• Dergiyi alma sebebim kapağına olan ilgimdendi. "İnsanlık aranıyor" çok anlamlı. Hepimizin arayıp da bulamadığı bu kaybolmaya yüz tutmuş "insanlık" kavramı, üstelik derginin kapağında nostaljiyi andıran saman kağıdı kullanılması ilgimi cezbetmişti. Bir sayfasında akımlardan bahsederken modernizm ve postmodernizm akımını eleştirmiş olması bana geleneğe bağlı kalmayı yeğleyen bir dergi olduğunu düşündürürken başka bir sayfa da günümüzde Oğuz Atay (postmodernizmin kurucusu olarak biliniyor.) olsaydı sorduğumuz sorulara nasıl cevap verirdi adlı röportajı görünce de aslında yanılgıya düştüğümü düşündüm. İlk sayfalarında okuduğum "tecrübesizdim, hiç annem ölmemişti ve toprağa gömüldüğünü hiç bilmiyordum." adlı yazı da farkındalığımı artırdı. Aslında dergi çok hoşuma gitti çünkü hepimiz aslında bir şeylerin farkında olsakta bunu dile döken bir yazıyla karşılaşınca çok mutlu oluruz. Bu yüzden bende derginin bazı yazılarında kendimi buldum. Bazı yerler çok alaycı geldi fakat bu alaycılık benim sinirlerimi bozmadı aksine gerçekleri bu şekilde ele almış olması hoşuma gitti. Yeni sayıyı merakla bekliyorum. Kapitalizme ve kapitalizmin kölesi olan biz insanlara karşı ele alınmış yazılarda oldukça farkındalık yaratıyor.
  • Anlamlı bir yüzün hep bir hikaye anlatacağını söylerdi babam.
  • Yazmayı bilen yazarların küçük hacimli kitaplarından korkmak gerekir. İnce kitaplar; söylecek çok şeyi olan insanların kendi kendilerinden özenle seçtikleri şeylerin zihin soframıza sunulduğu uzun bir akşam yemeğinin hazımsızlıkla dolu saatlerinden hafızamızda kalan birkaç dakikası gibidir. Hızla gelip geçer hafızamızdan kalan birkaç dakika ama hızlı olmak aynı zamanda çoğu şeyi gözden kaçırmak anlamına da gelebilir. Bu nedenle böyle kitapların "parçalama usulü" ile okunması gerektiğini savunmaktayım.
    #1
    .Parçalama: Varoluşsal psikoterapiye dair
    #2
    .Parçalama: İnanışa dair
    #3
    .Parçalama: Kıyaslamalı sonuçlara dair


    1. Parçalama: Varoluşsal psikoterapiye dair

    Amaç: Yalom'un perspektifinden varoluşsal psikoterapinin temel yaklaşımlarını ortaya koymak.
    Yöntem: Yazarın kitap içinde rastgele yerleştirilmiş ilgili söylemlerinin belli bir düzende sıralanması ve incelenmesi

