{Ç News}; Mustafa Kemal Atatürk Düşmanları Özel Yayını...!
Merhabalar 1k Okurları...!

Acı Kahvelerinizi Hazırlayın...!
{Ç News} "Atatürk Düşmanları Özel" Programımız Maalesef Yayında.....!!!

Turgut Özakman 'ın 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da kitabı alıntıları'nın içine, daha anlamlı olması açısından döneme ait YouTube üzerinden video ve fotoğraflar eklemeye başladım..

1k okurlarından bir şahıs ise alıntıyı şikayet edemediği için ah nasıl bir hazımsızlık duydu ise link içeren alıntıları şikayet etmiş.. Şimdi ben o şahsa hakaret etmeden bir kaç kelam edeceğim. İlk başta söyleyeyim sinirlenmedim, mutlu oldum. Beni daha çok teşvik ettiği için....!!

Şimdi ilk önce bunların karın ağrılana bir de aduket çeken incelemeleri şuraya ekleyelim;

#28597997
#28696189 #28819793

Sayın dinleyen biz hiç sizinle...konuşmuş muyduk? Bunu bilmiyoruz ama korkakça şikayet ettiğinizi biliyoruz..!!!

Haydi Başlayalım....!!

Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı...!

Çıktığında ilk golü, Vahidettin'e, Sonra Damat Ferit'e ve Bakanlıklara sonra da Ingilizlere attı.. Yunanlılara bir çaktı ki zaten asrın golüydü... Bir de size attı o golü.. Bir vurdu doksana taktı.. O ne gol öyle aman Allahım...!! Roberto Carlos'un o müthiş golü gibi. Dışarı çıkacaktı ya hani çatırt diye içeri girmişti.. Öyle hayal edin siz..!!

Mustafa Kemal Samsun'a ayak bastığı anda emperyalizme ayak uydurmuş sultan, ingilizlere itaat eden halife, Ingiliz komiserlerin emrinden çıkmayan damat ferit ve ekibi bitmişti zaten... Sadece haberleri yoktu..

Siz de o yıllarda bittiniz. Siz ve sizin tayfa bizler için sadece rüzgarın savurduğu toz tanecikleridir.. Hayal edin işte evde yaptığınız temizliği.. O tozları nasıl aldığınızı... He bizde öyle yapıyoruz işte.. Mustafa Kemal'de öyle yaptı işte.. Siz ve sizin gibilerin ve yabancı emperyalist güçlerin tozunu aldı... :)

Sizin çırpınışlarınız boşadır. Sizin çırpınışınız bu kitapta ki vali vekili karakteridir... :) her paylaşımımı sizlere adayacağım.. Paylaşmayı düşünmediğim yerler vardı.. Ayrım yapmayacağım..!!!

Mustafa Kemal Atatürk'ün siz ve sizin gibilere attığı gol, yüz yıllar geçse de asrın golü olarak asla silinmeyecektir...

Nutuk İncelememden bir alıntı;

 O Sarışın Kurt Samsun'a ayak bastığında bir milletin yazgısı değişti...! Bir millet yeniden doğdu...! Küllerinden doğan bu millet Emperyalizme çelme takıp, Mustafa Kemal'in önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu ve o dedi ki;

"Tarihi yaşadığımız gibi yazdık fakat geleceği Cumhuriyete inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır..."

Yani; BİZE....!

Unutulmuş, yenilmiş, bir kenara itilmiş, fakir ve yoksul bir halkı ayağa kaldırmış, darmadağınık bir orduyu düzenli hale getirmiş, onları zafere inandırmış; ayaklarında çaput bile olmadan kilometrelerce dağ yolunda düşman kovalamaya ikna etmiş, Türk'ün unutulmuş vasfını tüm cihana göstermiştir...!

Mustafa Kemal Atatürk Dünya Devlet'lerine kafa tutmuştur..! Emperyalizmin göbeği olan İngilizler'in kalpleri'nin tam ortasına hançeri geçirmiştir.!!

Yüzyılın Lideri İncelememden bir Alıntı;

1908’de ki Mustafa Kemal düşmanları kim ise; 1915’te ki de onlardır. 1919’da ki düşman kim ise, 1921'de ki de onlardır... 1923'te ki Mustafa Kemal Atatürk düşmanları kim ve kimler ise, 2018'de ki Atatürk düşmanları da onlardır.

“Bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık önce akla ve bilime düşmanlıktır. Sonra bağımsızlığa, milli egemenliğe, çağdaşlığa ve barışa düşmanlıktır. Yani bu topraklarda Atatürk’e düşmanlık, aslında bu toprağın insanına düşmanlıktır” sy.381

O zaman ne diyoruz ;

YAŞA MUSTAFA KEMAL PAŞA YAŞA.....!!!

ADIN YAZILDI MÜCEVHER TAŞA...!!

İster bir kişi olun, ister bin kişi... İsterseniz milyonlar olun....!!!! Mustafa Kemal Atatürk'ün ruhu bizde olduğu sürece sizin bu düşmanlığınız FASO FİSO'dur...

Bolca şikayet edin,

Mustafa Kemal ne demiştir zamanın da

GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER...!!

Bizde diyoruz ki;

ŞİKAYET ETTİKLERİ GİBİ GİDERLER.....!

{Ç News} Ulusal Haberler....!!!!

