• Çoğu zaman burun kıvırdığımız şeyler ne kadar kıymetliymiş meğer...
  • 92 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın başlangıç cümlesi okuyucuda ilgi uyandırma, sorgulama duygularına yönelik hazırlanmıştır. “ Güneş neden hep sabahları doğuyor?” Bu giriş cümlesi okuyucuyu sorgulamaya yönlendirmekle kalmayıp hayal dünyalarını genişletecek farklı düşünme yollarına da sevk ediyor. Bu şekilde aslında yaşamdaki sıradanlığa bir eleştiri getiriliyor. “ Neden hep aynı? ” cümlesi ile de bu eleştiri açıkça dile getirilmiştir. Yapılan şeylerin neden hep birbirinin aynısı olduğu, daha genel bakacak olursak her günün neden bir öncekinin aynısı olduğu sorgulanmış ve aslında bu rutin düzeni değiştirmenin çok kolay olduğu ifade edilmiştir.
    Kitapta hayal gücünün sınırlarını zorlamak ve hayal gücünün insan yaşamındaki olumlu etkisini yansıtmak üzerinde durulmuştur. Çocukların birçoğunun fazlaca korktuğu karanlık aslında bir şans olarak nitelendirilmiştir. Aydınlıkta her şey açıkça görülebiliyor. Her şey aynı yerinde ve eski düzen devam ediyor. Fakat karanlık, insana hayal gücünü kullanabilmesi için büyük bir şans tanıyor. Karanlıkta istediğin şeyi hayal edip o şekilde görebilirsin. Odanın rengini mi değiştirmek istiyorsun. Çok basit. Karanlıkta bütün renkler emrine amade. “ Karanlık boşluk demek. Ve boşluğu doldurmak çok kolay.” Kitapta yer alan bu kısım çocukların hayal güçlerini canlandırmak, onlara karanlıktan korkmamayı öğretmek için büyük önem taşımaktadır. Hayal gücü ve karanlık fobisinin yanı sıra okuyuculara kazandıracağı bir başka artı ise onlara yetinmeyi öğretmesidir. “ Geceyi bekle ve istediğin eve hiç para vermeden sahip ol.” İfadesi bunun en büyük kanıtıdır. Özellikle çocuk yaşlarda görülen sürekli bir şeylere sahip olma ve eldeki ile yetinmeme durumu kitabın bu kısmı ile aşılabilir. Yeni bir oyuncak mı istiyorsun? O halde karanlığı beklemeli ve onunla oynadığını düşlemelisin. Peki ya yeni bir elbise? Gece üzerinde o elbise ile bahçede gezdiğini düşünmek istemez misin? Karanlığın gücü okuyuculara farklı açlardan yansıtılmaya çalışılmıştır. “ Karanlıktan korkmuyorum. Karanlığı elimden almalarından korkuyorum.” Bu sözler hayal gücünün insan için vazgeçilmez olduğunu ifade etmektedir.
    “ Elmas çok mu değerli? Benden değerli değilse en değerli şey benim.” Bu tümevarım cümlelerinden hareketle aslında kişilerin hayatlarındaki önem sıralarına değinilmek istenilmiştir. Bu bölümden hareketle öğrencilere kendi yaşamlarındaki öncelikleri yazmaları ve sıralama yapmaları istenebilir. En önem verdikleri şeyin sebebi sorulabilir. İnsanların değer ölçütü olarak parayı baz aldığı çağımızda asıl değer verilen şeylerin duygular olduğu ve kaybedilmemesi gerektiği bu ifadelerle kazandırılabilir. “ Dünyadaki en değerli şey bensem sana kendimi hediye ediyorum. Doğum gününü benimle geçir.”
    Kitapta annenin kızına söylediği “ Önce o oyuncağı gerçekten isteyip istemediğini düşün. Heves mi değil mi?” sözü çocukların israftan kaçınmaları için güzel bir ifadedir. Okul öncesi ve ilköğretim dönemi çocukları biraz önce de belirtildiği gibi çoğu zaman görüp beğendikleri her şeye sahip olmak isterler. Fakat birkaç gün sonra heveslerini alıp bir kenara atarlar. Kitap, bu açıdan israf etmemeyi, bir şeyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığını düşünmeyi aşılamaktadır.
