.

    Dünya görüşleri ve ideolojileri gereği bilim, yazarların sorgulamaktan kaçındığı kutsalları arasında yer almaktadır. Oysa “bilim nedir” sorusuna gerçekçi ve tatminkâr yanıtlar verilmediğinde dinin doğru kavranma imkânı peşinen yitirilmiş olur.

    4)İslâmi inanç ve değerleri eleştirirken yazarların bir diğer temel iddiası da, İslâmın, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"nde ifadesini bulan çağdaş insanlık değerlerine karşı olduğu onlarla
    uyuşmayacağıdır.
    İslâm kültür ve medeniyeti perspektifinden bakıldığında, bugün insanlığın “evrensel insanlık değerleri” olarak nitelendirilen kazanımları “Allah'a rağmen" değildir. Çünkü İslâm nazarında, vahiy gibi insan aklının kullanımı da ilâhi bir buyruktur. Ayrıca insan fitratının ilâhi boyutu vardır. Dolayısıyla Allah'ın insanlara en büyük lütfu olan aklın, kalbin ve diğer insani yetilerin ahlaki kazanımları da meşrudur. Allah'a, dine ve kutsala rağmen insani kazanım ve hak iddiası, Antik Yunan kültürü ve onun üzerine inşa edilen Batı kültür ve medeniyetine ait bir tasavvurdur ve bugün de anlaşıldığı üzere bir yanılsamadan ibarettir. Yunan kültür ve
    edebiyatında, Batı'da kendisinden “insanlığa uygarlığı bahşeden kahraman” olarak bahsedilen Promethe tanrılardan aldığı ateşi (aydınlığı), yeryüzüne indirdiği için tanrıların gazabına uğrar. İslâm'da ise İblis, Allah'ın verdiği bilme yetisiyle yücelen insanın önünde secdeye kapanmayarak Allah'a karşı geldiği için, Allah'ın lanetine uğrar. Bundan dolayı Batı felsefesinde insan hakları, hümanizm gibi değerler daha çok tanrıya, kutsala karşı ve teizm-karşıtı bir bağlamda gelişmiştir.

    Kendi düşünce dünyalarında yazarların dine biçtikleri rol de, Hiristiyan Batı tecrübesinin ürünü olan, maddeci pozitivist ideolojiler tarafından biçimlenmiştir. Bunun için onlar İslâm'ı insanlık değerleriyle uzlaştırma çabalarını da başarı şansı olmayan “dema-
    goji” “revizyonizm" ve “savunma mekanizması” olarak görürler. Bazı müslümanların ileri sürdüğü, “İslâm'ın bundan ondört asır önce, en ileri düzeyde getirdiği insan haklarını batı henüz keşfetmiştir” şeklinde sözü edilen nitelemeleri haklı çıkaracak yaklaşımların da olduğu gerçeği bir yana, genel olarak bakıldığında yazarların bu iddiasının muhatabı İslâm dini olamaz.

    Özetle bu “bildirgeler” insanlığın başarısıdır. Eğer onlar hakikati ifade ediyorsa onların Hıristiyan Batı'da formüle edilmiş olması önemli değildir. “İlim ve hikmet müminin yitik malıdır, onu bulduğu yerde alır”, İslâm medeniyeti daha önce Yunan felsefesine karşı da bu tavrı göstermiştir. Ancak gerek tarihi tecrübeler gerekse günümüzde yaşananlar bize göstermektedir ki, asıl önemli olan nazari ahlâk teorileri, evrensel bildirgeler vs. değil, bunların hayata geçirilmesidir. Bunun için de evrensel bildirgelerin, “evrensel ödevler ve ahlaki sorumluluklar” bakımından desteklenmeye ihtiyacı vardır. Bu da ancak değer üreten sistemler ve dinlerle mümkündür. Aslında başta Kuran-ı Kerim olmak üzere, ilâhi kitaplar
    incelendiğinde, dini öğretilerin asıl amacının insanlara ahlâk ve değerler konusunda bilgi vermek değil, onları ahlâki ve değer sahibi yaşam konusunda eğitmek ve onlara yol göstermek olduğu anlaşılır.

    Seküler, dindışı felsefe ve ideolojiler de ancak dine benzedikleri veya yaklaştıkları ölçüde değer üretebilirler. Örneğin Sosyalizmin birçok felsefeden farklı olarak insanlara değer bilinci kazandırmasının sebebi de, özde dini bir yapıya benzemesindendir. Teoman Duralı'nın ifadesiyle “manevi insana karşı, maddi beşerin, mevzilenmesi” olarak tanımlanabilecek günümüz dünyasında asıl sorun insanın çıkara, şahsi menfaate karşı eğilimini ifade eden beşeri arzularının nasıl kontrol altına alınacağıdır. Şüphesiz bunun yolu, insandaki manevi, ilâhi, insani boyutu güçlendirmek, ondaki ahlaki erdemleri yüceltmekle mümkündür. İnsanın bu anlamda olgunlaşma faaliyeti de özde dinidir.