G/D - Bölüm 1.
Dünya'nın bütün kötülükleri üzerine saçılmış gibiydi. Cızırdayan yatağından kalkıp, kirli, paslı, demirden musluk üzerindeki aynaya doğru yürüdü. Sağ elinin baş parmağını yüzünde gezdirdi ve uzun uzun kendini seyretti. "Kötü" kelimesi, kendine göre aynada ki yansımasıydı. Bu konuda yanılıyor olamazdı. Ne kadar içten olursa olsun, gülen her insanın içindeki karın ağrısını görebiliyor, ne kadar samimi olursa olsun, seven her insanın içindeki nefreti hissedebiliyor, ne kadar iyi olursa olsun, kendini bu sebepten anlamlı sayan her insanın içindeki karmaşayı, bensizliği yaşıyordu. Kendini kandırmıyordu, atom yığınlarının kararmış bölümleriyle ilgileniyordu sadece. "Bir insan iyi olduğu kadar kötüdür." Yanlış bir aforizma değildi ona göre. Tamamen gerçek. Sevgi konusunda da aynı düşüncedeydi. Birini sevmek, boş bir duygu. Ama var, bunu yok saymıyordu Belki de onun için körelmişti. Yeryüzünde var olduğu andan beri ailenin, dostluğun, birde nerden duyduysa "aşk" ın ne olduğunu anımsayamıyordu.

Bakışlarını aynadan ayırarak sağ omuzundan arkasına doğru baktığında, neden bu düşüncelere sahip olduğunu kavrar gibi oldu. Yumruklarını sıkıp arkasına döndü. Yavaşça kapıya doğru ilerledi. Çıkmak istiyordu o hücreden. Gözlerini sıktı kafasını ardarda taş duvara vuruyordu. Sevgi denen duyguyu yaşamı boyunca ona tek hissettirebilecek canlıyı boğazladığı için oradaydı. Tavandan bir karış uzaklıktaki, iki demir parçasıyla sağlamlaştırılan penceremsi delikten sızan ışık huzmesi ensenine vuruyor ve vucudunun geri kalanından daha sıcak hissettiriyordu. Kafasını duvardan çekti. Işığı izledi, güneş tam yukarıdaki delik hizasında. Yaklaşık beş dakika sonra ışık azalmaya başladı. Fazla bakmış olacak ki mavi, kan dolmuş gözlerinden refleks olarak yaşlar boşaldı. Sokakta ayakkabı boyacılığı yaparken  "Güneş gibi oldu abi." dediğini hatırlatıyordu. "Güneş gibi ol..." cümlesini tamamlamadan demir kapı vuruldu. "Yemeğini zıkkımlan" deyip, paslı tabak içindeki kuruyu fırlattı gardiyan. "Şurdan bir çıkayım ikinci sen olacaksın!" diye geçirdi içinden. Çok bir zamanıda kalmamıştı zaten yaklaşık on sekiz gün. Koğuşundan hücreye girmesine sebep; gece alt ranzada horlayıp uykusunu bölen, iki gün önce gelmiş çocuk istismarcısının malum organını kesip, kendisine yedirmesiydi. Öleceğinden korkmuş olacak ki istismarcı, şikayetçi olmamıştı.

Hücrede geçirilen birbirinin aynı on sekiz günün sonunda artık çıkmaya saatler kalmıştı. Aynanın karşısına geçti. Beline kadar uzanan saçlarını taradı ve ilk defa ördü. Sakallarını kesti. Her insanın içindeki iyi zamanlarda iyi görünmek duygusunu yaşıyordu. Ama iyi miydi oradan çıkmak? Gerçekten de çıkmak istiyor muydu? Bunu bildiğinden emin olmayan bir bakış attı yansımasına. Demir kapı açıldı, elindeki şok cihazı, kaşındaki falçata izi ve sigaradan kahverengiye dönmüş bıyıklarıyla nefret kelimesinin kafasındaki tanımı şişman gardiyan duruyordu. "Senden kurtulmanın vakti geldi, yürü bakalım köpek soyu." dedi gardiyan. Boş zamanlarda hep Cüneyt Arkın izliyordu. Espri yeteneğide bu sınırda kalmıştı. "Seni görmekten ne kadar haz ettiğimi bilemezsin... Ben buradan çıkıyorum da, sen zaman çıkacaksın oradan?" dedi gardiyanın kalbini göstererek. Yanına geldiğinde gardiyanın yüzüne gülümsedi ve tam suratının ortasına tükürdü. "Güneş gibi oldu abi." dedi.

Hapishane kapısının önüne geldi. kapıyı açtı, otuz yıl sonra ilk defa zift kokan asfalta bastı. Son iki yıldır kafasında kurduğu şeyi yapmak istiyordu biran önce. Hızlı adımlarla, hemen önündeki yokuştan aşağı doğru yürüdü. Gelmek istediği noktaya vardı. Buram buram iyot kokuyordu her yer. Derin bir iç çekti. Bir daha bir daha bir daha... Denizin yanına ilerledi. Atom yığınları oturup huzur bulsun diye yapılan banklardan birine oturdu ve soluklandı. Daha kalp atışları normale dönmemişti ki arkasında bir karaltı hissetti, döndü baktı kimse yoktu. Kafasını çevirdi, önünde kendisine deniz mavisi gözlerle bakan,  omuzunda boya kutusu olan sekiz yaşlarındaki çocuğa korkmuş bir halde baktı. Bir saniye bile sürmeyen bu his yerini şaşkınlığa bıraktı. "Boyayayım mı güzel abim?" dedi küçük çocuk. Sesi çıkmadı bir şey diyemedi. "Güneş gibi parlatırım abi. Boyayayım mı?" diye yineledi sorusunu. Gözlerini kapattıp dişlerini sıktı "Hayır. Boyama!" dedi. Gözlerini açtığında  çocuk ortadan kaybolmuştu. Hızla kafasını, sağa sola salladı "Gerçek değildi o"  Hapishane revirinde doktorunun, böyle şeyler görebileceğini, gerçek olduğunu düşündüğü anda şalvarının sağ cebindeki kahverengi haptan alması gerektiğini söylediğini hatırladı. Elini cebinde gezdirdi bulduğu kutudan ilacını alıp yuttu.

