• Anlamlı bir yüzün hep bir hikaye anlatacağını söylerdi babam.
  • Bazen bir filmin film olma hikâyesi, filmin içindeki hikâyeden daha yakıcıdır. Ve bu, filmin içindeki hikâyenin yakıcılığıyla birleştiğinde bir sarsılmaya ve artık dünyaya farklı bir veçheden bakmaya sebep olacak bir ruhi dönüşüme sebep olur. Elbette burada her yönüyle kurgu, prodüksiyon işi, ezilenlerin ve kahramanların hikâyesinin anlatıldığı gişe trajedilerinden ucuz dramlardan bahsetmiyorum. Gerçeğin içinde yol alan, izleyeni o gerçekliğin içine çeken ve filmden sonra o gerçekliğin izleyende bir bıçak yarası gibi iz bıraktığı hakiki filmlerden bahsediyorum. Bu manada izlediğim en sarsıcı filmlerden biri,  Bahman Ghobadi’nin 2004 yapımı, savaş ve çocukları anlatan Kaplumbağalar da Uçar filmiydi. Bu filmle aşağı yukarı aynı konuya odaklanan ve o denli tesirli başka bir film izlememiştim diyebilirim. Tâ ki uzun zamandır merakla beklenen Bırakma Beni’yi izleyene kadar. Bosnalı yönetmen Aida Begic’in Beşir Derneği himayesinde ve ortaklığıyla çektiği bu film, anlattığı hikâye kadar çekilme hikâyesiyle de başka bir hikâye anlatıyor. Bu hikâyenin sebebi olan Suriye savaşının toplumsal vahametini yıllar ve rakamlar acı bir şekilde ortaya koyuyor.
    Aida Begic’in hayatı göz önünde bulundurulduğunda, bir yetim filmi yönetmenliği için en doğru isimlerden biridir demek mümkün. Bosna savaşı yıllarında Aida Begic de Bırakma Beni filminin başrolü İsa Demlakhi gibi 15 yaşında olduğunu söylüyor. Daha önce yaptığı iki film de savaş mağduru kadınlar ve yetim çocuklarla ilgili. Savaş mağdurlarının filmini yapmak konusunda ise durmamız gereken yeri şöyle ifade ediyor Aida Begic; “Biz Bosna’da savaşı yaşarken, bazı sanatçıların ve insanların gelip bizim hayatımızı araştırmasını, o yaşananlardan bir şeyler çıkarmasını sevmezdik, bunun bize faydasını olacağını bildiğimiz halde. Bizim hüznümüzden para kazandıklarını, kendi ünlerini arttırdıklarını düşünürdük. Bu yüzden onları samimi bulmazdık. Şu an anlıyorum ki, bu yapılanlar gerçekten çok faydalıydı.” Bununla birlikte baştaki ‘kamera silahlar karşısında ne yapabilir’ sorusuna “Sinemanın savaşları durdurabileceğini düşünmüyorum. Ama filmler, bazı konular hakkında insanların bakış açılarını değiştirebilir” cevabını veriyor Begic. Bırakma Beni filmi de bu anlamda ciddi bir adım. Çünkü Suriye savaşının başından itibaren uluslararası toplumun gerek yardım anlamında gerek de savaş ile ilgili farkındalık edinme/oluşturma hususunda hiçbir gayreti olmadı. Begic bu durumu “Bosna savaşına sanatçı ve entelektüellerin az da olsa ilgileri vardı, yapılan sanat faaliyetleri ülkedeki savaşa dikkat çekti. Aynı ilgi Suriye’de olanlara karşı gösterilmiyor. Uluslararası toplum ve Batılılar yeterli alakayı göstermiyor, orada ne olduğu kimsenin umurunda değil”  diyerek özetliyor.