    Evrensel insanlık değerlerinin sahibi olarak kabul edilen ülkelerin hakimiyetinde şekillenen günümüz dünyasında, yoksul ülkelerden zenginlere doğru kaynak transferi her geçen on yılda
    katlanarak artmaktadır. Ekolojik yaşamı tehdit eden çevre sorunları bir yana, her geçen gün dünyadaki ekonomik ve sosyal adalletsizlik artarak devam etmekte, insanların bir kısmı sınırsız beslenmenin problemleriyle meşgulken, büyük bir çoğunluğu da temel insani ihtiyaçlarını karşılayamamakta, açlıktan ölmektedir. Bu sorun sadece yoksul toplumların değil, zengin toplumların da sorunudur. Örneğin dünyanın en zengin, en gelişmiş ülkesi olan ABD'de her dört insandan biri yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu tablonun her geçen gün yoksulların aleyhine, varlıklıların lehine bir seyir takip ettiği görülmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, “çağdaş insanlık değerleri” denilen değerler, günümüzdeki şekJiyle dünyadaki insanların sadece bir kısmının haklarını ve menfaatlerini yüceltmekte ve sadece onlara insanca bir yaşam sağlamaktadır. Batı'nın evrensel değerleri ve sekülarizmin, Batıdışı ve özellikle de İslâm toplumlarında özgürlük ve insan hakları karşıtı söylemleri besleyen, meşrulaştıran bir zemine kaydığı konusunda ciddi tartışmalar, bugün Batı gündeminde bile önemli yer tutmaktadır. Şu halde, “çağdaş insanlık değerleri" söyleminin hele “sosyalist” duyarlılıklara sahip aydınları bu kadar cezbetmesi herhalde onların çaresizlik ve tükenmişliklerinin ifadesi olsa gerektir.

    Bu duruma vahyi perspektifle bakınca öyle görünüyor ki, ‘mezarlarına girinceye dek çoğaltma ihtirasının peşinde koşan' ve ‘servetin kendini ebedileştireceğini sanan' insanların etkinliğiyle
    yoğrulan, inanç ve ahlaki değerlerden yoksun bir medeniyet sonunda kendini yok eder ve geride ibret alınacak medeniyet izleri kalır. Kuran'da olduğu gibi tarihte de bunun örneklerine
    rastlanabilir.

    5)Yazarların temel tezlerinden biri de İslâm'ın modernleşme imkânının bulunmadığı, değerini yitirdiği, hatta modernleşmemizin önünde engel teşkil ettiği ve dolayısıyla reddedilmesi gerektiğidir. İslâm'ın, Batı'da Rönesans'tan beri gelişmekte olan topyekün dünyevileşme anlayışının, müslüman toplumlarda sağlam bir mekân tutmasına razı olmadığı, ruhunu ve çerçevesini dini inançtan almayan sosyal, siyasi ve iktisadi hayata daima soğuk baktığı doğrudur. Meselenin bu yönünü yeterince fark edemeyenler, İslâm'ın modernleşmesinden onun modernizme teslim olmasını anladıklarından, İslâm'ın zamana uymakta güçlük çektiğini iddia etmektedirler. Oysa evrensel bir din olan İslâm'ın modernleşmesi, modernizme teslim olup işlevsizleşmesi değil, evrensel mânâ ve ruhunu modern hayata vererek, ona hem muhteva hem de anlam kazandırmasıdır.

    Günümüz dünyasında İslâm'ın ve müslümanların uğradığı eleştiri, iftira ve haksızlığın önemli sebeplerinden biri de, İslâm'ın modernizme karşı direnme gücüne sahip en güçlü düşünce ve
    inanç sistemi olmasıdır. Bu mânada Çin ve Hint medeniyetleri de anımsanabilir. Şu var ki, evrenselleşememiş ve arkalarında doğrudan doğruya sahih bir ilâhi tebliğ bulunmayan, örfler bağlamında, varolagelmiş medeniyetler olmalarından dolayı onların dirençleri de sınırlıdır.