 Biraz ilerde çimlerin üzerine oturmuş atom yığınlarına baktı. "Hepsi mükemmel canlılar, suratlarına tükürdüklerim. Sen esmer oğlan, yanında duran ve suratına güldüğün adamın kanını içsen doymazsın! Ya sen kadın, adam bugün az para verdi diye gözlerin yeni avlar arıyor! küçük çocuk! Tek derdin daha büyük bir oyuncak. Köpeğin başını okşayan kız, daha bu sabah arkadaşının sevgilisini ayarttın! Denize taş atan genç, içki alacaktın paran bitti değil mi? Kitap okuyan hanım teyze, senden zarar gelmez ya hani, -aman ne gereksiz aforizma- anlıyorum okuduğunu anlamadığı, yoksa "eve gittiğimde adamı nasıl boğazlarım?" diye düşünmezdin! Hepiniz kötüsünüz hepiniz mükemmel iyisiniz!" kafasında her baktığı insana yakıştırdığı kötülüklerle ilerliyordu. Otuz yıl sonra ilk defa bir karar alıp biriyle konuştuktan sonra yakıştıracak ve haksız olmadığını, yaşamı boyunca sevgi denen duyguyu ona hissettirecek olan tek canlıyı sebebsiz yere boğazlamadığını tekrar düşünüp iyi ki diyecekti. Yoluna devam etti. Karşısına konuşabileceği birinin çıkmasını istiyordu.

Az ilerde yirmili yaşlarının sonunda olduğu, sevimli ve güzel sayılmayacak bir kadının ayaklarını duvardan denize doğru sarkıtmış oturuyor olduğunu gördü. Saçları kısa ve kıyafetleri orta halli bir yaşam sürdüğünü sezdiriyordu. Yanına gitti. Oturmak için izin istedi ve oturdu. Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra
"Çirkin olduğunu daha önce söyleyen olmamıştır... Şu gördüğün atom yığınlarının hepsinin milyon tane yüzü var." dedi ve zaten bildiği cevabı bekledi. "Teşekkür ederim." dedi kadın ironik bir şekilde "gerçekten buna ihtiyacım vardı. Yalnız olmadığımı bilmiyordum."
Beklediği cevap değildi ama şaşırmamıştı da çünkü milyon tane yüzü olan insan elbette farklı cevaplar da verebilirdi. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
- Ne hakkında ne düşünüyorum?
-ben gelmeden önce yani, ne düşünüyordun?
- yeryüzünde ne işim olduğunu
- güzelmiş... Bulabildin mi peki cevabını?
- sanırım evet.
- dinlemek isterim.
- bunu sana anlatmak isteyeceğimi yani aslında herhangi birine anlatabileceğimi sanmıyorum.
- Neden? Bence o kadar zor değil.
- zor olmadığını biliyorsan anlatmama gerek yok.
- Dedim ya milyon tane yüz... Yani ikimizin bildikleri farklı. Anlatmanı isterim.
- peki o zaman. Bak, arkandan gelen beyaz takım elbiseli amca, daha bugün dede olmuş ve torununa hediye almaya gidiyor. Şu köşede duran simitçiyi görüyor musun? İki kardeşine bakmak için neredeyse yirmi dört saat durmadan çalışıyor. Şu etekleri uçuşan genç kız, aşık olmuş ilk randevusu, arkadaşı gelince onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecek. Toprağı eşeleyen küçük çocuğa bakar mısın? Karıncaların daha rahat geçmesi için kaba taşları çıkarıyor. Peki çimlerde oturan iki delikanlıya ne demeli, çocukluktan beri beraberler, şuan iş yerlerini aynı yerde ayarlayabilmek için uğraşıyorlar. Bak! Gördün mü yaşlı teyze eşinin en sevdiği yemeği yapmak için taze fasülye almış.

Böyle devam ederken sözünü kesti
- iyide, senin yeryüzünde olma sebebin nedir?
Kadın biraz duraksayıp derin bir iç çektikten sonra
"İyiyi görmek, sevmeyi sevmek" dedi.
- iyi olduğun kadar kötüsün.
- ben buna inanmıyorum. Evet saf iyilik belki bulunamaz ama iyi olduğum kadar kötü değilim birinden biri baskın olur her zaman. Sen mutsuzsun ve o gözle bakıyorsun etrafa, herkes kötü kötü kötü... Bunları düşünüyorsun. Çünkü sen kötüsün daha önce sana bunu söyleyen olmamıştır. Şu gördüğün atom yığınları milyon tane olan suratlarının korku olanını takıyor seni gördüğünde.
- nereden biliyorsun? Sen neden takmadın?
- bunu bilmek için fazla çaba gerekmiyor sanırım ve senden korkmuyorum.

Kadının gözlerinde takılı kaldı gözleri. Sonra hızla kalktı yerinden. Yeryüzü klişelerinden birinin olacağından korktu. İlk defa gerçekten korktu. "Siyah ve beyaz gibi, Gökyüzü ve deniz gibi, Ateşe körük gibi. Aşk ne büyük klişe. Herkes de var, hiç kimseye yok." Aklından bunlar geçerken adım adım uzaklaşıyordu kadından.

Arkasından bağırdı kadın. "Adını söylemedin." sahi adı neydi? Köpek? karga burun? pörtlek? Besleme? Pis boyacı? Canavar? Hangisini söylemeliydi?
Arkasına döndü, kızın parlayan ayakkabılarına ilişti gözü "güneş gibi oldu abi" diye mırıldandı. Kadın " erkeklere de konulmuş olması ne güzel. Seni sevdim Güneş" dedi. İsmi bu değildi elbette ne olduğuda çok önemli değildi. Fakat bugünden sonra Güneş olarak kalacaktı. Daha önce hissetmediği bir ruh halindeydi. "Senin adın nedir?" diye sordu. En son ne zaman biri hakkında gerçekten bir şey merak etti? anımsayamadı. "Dünya benim adım" dedi kadın. "Dünya ve Güneş gibi." diye geçirdi aklından. Sanki Sanki başka biri oluyordu başka bir varlık. Atom yığını gibi değilmiş de, safi sevgiden şekillenmiş gibi yeniden. Bu muymuş Aşk dedikleri? Sarıp sarmalayan şey, içimi ısıtan canavar örtüsünü kaldırıp yerine, şefkat perdesi çeken şey bu mu? Ama olabilir miydi ki, neredeyse on dakika da  otuzsekiz yıllık fikirler değişebilir miydi? "Aklından geçirdiğin her şeyi anlayabiliyorum. İnsan ne zaman ne sürede ve kime aşık olabileceğini birde ne zaman öleceğini asla bilemez!" dedi Dünya. "Burada beni bekliyordun değil mi?" dedi Güneş. "Bunu bilmiyorum ama bu sabah ayaklarım buraya getirdi beni ve bir kaç saattir burada oturuyorum." kadının gözlerinin içine baktı uzun süre. Kayboldu zaman, sanki bir karadeliğin üzerindeymiş gibi. Kendine geldiğinde yaşlandığını  hissetti...