    İnsanlar yaşam boyunca gelecekte neler olacağını bilme arayışında olmuşlardır. Gerek basit gerekse bilimsel düzeyde geleceği tahmin etmek için yoğun çaba sarf etmişlerdir. Fakat bunu yaparken içinde bulundukları günü unutmuşlardır. Geleceği bilmek için harcadıkları gün sayısı, kendileri için harcadıkları gün sayısının üstüne geçmiştir. “Olacakları önceden bilsen ne zevk alabilirsin ki hayattan?”. Kitapta da yazıldığı gibi gelecekte olacakları bilmek yaşanılan anın değerini kaybetmesine sebep olur. Mesela bir köpeğiniz var ve iki hafta sonra öleceğini biliyorsunuz. O iki haftayı nasıl geçirirdiniz ki? Köpeğiniz için her gün üzülmez miydiniz? Oysa bunu bilmeseydiniz onunla oynamaya devam eder, mutlu anılar biriktirebilirdiniz.
    “ Pamuk prensesin adı prenses değilken Pamuk”. Altında farklı anlamlar barındıran bu cümle ile öğrencilere kişilik açıklaması yapılabilir. İnsanların sıfatları, statüleri, cinsiyetleri, ırkları ne olursa olsun her şeyden önce insan oldukları bilinci yerleştirilebilir. Kişilere gösterilen saygının ya da duyulan sevginin sebebi onların sıfatları olmamalı, kişilikleri olmalı. Arkadaşınızı saçı sarı olduğu için sevmezsiniz ya da babanızı avukat olduğu için sevmezsiniz. Onlara değer verdiğiniz için seversiniz. Onları karakterleri ile seversiniz. Bu yüzden insanlara gelip geçici özellikler üzerinden değil, insani değerler üzerinden bakmak gerekir.
    Yaşanılan her şeyin anlamı vardır. Okula gidersiniz çünkü öğrenmek istersiniz. Annenizi kucaklarsınız çünkü onu seversiniz. Hayatınıza baktığınızda tüm eylemlerin aslında bir anlam içerisinde gerçekleştiğini görürsünüz. Hiçbir şey anlamsız değildir. Size göre yaptığınız en anlamsız şey bile ya eğlenmek içindir ya da düşünmek için. Ama mutlaka bir anlamı vardır. Kitapta da yaşamdaki her şeyin bir anlam barındırdığından bahsedilmiştir. Öğrencilere bu kısımda yaşamlarındaki bazı olayların anlamları sorgulatabilir. Mesela neden her gün kahvaltı yapıyoruz? Ya da neden hayvanlara iyi davranmak zorundayız? Büyüklerimizin ellerini öpmemizin anlamı nedir? Vb sorularla öğrencilerin düşünmeleri ve tartışmaları sağlanabilir.
    Kitaptaki kahraman aslında yalnız bir çocuktur. Çok arkadaşı yoktur. Yapılan çalışmalara bakıldığında yaratıcı kişilerin yalnız kişiler oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Kahramanımız da gerek sözleri, gerek yaptıkları gerekse hayal gücü ile yaratıcı kişiliğini vurgulayan bir bireydir.
    Kahramanımız, okuldaki arkadaşına her gün farklı bir isim takıyor. Ve o kişi o gün arkadaşının taktığı isim gibi oluyor. Örneğin “ Bugün sus ol” diyor ve arkadaşı gün boyu susuyor. O gün ismi ne ise o şekilde davranıyor. Her gün yeni biri olmak arkadaşının da hoşuna gidiyor. Bu kısımda öğrencilere o gün ne olmak istedikleri, bunun nedenleri ve bu durumda nasıl davranmaları gerektiği sorulabilir. Yaratıcı düşünme becerilerini geliştiren bir etkinlik niteliği taşıyabilir.