    İslâm evrensel ışığı ile ferdi ve toplumsal hayatın bütün yönlerini aydınlatmak ister. “Aydınlatmak” demek “varolmak için başka bir şeyi yerinden etmek” demek değildir. Bilim, sanat, ahlâk, siyaset, iktisat kendi mâkuliyetleri ve kısmi bağımsızlıkları içinde varolacak, evrensel ışık ise toplumun varoluş zemininde, aşkın olandan kaynaklanan gücüyle, “göklerin ve yerin nuru” (en-Nur 24/35) olmaya devam edecektir. Böyle bir varoluş halinin “ben varsam o yoktur” anlayışıyla ilgisi yoktur. O bakımdan İslâm günlük dilde kullandığımız anlamda bir ideoloji değildir.

    Unutulmamalıdır ki, evrensel olan, Kur'an'ın belli durumlar için öne sürülmüş yorum ve uygulamaları değil, bizzat kendisi ve mesajıdır. Eğer yazarlar eleştirilerinde bu ayrımı yaparak Kuran’ı Kerim'deki tarihsel unsurları ve geleneksel İslâmi literatürü lafzi olarak okuyup günümüze taşıyan katı anlayışları eleştiri konusu yapmış olsalardı, hem büyük ölçüde haklı olabilirler hem de İsİâm'ın modernleşmesi için müslümanları uyarıcı bir etki/katkı yapmış olabilirlerdi. Zaten birçok müslüman yazar da günümüz müslümanlarının nazari ve ameli aklının uzun zamandan beri yetersiz kaldığı, bunun da İslâm'ın evrensel mesajının modernleşmesinin önünde engel olduğunu ileri sürmektedir.

    6)Diğer yandan, müslüman bir toplumda İslâm eleştirisi sadece entelektüel, felsefi bir tartışma değil, aynı zamanda bir kültür,medeniyet değer ve kimlik eleştirisidir. Elbette farklı kültür ve medeniyetlerden istifade ederek kendi kültürümüzü eleştirebilir, zenginleştirebilir ve geliştirebiliriz. Ancak böyle bir faaliyet, yeni katılan unsurların kodlarını kendi değer sistemimizle bütünleştirerek başarılı olabilir. Bu konulardaki ani ve köksüz değişimler toplumda onulmaz yaralar açabilmekte ve asırlar boyunca oluşan ve derin anlam boyutları kazanan semboller dünyamızda ve tarih bilincimizde köklü değişiklikler, aşılması güç problemler doğurabilmektedir. Fert ve cemiyet planında beşeri şahsiyetin devamı önemlidir. Bu istikrar ile oynamak toplumun şuuru ve kollektif bilinciyle oynamaktır. Bu durum toplumsal bunalımlara, benlik ve kültür krizlerine sebep olabilmektedir.

    Aslında yazarların kitaplarında muhatap aldıkları din anlayışı zihinlerindeki din tasavvuru, günümüzde İslâm konusundaki iki sağlıksız yaklaşımı örneklemektedir. Bir yanda, din adına ileri sürülen yavan, katı, uzaklaştırıcı ve dolayısıyla yabancılaştırıcı, çoğu zaman akıldışı ve tutarsız bir dini anlayış vardır. Bu katı muhafazakarlık, aydınlatıp yumuşatılmadıkça, İslâm'ı
    cepheden vurmak için siperde bekleyenler her zaman malzeme bulmakta güçlük çekmeyeceklerdir. Diğer yanda ise din aleyhine önyargılı, ham, yüzeysel, kışkırtıcı bir yaklaşım söz konusudur. Her ikisi de problemlidir.

    Böyle bir problemi besleyen başlıca iki unsurdan söz edilebilir. Bunlardan biri özellikle son birkaç yüzyıldır kendini yenileyemeyen yeni tecrübelerle zenginleştirip yeni ifade yolları üretemeyen katı muhafazakâr dini anlayıştır. Diğeri ise batılı insanın tarihi ve dini (Hristiyanlık) tecrübesinden kaynaklanan ve İslâm dünyasına oldukça yüzeysel biçimde yansıyan, yazarlar örneğinde olduğu gibi zaman zaman ideolojik bir görüntü sergileyen, katı
    dünyevileşme anlayışıdır. Din konusunda, bu iki yaklaşıma bağlı anlayış ve siyasetin de toplum için hayırlı sonuçlar doğurmayacağı açıktır.