    Filmin yapım sürecindeki en çarpıcı özelliklerden biri uluslararası kolektif bir çalışmayla vücuda gelmesi. Bu da Begic’in “Suriye’de olanlara dünyanın dikkatini çekme” isteğinin bariz bir göstergesi. Filmde on üç ülkeden gelen yaklaşık yüz kişi çalışmış ve set ortamında Arapça, Türkçe, Boşnakça ve İngilizce konuşulmuş. Filmin bu ortamı ile ilgili “Bırakma Beni, Türkiye’deki Suriyeliler hakkında, Bosnalı yönetmen tarafından çekilen, 13 ülkeden insanın çalıştığı bir film projesi. Proje tipik bir Türk, Arap ya da Bosna filmi değil.” diyor Begic. Önceki filmlerinde olduğu gibi savaş mağduru yetimlerle ilgili bir film yapmak istediğini ve bunun yapabileceği tek yerin Türkiye olduğunu söyleyen Begic ikisi de savaş mağduru bir Boşnak ve bir Arap’ın film çekmek için Türkiye’de olmasını çok anlamlı bulduğunu söylüyor. Türkiye’nin 3 milyondan fazla Suriyeli mültecinin hayatını kurtararak muhteşem bir iş başardığını söyleyen Begic, “Türkiye’ye gelen insanların yardımlar sayesinde hayatta kalması paha biçilemez bir durum. Diğer komşu ülkelere nazaran Türkiye, Suriyeli göçmenlere çok daha iyi davranıyor” diyor.
    Bırakma Beni filmi iki yıllık bir hazırlık sürecinin ürünü. Suriye’de olanlarla ilgili, onların kültürleri ile ilgili kendisinin de önceden çok fazla bilgisi olmadığını söyleyen Begic, Suriyelilerle tanışıp onlarla zaman geçirdikçe birçok ortak nokta bulduğunu, daha önce hiç görüşmediği akrabalarıyla buluşmuş gibi hissettiğini söylüyor. Aynı zamanda Bosna savaşından sonra ilk defa savaş psikolojisini tekrar yaşadığını söylüyor. Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay ve Akçakale’de yetimlerle bir yıl boyunca atölye çalışmaları yapıyor Begic. Bu atölyeler hem çocuklar için bir rehabilitasyon oluyor hem de Begic 350 kadar savaş mağduru çocuk içerisinden yetenekli olanlarını film için eğitiyor. Seçtiği çocukların hayatlarına ve gezdiği mülteci kamplarından edindiği bilgilere ve izlenimlere dayanarak bir senaryo yazıyor. Yani filmdeki çocukların hikâyeleri, onların gerçek hayat hikâyeleri aynı zamanda. Bu süreçte “bir süre sonra gerçek ile kurgu iç içe geçiyor” diyen Begic filmin etkisi ile ilgili de ipucu veriyor. Çünkü film bu manada kurgusal durmuyor. Şanlıurfa sokaklarında yaşam mücadelesi veren bir grup yetim Suriyelinin gerçek yaşamlarını bir kamera ile takip etmek gibi. Onlar orada yaşıyor, şu an bile hâlâ orada yaşıyorlar, onlar ve onlar gibi binlerce yetim çocuk. Film bu hissiyatı sürekli diri tutuyor. Suriyeli mülteciler ve yetimler ile ilgili bakışınızı kökten değiştiriyor -varsa- önyargılarınızı yıkıyor. Film bittikten sonra biri ne zaman yetim dese, Suriyeli mülteci dese, o çocukların yaşadıkları gözünüzün önüne geliyor. Filmin bu yönüyle başta bahsettiğim Kaplumbağalar da Uçarfilminden ayrılan yani her an yaşaması. Kaplumbağalar da Uçar filmi de savaş ve çocuklar konusunu daha sert daha acı bir şekilde ve karamsar bir bakış açısıyla ele alırken Bırakma Beni acıları göze sokmadan, şiddet göstermeden, umudu yeşerterek meramını anlatıyor. Filmi tamamen çocukların hayatları üzerinde kurmasının sebebini de şöyle açıklıyor Begic; “Bu film diğer filmlerimden farklı olarak çocukların dünyası üzerine kurulu. Sadece onların dünyasını ve bakış açılarını yansıtıyor. Bu nedenle film sadece dram değil, her durumda umut ve sevginin de çocuklar tarafından nasıl yeşertildiğinin bir yansıması.”

