• Kontrollü ölüme yakın son deneyimimde William Shakespeare'le röportaj yaptım. Pek uyuşmadık. Konuştuğum dilin duyduğu en çirkin İngilizce lehçesi olduğunu söyledi; "cem-i cümlenin kulağını pare pare etmeye müsait"miş. Bir adı var mı lehçenin diye sordu, "Indianapolis" dedim.

    Aşık Shakespeare filminin kazandığı tüm Oscarlar için onu tebrik ettim çünkü filmin odağında oyunu Romeo ve Juliet vardı.

    Hem Oscarlar hem de filmin kendisi için "Bir aptalın anlattığı bir masal bu; sırf gürültü, patırtı; bir anlama geldiği de yok," dedi.

    O kadar itibar kazanmasına yardımcı olan bütün o oyunları ve şiirleri gerçekten kendisinin yazıp yazmadığını pattadanak soruverdim. "Güle gül demesek yine güzel kokmaz mıydı o çiçek?" dedi. "Aziz Peter'e sor!" dedi. Soracaktım.

    WYNC dinleyicisinin bu konuyu açıklığa kavuşturmaya ne kadar meraklı olduğunu bildiğimden, erkeklerle de kadınlarla olan türden ilişkiler kurup kurmadığını sordum. Gelgelelim, hayvan türleri arasındaki yakınlığı öven cinsten bir cevap verdi:

    "Güneşte zıplayıp oynayan ikiz kuzular gibiydik, birbirimize meleyip atırşırdık. Masumluğu masumlukla değiştirirdik." "Değiştirdik" derken, "değiş tokuş ederdik" demek istiyordu. "Masumluğu masumlukla değiş tokuş ederdik." Hayatımda duyduğum en yumuşak pornografik laf bu olsa gerek.

    İşi bitmişti benle. Esasen muhabir bendenize siktirip gitmesini söyledi. "Git, kendini bir manastıra kapat!" dedi ve çekip gitti.

    Mavi tünelden geri dönerken kendimi tam bir aptal gibi hissediyordum. Aslında, gelmiş geçmiş en büyük yazara sorabileceğim sorulara verilebilecek gayet tatmin edici cevapları Bartlett'in Bilindik Alıntıları kitabında da bulmak mümkün. Masumluğu değiş tokuş etmekle alakalı o nadide sözler Kış Masalı'ndandı mesela.

    En azından Aziz Peter'e Shakespeare eserlerini gerçekten de Shakespeare'in mi yazmış olduğunu sormayı unutmadım. Henüz Cennet'e ki zaten Cehennem diye bir şey yok, o eserlerin kendisine ait olduğunu iddia eden birinin gelmediğini söyledi. Aziz Peter şöyle ekledi: "Hiç kimse derken, benim yalan testime girmeye istekli hiç kimse gelmedi."

    Dili bağlanmış, aşağılanmış, kendinden nefret eder hale gelmiş, yarı cahil, Indianalı ihtiyar beygir Kurt Vonnegut, kaydı günün meselesiyle bitiriyor: "Olmak ya da olmamak."

    s.48-50
  • 160 syf.
    ·23 günde·8/10
    Dört ana bölümden oluşuyor De Ki İşte. Oruç Aruoba öyle bir kalem ki, onu okurken kesinlikle çarşaf gibi bir zihne sahip olmak gerekiyor. Dalgalanır gibidir her bölümde bilincimiz. Silkeler ve düşünmeye zorlar. Bu yönüyle de zenginleştiren bir etkiye sahiptir. Çünkü bilmeden kendimizde, yani hayat yolculuğumuzda sorarız sürekli kendimize, tarih boyunca yaşayıp, kendini bulmak isteyen tüm insanların yaptığı gibi.

    Ilk bölüm Anlama-yarış tam bir bilmece! Bir mektup yazmak için çekmeceyi açıp, kağıt çıkarıp, kalemi üzerinde hareket ettirirken bir yandan aklına gelen öğütleri yazdığını farketmek gibiydi.

    Ikinci bölüm Ölüm (de) bu aralar okuduğum şiirlerde ve düşünce kitaplarında sıklıkla işlediğinden mi yoksa gerçekten yüzleşmekten kaçırdığımızdan mı kendini bir topaç gibi hatırlatıyor. Insanın yaşadığı hayatı sorgulaması, durup bir düşünmesi, geriye bakması topyekûn ömrün bir ayrıştırması ossi yönüyle derince düşünülüp işlenmiş.

    Üçüncü bölüm Yaşam (ki) henüz söyleyecekler, anlatacaklar ve dinleyecekler bitmemiş aksine tükenmeyecekmiş gibi bir çağıldama değil miydi zaten? Erdemler, hesaplaşmalar, yüzleşmeler değil midir yaşamak? Elimizde az da olsa bir oyun parkı heyecanıdır bir yönüyle. Onu yaşa diyor Oruç Aruoba.

    Dördüncü bölüm Felsefe (işte) silkeleyici, düşündürücü, bir o kadar da aslında her bölümü birbirine bağlayan bir köprü olmuş. Felsefenin ne olduğu ne olmadığından ziyade yolda olmak olduğunu düşünceler üzerinden, sindirerek, üstelik sorgulayarak kendini, yaratarak bazen yeniden, devam etmek sonunun ne olacağını hatta son beklentisi içine bile girmeden devam edebilmek...

    Güzel şey yürüdüğümüz yaşam denizinde sağımıza solumuza bakmak. Kafasını kaldırıp gökyüzüne bakan felsefeci ve yazarlara ne kadar minnet duysak az!
  • 112 syf.
    Bizi insanlıktan çıkaranların yüzlerine sistemlerini çarpabilecek miyiz?