    Zaaflarına rağmen eleştirel çalışmalar, “ilerici-gerici, laik-anti laik, sünni-alevi, vb.” daha çok yapay olduğuna inandığımız, fakat uğruna siyasi, sosyal ve iktisâdi ağır bedeller ödediğimiz kutuplaşmaların aşılması, milletimizin birlik ve beraberliği ile selâmeti bakımından önemlidir. Bunun için, toplumumuzdaki bütün kesimlerin birbirlerini önyargısızca anlamaya, yorumlamaya ve diyaloğa yönelik çalışmaların devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Öte
    yandan, Turan Dursun ve Erdoğan Aydın’ın kaleme aldığı bu görüşlerin toplumun belli bir kesimince paylaşıldığı da bir gerçektir. Bu açıdan bakılınca, değeri ne olursa olsun bu görüşlerin gündeme getirilmesinin, sorgulanması ve kıymetinin takdir edilmesi bakımından yararlı olduğu söylenebilir.

    7)Bütün bu problemlerin aşılması için, yönlendirici, araçsal bir din eğitiminden çok objektif, baskısız ve seviyeli bir din eğitimine önem verilmesi gerekmektedir. Diğer yandan, “fikri ve vicdanı hür” fertler yetişmesi için, din ve bilim öğretiminde, bilginin mahiyeti, sınırları ve hiyerarşisinin kavranması, bunun için de “Din ve Bilim Felsefesi” öğretimine önem verilmesi zorunludur. Aksi durumda toplumda özgür düşüncenin gelişmesi, din veya bilim
    kaynaklı dogmatizmin hafiflemesi beklenmemelidir.

    Mehmet Aydın'ın deyimiyle “Bugün müslümanların yeniden düşünmek, İslâm'ın fikri yapısını modern bilim ve düşünceyi dikkate alarak yeniden kurmak gibi zor ama şerefli bir görev ve sorumlulukları vardır.”