    Çocuklarla yaptığı atölyelerde ve film çekimleri boyunca onlarla bir aile gibi olduklarını söyleyen Begic, filmi bitirdikten sonra onlardan ayrılıp Bosna’ya dönmenin zor olduğunu söylüyor. Filmine derinlemesine ilgiyle ve iyi niyetle yaklaşan, anlattığı hikâyenin içinde yaşamaya çalışan, bir film yapmak derdiyle değil o çocukların hikâyelerini dünyaya duyurmak niyetinde olan bir yönetmen Begic. Filmde bu çabanın ve iyi niyetin etkisiyle izleyeni de o yaşantıya ve çabaya dâhil ediyor. “Günün sonunda nasıl bir politik gündem, nasıl bir tarihi arka plan olursa olsun, arkada kalan şeyler çocukların acısı oluyor”diyen Begic, haberlerde en fazla birkaç dakikalığına gördüğümüz, bir fotoğraf karesinde görüp yazıklanıp geçtiğimiz binlerce Suriyeli çocuğun aslında kim olduklarını, ne hissettiklerini, aslında neler yaşadıklarını sarih ve samimi bir şekilde anlatıyor filmiyle. İsa’nın gördüğü rüyalar, Ahmet’in gerçekle iç içe geçen hayal dünyası, M’utez’in ettiği dualar, Tukka’nın güvercin sevdası Suriyeli yetimlerin psikolojisine dair önemli ipuçları. Suriyeli çocukların ruh sağlığına dair hazırlanan bir raporda travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle çocukların giderek yataklarını daha fazla ıslattıkları, yüzde 48’inin konuşma yeteneklerini kaybettikleri ya da savaşın başlamasının ardından konuşma güçlüğü çektikleri belirtiliyor. Görüşme yapılan çocukların ya daima acı çektiklerini veya büyük üzüntü duyduklarını söyledikleri belirtiliyor. Buradan bakınca film sadece bir hikâye anlatmıyor, o çocukların ruh dünyalarına girmemizi ve ruh dünyalarını perdesiz bir biçimde görmemizi sağlayarak onlara dair bizim gözümüzdeki kara perdeleri kaldırıyor. Tüm bunlara rağmen filmde çocukların çocuk olmaları itibariyle bir umut aşısı taşıdıklarının altını çizen Begic, “Her ne kadar travma atlatmış ve yürekleri yaralı olsa da bu çocuklar hayatı, insanları ve birbirlerini yeniden sevmek için yeterli gücü ve güzelliği kendi içlerinde bulacaklardır” diyor.
    Savaştan kaçıp sınırın öte tarafına geçip yeni bir savaşın, yaşama savaşının içinde kendilerini bulan çocukların ikilemleri, çaresizlikleri, her ne kadar devlet tarafından sahiplenilseler de halkın bir kesiminin onlara kötü davranması gibi bir çocuk için çok zor olan durumlar sonucunda birden büyüyen, aniden olgunlaşan çocuklar bunlar. Fakat içlerinde o çocuksu hayaller, istekler hep diri. Ahmet’in babasına duyduğu hasretle gördüğü hayaller yanında muzipliği, İsa’nın daha 15 yaşındayken bir yetişkin gibi davranmak zorunda olup para ile okumak arasında bir tercihe mecbur olması ama yine de hep arkadaşlarına omuz vermesi, Mu’tez’in Yetenek Yarışması’nda birinci olma hayali, Tukka’nın parasızlığına rağmen bitmek bilmeyen güvercin sevdası. Filmde Yeni Suriye’nin Geleceği olarak görülen bu çocukların hepsi acıyla harmanlanmış bir umudu büyütüyor, Suriye için.
    Filme dair daha birçok detay ve anlatılması gereken mesele var elbette. Filme dair daha fazla detay vermemek ve merakınızı celbetmek adına bu kadarı sanırım yeterli. Böylesi filmlerin yazılmaktan çok izlenmesi ve izletilmesi gerektiğini izlediğinizde açıkça görebilirsiniz. Savaştan kaçıp gelmiş, ailelerini yitirmiş, yaralı ruhları ve geleceğe dair azalan umutlarına rağmen kamera karşısında bir oyuncu olarak tabiri caizse “döktüren” bu çocuklar hâlâ Beşir Derneği’nin himayesinde ve film ekibinden çoğu kişi hâlâ onlarla görüşüyor.
    Bu film vesilesiyle umulur ki yetimlerin bize değil bizim onlara ihtiyacımız olduğu gerçeği yüreklerimize bir nakış gibi işlenir ve hiç sönmeyen bir kor gibi her daim yanar.
     