    Kıran. Ayrıntı Yayınları. Altkültür ya da yeraltı edebiyatı. Ve elbette beklenen şey oluyor.
    “Yürümek amacına ulaşmamayı sürdürüyor.”

    Toplumsal üretim biçimi içinde herhangi bir konumu olmayan varlık; Gecedegiden. Kıran’ın edebi atmosferinin ürettiği bir şey bu. Daha çok, dünyayı anlamakla ilgili. Ya da ne kadar zor bir yerde yaşadığımızın farkına varmak ve mümkünse bunun farkına vardırmakla ilgili. Ki, dünyada işlerin çok zor olduğunu düşünmeyenimiz neredeyse yoktur. Bir de bizim toplum boyutunda ötekileştirdiğimiz ve işin dışına çıkardığımız, hatta bütün o yaşam süreçlerinin dışına çıkardığımız insanlar.

    Dolayısıyla burjuvazinin niyetleri buralarda çözülebilir.

    Dünyanın toplumsal ilişkiler açısından görünen bir yüzey içinde yaşandığını düşünüyorum. Hepimiz bir taraftan varlığımızı sürdürürken, doğrusu yanlışı bir yana, genel toplumsal kabuller ölçüsünde yaşıyoruz. Bir yüzey olarak birbirimizle ilişkilerimizde, hatta kendimizle ilişkilerimizde bazı durumlarda kendimizi çok bastırarak, belli bir kabul noktasından sürdürürken birçok şeyden fedakârlık ediyor feragatte bulunuyoruz.

    Bunu aynı zamanda biz tek tek bireyler olarak kendi içimizde de yapıyoruz. Dışarıda kabul görmeyeceğimiz yanlarımızı, parçalarımızı yok ediyoruz. İçimizde bir yere gömüyoruz. Beckett’in, “aslında herkes deli doğar” diyerek kastettiği şey biraz da bu. Herkes henüz o formu almadan, standartlaştırılmadan, o genel kabulleri henüz bilmeden, itkileriyle, tepkileriyle, içgüdüleriyle, kendi yabanıl doğasıyla doğuyor. Büyüme sürecinde, bir bütün olarak toplumsal kurumlar bu alana hizmet ediyor. Aileden başlıyor. Okulla devam ediyor. Yıllardır artık medya da girdi işin içine. Neyi hissetmemiz, neyi düşünmemiz gerektiğine, neyin olabilir, kabul edilebilir olduğuna ilişkin bu genel algıda, bunun karşıtı olarak birbirimize yükleyerek bunu sürdürüyoruz.

    Mesela, sizin yüzde otuzun ya da benim yüzde otuzum yok. Ya da hiç ortaya çıkmamış. Hiç konuşulmamış. Ve biz bu yüzde otuzun, atıyorum tabii bu rakamı, yüzde on beşini kendimiz bile bilmiyoruz. Oraya hiç dokunmuyoruz. Bakmıyoruz. Yani hiç ilişki kurmuyoruz. Neden? Yalnızca toplumun içinde bir rol edinebilmek için mi? Olmaz olsun, değil mi! Olmaz olsun! Ama bu var. “İçimde katledilmiş bir varlığın izlerini buluyorum” diyor yine Beckett, o da buraya bir atıf. Yani kendi kendimizin içinde bir şeyleri öldürerek ancak var olabiliyoruz. Toplumsal ortam böyle bir yer gibi geliyor bana. Kendilerini katleden insancıklar ordusu. Böyle görünüyor. Bu biliniyor.

    Dolayısıyla bu kapalı alana, bu karanlık alana el atmaya çalışıyor Kıran alegorik bir anlatıyla.

    Kendi hizmetine tabi olması için bir mahluk yaratıyor Gecedegiden romanda. Köle-varlık olarak yer alan üç bacaklı, dört elli, dört gözlü, bodur, üstelik yüzü boş, saçsız ve memesiz ve en başta ağızsız olarak tasarlanan bu kadın imgesi üzerinden aslında Gecedegiden’in kendi ketlenmiş halini işlediğini görebiliyoruz. Yaratma fikrinin Tanrılık iddiası gibi budalaca bir yere vardığı yok kanaatimce. Daha çok doğurgan bir fikir. Yani, bunun üzerinden birçok şey yapılabilirdi. Kıran’ın yaptığı şey biraz kısır kendi içinde. Kitabının kendi darlıkları var. Öyle olması da gerekli zaten. Gecedegiden diye anlattığı varlığın kendisi zaten dar bir alandan anlatılabilir bir şey. Yani, bırakın kahraman olmayı, anti-kahraman olmayı, bir insan olduğundan bile şüphe edeceğimiz darlıkta bir varlık. Dolayısıyla, böyle bir insanın yaratabileceği kendisine ait mahlûkun, yaratılan varlığın da, öyle çok sere serpe, çeşitli ihtiyaçlara yönelik bir varlık olmayacağını kestirebiliriz. Ve bunu ancak bu şekilde anlatılabilir görüyorum.