    Özellikle XX. yy. boyunca, bu sorumluluğunun farkında ve bilincinde olan, hem İslâm'ı hem de modern hayatı bilen inanmış aydınların çalışmalarıyla, bugün geleceğe daha umutla bakabiliyoruz.
  • 680 syf.
    ·10/10
    İlk defa bu mecrada bir inceleme yazacağım heyecanlı olmakla beraber doğru cümleler kurmak istememin telaşı var içimde. Bir kitabı okuyup, anlayıp inceleme yazmak büyük bir iş bana göre ama Huzursuzluğun Kitabına inceleme yazmazsam asla huzur bulamayacaktım :) Hayatım boyunca okuduğum en muhteşem kitap diyebilirim. Gerek baş ucumda gerek e kitap halinde gerekse metroda okuyacağım şekilde çantamda bulunmasını istediğim tek kitap. Kitabı bu uygulama sayesinde alıntıların hoşuma gitmesi üzerine merak edip araştırdım ve keşfettim. Fernando Pessoa'nın öldükten sonra sandığından çıkan yazılardan vs toplanıp kitap haline getirildiğini duyunca merakım bir hayli artmıştı. Kendinizi iyi hissetmiyorsanız kitabı okumayı erteleyebilirsiniz tarzında bir yorum gördüm ki bence tam tersi. Her kitabın zamanı vardır derdi bir arkadaşım. Zamanı gelince kitap size kendini okutur ve gerçekten de bu kitabı başlamaya korkuyordum ve yanında da biraz kıyamıyordum. Göz gezdirdim ve o kadar güzel tespitler yapılmıştı ki hayran kalmamak elde değil. Psikolojik olarak kendimi en çıkmazda hissettiğim zaman elimin gittiği tek kitaptır Huzursuzluğun Kitabı. Kavranması zor bir kitap. Heyecan ile hemen okuyup bitirdim fakat yıllar sonra okuyunca veya sürekli okudukça kendini yenileyen de bir kitap çünkü her okumanızda anlatılmak isteneni derin bir içsel münakaşa neticesinde tekrar didikleyip ' vay be harbiden doğru' gibi tepkiler verebileceğinizi düşündüğüm mükemmel bir eser. Ne zaman ki hayattan zevk almazsınız ne zaman bi anlam bulma çabasına girerseniz bence okuyun. Huzur bulacaksınız. Hep dediğim gibi ben Huzursuzluğun Kitabında huzur buluyorum! Keyifli okumalar 1000 kitap ailesi. Dilerim huzur bulacağınız ve tutunacağınız kitaplarınız olur.
  • 400 syf.
    Dünden bugüne çok zaman geçti, ancak halen dünyada adaletsizliklerin ortadan kalktığını, yoksulluğun ve açlığın tamamen sona erdiğini iddia edemeyeceğimize göre, insanlığın ekmek kavgası henüz bitmedi, hâlâ devam ediyor diyebiliriz. İnsanlığın bitmeyen kavgasının, insanın toplumla çatışmalarının, yine özgün kurgusal yapılar ve yaratımlar içinde, yeni anlam, yorum ve dil olanaklarıyla ifade edilme süreci devam edecek.meyve bahçelerinde elma toplayarak geçimini sağlayan amerikan işçi sınıfının, büyük amerikan sermayesinin kendilerine ödeyeceği ücretin düşüklüğünden kaynaklı olarak verdiği mücadeleyi muhteşem bir şekilde anlatan John Steinbeck.
    İnsanın damarlarındaki kanı, çarpan kalbini, nefes alışverişini sonuna kadar hissettiren bir atmosferi var.john steinbeck, komünistleri ve verdikleri haşin mücadeleyi öyle güzel ve canlı anlatmış ki. romandan geriye tutam tutam öfke ve hınç. sınıf kinimiz hep canlı !sermaye, sermaye devleti, polis şiddeti, sivil faşizm, medya, anti komünizm tüm bunları romanın sayfalarının arasında bulmak mümkün.romanın ana karakterleri mac ve jim komünist parti üyesidirler jim hayatın sillesini yiyen toy bir gençtir. babası kavgacı bir işçidir; ama hep kaybeden olmuştur. öncesinde hapishaneye düşen jim'in düşünceleri olgunlaşmaya başlamış, mapus da farklı etnik köken ve dinden komünist parti üyeleriyle tanışmıştır. bu hayatında dönüm noktası oluşturacaktır. jim artık kaybetmek değil, uğrunda dövüşülebilecek bir gelecek aramaktadır. işte bu koşullar altında jim, partiye katılır. jim mücadeleye sonuna kadar kendini adamış, kavgacı bir gençtir. jim'in ilk işiyse mac ile beraber ücret düşüklüğüne karşı mücadele etmeye hazır işçi sınıfı örgütlemek olacaktır. mac, uzun zamandır grev örgütlenmesiyle ulaşmış tecrübeli bir komünisttir. yaşamı hep mücadeleyle geçmiştir. mücadele etmek, kavga da yer almak hayatının yaşam enerjisidir. işçilerle bir arada olmak, onları partiye katmak, mücadele zincirine eklemek için her şeyi yapabilecek, kendi deyimiyle her fırsatı değerlendirebilecek inatçı bir komünisttir.kişilerin kendi iç çelişkileri, yaşadıkları süreç o kadar iyi resmedilmiş ki. resmedilmiş diyorum anlatılmış demiyorum. çünkü bana kalırsa resmedilmiş olması ile anlatılması arasında büyük bir fark var. anlatılmış olan okuyucunun yorumunu sınırlı tutuyor daha çok yazar anlatır siz dinlersiniz gözünüzde canlandırırsınız. resmedilmiş olması ise bir tabloya bakarsınız,her şey önünüzde renkler,çizgiler ama ,ressam yanınızda değil daha sessiz yazara göre siz nasıl görürseniz,nasıl algılar iseniz
    bitmeyen kavganın jim ve mac'i yahut doktoru, london isimli işçi önderi, hatta cesur sam'i , şaşırtan joy'u...
    her karakter oluyorsunuz. kimi zaman jim'i kimi zaman doktor'u anlıyorsunuz. aralarında geçen konuşmalarda siz ayrı bir şey söylüyorsunuz bazen görünmeyen 3. kişisiniz bu kitapta. kesinlikle kahraman değil, zaten böyle bir kitabın kahramanı değil karakterleri oluyor ve siz de konumlanıyorsunuz aralarına.
    1965'te john steinback'in bitmeyen kavga adlı romanın türkçe çevirisi toplatıldı neden? - çünkü sömüren patronlara karşı işçilerin birlikte mücadelesini anlatıyordu, bu kitap işçilerin grevdeki kararlılıklarını emeğin mücadelesini yalın ve realist bir dille anlatıyordu.kapitalist sistemin içinde yaşadıkça işçi sınıfının bu kavgası bitmeyecek...
    Bu arada film olarak uyarlanmış ve başrollerini fideli anımsatan mek isminde bir kızılın olması filmi epey ilgi çekici yapmış ve fikrimce bu film bütün işçi sendikalarınca ezilen elleri nasırlı işçilere izletilmelidir ki ağzı lağım kokan ve sömürmekten başka düşüncesi olmayan patronlarının asıl yüzlerini görebilsinler.

    Mutlaka okuyun:)
  • 96 syf.
    ·10/10
    Bu biraz Zarifoğlu okuma rehberi gibi olacak. Henüz başındayım bu rehberin. Zaman olarak da epey sürebilir süreç. Ama faydalanmak isteyene herhâlde bir şeyler katabiliriz. Haydi Bismillah...