    Süleyman Salih
  • Bu kitabı felsefe kitabından çok Arthur Schopenhauer’in kişisel deneyim ve tavsiyelerinin yer aldığı bir deneme olarak görmek bana daha doğru geliyor. Büyük bir filozofun böyle bir konudaki hayat deneyimlerini genç yaşımda okuyabilmiş olmayı kendi adıma mutluluk verici buluyorum. Her bölüm için farklı duygu ve düşüncelerim mevcut.
    Birinci bölüm “insan mutluluğunun iki temel düşmanı: ıstırap ve can sıkıntısı” neredeyse tamamen katıldığım argümanları barındırıyor.
    “Ve kural olarak bir insanın zihni bakımdan sefil ve genel olarak bayağı olduğu derecede topluluğa karışabildiği teslim edilecektir.” Cümlesi bana göre çok yanlış bir genellemeyi barındırıyor. Bana göre zihni bakımdan zengin insan topluma dilediği ölçüde (ister hiç ister sınırsız) katılabilen insandır. Bazı insanlar kendilerinden uzak kalmak için kalabalıklar içerisinde saklanıyor olabilir fakat bu her sosyal insanın aynı kaideyi gerçekleştirdiğini kanıtlamaz.
    Bölümün bana göre en güzel cümlesi “Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir: Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın kim olduğudur.” Eleştirime mazhar olan cümleyle yakınlık gösteriyor olması güzel bir tezat gibi görünebilir. Fakat yukarıda yazdığım gibi her insan bir beklenti ile topluma yönelmiş olmayabilir. Yine de bu cümle doğruluğu ve biçimi bakımından önemli bir aforizma olmaya adaydır.
    İkinci bölüm “okumak ve kitaplar üzerine” aslında giriş itibariyle dördüncü bölüme oldukça paralel. Sürekli okumanın yahut düşünce üretmeden okumanın insanı ahmaklaştırdığı meselesini dördüncü bölümde yazacağım. Onun dışında bu bölümde verilen tavsiyelerin geçen iki yüz yıla rağmen günümüzde oldukları haliyle uygulanması mümkün hatta önemli bir gerekliliktir. Okunacak kitabın doğru seçilmesi hem zihnimizi besleyebilmesi hem de zamanımızın ziyan olmaması için ön şarttır. “İyi olanı okumak için kötü olanı hiçbir zaman okumamayı insan kendisine düstur edinmeli: Çünkü hayat kısa ve hem zaman hem dinçlik insan için sınırlı.” Cümlesi kitabın ikinci bölümünün özeti niteliğinde güzel bir tavsiye.
    Üçüncü bölüm “yazarlık ve üslup üzerine” yazarlara ve yazar olma hedefi olanlara akıl verme adına önemli. Bunun yanı sıra kitap seçiminde okuyucuya küpe olacak dersler de gayet tabii çıkarılabilir. Okuduğum uzun betimlemelerden, anlamı belirsiz mecazlardan, gizem yaratma duygusuyla bitmemiş metnin önüme koyulmasından rahatsız olduğum için bu bölümde geçen bazı sözler bana daha da anlamlı geldi.
    “Ne var ki yazmanın en kolayı kimsenin anlayamayacağı şekilde yazmaktır; öte yandan derin meseleleri herkesin anlayacağı biçimde yazmaktan daha zor bir şey yoktur.”