    Gecedegiden’in kendi darlığı içinde, yaratacağı insanın nasıl olabileceğine ilişkin, bu da bir indirgeme aslında. Kaba terimlerle konuşmamak için, ekonomik ve erotik nedenlerin hayatta çok önemli olduğunu söylemek gerek. Ekonomik nedenleri biliyoruz, toplumsal doğamızın zorunluluğu… Toplumu dönüştürmek, birbirimizi sömürmek, para kazanmaya çalışmak vs. Bireysel zorunluluk da, bireysel doğamızın gereği. Bir anlamda, toplumsal zorlamalar. Cinsel zorunluluklarımızdan kurtulamayız, tabiatımıza işlemiş ama ekonomik zorunluluklardan kurtulabiliriz. Dangalakça bir durumdan bahsetmiyorum. Her şey günlük gülistanlık olacak fikri değil. Ama biliyoruz ki, şu anda yedi milyar nüfusun çok daha fazlasını besleyebilecek kadar gıda üretiliyor. Afrika aç. Amerika obez. Yani böyle dengesiz ve çarpık bir ekonomik yapısı olduğu için dünyanın, kapitalist sistemin, mahlûk yaratma fikri biraz da buraların aydınlatılması fikriyle ilgili. Gerçek dünyayla bilincimiz arasındaki çelişkiyi, farkı, o açmazı, uçurumu, o bir türlü kapanmayan mesafeyi aydınlatıyor. Dünyayı çok doğru yaşadığımızı düşünmüyorum. Bir takım atfettiğimiz değerler, anlamlar gerçek dünyada işleyen şeyin yerine geçiyor. Ama bu tabii, bir bakıma, kendi yarattığımız yalan bir dünyada. Kendimizin de düşündüğümüz insanlar olmadığımız gibi... Bu, kendi mahlûkumuzu yaratma hali.

    Gecedegiden’in şikayet ettiği bir diğer şey arınmak için büyük çaba harcadığı insanlar ve onların “o sümüksü ilgi”leri. Etkileri. Çok karmaşık bir tarafı yok aslında bunun. Eğer sadeleşmek istiyorsanız, gerçekten azalmak, gerçekten temizlenmek, kendi saflığını yaşamak, kendi içindeki o doğayı yaşamak gerekir. Doğu bilgeliklerine varan bir şey bu. Fakat gerçek hayata ne derece uyarlanabilir, bilemem. Bunlar insanı inciten şeyler. Yani, bu dünyada bulunmak! Gecedegiden’in yapmaya çalıştığı şey, kendine kapanmak ve saf bir varlığa dönüşmeye çalışmak. Kendisiyle eşit, kendinden başka hiçbir şey olmayan…

    O ilgiden kurtulmaya çalışmasına şaşırmıyorum. Çünkü o ilginin kendisi, hele ki Türkiye’de, yani, dersine çok fazla çalışmamış insanların dünyasında, şekilsiz, amorf, herkesin aşağı yukarı birbirine benzediği, ne yazık ki lümpen bir çorbaya benzeyen toplumsal ortamda, insanların bize ilgi göstermesi, insanlarla ilişki kurmamız, bunların hepsi büyük bir acı kaynağı. Tabii ki, Gecedegiden bunu böyle tasarımlayamaz. Gecedegiden’in kendi gerçekliği var. Bu gerçeklik de yaşantılanmış bir gerçeklik. Dolayısıyla yazdığı şeyin içinde ve kendi formuna uygun davranmak zorunda. Gecedegiden’in dertleri daha başka. Güvenlikle ilgili sorunu var. Dış dünya ile ilgili sorunu var.

    “Önce yerden eline geçirdiği bir taşla vuruyor kafasına. Aniden Kaplan! Tak! diye bir ses patlıyor. Artık çıkan seslerin gereksiz olduğunu kimse iddia edemez.”
    İşte bu, dış dünyayı reddetmenin alegorisi.. Dışarıdan gelecek ilgiye, o kendi içindeki yoğunlaşmayı dağıtacak ilgiye karşı onun tepkisi. Bu bir duvar. Burada anlatılan şey gerçekten bir cinayet değil. Kimseyi öldürmüş değil. Okuduğunuz metne inanmayın. Arkasında başka bir metinsel durum var. Ya da bilgisel bir durum var. Ya da daha saf. Dolambaçlı bir yolla ifade etmiş olsa bile, aslında anlatmak istediği şey çok basit. Bir insan hayat karşısında tedirgindir ve kendini korumak ihtiyacındadır. Bunun karşısında da kendisine yöneltilecek bir ilgiyi gerekirse cinayet işleyerek yok edeceğini ima eder.


    Kapitalist çağda ekonomi ve cinsellik ilişkisi üzerine ilkel bir model ele alıyor Kıran, buradaki tespitler son derece şematik ve sert. Sadeleştirmeye çalışırsak; temel olana inmek için bir kabuk soyma hali diyelim. Arta kalan her şeyden kurtularak bir öz üzerinden hareket etme etkinliğiydi olsa olsa. Amacı belki de yine günümüzde yaşayan insanı eleştirel bir işaretlemenin konusu yapmaktı. Farkına varmak ve farkında olmak, insanın doğası, temel varlığı hakkında bilgi sahibi olmak, insan denen varlıkla baş etmenin bir yoluymuş, ya da buna giden yolda bu bir aşamaymış gibi geliyor. Bilinçsizlikle tesadüfi ya da kadercilik gibi metafiziksel kavramlarla aşılabilirmiş gibi gelmiyor.

    Amerika'da idam infazı biletlerinin pazarı olduğunu ve insanların cinayeti canlı izlemek için bu hakkı maktul yakınlarından büyük paralarla satın aldıklarını söylesem, bu bize sadece Amerikalı insan formu hakkında mı bir şey söyler; yoksa insan formu hakkında genel bir bilgi midir?

    Yine Amerika'dan bir başka canlı örnek; 300 küsur milyon nüfuslu devasa bir kıta bu ve pek çok komada, makineye bağlı insan yaşıyor. Bu insanların çoğuna hastanelerde bakılıyor. Bunlarla ilgilenen doktorlar bu hastaların kadın olanlarının hamile kalmasının önüne geçemezler ve onları ilaçla desteklerken doğum kontrol preparatları da vermeye başlarlar. Olası babalar erkek hastabakıcılar; ama bunun bir tür seks ticareti olarak da belli bir müşterisi bulunuyor. Yine insana dair iğrenç ötesi bilgiler.
    Ve dünyanın her yerinden bu gibi örnekler verilebilir…

    Diyesim; zalimlik ve faşizm uzakta değil, içimizde. Bu bizim doğamızda var ve bununla baş etmenin yöntemleri ne olabilir diye düşünmeliyiz elbette. Ama iki şey var; insan tabiatı ile baş edilemez, kazanamayacağımız bir savaşı başlatmış bulunuyoruz…

    Gecedegiden ise bir tür direniş içinde.