Recep ÇELEBİ, bir alıntı ekledi.
08 May 23:56 · Kitabı okudu · 8/10 puan

“Ah insanlar, şu insan kalbi, yüz bin anlamlı bir sır, içinden çıkmak mümkün değil.”

Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 56)Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 56)
helin, bir alıntı ekledi.
 08 May 09:32 · Kitabı okudu · 8/10 puan

"Ah insanlar, şu insan kalbi... Yüz bin anlamlı bir bilinmeyen... İçinden çıkmak olanaksız..." diyordu. "Acaba kötülük gibi iyilik de bulaşıcı mıdır ?" diye düşünüyordu.

Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 68)Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 68)
*falah *, bir alıntı ekledi.
06 May 18:47 · Kitabı okuyor

Ah insanlar ,şu insan kalbi... Yüz bin anlamlı bir belirlilik. .. içine çıkmak olanaksiz...

Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 56 - Nilüfer)Eylül, Mehmet Rauf (Sayfa 56 - Nilüfer)

Azerbaycan Türk Edebiyatı
Azerbaycan Türk Edebiyatı

19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

20. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

Yakın Dönem Edebiyatı

Güney Azerbaycan Edebiyatı

Edebi Meclisler

Edebiyol

Dil Edebiyat

Sayfa yazarları

edebi yol

Temmuz 2, 2010

19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

XVIII. yy. sonu, Azerbaycan tarihinin en karışık ve en bunalımlı dönemi olmuştur. Ülkenin siyasî, ekonomik ve kültürel hayatında ardı arkası gelmeyen buhranlar yaşanmıştır. Türk asıllı Safeviler sülâlesinin, çöküşünden ve 1747 yılında, Avşarlar soyundan gelen Nâdir Şah'ın ölümünden sonra İran'ı saran iç savaş Azerbaycan'ı da etkilemişti. Bu asrın sonlarına doğru Azerbaycan, birçok hanlığa, belli sınırları olmayan, planlanmış ve istikrarlı politikalar yürütemeyen, zaman zaman birbirleriyle kanlı çatışmalara giren küçük, feodal devletlere bölünmüştü. Ülkenin topraklarında; Guba, Karadağ, Tebriz, Derbent, Şamahı, Baku, Karabağ, Gence, Talış, Nahçivan, Seki hanlıkları, Marağa ve Urmiya Malikâneleri, Şemseddin Gazalı ve İlisu Sultanlıkları, Car-Balakend Icmâsi gibi küçük, mahallî devletler kurulmuştu. Bu siyasî parçalanma, iktisadî ve kültürel hayatta da bir gerilemeye yol açmaktaydı.


Azerbaycan'ın tarihî bağlarla, dil ve din birliğiyle sıkı sıkıya bağlı bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu ve İran'ın zayıflamaya başladığı bu dönemde, kuzeydeki komşu Rus İmparatorluğu gittikçe güçleniyordu. Deli Petro'nun gerçekleştirdiği ıslahatlar sonucunda, batıya daha fazla yakınlaşmış olan Rusya, yalnız askeri açıdan değil, ekonomik ve kültürel yönden de kısa zamanda büyük başarılar elde etmişti. Bu durum Rusya'yı, Azerbaycan'la ilgili emellerinde, Osmanlı İmparatorluğu ve İran karşısında son derece avantajlı bir konuma getirmişti.

 

180ı'den itibaren Rusya, Azarbaycan Hanlıkları'm işgal etmek için silahlı müdahaleye başladı. Bu hanlıkları şeklen kendi devletinin uzantıları sayan İran'la, 1805-1812 ve 1826-1828 yıllarında girişilen savaşlar Rusların zaferiyle sonuçlandı. 1813'te yapılan Gülistan Anlaşması ve 1828'de imzalanan Türkmençay barış sözleşmesiyle Kuzey Azerbaycan, kesin olarak Rus İmparatorluğu'na katılmış oldu. Araş nehri, Rusya ile İran arasında sınır olarak kabul edildi.

 