    Varoluşçu psikoterapi, varoluşla ilgili meselelere odaklanan dinamik bir terapi yaklaşımıdır.
    Bu yaklaşıma göre bizi rahatsız eden içsel çatışmalar yalnızca bastırılmış içgüdüsel çabalarımızla, içselleştirdiğimiz önemli yetişkinlerle veya unutulmuş travmatik anı parçalarıyla mücadelemizden (buraya kadar sayılanlar klasik psikoterapi yaklaşımıdır.) değil, aynı zamanda "varoluşun getirileri"yle yüzleşmemizden kaynaklanır.
    Kişinin,gündelik endişelerinin filtrelenmesi ve dünyadaki durumu hakkında derinlemesine düşünmesi gibi durumlarda "yüzleşme"si gerçekleşecektir.
    "Varoluşun getirileri" ile "yüzleşme" hali dört nihai kaygı unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölüm,soyutlanma,hayatın anlamı ve özgürlük.
    A. Ölüm
    En belirgin, sezgisel açıdan en açık nihai kaygıdır. Ölüm peşimizi hiç bırakmaz; erken çocukluk yıllarımızdan beri bilincimizin hemen kıyısında duran karanlık varlığıyla meşgulüzdür.Karekter oluşumunda önemli rol oynayan ölüm korkusuna karşı inkara dayalı savunmalar geliştirilir. Terapötik psikoterapi açısından "ölümle yüzleşmek" yani "sınır deneyimler" çarpıcı fırsatlar sunmaktadır. Ölümle yüz yüze gelen insanlar hayatlarında dikkat çekici değişikler yaşamaktadır. Kanser'in psikonevrozları tedavi etmesi buruk bir örnektir. Temel sorun, "her hastanın ölümle yüzleşme-sınır deneyimini yaşamadan hastada değişimi sağlayacak diğer sınır deneyimlerin işlevsel hale getirilip getirilemeyeceği"dir.
    B. Soyutlanma
    a)varoluşsal soyutlanma
    b)ruhsallık içi soyutlanma(bahsedilmeyecek)
    c)kişiler-arası soyutlanma(bahsedilmeyecek)
    Varoluşsal soyutlanma kişinin kendisi ile başkaları arasındaki aşılmaz uçurumu,hatta sadece kişinin kendisi ile başkaları arasındaki değil, aynı zamanda benliği ile dünya arasındaki boşluğu ifade eder. Bu soyutlanış biçimi en belirgin hastalığının terminal döneminde olan hastalarda yani ölümle yüz yüze olan hastalarda görülmektedir. Çünkü insan dünyaya tek başına gelip bu dünyadan tek başına ayrılmak zorunda olduğunu ancak o zaman gerçekten fark eder. Ölüm, insan deneyimlerinin en yalnızı olarak kalmaya mahkumdur. Terapötik psikoterapi açısından "bağlantı" kurulması önemli fırsatlar yaratmaktadır. Bağlantı kavramını hastalardan birinin şu sözleriyle açıklayabiliriz: "Her birimizin karanlıkta yol alan yalnız gemiler olduğunu biliyorum ama yine de yakınlardaki diğer gemilerin ışıklarını görmek büyük rahatlık sağlıyor."
    C. Hayatın anlamı
    Hayattaki en önemli görevlerimizden biri, yaşamı desteklemeye yetecek kadar sağlam bir amaç icat etmemizdir. Sonra da zorlu bir manevra yaparak bu amacı bizzat yazdığımızı inkar etmeyi başarmamız gerekir ki onu "keşfettiğimiz", yani "orada bir yerde" bizi beklemekte olduğu sonucuna varabilelim.Hayatın anlamı meselesi, kendi üzerine düşünen bütün varlıkların başına beladır. Yaşamda sağlam bir amaç aramaya yönelik süregelen araştırmalarımız bizi sık sık krize sokar. Bu kriz hali, "tutarsızlık","tutkusuzluk", "boşluk hissi"," ne yapacağını bilememe","yoğun can sıkıntısı" gibi durumlarla karşılık bulur. Terapötik psikoterapi açısından hayatın anlamıyla ilgili kaygılara dolaylı yoldan yaklaşılması önem arz etmektedir. Hayatın amacı peşine düşmemek; anlamlı ve gerçek bir uğraşın, geniş, doyurucu, kendini-aşan bir çabanın içine daldıktan sonra onun "kendiliğinden gelmesine" izin verilmesi bu dolaylı yolun tanımlanmasıdır. Psikoterapistin buradaki önemli faydası bu tür uğraşın önündeki engelleri tanıyıp kaldırılmasına yardım etmektir. Anlamlı,gerçek bir uğraşın ve geniş,doyurucu bir çabanın, klinik ve teorik araştırmalarda hedonizm,özgecilik,bir davaya kendini adama,üretkenlik,yaratıcılık,kendini gerçekleştirme gibi komponentler içerdiği görülmüştür. Kendini-aşan çabanın yani kişinin kendi dışında bir şeye ya da birine yönelmesinin daha derin ve daha güçlü bir anlam kazandırdığı klinik deneyimlerimle ulaştığım sonuçtur.
    D.Özgürlük
    Varoluşun temelindeki yapı eksikliği, das nichts. (Yazar kitapta olguyu bu uzunlukta vurgulamıştır.)
    #
    #
    #
  • Martı Jonathan Livingston... Ona benzeyen binlerce martının arasında kendini bulma ve fiziksel ve zihinsel olarak sınırlarını aşma savaşı veren bir kuş. Richard Bach'ın bu eseri bir önceki cümlemde de belirttiğim gibi Jonathan Livingston isimli bir martının kendisine diğer martılar tarafından "Bu hayattaki tek amacın, var olma sebebin balıkçı teknelerine yakın dolaşıp karnını doyurmak," denmesine rağmen her şeyin bu kadar basit olamayacağını, hayattaki amacının çok daha farklı ve anlamlı bir şey olduğunu düşünmesi sonucunda gerçekleşen olayları, durumları aktarıyor. Yüz kırk yedi sayfalık, birçok sayfasında çizimlerin olduğu, ince ve kısa sürede hatta tercihe göre birkaç saatte bitirilebilecek bir eser Martı. Martı Jonathan Livingston çevresindeki aynı türe mensup canlılar tarafından ona biçilen hayattan daha fazlasına sahip olması gerektiğini düşünen bir martı. Kuşların en belirgin özelliği uçmalarıdır fakat burada belirli sınırlar dahilinde ancak izin veriliyor martıların özgürce uçmalarına, neden peki, çünkü sen martısın tek yapman gereken yemek bulup karnını doyurmak! İnsana ye, iç, barın bunları da belirli kısıtlamalar dahilinde yap yeterli demek gibi bir şey bu. Kitapta verilen bir diğer mesajsa şu, zamanla diğer martılar tarafından çeşitli gerekçelerle kutsal hale getiriliyor Jonathan Livingston, onun yüce olduğu düşünülüyor hatta öyle ki bu durum onun adına yapılan kutlamalarla, ritüellerle uğraşmaktan özgürce uçup dolaşmayı bile unutturuyor martılara. Ve bu noktada yazarımız diyor ki: "Acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyen martılar mıydık?"