    Kapitalist üretim süreçlerine katılabilmek için, çöplüğe- belli insan olma kalıpları içine yerleşmemiz gerekiyor. Eğitim vb süreçlerden bahsetmiyorum. Misal, kitabın henüz başında hastalanmaya çalışır Gecedegiden. Oysa hastalanmanıza sadece belli bir süre izin vardır; hele deliler, belli bir model çerçevesinde işleyebilen kapitalist işletmelerde yer alamazlar. Bedensel sağlığınız, kendinizi sömürülebilir bir durumda tutmanız için elzemdir; ikide bir hastalanan eleman tazminatsız kapının önüne konur. Hastalanın demek direnmenin bir biçimi olabilir mi? İsterseniz elbette. Önceden bilinebilir biçimde, davranışları kestirilebilir biçimde bir yaşamınız olmalıdır. Planlamaya uyan insanlar ancak bu üretim süreci için anlamlıdır. Kestirilemeyecek davranışlarda bulunanlarla iş göremez mevcut sistem. Emir alabilmelisiniz. Gecedegiden'de bu da bulunmuyordu. Emir almayı bilmiyor, çünkü bu sosyalizasyon süreçlerinin içinde yetişmemiş. Ehlileştirilmiş akıllı hayvanlar… olmayı reddedebiliriz.

    Yaşamsal enerjimize, yaratıcı enerjimize, bütün zorluk ve açmazlarına rağmen birbirimizle kuracağımız yeni ilişkilere sahip çıkabilir, bizi sömürmelerine izin vermeyebilir miyiz? Bizi insanlıktan çıkaranların yüzlerine sistemlerini çarpabilir miyiz? Bir roman bunları yapamaz elbet, ama az da olsa bir bilinç… yayabilirse, oluşturabilirse… gerçi pek... Yine de…

    Neyse.

    Bu yerleşik algıyı kırmak gerekiyor. Çok daha başka biçimlerde düşünmek, belki başka kalıplarla artık hayata müdahale etmek gerekiyor. Fakat bunu tek başınıza yapamıyorsunuz. Yapmaya kalktığınızda yalnızca dışlanmakla kalıyorsunuz. Çok fazla bir anlama tekabül etmez bu. Kaotik bir anarşi ortamından bahsetmiyorum. Ama okuyarak, yazarak, paylaşarak, düşünerek, çözümleyerek bütün bu alana müdahale edebilecek bir muhalefet tarzı oluşturulabilir.

    Kendi içinden gelen eylemlerden herhangi birinin sonuna kadar takip edilmesiyle gerçekleşen bir şey.
    Bunun için de bayağı bir yol geçmesi gerekiyor insanın. Hayatı denemesi gerekiyor. Denemesi ve kaybetmesi gerekiyor. Birçok şey yapmış olması gerekiyor. Bizde ise hiçbir şey yapılmıyor. Aptalca bir televizyon kültürü… Aptalca bir sosyal medya kültürü… Bu, dünyada da böyle filan demeyin. Dünyada böyle değil. Okumayan, okuyanı reddeden, okuyanı karşısına alan, okuyandan rahatsız olan, düşünmeyen, sadece tüketen, bilerek aptallığın kuyusunda yaşamayı bir zevk haline getirmiş bir toplumsal yapı var ve buna müdahale etmek gerekiyor.

    Demeye çalıştığım; biz toplumsal yaşamı, verili kültürü kendimize temel kabul etmezsek, işin rengi değişiyor. Algılarımız değişiyor. Ve tabii toplumsal ortam da bununla bağlantılı olarak değişiyor. Gecedegiden, Resul de öyleydi. Yazdığı şiirlerde de çok fazla bu var. Bir tür direniş, itiraz etmek… Yeryüzünün bu formuna, insansoyunun biçimlenen bu haline…

    Geçmişte böyleydi, gelecekte de böyle olacak gibi bir tutuculuk içinde de değil.
    Mevcut insan olma biçiminin çözülüp dağılması gerektiğinden bahsetmek gerekir öncelikle. Çünkü ilişki kuran süjeler, biziz. Dağılabilmesi gerekiyor ki, yeniden yapılanabilsin. İnsanlığın geleceğini sağlam görebileniniz var mı? Bu konuda da kafam çok açık değil doğrusu. İnsanlığın kendini sürdüremeyebileceğini düşünen biriyim. Bundan kaçınmanın tek bir yolu olabilir: bu da çok naif kalıyor belki ama kendi doğasıyla barışık, doğayla barışık, yeryüzüyle, uzayla, yaşadığı atmosferle, nefes almakla barışık olmak…

    Yeryüzüne ihtiyaçlarımız paralelinde şekil verdik ve ikinci bir doğa yarattık. Bir de dille, düşünceyle de gerçek doğa ile aramıza bir mesafe koyuyoruz. Yabancılaşmanın biçimlerinden bahsediyorum aslında ve çözülüp dağılması gereken şey bu. Yoksa hiçbir sistemi kimsenin yüzüne çarpabileceğimiz yok.

    Hayat zaten yokuş yukarı çıkmayı çok fazla sevmez. Bunu nadir durumlarda yapar. Biz hayatın bütün sularını yokuş yukarı çıkarmaya çalışan insanlarız. Bu yüzden böyleyiz. Bu yüzden aslında yaşamın dışındayız.