Böylece, XIX. yy. başlarına gelindiğinde, Azerbaycan bu iki devlet arasında paylaşılmış oldu. Ülkenin tarihî ve siyasî hayatındaki bu köklü değişiklikler, elbette ki onun manevî hayatına ve kültürüne de yansıyacaktı. Nitekim Azerbaycan, bir Rus sömürgesi olmanın bütün ağırlığını yaşadığı bu dönemde Rus ve Avrupa medeniyeti ile ilişkiye girmiş ve uygar dünya ile temas kurmuştur. Firidrih Engels'in, Kari Marks'a gönderdiği bir mektupta yazıldığı gibi; XIX yüzyılın ilk yarısında Rusya, bütün rezilliğine ve Slavyen çirkefine rağmen, Volgaboyu ve Kafkas halklarıyla ilişkilerinde, belli ölçüde medenîleştirici bir rol oynamıştır. Farsların esareti altında kalan ve her türlü millî his ve fikirlerden mahrum bırakılan Güney Azerbaycan'dan farklı olarak, Kuzey Azerbaycan'da bir yandan yabancı işgaline ve kendi üzerindeki sömürgeci siyasete duyulan tepkinin sonucu olarak "milliyetçilik" şuuru, öte yandan, batı medeniyetiyle büyük ölçüde bütünleşmiş Rusya'nın medenîleştirici fonksiyonundan yararlanma eğilimi kısa zamanda kendisini göstermeye başladı. 1830'dan başlayarak, Kuzey Azerbaycan'ın muhtelif şehirlerinde, Rusça eğitim yapan ve modern bilimleri öğreten, çağdaş okullar açıldı. 1828'de Azerbaycan Türkçesi ile ilk gazetenin yayınlanmasına teşebbüs edildi. Öte yandan, aynı yıllarda neşrolunan ve Türkçeyi iyi bilen Ermeni ve Rus memurlarca yayma hazırlanan, "Tatar Exbârı" ve 1845'te Tiflis'te yayma başlayan "Kafkasya'nın Bu Tarafının Exbârı" gibi, devlet politikalarına hizmet eden gazeteler halk arasında itibar görmedi. Azerî matbuatının ilk gerçek numunesi, ilk sayısı 22 Temmuz 1875'te Bakü'de, Hasan Bey Zerdabî'nin başyazarlığı ile çıkan "Ekinci" oldu. "Ekinci"nin ardından, Kafkasya'nın o devirdeki asıl kültür merkezi sayılan Tiflis'te, "Ziya", "Ziya-yi Kafkaziyye", "Keşkül" gibi gazeteler ortaya çıktı ve zaman içerisinde, bir yandan gazeteye ciddî bir talep ve ilginin, öbür yandan küçümsenemeyecek seviyede bir gazetecilik geleneğinin doğmasına hizmet ettiler. "Ekinci" ise, yalnız Azerbaycan'ın değil, bütün Rusya Türklerinin ilk gazetesi olarak, onların arasında millî ve dinî birlik fikirlerinin doğmasında ve yaşatılmasında önemli rol oynadı.

 

XIX. yüzyılda Kuzey Azerbaycan'da yepyeni bir aydın nesil yetişmiş, kültür hayatının bütün sahalarında bir ilerleme ve gelişme yaşanmıştır. 1873'te Azerbaycan Millî Tiyatrosu'nun temeli atıldı. Müzik, resim gibi sanat dallarında önemli gelişmeler kaydedildi. Dilcilik, tarih, coğrafya, İslam hukuku vb. alanlarda dünya çapında tanınmış âlimler yetiştiler. "Rus Şarkiyatçılığının Babası" kabul edilen Mirze Mehemmedeli Kâzımbey (1802-1870) Kazan ve Petersburg üniversitelerinde, Mirze Cafer Topçubaşı (1784-1869) Petersburg üniversitesinde Türk-İslâm dünyasının tarihi, dili, edebiyatı hakkında değerli araştırmalara girişiyor, Türk Edebiyatının klasik örneklerini çağdaş-ilmî metotlarla hazırlayarak yayınlıyorlardı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov (1794-1846), Mirze Adıgözel Bey (1769-1854), Mirze Cemal Karabaği (1784-1860), Şeyh İbrahim Gencevi (1815-1865) vb. tarihçilerin eserlerinde, Azerbaycan ve Kafkasya tarihinin ayrı ayrı dönemleri, çeşitli tarihî kaynaklardan hareketle araştırılıyordu. Millî okullar ve millî edebiyatla beraber, tarihî eserler de, Azerbaycan Türkleri arasında, millî şuurun yayılmasında önemli rol oynamışlardır. Asrın 80. yıllarına doğru, millî matbuat sahifelerinde yayınlanan makalelerde, Azerbaycan'da yaşayan yerli halkın, Rusların ifade ettiği şekliyle "Tatar", yahut halkın söylediği gibi yalnız "Müslüman" değil, Türk olduğu, dinlerinin İslâm olduğu, Tatarların da Türklerin bir kolu, bir boyu olduğu fikri vurgulanıyordu. Bir taraftan Batı kültürüne aşinalık, diğer yandan Ruslaştırma politikalarına bir tepki olarak doğan milliyetçilik düşüncesi, Kuzey Azerbaycan'da çok kısa bir zamanda kendine yer edinmişti. Müslüman İran devletinin terkibinde olan Güney Azerbaycan'daysa, tek din, tek dil ve tek İran sloganları altında, bu hisler her vesileyle bastırılmıştır.

 

XIX. yüzyılın birinci yarısında, Azerbaycan Edebiyatı, ister türler, ister konular, ister üslûp ve isterse kullanılan sanatlar açısından, eski geleneklerden pek de uzaklaşmamıştı. Evvelki dönemlerde olduğu gibi, gazel tarzı hâlâ edebiyatın sürükleyici türüydü. XVIII. asırda Vâgif ekolünün ve âşık edebiyatının tesiriyle halk şiiri üslûbu ortaya çıkmış ve bu üslûp, edebiyatın genellikle dil açısından halkla bütünleşmesine,halka yakınlaşmasına imkan yaratmıştı. Edebiyat, epiklikten, sosyal ve manevî hayatta ortaya çıkan ciddi değişiklikleri süratle takip ederek değerlendirmekten henüz uzaktı. Divan edebiyatı tarzında yazan şairlerin lirik gazelleri, yahut âşık koşmaları, Azerbaycan Türklerinin hayatlarını bütün yönleriyle ve belirli bir yeterlilikte işleyebilme kabiliyetinden uzaktı.