    “Eğer bir insanın söyleyecek ve söylenmeye değer bir şeyi varsa, onu yapmacık deyimlerle sarıp sarmalamaya, çetrefil ifadelere ve bilmecemsi kinayelere büründürmeye ihtiyaç duymaz; fakat o kendisini basit, açık ve naif bir üslupla ifade ederek doğru etkiyi uyandıracağı, böyle bir üslubu tercih ettiğinden ötürü amacına ulaşmaktan geri durmayacağı konusunda emindir. Yukarıda sözü edilen suniliklere başvuran bir yazar fikir, akıl ve bilgi sefaletini ele vermiş olur.” Verdiğim alıntılar bugün edebiyat diye önümüze konulan metinlerin aslında pek bir değer taşımadığının iki yüz öncesinden haykırışıdır. Ayrıca bu kitabın eleştirisinde “Arthur Schopenhauer” okumak zordur, ağırdır gibi yazılar okudum. İddiası “İnsanlar olağanüstü şeyleri söylemek için herkesin kullandığı dilli kullanmalılar, fakat tam tersini yapıyorlar. Hiçbir kıymeti olmayan fikirleri muhteşem, mutantan sözcüklere büründürmeye çalıştıklarına ve çok sıradan düşüncelerine en acayip, en işitilmedik, en yapmacıkken nadir ifadeleri giydirdiklerine tanık oluyoruz. Cümleleri sürekli olarak yerden bir metre yüksekte cambaz ayakları üzerinde dolaşır durur.” olan bir yazar anlaşılır olmak için daha ne kadar basit yazabilirdi?
    Dördüncü bölüm “düşünmek üzerine” sık muhalif düşüncelere kapıldığım bir bölüm oldu. Bence bölümde genel bir ifade eksikliği var. Bahsedilen okuma ve düşünmeyi hangi türde ele almalıyız? Bahsedilen bir fizyoloji kitabıysa içeriğini okumadan, sadece düşünerek vakıf olamayız. Bahsedilenin okumak ve daha sonra okuduğun üzerinde derin düşünceye başvurmak olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu gerçekten mantıklı bir öneri olurdu. Fakat “Yabancı düşüncelerle tıka basa dolan kafa neticede vuzuh ve sarahatten, açık ve berrak bir anlayıştan yoksun kalır ve belki de bir adım sonra akıbeti çözülüp dağılmadır. Eğitimli insanların çoğunda bu gözlemlenebilir bir durumdur; bu onları sağduyu, doğru yargı ve pratik incelik bakımından, tecrübe ve sohbetle, az biraz okumanın yardımıyla, dışarıdan çok az bir bilgi edinmiş ve onu da her zaman kendi düşüncelerine boyun eğdirip onunla mezcetmiş olan çoğu okumamış kimseye nazaran geri durumda bırakır.” ya da “Hayatlarını okuyarak geçirenler ve bilgeliklerini kitaplardan elde edenler, bir ülke hakkındaki tam ve doğru bilgiyi seyyahların anlattıklarından elde etmeye çalışanlara benzer. Bu insanlar birçok şey hakkında bir yığın şey söylerler; ama aslında ülkenin durumu hakkında açık, sarih, doğru ve tutarlı bir bilgiye sahip değillerdir.” gibi o kadar çok ifade var ki ben bu bölümü bir türlü temellendiremedim. İnsan okuyarak sadece düşünebileceği şeyleri değil aynı zamanda düşünmeyi de öğrenir bana kalırsa. Tarih bilmenin bugün politika üretmeye faydasını düşünelim. Sadece düşünerek belli sorunlarımızı