    Bol şans.
  • Herzl, 1895'te kitabını yayınlamadan önce onu eleştirenlerden biri vücudunu dahi ortadan kaldırmak istiyor ve yüzüne karşı şunları söylüyordu: "Yahudileri korkunç bir zarara soktunuz Herzl buna şöyle cevap vermekten çekinmiyordu: "Bütün Yahudi düşmanları içinde en büyük olmaya hak kazanıyorum.."

    Siyonist ve antisemit projesinin çarpıklığının tamamiyle bilincinde olan Herzl, halka şunları ilan etmişti:

    "Yahudi düşmanları bizim en ileri dostlarımız olacaklar. Yahudi düşmanı ülkeler bizim en yakın müttefiklerimiz arasına girecekler. Yahut daha da ileri giderek: "Bu fikir Bay Drumont'a yine kopya verecekse zararı yok." diyordu.

     Herzl aslında antisemitler tarafından geliştirilen bütün fikirlerden yararlanıyordu: İngiliz Roschild'i 1902 de Siyonizme girmeden önce Herzl: "Roschild evi, dünyayı tehdid eden bu ahtapot'un gerçek yüzü" adını taşıyan bir tema ile açılacak bir kampanyayı büyük Yahudi para babalarına karşı gizli bir tehdid savuruyordu.

     Yahut daha da ileri giderek Yahudilerin bulundukları yerlere uymadıklarını kafalara sokabilmek ve aynı zamanda Yahudilerin ulusallığı konusunda yarattığı şüphelere karşı çıkan din adamlarına cevap verebilmek için şunları yazıyordu: "Britanya vatanperperliğinin başlıca şampiyonu, büyük Londra Hahamı M. Alder isimli bir Almandır. Prusya vatanseverliği konusunda en ilginç ders bir Macar olan Berlinli Haham Dr. Maybaum tarafından verilmiştir. Ve çok yeni bir zamanda Brüksel Hahamı Bay Bloch, Belçikalılarla birlikte protestolara katılmıştır. İsminin ifade ettiği anlama bakılırsa bu zat, ne bir Flaman ne de bir Valondur..." En ileri Yahudi düşmanları da başka türlü konuşamazlardı.

    Fakat Theodor Herzl çok iyi bilmektedir ki Yahudileri bulundukları ülkelerden kaçarak İsrail'e göç etmeye ikna etmek için siyasi Siyonizm'in "Yahudi düşmanlığı" kavramına ihtiyacı vardır. Herzl'in bu fikrinin, siyasi Siyonizm tarafından, bu günlere kadar nasıl değişmez bir temel olarak korunduğunu ilerde göreceğiz. Judaizm bir din olarak değil de bir ulus olarak düşünmeye başlandığı noktadan itibaren artık "Siyon'a geri dönüş" gibi motifler değersiz olur. Zaten tarihsel açıdan bunun çok az rol oynadığını daha önce göstermiştik. Geriye "ulusötesi bir ulusçuluğu" tahrik etmek kalıyor. Bu davranış Yahudileri içlerinde yaşadıkları halkın yabancısı olarak göstermek, böylece "Yahudi düşmanlığının" en çok ihtiyacı olduğu gıdayı ona sunmak ve göçü hızlandırmak için işkence iddialarına kuvvet kazandırmaktır. Herzl'in "Yahudi düşmanlığının" kabarmasından korkmak bir yana, onu hareketlendirmek için giriştiği çabaların sırrı buradadır.