 

Yenileşen hayatla birlikte belli bir değişime uğrayan insanlar, edebiyatı da yeni şekil ve yeni tarzlara zorluyordu. Edebiyattaki bu yenilenme ihtiyacını, eski dönemin son, yeni dönemin ilk büyük sanat adamlarından biri sayılan Abbaskulu Ağa Bakıhanov Gudsi anladı ve 1838'de yazdığı "Kitab-ı Esgeriyye" adlı eseriyle, Azerbaycan Edebiyatına yeni, çağdaş nesir türünü getirmeye çalıştı. Bu eserde, gazel-kaside türünün geleneksel kahramanlarından, ıstırap çeken âşıklardan, gözyaşı döken sevgililerden farklı olarak, halkın arasından çıkmış sade insanlar, kendi problemleriyle edebiyatın konusu haline getirildi. "Kitab-ı Esgeriyye"de hâlâ eski dönemin etkisinde kalındığı, Arapça-Farsça söz ve terkiplere sıkça yer verildiği, secîli nesir prensibine bağlı kalındığı söylenebilirse de, eserin farklılığı, edebiyatın geleneksel türlere ve konulara bağlı kalınarak gelişemeyeceğini anlamış olmasındaydı Bakıhanov da, bu yeni anlayışın, söz konusu eseriyle Azerbaycan Edebiyatına girdiğini belirtmekteydi.

 

Edebiyatın yenileştirilmesi sahasında ilk adımları XIX. yüzyılın birinci yarısında, Abbaskulu Ağa Bakıhanov, İsmayılbey Kutkaşınlı, Mirze Şefî Vezeh almışlarsa da, onlar tüm çabalarına rağmen, kültür ve edebiyatta yeni bir devrin başlatıcısı olamamışlardır. XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında gerçek mânâda modernleşme, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin adı ve edebî faaliyetleriyle yakından ilgili bir gelişmedir. Mirze Fetheli, Azerbaycan Edebiyatını, eski divan şiirinin bin yıllık cazibesinden kopardı, onu, yeni mazmun ve yeni biçimlerle zenginleştirdi. Azerbaycan Edebiyatına ilk defa dram türünü o getirdi. Edebî tenkidin prensiplerini ortaya koydu ve ilk tarihî romanın müellifi olarak tanındı. Şiire gazellerle başlayan Ahundzâde, kısa zamanda bu tür eserlerin devrinin geçtiğini, gazel Edebiyatının, artık halkın manevî beklentilerine cevap veremediğini ileri sürmeye ve bu fikirleriyle bütün Orta Doğu halklarının edebiyat çevrelerinde büyük bir ıslahatçı olarak tanınmaya başladı. O'nun, 1850-1855 yılları arasında yazdığı altı komedi, Azerbaycan Edebiyatının daha sonraki gelişimi üzerinde belirleyici olmuş, Ahundzâde edebî mektebinin başlangıcını teşkil etmiştir. Ahundzâde'den sonra, Necefbey Vezirov, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov, Reşidbey Efendiyev, Sultan Mecid Ganizâde gibi yazarlar da, edebî çalışmalarında dram türüne sık sık yer vererek, çağdaş konu ve problemleri ele alan eserlerinde halk hayatından çeşitli levhaları gözler önüne serdiler. Eksiklik ve yanlışları gösterdiler. Daha güzel, daha anlamlı bir hayatın yollarım açıklamaya çalıştılar. İlk örneklerini Ahundzâde'nin verdiği dram eserleri, millî-realist edebiyatın da dikkate değer ilk örnekleri oldu.

 

İster Mirze Fetheli Ahundzâde'nin, isterse de onun takipçilerinin kaleme aldıkları dram eserleri, Azerbaycan Edebiyatının mücerretçilikten uzaklaşmasına, yaşayan, reel insanların hayatlarıyla ilgilenmesine imkan yarattı. Eski gazel edebiyatının, toplum içinde küçük bir gruba dönük tesirine karşılık, millî tiyatronun kısa bir zaman zarfında oluşumu ile çok daha geniş kitlelerin dikkatine sunulan dram eserleri, sözün gerçek manasında, bütün halkın hayatına dâhil oluyor, ahlâkî değerlerin yüceltilmesine ve güzelleşmesine, halkın dost ve düşmanlarını tanımasına, insanın kendini idrakine hizmet ediyordu. Azerbaycanlı yazarların, XIX. yy. boyunca, dram eserler içinde komediye daha fazla ağırlık vermeleri, her şeyden önce, onların edebiyatı, halkı içten içe kemiren manevî hastalıkların tedavisi için bir ilaç gibi kullanmalarından ileri geliyordu. Asrın sonlarına doğru, komedilerin yanında ilk piyesler, trajedi ve vodviller de ortaya çıkmaya başladı. Mirze Fetheli Ahundzâde'nin büyük istidadı sayesinde, XIX. yüzyıl, Azerbaycan Edebiyatı tarihine neredeyse bir dram çağı gibi damgasını vurmuş oldu.

 

Millî Azerbaycan dramaturjisi, yalnız Azerbaycan Türkleri arasında değil, İdilboyu ve Orta Asya Türkleri arasında da popüler oldu ve onların da edebiyatlarında dram türünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

 

XIX. yy. aynı zamanda Azerbaycan nesrinin ilk numunelerinin ortaya çıkışıyla da dikkati çekmektedir. Abbaskulu Ağa Bakihanov'un "Kitab-ı Esgeriyye" eserinden sonra, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin "Aldanmış Kevâkib" (1857) romanı yazıldı. Tarihî konulu bu eserinde yazar, tarihî olaylar ve şahsiyetlerin ardına gizlenerek, daha çok yaşanılan devri ve bütün zamanların en önemli problemi olan "hükümdar-halk" çekişmesini ön plana çıkarmıştı. XIX.yy. sonlarına doğru, dram sahasında olduğu gibi nesirde de Mirze Fetheli Ahundzâde'nin takipçileri yetişmiş ve ilk eserlerini vermişlerdir. Neriman Nerimanov'un, Sultan Mecid Ganizâde'nin, Zeynelabidin Merağayî'nin ve bunlar gibi daha birçok yazarın romanları, artık çağdaş Azerbaycan hayatı, Azerbaycan varlığı, halkın yüz yüze geldiği problemlerle ilgili konuları ihtiva etmekteydi.