    Cahit Zarifoğlu’ndan konuşmayı pek sevmem. Nedense ben hep fazla içeriden gördüm onu. Kendim içeri girdikçe, başkasını sokmak istemedim. Ben gördükçe başkasına -kolayca- aralansın istemedim. Çünkü Zarifoğlu şiiri öyle birinin anlatmasıyla keşfedilecek bir kıta değildi. Gidip görmek, kıtaya daha önce ayak basılmışsa bile bakir topraklara yol almak, bulunan toprağı da bir güzel elemek gerekirdi. İşte Zarifoğlu da böyle. Onu karmakarışık okurken, en baştan, İşaret Çocukları’ndan başlamak istedim. Henüz kıta keşfetmeyi bırakın bu benim için bir rota oluşturmaktan fazlası değildi. Bu kadarcık bir kitap ne kadar sürede okunmuştur gününü söyleyemem. Ama söylemeliyim ki bu incecik kitap öyle bir iki saatte okudum bitti denilebilecek bir kitap değil. Makaleler, yorum okumaları, tefekkür... Henüz rotamı oluştururken ben çokça kaynaktan yararlandım. Ama onca saatimi harcadıktan sonra hâlâ buraya “okudum” diye yazasım gelmiyor. Misafir olduğum evin salonunda koltuğun üstünde bulmuşum da ev sahibi çayları doldurana kadar karıştırmışım sanki. O kadar, o kadar az... Bu yazı da “inceleme” adına pek bir şey içermeyecek açıkçası, o konuda fikir ayrılığına düşmeyelim.

    Kitabı tüm bunların dışında altını çizerek okudum. Öyle kelime avcısı gibi “aşk” gördüğüm yeri karalamadım. Zarifoğlu ne anlatmakta ona takıldım, irdeledim. Şu saçma görünen satırda ne var, çok şey varmış meğer. Hele imgeler, Zarifoğlu hangi imgeyle neyi söylemiş bilmiyorum. Anlamak henüz zor, belki binlerce anlam çıkarıldı ve henüz bulan yok, belki birkaçı... Zarifoğlu okumanın ilk şartı herhâlde bu olacak. Doğrusunu anlamak için çok da debelenmemeli. Zarifoğlu şiiri öyle kendini hemen salıvermez, bir mısra devrilir diğerine sarkar. Kafadaki mana uçup gider o sırada, diğerine atılırsınız. Sonra toptan bir boşluk. Hemen şiire baştan başlamalar... Şiiri anlayın ama doğru olmasa da olur. İnanıyorum ki doğrusu bile şiiri anlamaya yetmeyebilir. O nedenle anlama gayreti doğruyu bulmaktan çok daha önemli. Anlamak/Doğrulamak kelimelerinin farkını anlatamadıysam affola. Son birkaç kelam etmek gerekirse Zarifoğlu’nun gerçeğini (doğrusunu) bilmek -her zaman- onu anlamak değildir. Doğruyu bilirsiniz ama anlamazsınız. Doğru olanı bilmek Zarifoğlu şiirinde daha zor olanı, o nedenle henüz bu kitapta anlamak ve anlamlandırmak daha yerinde olacaktır.

    Bu kitap üzerine ikinci bir okuma gerektiğini, hatta defaatle okunması gerektiğini söylememe gerek yok sanırım. İkinci okuma tüm külliyatı bitirdikten sonra olmalı. Eğer yeterince bağlanılmışsa zaten bu süre okuyucuyu olumsuz yönde etkilemez. Hatta önceki düşüncelerinin bir kısmının silinmesi yeni düşüncelere yer açması açısından faydalı bile olabilir.

    İkinci okumanın ardından altı çizili, üstüne not alınmış sayfalara bir göz atmak lazım. Tekrar söylemeliyim ki eğer Zarifoğlu’nu ve şiirini tanıma maksadıyla okuyorsanız altını çizdiklerinize ziyadesiyle dikkat etmelisiniz.

    Sonrasında bu altı çizili satırları bir deftere kaydetmek şiirleri tanımak açısından faydalı olur. Belki ezber de yapılır ufaktan.

    Eğer bu yazıyı okumuş, İşaret Çocukları üzerine ilk okumanızı yapmışsanız vakit Yedi Güzel Adam’ı tanıma vaktidir. Hayırlı okumalar dilerim.