     Bununla birlikte Herzl'e yönelen uyarıların da ardı arkası kesilmemiştir. Avusturya Parlamentosu Başkanı Baron Johann Von Cholemski Herzl'e şunları yazıyordu: "Eğer eğiliminizin ve propagandanızın emeli Yahudi düşmanlığını körüklemekse bunda başarılı olacaksınız. Tamamiyle inandım ki böyle bir propagandanın sonucunda Yahudi düşmanlığı çığ gibi büyüyecek ve siz ırkınızı bir katliama doğru sürükleyeceksiniz."
  • 168 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Evet,dün başladığım yeni modern klasik kitabımı da şu an tamamlamış bulunmaktayım.Aslında yazarın içsel sesleri,düşünceleri,anlatım tarzı olsun tam bir modern klasikti diyebilirim. Bu kitabı merak etmemin asıl sebeplerin birisi de konusunun direkt beni ilgilendirmesiydi sanırım.
    Konusundan bahsedecek olursak tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir hekimimiz-ki yazarın kendisi- var ve ilk ataması de ücra bir köye oluyor.Genel olarak burada geçen anılarından bahsetse de sonraki atandığı yerden de kesitler okuyoruz kitabında. Hele sondan bir önceki bölüme bayıldım tam anlamıyla(çok spoiler vermek istemiyorum açıkçası).
    Özellikle bir tıp öğrencisi olarak okurken her şeyi fazlasıyla içselleştirdim ve empati kurdum sürekli.Sanırım bu yüzden de gerçekten etkiledi. Her şeyi çok gerçekçi bir biçimde yansıtmış. Evet beni ilgilendirdiği için anlama konusunda sıkıntı yaşamadım ama hiç bilmeyen birinin bile rahatlıkla anlayabileceği dilden yazmış yazarımız ve hekimimiz. Bilimsel sözcükler yer alsa da açıklamalar gayet yeterli ve tatmin edici diyebiliriz.
    Peki okunmalı mı bu klasik eser? Bence evet zaten klasik eser okumanın insana kendini geliştirmesi açısından çok yardımcı olduğunu düşünüyorum ve bu eser de aynı şekilde. Ama açıkçası müthiş bir akıcılığı ve sizi meraklandırıp okumaya sürükleyen bir hikaye yok ortada. Yani sırlarla dolu bir kitap arıyorsanız pek de size uygun olduğunu söyleyemem.
    O yüzden gerçekten güzel bir modern klasiği okumak isterim derseniz size tavsiye edebileceğim bir kitap.
    Şimdiden iyi okumalar dilerim...
  • 528 syf.
    ·6 günde·9/10
    Kazananların tarihini bir kenara bırakalım. Hele ki II. Dünya Savaşı'nda. Hepsini defalarca okuduk ya da izledik. Peki kaybedenlerin aynı tarihe bakışı nasıldı?
    Bu kitapta eski bir asker ve iyi bir tarihçi olan Liddell Hart tam bunu yapıyor. Savaşı kaybeden Alman generallerle bir bir görüşerek II. Dünya Savaşı'nın Alman tarafını çok detaylı şekilde irdeliyor. Savaş niçin kaybedildi? Nerelerde hata yapıldı? Ne yapılmalıydı? şeklinde pek çok soruyla generallerin taktiklerini, Hitler'le olan ilişkilerini, Hitler'in 6 yıllık süreçteki her bir olaya bakış açısını en üst komuta kademesinin ağzından ayrıntılı olarak okuyucuya aktarıyor. Bundan önce okuduğum iki kitap (Kan Kırmızı Karlar / Vatan ve Führer İçin) Alman askerlerinin cephedeki durumlarını anlatıyordu. Bu ise o cephe hattındaki durumların perde arkası nedenlerine odaklanıyor ve milyonlarca insanın hayatına mal olan kararların hangi koşullar altında verildiğini gösteriyor. Bu bağlamda üç kitabın birbirini müthiş şekilde tamamladığını söyleyebilirim. İkinci Dünya Savaşı'nı okumayı sevenlerin kesinlikle ıskalamaması gereken tam bir ayrıntı kitabı. Tek bir sorunu var. O da Liddell Hart'ın eski İngilizceyle ve uzun cümlelerle yazdığı kitabın çeviri zorluğu. Çevirmen de kitabın başında bunun zorluğundan bahsetmiş zaten (ki çok da iyi iş çıkarmış). Bu bağlamda cümleler biraz uzun ve hızlıca okunması zor. Eksiksiz bir anlama için bazı cümleleri defalarca okumak gerekiyor. Bunun dışında gerçekten çok iyi bir kitap.
  • 576 syf.
    ·20 günde·Puan vermedi
    Öncelikle NFK’den bahsetmek gerekirse; 1940 öncesi NFK ile 1940 sonrası NFK iki ayrı kişiliktir ve neredeyse birbiriyle alakası yoktur. Mina Urgan da “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında 1940 öncesi NFK ile yaşadığı anılardan bahsetmiş. Mina Urgan’ın tanıdığı NFK’yi, yine Mina Urgan’ın kaleminden biz de tanıyalım, bakalım kimmiş?

    https://hizliresim.com/SsYWjw
    https://hizliresim.com/TGwkRZ
    https://hizliresim.com/yfpB4a
    https://hizliresim.com/jZr6Nf
    https://hizliresim.com/jy0xw2

    Eveet. 1940 öncesi NFK hakkında az biraz bilgi sahibi olduk. Şimdi de 1940 sonrası NFK’nin yazmış olduğu bu kitap hakkında konuşalım ve ikinci NFK’yi tanıyalım biraz da. Bazı alıntılar hakkında konuşarak devam edeceğim.
    1) "Biz aklımızı peşin olarak (sahibine) teslim ettik ve ondan sonra bize geri verilen akılla düşünmeye başladık. İşte esasta hür, istiklâlli, kudretli; ve eseriyle, tesiriyle, her şeyiyle her şeyin üstünde olan akıl budur!"

    Asıl özgürlüğün Tanrı’ya biat edilmiş bir akıl olduğunu ve Tanrı’ya sorgusuz sualsiz bağlanmış bir aklın, gerçek akıl olduğunu söylüyor.
    Tanrı bağlamı etrafında dönen bir akıl, sadece “Tanrı düşüncesi”ne hizmet etmiş olur. Tanrı varlığına zıt bir gerçek gördüğünde ya bunu elinden geldiğince evirir çevirir, eğer büker ve Tanrı bağlamına oturtur ya da direkt reddeder. Bu mudur gerçeği bulmaya çalışan özgür akıl (!)
    Mesela birkaç örnek link bırakayım aşağıya. Bu insanlar da kendilerince, akıllarını Tanrı bağlamına sattıklarına inandıkları için bu halde değiller mi? Tek fark arada “hacı, hoca” denilen birkaç aracı olması.

    https://tr.m.wikipedia.org/...C3%BCz_skandal%C4%B1
    #79261610
    #79402447
    #79158241
    #54521597
    #54575163
    #54519270

    “İslam mükemmel ama kullar değil”ciler gelmeden onlara şunu da söyleyeyim, hatta ben söylemeyeyim Tanrı’nız söylesin:

    NİSA 89: Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler. (İman edip) Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.
    ENFAL 39: Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse kuşkusuz Allah yaptıklarını görmektedir.

    Kendinden olmayanı dışlamamayı bize ta ilkokul sıralarında öğretiyorlar. İlkokulu da geçtim, en başta evde öğretiyorlar. Ama gel gör ki, inandığın dinin inanmayanlarla dost olunmamasını, hatta ve hatta bulduğunuz yerde öldürülmesini emrettiğini okuyorsunuz. Tanrı kavramını bir kenara bırakıp, bu yukarda yazılanların ayet olduğunu unutup tekrar okusanız, gerçekten “özgür bir akıl” ile, çoğumuzun onaylamayacağı bir durum. Ama işin içine “Tanrı emri” girdiği zaman gayet meşru karşılanıyor. Bu mudur özgür aklınız? Ne farkınız var peki, Naziler döneminde “emir kuluydum, napayım?” diyerek onca insana işkence edenlerden?
    “Ama canım tefsiri de önemli, salt ayet okumakla doğrusunu anlayamayız” diyenlere de şunu söyleyeyim: Ne söylenilmek istenildiği ayette gayet açıkken, tefsir okuyunca ayetin gerçek anlamından uzaklaştığınızın farkında değil misiniz? Gayet apaçık bir kitapsa, neden tefsirine gerek duyuyorsunuz? Çünkü birilerinin sizin yerinize , hoşunuza gidecek şekilde yorum yapmasını seviyorsunuz. Çünkü aklınızı Tanrı bağlamına odaklayıp, apaçık okuduklarınızı bile bir şekilde “aslında orda onu demiyor” deyip eğip büküyorsunuz. İşte NFK’nin “özgür akıl” tanımı...