    Kitapta anlatılan bu gibi durumlar dışında kitabı beğenip beğenmeme konusunda bir şeyler söyleyecek olursam, yorumları aracılığıyla bende beklentilerin fazlasıyla yüksek olup bu beklentilerimin karşılanmamasından mıdır bilinmez ancak ben bu kitabı sevebildiğimi söyleyemeyeceğim. Nedenlerine gelince, verilen mesajlar dışında kitabın benim için etkileyici bir yanı yoktu ki bunlardan en önemlisi olaylar. Kitaplar konuları, anlatım şekilleri, verilen mesajlar gibi birçok öğeyle bir bütündür, Martı'da evet verilmek istenen mesajlar güzeldi ancak o mesajın verilebilmesi için seçilen konu beğenimi kazanamadı. Yani bana göre güzel mesajlar+kötü olay kurgusu ve konu mevcuttu bu kitapta. Genelde insan dışında canlıların ağzından anlatılan kitapların sayısı çok azdır, en basit örneklerinden Hayvan Çiftliği'nde karakterler hayvanlardır ve bu çok hoş durur ancak Martı'da bir martının ağzından anlatılan şeyler bana çok ilgi çekici veya güzel gelmedi. İnce bir kitap olmasına rağmen okurken bir an önce bitsin diyerek okuduğum yerleri de hatırlıyorum kitapta. Sonuç olarak büyük beklentilerle başladığım Martı ne yazık ki beklentilerimi karşılayamadı.
  • "arsızlıkla damgalanan
    boş kinayelere gülen bendim
    kendi varlığıının sesi olayım
    istedim yazık ki "kadın"dım "
     Evet bir kadındı hemde yozlaşmanın yüz tuttuğu bir zamanda bir kadındı. Konuşması yasaktı kadının o konuştu, yazması yasaktı yazdı, sevmesi yasaktı kadının o sevdi hemde fazlasıyla. Yasaklar kondukça daha da dolu dolu yaşadı ve haykırdı hayatı. Kadınların sesi olmaya çalıştı. İşte bunun yansımaları bu kitap.

    "acaba bu ülkede hala
    kendi yok olmuş yüzleriyle tanışmaktan
    korkmayan
    kimseler var mı?" Bu ülke yani; İran yavaş yavaş  zannımca sahte olan bir İslam devrimine doğru yol almakta. Ülke giderek yozlaşmakta ve bunun etkisiyle gördüklerini eleştirerek, hicvederek şiirlerini yansıtıyor bir yönüyle şairimiz.

    Şiirleri küçük parçalar halinde değil bir bütün halinde çok daha anlamlı ve okuması zevkli bir hal alıyor. Çeviri bir eser olduğundan bazı cümle ve kelimelerin tam karşılığı yazılamamış olduğunu ve bundan dolayı şiirin ahenginin biraz bozulduğunu düşünüyorum. Ancak ne kadar çeviri de  olsa anlatımı ve cümlelerin ahenk ve gücü, güzelliği yine de çok iyi derecede.
  • Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak diyerek rest çekti. Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, Baba ben de seninle gelmek istiyorum diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular. Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına Baba nereye gidiyoruz? diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavanı akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hâkim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Canın elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can, Baba sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "beni affet baba" diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu "baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet" diye hatasını belli ediyordu. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu... Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.
  • Ah, insanlar, şu insan yüreği, yüz bin anlamlı bir bilmece...
    Mehmet Rauf
    Sayfa 50 - Evrensel İletişim Yayınları