çözebilirken bazı sorunlarımızı da içinden çıkılmaz bir hale sokabiliriz. Halbuki tarihi araştırmaları okusaydık sorunlarımıza daha farklı perspektiften bakabilirdik. Newton’a “Eğer ileri görebildiysem sizin gibi devlerin omuzlarında yükseldiğim içindir.” sözüyle bence kendi zihninden çıkan şeyin aslında kendisinden önce fizik için çalışan insanların zihinlerinin kümülatif bir toplamı olduğuna işaret ediyordu.
    Hakkını vereyim “…bir insan ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri bir doğruyu diğeriyle mukayese ederek terkip haline getirdiği zaman ona tamamen hâkim olur ve onu kendi gücüne-melekesine dönüştürür. Bir insan bilmediği bir şeyi zihninde evirip çeviremez, düşünemez; bu yüzden önce bir şeyi öğrenmelidir. Fakat bir insan ancak üzerine düşündüğü şeyi bilir.” şeklinde güzel bir giriş yapılmış bölüme. Sonra peşi sıra gelen “çok okumak ahmaklaştırır” vurguları temel tıp bilimlerini öğrenmek için sürekli okumak zorunda olan benim için yersiz oldu. Günümüzde bir alanda uzmanlaşmak ve aynı alanda fikir üretip bu fikirlerinizi de kabul ettirebilmek istiyorsanız uzun bir okuma-öğrenme sürecinden geçmelisiniz. Bu kitabı bitirdikten sonra her “çok okuyan insana” ahmak gözüyle bakmadan önce kendisini tanımaya çalışmanızı öneririm.
  • Ah şu insanlar.Şu insan kalbi. Yüz bin anlamlı bir bilmece... İçinden çıkmak mümkün değil.
  • "Ah insanlar, şu insan kalbi... yüz bin anlamlı bir bilmece... içinden çıkmak mümkün değil..." diyordu. "Acaba kötülük gibi iyilik de bulaşıcı mıdır?" diye düşünüyordu.
    Mehmet Rauf
    Sayfa 57 - Atlantis Yayınevi
  • Yaklaşık 15-20 yıl önceydi, bir ağabeyimin kitaplığında yan yana duran kitapları arasında ismi dikkat çekici olduğu için gözüme çarpmış, zihnime kazınmıştı. “Savaşçı“, Cüceloğlu yazıyordu. Meraklı bir insanımdır ama o kitabı okumak bugünlerde nasip oldu. Yine kitabın sırtından adını okudum sadece “Savaşçı”. Oysa kitabın tam adı “Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı” idi. Şok oldum çünkü yıllardır isminin bu olduğunu bilmiyordum. İkinci ergenlik dönemimi yaşadığım şu günlerde (bir yerlerde okudum veya duydum veya gördüm tam emin değilim ama insan 30’lu yaşların başında, biraz öncesinde veya biraz sonrasında ikinci bir ergenliğe girer demiş birileri) yeniden hayatın anlamını, anlamımı, kimliğimi, benliğimi sorguladığım şu günlerde okuyalım bakalım dediğim bir eser. Gerçi bu sorgulamanın farkında olan eski ve yeni hayat yoldaşlarımın ortak vurguladığı bir cümle var, “Fazla sorgulama motoru yakma ” hem uzaklaşmak istediğim eski çevremin hem de yakınlaşmak istediğim veya çaresizlikten oraya doğru yol aldığım yeni çevrenin ortak mottosunun bu olması aslında çok da fazla uzağa gidemeyeceğimin bir göstergesiydi.