    2) “Doğu, Batı yüzünden ucuzcularla dolmuş, Batı ise kendi yüzünden ve kendi kendisine çürüğe çıkmıştır.”
    “Yine basitlik ve ucuzlukta en büyük "girift"i ve en ileri "pahalı”yı temsil eden (Aynştayn), asrımızın muazzam ucuzluğuna muazzam dehâsını maddenin nihaî istismarı yolunda kullanmak suretiyle misâl teşkil etmektedir.”

    “Bilemeyeceklerdir ki Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.”

    Doğu’nun yanlışlarının Batı’dan kaynaklandığını savunmak... Bu sanki biraz “hatalarının sorumluluklarını üstlenmek” kabiliyetiyle ilgili bir durum. NFK’de bu kabiliyeti pek göremedim açıkçası. “Üstat” diye adlandırılan birisinin bu kabiliyetten yoksun olması büyük bir eksiklik bence. Çünkü yazdığı yazıların tarafsızlığını zedeler. Gerçi NFK’nin tarafsız olması gerektiğiyle ilgili bir endişesi olan yok nasılsa. Çünkü hayranları zaten bunu istemiyor tam tersi pohpohlanmak istiyorlar :)
    Ayrıca “Batıyı anlamak hakkı, her şeyi anlamak hakkiyle beraber sadece müslümandadır.” Şeklindeki cümlesiyle, bir Süper-Mürşit’e yakışmayan kibir örneği sergilemiş. Aklını peşin olarak bir Tanrı’ya teslim edenin “her şeyi anlama hakkını” nasıl iyi bir şekilde kullanabileceği de meçhul tabi :)

    3) “İslâmda halk, hakkın zâhiri ve hak, halkın bâtını olduğuna göre, İslâmî devletin tek ölçüsü Haktır ve biricik hâkimiyet onundur. Halkın değil, Hakkın hâkimiyeti...”
    Açıkça demokrasiye karşı olduğunu belirtmiş zaten. En basit bir önekle; kendisi oy kullanmak istemiyor, yöneteceği kişiyi kendisi seçmek istemiyor demek ki. Aslında NFK haklı. Bu düşüncede olanlar oy kullanmamalı belki de. Çünkü nerde Allah diyen ama işini iyi yapmayıp her türlü hile hurdayla, dalavereyle uğraşan insanların seçilmelerine sebep olabiliyor büyük bir çoğunluğu. Sonra da tüm toplum, bütün bir hayatını kötü yöneticilerin elinde oyuncak etmiş oluyor. Ne gerek var ki! Madem illa şeriat diyorlar, demokrasinin nimetlerini de bir kenara bırakıversinler, kalan sağlarla bir nebze de olsa bir şeyleri değiştirebiliriz belki.

    4) “İnsan hayatına kıyanların hemen başlarını uçuracağına, onlara hayatını bağışlayan; ve hırsızlık edenlerin derhal kollarını keseceğine kendilerine hapishane köşelerinde rahat rahat geviş getirecekleri yataklar ve sanatlarını ilerletecekleri dershaneler hazırlayan zihniyet, birer kötü kişiye medeniyet göstermek için bütün iyi kişilerin hayatına ve malına kıymış olmak mânasındadır. İslâm adâletinden başka her ölçü, bizce cezalandırmaya yeltendiği kötülükle bilmeden ittifak halindedir.”
    Öncelikle ceza nedir ve niçin verilir bunu sorgulayalım mı?
    Cezanın sözlük anlamı: “yasanın, topluma zarar verdiğini kabul ettiği eylemlere karşı öngördüğü yaptırım.

    Genel manada cezanın anlamı bu. Peki cezayı niçin veririz, bir düşünelim... Çocuğunuz olmuş olsa ve bir hata yapsa ve siz de ceza verseniz, bu verdiğiniz cezayla neyi amaçlarsınız?
    Yaptığı hatayı bir daha yapmaması, ayrıca yaptığı hatanın bedelini “insanca” ( bakın altını çiziyorum) “İNSANCA” ödemesi için verilir ceza. Cezanın amacı intikam almak değildir. Suç işleyenin bir daha suç işlememesi için verilen bir uyarıdır, işlediği suçun da bedelidir. Ancak bu bedel ödetilirken karşı tarafın da insan olduğu unutulmamalıdır. Suçlu dahi olsa birisinin elini, kolunu kesmek, onu öldürmek insanca değildir. Hele ki diğer insanlara ibret olsun diye bunun yapılması, korku tahakkümü altında insanların kontrol altında tutulması hiç ama hiç insanca değildir.
    Peki suç işleyen insanların ise, aldıkları ceza dışında, onları toplumdan tamamen soyutlayarak ve sanatsal, düşünsel vs. gibi her yönden gelişmelerine imkan vermemek, onları sağlıklı bir birey olarak tekrardan topluma kazandırmaya çalışmamak insanca mıdır? Bu da kesinlikle değildir.