 

XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında, edebî tenkidin ilk numuneleri de yine Mirze Fetheli Ahundzâde tarafından kaleme alınmıştır. Her ne kadar, söz konusu dönemden önce, Azerbaycan'da edebiyat tarihçiliği ve edebî tenkit sahalarında bazı çalışmaların yapıldığı doğruysa da, bu çalışmalar daha ziyade eski "Tezkirecilik" geleneğine da-yanıyordu. Yalnız Şark değil, Rus ve Batı edebiyatına da hakim olan Ahundzâde ise, tenkidde tasvircilik ve eserin mazmunlarının nakledilmesiyle yetinmiyordu. O'nu bir sanat eserinin her şeyden evvel estetik açıdan, sanat açısından araştırılması, edebiyata ne getirdiğinin açıklanması ilgilendiriyordu. Hayatla ilgisi olmayan edebiyat ve sanat, onun düşüncesine göre sahte ve kalptı. Öyle ki, güncel hayattan, onun toplum gündemine getirdiği çeşitli problemlerden uzaklaşan her türlü hayalperver şiirin, mersiye ve medhiyenin, bir kısım mevhumların ardınca giden mistisizmin karşısında, gittikçe realizm prensiplerine dayanan hikaye, roman ve dramları, halk ve edebiyat için en lüzumlu eserler olarak kabul ediyordu.

 

Edebiyatta yeni türlerin ortaya çıkması, şiirin de kendi içinde yenileşmesinde etkili olmuştu. Her şeyden önce şiir yeni mazmunlar edinmişti. 1840 yıllarından itibaren, Azerbaycan'da mizahî şiir büyük önem kazanmıştı. Bu tür şiirlerin hemen hemen tamamı, ülkenin genel durumu, Rus memurların ve onları destekleyen yerli asilzadelerin keyfîlikleri, ülkeyi saran kanunsuzluklar, rüşvet ve istikrarsızlık üzerineydi. Mirze Bahış Nadim, Baba Bey Şâkir, Kasım Bey Zâkir gibi Azerbaycan şairlerinin mizahî şiirlerinde, yalnız yerli memurlar değil, gemilikle Çarlık Dönemi idari sistemi, Rus sömürgeciliği, imparatorluğun Ruslaştırma politikası gibi konular cesaretle işlenmekteydi.

 

Dilinin berraklığı ve güzelliği, mazmunların herkesçe anlaşılabilir olmasıyla farklanan âşık şiiri ile dîvan edebiyatının sentezi şeklinde ortaya çıkan ve "halk şiiri" adını alan yeni tarz şiir de, XIX. yy. boyunca büyük bir gelişme dönemi geçirmişti. Azerbaycan âşık şiirinin usta temsilcileri Aşık Elesker, Âşık Alı, Âşık Hüseyn Şemkirli, Âşık Musa gibi sanatçıların kurduğu ekol, çeşitli türlerde yazdıkları eserler, besteledikleri yeni saz havaları, yetiştirdikleri talebeler, bunların Rus İmparatorluğunun Türk ve Müslüman bölgelerine, Iran ve Osmanlı İmparatorluğu'na seyahatleri ve tesirlerini oralara kadar yaymaları ile uluslararası bir şöhrete ulaştıklarını, başarılarını her yerde aynı ustalıkla devam ettirdiklerini görmekteyiz. Onların temsil ettiği halk şiiri, bir yandan lirik-samimi konuların, şahsi duygu ve düşüncelerin ele alınması, diğer yandan halkın hayatı, günlük mücadelesi, geleceğe dönük ümitleri ve beklentilerini dile getiren konuları yüksek bir sanatkarlıkla işleyebilmiş olmasıyla dikkat çekiyordu.

 

Tek bir Dünya Edebiyatının konuşulduğu, medeniyetler ve edebiyatlar arası karşılıklı ilişkilerin güçlendiği ve hızlandığı bir dönem olan XIX. Yy. Azerbaycan Edebiyatının da mahalliliğin kalıplarını kırdığı, bir ölçüde de olsa Dünya Edebiyatıyla entegre olma sürecine girdiği bir devredir. 1830 yıllarından itibaren, Azerbaycan Edebiyatının muhtelif örnekleri yabancı dillere çevrilir. Bu dönemin ilk nesir örneklerinden olan "Reşidbey ve Seadet Hanım" kısa hikayesi (müellifi Ismayılbey Kutkaşmlı) Fransızcaya çevrilerek Varşova'da yayınlanmıştı. 1850-1880 yıllarında, şair Mirze Şefî'nin şarkıları, dünyanın onlarca diline çevrilerek, büyük tirajlarla basılmıştı. Çağdaş Batı matbuatının, "Müslümanların Molier"i olarak tanıttığı Mirze Fetheli Ahundzâde'nin komedileri İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillere çevrilmiş, Türk lehçeleri dersi okutan üniversitelerin büyük bir kısmında en önemli konuşma ve dil örneklerinden biri sayılmıştı. XIX. yy. Azerbaycan yazarlarından Abbaskulu Ağa Bakıhanov'un, Ismayılbey Kutkaşanlı'nm, Mirze Şefî Vazeh ve benzerlerinin ad-ları, Rusya'da geniş şöhret bulmuştu.

 

Azerbaycan Edebiyatının örnekleri dünya dillerine çevrildiği gibi, dünya dillerinden muhtelif numunelerin de Azerbaycan Türkçesine tercümesine teşebbüs edilmişti. Rus Edebiyatı klasiklerinden Krılov'un, Puşkin'in, Lermontov'un, Nekrasov'un ve daha birçok şairin şiirleri, Lev Tolstoy'un hikaye ve dramaları, Şekspir'in "Otello"su, Ghöte'nin "Faust" adlı eserinin bazı bölümleri, İran ve Hind Edebiyatından örnekler bu dönemde tercüme edilmişlerdir. Söz konusu tercümeler, Azerbaycan Edebiyatının gelişmesinde belirli ölçüde etkili olmuş, Batı Edebiyatı ve batılı yazarlar hakkındaki düşüncelerin netleşmesine ve pekişmesine hizmet etmiştir.