    (Ayrıca bu yazıya has bir istirhamım olacak. Nedense uzun yazıların hiç okunmadığı düşüncesindeyim. Bir inceleme pek çok beğeni alabilir ama okunuyor mu meçhul. Bu yazımın da okunmayacağına kendimi inandırdım. Hatta öyle çok zahmetli bir durum söz konusu olmadı. Eğer okuduysanız mesaj yoluyla “okudum” yazmanızı rica ediyorum. Şüphelerim doğruysa ve gerçekten burası pek de okunmak için yazılan bir yer değilse ben de gün içerisinde bu yazımı silmiş olur ve bu platformu arşiv maksatlı kullanmaya devam ederim.)
  • Siyaset bölümünde gönderilere bakıyorum, okurlar siyasi ideolojik fikirlerini beyan etmiş. Kimi sağa, kimi sola, kimi ileriye kimi de geriye provoke tarzı gönderide bulunmuşlar. Bu çok normal bir durum, sonuçta herkesin benimsediği düşünceler var, saygı duyulur.Ama bana göre ; daha iyi siyaset ve türevi polemikleri yapabileceğiniz uygulamalar var.

    Anlam veremediğim nokta;Neden gönderilerinizi yoruma kısıtlıyorsunuz?Madem manipülasyonlarda bulunuyorsunuz,madem siyaset hamaseti yapıyorsunuz,madem toplumun içine nifak tohumları serpecek tarzda düşünceler beyan ediyorsunuz da neden kapatıyorsunuz yorumları?


    Bu şu anlama gelir arkadaşlar ;Benim bir kaç bilgim var , artık temeli kıraathaneler mi olur nere olur bilemem ama yazarım da biri yorum yapsa karşılık veremem gibi olur. 😂
    Yapmayın, eğer bu mecrada siyasi ideolojilerinizi taassup çerçevesinde savunacaksanız, eleştiriye de açık olacaksınız. Yoksa yaptığınız tutucu tavır size bir şey katmayacağı gibi, bir fayda da sağlamaz. Güzel günler dilerim 😄👋
  • (Temmuz Ayı Öykü Etkinliği)

    “Colombus’un Amerika’yı keşfettikten sonra bundan başkalarına söz etmiş olması ne büyük talihsizlik!” (Margot Asquit)

    “Ben” dedi, ceketinin iç cebinden çıkardığı pasaportu hiddetle masaya vurarak. “Şahsıma layık görülen bu aziz vizeyi 3 yıldır şerefle taşıyorum. Benim Amerika’ ya olan sevgimi alaya alamazsınız.” Ve arkadaşlarının olduğu kafeyi hızla terk etti. “Lanet olası taşralılar!” diye tartışmayı devam ettiriyordu kendi kendine söylenerek. “Bilmiyorlar. Medeniyetten, insanlığın ulaştığı zirveden habersizler. Dar dünyalarına hapsolmuşlar, ben kapitalizm deyince, tüketim toplumu deyince Platon’un mağara adamları gibi aval aval suratıma bakıyorlar. Bunlara zorunlu medeniyet turları düzenlemeli devlet. Bir Empire State Building’e (kendisi bu kelimeyi çok düzgün bir New York aksanıyla telaffuz etmişti) çıksalar ulaşmamız gereken seviyeyi idrak ederler aslında. Neyse bir gün bizim insanımız da bu insan mucizesi devletin seviyesine ulaşacaktır. Allah büyüktür. (In God We Trust)

    Bugün aslında Muzaffer Bey için özel bir gündü. Bugün, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ayak basışının 528., kendisinin New York J.F. Kennedy Havaalanı’na inişinin 3. Sene-i devriyesiydi. Arkadaşlarıyla buluşmuşken günün anlam ve önemine binaen onlar da istifade etsin diye konuyu Amerika ziyaretine getirmişti. Birkaç hoş kelamın üzerine arkadaşlarına iyi dileklerde bulunmak maksadıyla “Amerika günlerim benim açımdan çok güzel geçti. Rabbim sizlere de en yakın zamanda nasip etsin” demişti. Fakat Muzaffer Bey’in bu iyi niyetli temennisi kötü niyetli arkadaşlarınca “Laflara bak ya, Allah’ın görgüsüzü! Hacca gitmiş sanki pezevenk” gibi nahoş lakırdılarla bölününce az önce anlattığımız şekilde hiddetlenmişti.