    NFK üzerinden bir şey söylemem gerekirse; 1940 öncesi NFK için “Geçmişim bir çöplüktür. Çöplükleri sadece kediler ve köpekler kurcalar.” diyerek önceki yaşamında yaptığı, şeriata göre suç sayılanları unutturmaya çalışması ama başkalarına gelince “eli, kolu kesilsin” vs. gibi cezaları savunarak, o kişilere ömür boyu unutamayacakları bir iz bırakılmasını istemesi hangi adalet anlayışına sığar? Bir şeyler anlatmadan, yüzlerce sayfa dolusu şeyler yazmadan önce tutarlı olup olmadığının farkında olmalı insan.

    5) “Aya biz gidecek ve oraya, bilmem kaç yıldızlı Amerikan bayrağı yerine tevhid livâsını biz dikecektik!”
    En çok buna güldüm :D Tutan mı vardı diyeceğim ama hep şu körolasıca Batı, değil mi? :D

    6) “İslâmda kadın,içtimaî vazifeler arasında yalnız iki tanesinin ehliyetine malik değildir: Biri imamlılık, öbürü hakimlik... Bunda da son derece ince bir hilkat sırrı güden İslâmiyet, her şeyden evvel hissîlik ilcaîlikten uzak bir erkek seciyesi isteyen bu iki işte başka kadına hiçbir içtimaî vazifeyi yasak etmemiş, fakat kadının en yüksek ve ulvî mevkiini, onun ve erkeğinin yuvası olarak göstermiştir.”
    Eee her şeye el atıldı, kadına da değinmeden olur mu hiç! Kadın güldür ma çiçektir. Kadın duygusaldır, önemli kararları tarafsız bir şekilde veremez. Kadın narindir. Kadın zariftir, ezilir. Kadın şöyledir. Kadın böyledir. Daha önce de söyledim başka bir incelemede, şimdi de söylüyorum. Mecliste birbirlerine tekme tokat giren erkek vekiller “akıl”larıyla mı hareket etmiş oluyorlar yani? Merhameti, acımayı duygudan sayıyorsunuz da öfkeyi duygudan saymıyor musunuz? “Hangi cinsiyetin hangi mesleği yapabileceği” gibi sığ bir düzenleme yapmak yerine “hangi yeteneğe sahip kişinin hangi mesleği yapabileceği” gibi hakkaniyetli bir düzenleme yapmak, “sahibine teslim etmiş aklınıza” hiç mi gelmiyor? Sormam hata zaten, tabi gelmiyor :D

    7) "İzdivaç müessesesi, en genç yaşlarda adetâ mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından himaye edilecektir. İslâm inkılâbında, mektep vesair telkin ve terbiye vasıtalarından herbiri, mefkürevî nizamına göre ayarlanacak ve yine cemiyette aileyi zaafa uğratan her faaliyetmutlak olarak kökünden kazınacaktır."
    Eveeett. Geldik kutsal evlilik müessesesine... Evliliği kutsal, mübarek bir kurum olarak görüp aynı zamanda en genç yaşlarda; daha kendi ayakları üzerinde durmayı bilmeden, kendini yetiştiremeden, belli bir olgunluğa ulaşmadan evlenmek arasında büyük bir tezatlık görüyorum. Diyelim ki bu kişinin kendi tercihi. Tamam kabul. Peki ya NFK’nin dediği “... mecburiyet belirtecek şekilde devlet tarafından...” ibaresi? Size ne başkalarının evlenip evlenmeyeceğinden? Size ne benim evlenip evlenmeyeceğimden? İnsanların hayatlarına bu kadar çok burnunuzu sokma cüretini nereden buluyorsunuz? Diyelim ki bu da oldu; en genç yaşta mecburen veya kendi isteğimizle evlendik, sırada ne var? Çocuk... O genç yaşta, daha kendisine faydası yokken, bir de en önemli görevlerden biri olan “insan yetiştirmek” görevini nasıl üstlenir insan? Kendisini yetiştirememişken o çocuğu nasıl yetiştirebilir? Çocuk yetiştirmeyi sadece karnını doyurmak, giyindirmek, cebine biraz harçlık koyup okula yollamak olarak görüyorlarsa tabi ki yetiştirirler, ne var ki canım?! O çocuk huzursuz bir ailede mi büyüyor, annenin sesini çıkaramadığı, babanın korku ve güç tahakkümü kurduğu (tersi de mümkün) bir ailede kendine güvensiz, sevgisiz, çevreye karşı pısırık, iletişim becerisi bozuk bir birey olarak mı yetişiyor, kimin umrunda ki? Zaten suç işleyen insanların büyük bir bölümü, çocukluktan gelen birtakım eksikliklerden dolayı suç işlemiyor mu? Suçlunun sadece kendisi mi suçlu? Ama ne gerek var böyle şeyleri düşünmeye değil mi? Suç işlerse, elini kolunu kesersiniz olur biter nasılsa! Önemli olan, kötü bir aile de olsa, o aile bozulmasın!

    Daha konuşmak istediğim çok alıntı vardı ancak bu kadarı yeterli sanki. Az çok NFK’nin düşünce yapısını görmüş olduk. Zaten yorumlarımı okumadan, salt alıntılara bakmak bile yeter de artar ne düşündüğünü anlamaya.

    NFK’nin kurduğu, kendisine göre ütopya bana göre ise gerçekleşmesi az buçuk mümkün olan distopyanın sonuna geldik. Sonuna kadar sabırla okuyabildiyseniz, ne mutlu. Kitapta tek katıldığım NFK alıntısıyla ve bu alıntıyı NFK’ye, insanların hayatları konusundaki haddine ithaf ederek bitireyim. Olmayacak olan bir başka NFK incelemesinde ( zira sabrımı aşırı zorlayan bir sabır jimnastiğiydi bu kitap benim için) görüşmemek üzere :)
    “İnsana, bildiğini sandığı bir şeyi bilmediğini kabul ettirmek, hiç bilmediği bir şeyi kabul ettirmekten daha zor...”