Pavel Fyodoroviç Smerdyakov, Kamelyalı Kadın'ı inceledi.
 30 Nis 21:10 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yirmi üç yaşındayım. Eseri, bir parkta bitirdim ve hala o parkta oturuyorum. Düşünüyorum yaklaşan sınavları. Ancak sadece düşünmekle kalıyorum istemediğim şeyleri.Hayır günlük tutmuyorum. Yeterince de özel değil yazdıklarım. Deli saçması gibi geliyor şu anda size. Peki bu eseri yazanla aramda bir yaş olduğunu söylersem yaşımı söylemiş olmam anlamlı gelecek mi size? Ya da yazarın okul okumayı bırakıp yazar olduğunu söylesem sınavları neden düşündüğüme bir açıklama getirmiş olur muyum? Parkta oturmama sebep aramayın. Her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değil. Bunları bilmenin ne gerekliliği olduğu aklınıza gelebilir. Yazdıklarımın eserle bir ilgisinin olmadığını düşünüp, beni yadırgayabilirsiniz. Evet eserin içeriğiyle ilgisi yok. Haksız sayılmazsınız. Bu benim kendimle mücadelemdir. Şahit olmaya başladınız artık ilk satırdan itibaren. Ve daha kızışmadı ortalık. Okul okumayı bırakıp yazmaya yönelirsem, yirmi dört yaşında Kamelyalı Kadın'ı yazarsam o zaman bu mücadelenin direnci belki zayıflar. Hiç bitmeyecek biliyorum... Çekirdek çitleyenler, kahkaha atanlar var yakınlarımda. Yüzyıl sonra olmayacaklar. Ne çekirdek çitleyecek dişleri, ne kahkaha atacak sesleri olacak. Düşünüyorlar mı bunu? Belki de Kamelyalı Kadın gibi kefenlerinin ayak kısmı tamamen çürüyecek, gözlerine bakmak kabus görmek gibi olacak. Farkında değiller bunun ya da çok iyi numara yapıyorlar. Yürüyorlar şimdi. Yüz sene sonra yatacaklar. Çürüyecekler. Çürüyeceğiz. Çürüyeceğim...Karamsar değilim. Gerçekçiyim. İnsanları rahat bırakmalıyım. Onlar kendileriyle ilgilenmiyorken benim onlarla ilgilenmem pek yerinde olmaz.

Her neyse, eserin bana direkt olarak Vesikalı Yarim filmini hatırlattığını söylemeliyim. Bu filmi izlemiş ve beğenmiş okuyucuların, okumamışlarsa bu eseri de seveceğini düşünüyorum. Aynı şekilde eseri okumuş ve beğenmiş okuyucuların, izlelememişlerse Vesikalı Yarim filmini seveceğini düşünüyorum. Temel konu olarak benzediği söylenebilir...

Kokusuz bir çiçekmiş, Kamelya. "Kaderim sizin elinizde", "Kusursuz bir aşıksın" gibi anlamlara gelmekteymiş. Öyle değil midir Kamelyalı Kadın? Kendi kaderi ve sevdiği adamın geleceği onun seçimine bağlı değil midir? Kusursuz bir aşık haline gelmemiş midir?

Şunu bir kez daha hatırladım ve hatırlatmak isterim ki, insan, sevdiği kişiye olan kırgınlığını uzatmamalı. Atacağı ilk adımın, kendisinden bir şey kaybettirmeyeceğine inanmalı. Atılacak adım için zaman varsa bunu kullanmalı. Ve insan, sevdiği için geç kalmamalı...

Bu güzel kitabı bana hediye eden, S.'ya teşekkür ediyorum...

kübra, Bay Düdük'ü inceledi.
 30 Nis 12:13 · Kitabı okudu · 4 günde

Memleketinizden gülsem mi ağlasam mı şeklinde manzaralar görmek istiyorsanız tam adresidir Aziz Nesin. Benim Bay Düdük'ü okurken içim acıdı, sinirlendim ama bir yandan da kıs kıs gülesim oldu.

Mesela Uçuruma Gidiyoruz öyküsündeki futbol hakemi meselesinden memleketin mahvolduğunu düşünen adam, Yüce Katına öyküsündeki Reşat Bey, Ez Kurmancım öyküsündeki Cemal Bey şaka olsa... Gülsek ve geçsek. Ama öyle olmuyor , adın gibi biliyorsun bu insanlar gerçek. İşte o sırada kapıdan kafasını uzatıyor güldürürken düşündürme klişesi.

18 öykünün hepsini sevdim hiçbirine burun kıvıramam fakat  Halime'yi Samanlıkta Bastılar ve Ez Kurmancım'ı bir başka sevdim.
Halime'yi Samanlıkta Bastılar'daki hikaye anlatıcısı olan küçük kardeş tipik bir örnektir ülkemiz için. Önyargılı, sabit fikirli, cephe aldıysa bir kere tövbe değiştiremezsin, iyiliği kötülüğü kendine göre yorumlayan, mal düşkünü ama yine de çok güzel insan olduğunu düşünen bir tip. Müslüman olduğu için ne halt ettiğini ve düşündüğünü önemsiz sayarak dünyadaki bütün insanlardan üstün olduğunu düşünen bir kesim var ya, hah işte bu karakter de onlardan.
Sinir bozucu, komik ve gerçek. Olmasa. Nerdee.


••
Aziz Nesin oku kızım. Belki yüz kere duydum bu cümleyi babamdan. Kendisi çok sever, çok okur. Ha sadece bana mı? Öğrencilerine de.Güneydoğuda dünyanın en güzel şehirlerinden birinin ilçesinde, babam okulundaki çocuklara Aziz Nesin okutuyor. Canım. Aziz Nesin adı geçince aklıma babam gelir; elinde kitabı, kaşlar kalkık, yüzünde anlamlı gülümsemelerle trans bir halde okuduğu hali.

Daha çok okumalı Aziz Nesin'i. Kendime ödev.