    Yaklaşık 400 sayfalık bir yolculuğa çıkmıştık, Doğan Cüceloğlu, Arif Okurer ve ben. Onlar konuşuyordu İstanbul’un çeşitli parklarında, çay ocaklarında, kültür merkezlerinde, sokaklarında bende anlamlı ve coşkulu bir yaşam için bana ne verecek diye okuyordum. Bu süreç yaklaşık 1 ayı buldu, öyle hemen elime alıp bitirmek istemedim, gördükçe, gereksinim hissettikçe okudum. Bazı yerlerin altını çizdim, baktım çizmeye gerek yok, o kısımlar zaten vurgulanmış Ama yine de çizdiğim yerler de oldu.

    Ne kaldı bana.
    İnsan hayatı birey olma ile ait olma arasında süren bir kavga. Savaşçı bu kavgada dengeyi tutturan birey. Kolay mı? Çok zor. İmkansız mı? Zaman alır Jandarma / Komando marşına döndü yazı

    Kitap 1999 yılında çıkmış, zaten 1999 depremine atıfla bitiyor kitap. Ben Şubat 2004’te Remzi Kitabevi tarafından basılmış olan 16.basımı okudum. Yıl 2017 kaçıncı basımı çıktı, bilmiyorum. Araştırdım, 2016-10-10 tarihinde, 49. Baskısı çıkmış.

    Kitap; Arayış, Uyanış, Niyet, Geleceği Yaratmak, Güç, Sorumluluk, Ölüm Bilinci, Değişim, Bitmemiş İşler, Savaşçı Olmak için, Devam Edelim başlıklarıyla 11 bölümde konuyu incelemiş.

    “Her bir insanın öyküsünü bilebilmeyi isterdim” demiş, bende de bu düşünce çok uzun süredir var. Hatta cennete gidersem ve böyle bir istek hakkım olursa, bütün insanların hayatlarını braştan sona film gibi izlemek istiyorum diyeceğim. Nasıl olsa zaman bol, umarım gerçekleşir.

    “Siz ne kadar değişirseniz, çevreniz o şiddette size direnecektir” demiş, yukarıda kısmen bahsettik. Etkiye tepki galiba.

    “Özle ilişkili yaptığınız herşey anlamlı, heyecan verici gelir. Özden kopuk yaptığınız şeyler ise anlamsız ve sıkıcı gelir” demiş bazı yapmam gerektiği belirtilen şeyleri yapamamam bununla alakalı gibime geldi. Birde bir dönem anlamlı ve heyecanlı olan şeylerin bir dönem anlamsız ve sıkıcı olmasının sebebinin özümün değişmesiyle alakalı olduğunu belgelemiş oluyor.

    “İnsanların yapılan önerilere eleştirel bakmadan uydukları her yerde trans vardır. Bu anlamda hipnotik ve uyanık durumlar arasında fark yoktur. Eğer bir kişi, başka birinin dediğini süreçlemeden, eleştirmeden olduğu gibi kabul edip yapıyorsa, orada trans vardır. Birinin dediğinden yeteri kadar etkilenerek onun dediğini yapmak hipnozun etkisi altında olmakla aynı şeydir.” (André Muller Weitzenhoffer) diyerek Savaşçı’nın trans halinde olmadığını yaptığı her hareketi bilinçli olarak yaptığını belirtmektedir.

    Gerçek dindarın çıkar bilinci ile hareket etmediği belirtilerek Yunus Emre’nin

    “Ne varlığa sevinirim
    Ne yokluğa yerinirim
    Aşkın ile avunurum
    Bana seni gerek seni”

    dörtlüğü verilmiştir. Bu durum aslında muttakinin yani gerçek takva sahibinin durumunu belirtmektedir. “Muttaki gelene sevinmez, gidene üzülmez.” bunu ilk okuduğumdam beri hala anlayabilmiş değilim, insan nasıl gelene sevinmez, nasıl gidene üzülmez. İşte bunu anlayamadığım için gerçek manada bir muttaki, kitaptaki tarifle bir savaşçı olamıyorum.