    Muzaffer Bey’ in, 3 yıl öne yaptığı ilk ve tek Amerika ziyareti hayatının en büyük dönüm noktasıydı. Yıllardır dişinden tırnağından arttırdığı birkaç dolar ile hayalini kurduğu Amerika’ya bir haftalığına dahi olsa gidebilmek nasip olmuştu. Kendisini az gelişmiş bir şarklı gibi hissettiği için her gökdelende gözleri açılmış, her sokağa hayran kalmış, her metro durağında ‘vay canına’ nidaları atmıştı. Orada geçirdiği bir haftanın sonunda daha önce de bazı belirtileri görülen ‘Kültür emperyalizmi’ hastalığı tüm vücuduna yayılmıştı. Memlekete dönüş yaptığında artık tamamıyla bu hastalığın pençesindeydi. Durumu iyice kötüleşmişti. Önce taşralı olarak nitelendirdiği ve ‘utanıyorum o günlerden’ dediği alışkanlıklarını terk etti. Memlekette her durumda bir fenalık aramaya ve iç çekerek ‘Amerika’da böyle değil’ demeye başlamıştı. “Ben Amerika’dayken…” ile başlayan bir cümle kurduğunda gözlerinde şükür dolu bir parıldama görünürdü. Amerika’dan getirdiği eşyalara sergi gibi özel bir köşe ayırmıştı. (Sadece hatıra olarak sakladığı dolarları memleketin içinde bulunduğu siyasi havada başına bir iş gelir korkusuyla atmak zorunda kalmıştı.). Amerika’ya gidemeyenler mahrum kalmasın diye çektiği tüm fotoğrafları sosyal medyada düzenli aralıklarla paylaşmaktaydı. Bunu, görmemişlik olarak yorumlayanları “Ben memleketimizin çağı yakalaması için amme hizmeti yapıyorum” diye savuşturmuştu. Kültür endüstrisinin açık pazarı haline gelmişti. Tüketimi, bir milletin hayat damarlarından biri olarak görmeye başlamıştı. Paranın satın alabileceği en güzel zevklere sahip olduğunu düşündüğü bu ülkenin ateşli bir taraftarıydı artık. Öyle ki bir keresinde; Osmanlı’nın son dönemleri yaşıyor olsa idi Amerikan mandasını savunabileceğini ima ettiği bile olmuştu. Hastanın zihin ölümü maalesef gerçekleşmişti.

    Bu arada Muzaffer Bey eve varmıştı. İlk iş olarak Amerika hasreti arttığı zaman dinlediği Frank Sinatra’nın New York parçasını açtı. Şarkının “bu serseri ayakkabılar can atıyor gezinmek için/tam kalbinde, New York New York.” kısmına geldiğinde gözleri -her zamanki gibi- nemlendi. Hemen sonra da arkadaşlarına hadlerini bildirmek maksadıyla sosyal medyada bir fotoğraf paylaşmaya karar verdi. Amerika fotoğraflarına göz gezdirdikten sonra çok beğendiği Time Square’da çekildiğini seçti. (Tam arkasına David Beckham’ın boxer reklamı denk gelmemiş olsaydı daha afili bir poz olacaktı). Fotoğrafla birlikte “Ey insanlığın çok şey borçlu olduğu güzel ülke! Tam üç sene önce bugün seninleydim. İlk fırsatta yine yanındayım.” (Kurun düşmesini kastediyor olsa gerek) notunu paylaştı.

    Ara ara fotoğrafa gelen beğeni ve yorumları takip ediyordu. Çünkü dikkatli olması lazımdı. Geçen sene paylaştığı, Hürriyet Heykeli’nin önündeki fotoğrafına “Senin Sam Amcan o Hürriyet hanımın namusunu kirletti ve bütün dünyaya rezil etti.” Diye terbiyesizce yorum yazan birini engellemek zorunda kalmıştı. Neticede liberal de olsa fikir özgürlüğünün de sınırları vardı. (Kendisi liberalizmin McCarthy ekolündendi.). Bunlara göre dünyaya demokrasi götürmek de suçtu. İşte korktuğu başına gelmişti. Yine münasebetsizin biri bir şarkıyla beraber muhalif yorum yapmıştı: “Bunca milletlere yazık/Sömürülmüş bağrı ezik/Seni seven kanı bozuk/Amerika katil katil.” “Kim bu adam ya?” dedi Muzaffer Bey taşralılara karşı gösterdiği kibirle. “Aşık Mahsuni… Ne biçim isim, ilk defa duydum. Önüne gelen şarkıcı olmuş. Neyse şükür ki müziğimiz, bu köylüleri bünyesinde barındıramayacak kadar ilerledi” diyerek kendisini teselli etti. Artık böyle kıskançlıkla yapıldığını düşündüğü yorumlara eskisi kadar üzülmüyordu. Bugünün son paylaşımı için doğru şarkıyı seçti ve “Anlayamazsınız…” notuyla paylaştı:
    https://youtu.be/uGxqtWuUEt8