    “Savaşçı içten değilse hiçbir zaman savaşçı olamaz” diyerek ihlasla amele vurgu yapılmaktadır. Savaşçının egosuyla/nesnel beniyle yani nefsiyle savaştığını belirtilmiştir. En büyük cihadın nefisle cihad olduğu hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Peygamber Efendimiz(sav)’in hadislerinde bize ulaşmıştır. Bundan önce okuduğum bazı kitaplardaki nefisle mücadele süreci, savaşçının değişim/dönüşüm süreciyle büyük benzerlik göstermektedir. Burada farklı olan savaşçının bunu ilahi bir emir olduğundan değil de kendi kendine gözleye gözleye bilinçli bir şekilde yapmasıdır. Zaten müslüman bir bireyde sırf emredildiği için ben nefsimle mücadele ediyorum ve ilerleme katediyorum diyemez zira bu iş bilinçle olur.

    “Savaşçı ortama getirdiği bilincin derecesinden yüzde yüz sorumluluk almasını bilir. Niyetinin saflığı içinde kendini yüzde yüz ilgilendiği konuya verir. İlgilenmiyorsa, ‘mış gibi’ ilgilenmez. Dürüsttür.” demiş kıvırmak yok, sorumluluk alır, Evet demesi de anlamlıdır, Hayır demesi de anlamlıdır. Kendisi olmayan insanın etkileme gücü de yoktur.

    “Ölümün avcılık yaptığı bir dünyada, kuşku ve pişmanlık için zaman yok. Ancak kararlar için zaman var.” (don Juan) Don Juan kitaptaki öğretilen esas sahibi, bir Kızılderili bilge kişi. Carlos Castaneda, Don Juan’ın öğretileriyle ilgili 8 kitap yazmış. Doğan Cüceloğlu bu kitaplardan edindiği tecrübeyi Savaşçı’da anlatmış, ben de buraya yazıyorum. Yani bu yazı suyunun suyunun suyu

    Ölüm Bilinci, ölümün her an yanıbaşımızda olduğu bilinciyle hareket etmemizdir. Söylemesi pek tatlı da insan çabuk unutuyor bunu.

    “Ne kadar seçeneğim varsa, o kadar özgürlüğüm var demektir” demiş seçenek yoksa özgürlük te yoktur. Şiirlerle ölüm bilincinin anlatıldığı kısımda Yahya Kemal BEYATLI’nın Sessiz Gemi şiiri hoşuma gitti. O heyecanla eşime okudum, sonra bir anda bir şiir okuma coşkusu doldu içime, “Divan Şiirinden Seçmeler” kitabını aldım, karıştırdım, sadece Fuzuli’den bir iki şiir okumaya çalıştım, anlamayınca bırakmak zorunda kaldım

    Kitapta beni en ilgilendiren diğer kısımlar aşağıdaki satırlar:

    “Hayatını anlamlı bulan veya bulmayan kişinin kendisidir. Anlamsız bulduğu zaman arayışa geçen de kendisidir. Savaşçı kendi değişiminin peşindedir. Başkalarını değiştirmek onun amacı içerisine girmez. Savaşçı, başkaları değişmek istiyorsa, ama gerçekten istiyorsa, onların değişimine katkıda bulunur. Bu kadar. Savaşçı yaşamının kendi seçtiği anlamı içinde, olabileceğinin en iyisi olmaya kendini adamıştır.Savaşçı bitmemiş işler taşımaz, sürekli işlerini bitirerek yaşamına devam eder. Savaşçı ait olmaya önem verir, ama ait olma tarafından kullanılmaya izin vermez.”

    Ve her insanın kendi yaşamı içinde bir bütün olduğu, olduğu gibi kabul etmek gerektiği ile ilgili paragraf:

    “”Her bir insan kendi yaşamı içinde nasıl bir anlam bütünü oluşturuyor” diye düşündüm. Karmaşık, çok boyutlu, girift, sürekli değişen bir anlam; ama olayı yaşayan kişi için “gerçek olan” o anlam. “Hayır, senin verdiğin anlam yanlış, benim anladığım şekilde anlayacaksın” demek “yerçekimi diye bir şey yok” demek kadar doğaya aykırı”

    Bunun üstüne kelam edilmez. Vesselam.