    Anlatmak için konuşmak şart değildir. Bazen bir hareket, bazen de bir bakış bile anlatılmak istenen her şeyi anlatabilir. Bebekler konuşamadıkları halde anneleri onların neye ihtiyacı olduğunu nasıl bilirler? Veya hayvanlar konuşamadıkları halde onlara yardım etmemiz gerektiğini ya da sevmemizi istediklerini nasıl anlarız? Bazı düşünce veya hisleri anlatmak için de kelimeler yetersiz kalabilir. Biri size gelip ağladığında onun üzgün olduğunu anlarsınız. Konuşmasına gerek yoktur. Buna yönelik başka örnekler olup olmadığı öğrencilerle tartışılabilir.
    Kitabın başında da belirtildiği gibi her günün birbirinin aynısı olmasına karşı bir sorgulama kitabın genelinde hissediliyor. Kahramanımız, farklılık için kendince bir oyun buluyor. Her gün aynı saatte pencerenin önüne geçerek gözlerini kapatıyor ve annesi aç diyene kadar açmıyor. Ama daha sonra farklılık için yaptığı şeyin bile her gün yaptığı aynı şey olduğunu fark ederek bu oyundan vazgeçiyor.
    Çocukluğun masum bakış açısı “ Benim zarar vermediğim bir şeyden neden bana zarar gelsin?” sözüyle tam olarak açıklanmıştır. Dünyadaki bütün insanlar bu düşünceye sahip olmasalar da bir şeye zarar vermenin kötü bir davranış olduğunu ifade eden bir açıklama yapılabilir.
    Ailelerin çocuklar üzerinde korku hissettirmeye çalıştığı şeyler genelde kendi korkuları olmuştur. Yabancılardan uzak durulması yani onlardan korkulması gerektiği tüm ailelerin çocuklarına öğrettiği başlıca kurallardandır. Ama bu korku hissi çocuklarının korkuları yerine aslında kendi korkularıdır. Kedilerden korkan bir anne bunu çocuğuna da yansıtır ve uzak durması gerektiğini söyler. Ya da çocuğunu farklı şehirde okutmak istemeyen bir aile dışarıda okumanın zorluklarını anlatarak çocuğunu korkutmaya çalışır. Ama asıl olan kendi korkularıdır. Bu düşünce daha basite indirgenerek ve çocuklar için uygun ifadelerle desteklenerek açıklanabilir.
    Hayatı güzel ve farklı kılmak kendi elimizdedir. Kendimize küçük oyunlar oynayarak sıradan şeyleri bile eğlenceli hale getirebiliriz. Kahramanımızın yaptığı gibi, her gün giydiğimiz renkleri yansıttığımızı düşünmek bile geçirdiğimiz günü diğer günlerden farklılaştırmaya yetecek bir sebeptir. Üstelik hiç de zor değildir.
    İnsanlar neden yaşar? Bu sorunun cevabı gerek geniş gerekse daha dar bir çerçevede ele alınarak şu an bile binlerce kişi tarafından soruluyordur. Çalışmak için mi, mutlu olmak için mi, başarılı olmak için mi, araba almak için mi, zengin olmak için mi? Peki ya sevdiğimiz şeyleri yapmak? Dünyada şu an kaç kişi bu sebeple yaşıyor olabilir? İnsanlar sevdikleri şeyleri yapmak için yaşamıyorlar. Bunun en büyük ispatı hobilerini boş zamanlarında yapıyor olmaları. Hobiler insanların yapmaktan keyif aldıkları şeyler olsalar bile insanlar bunları sadece zaman bulabildiklerinde yapıyorlar. Bu, yaşamaktan daha önemli değil midir? Öyleyse zamanlarının büyük çoğunluğunu hatta yaşamlarının çoğunu hangi amaç için geçiriyorlar? Yaptığımız şeylerden mutlu olmalıyız. Bu yüzden insanlar mutlu olabilecekleri, severek yapabilecekleri işlerde çalışmak isterler. Yapılan şeyleri keyifli hale getirmeye çalışmak da bu yüzdendir. Öğrencilere mutlu oldukları şeyleri yapmayı, mutlu olacakları seçimler yapmayı, yaptıkları sıkıcı şeyleri bile eğlenceli hale getirmek için fırsatlarının olduğunu belirtmeyi öğretmek gerekir.
    Küçük bir çocuk ailenin bütün yaşamını değiştirebilecek sihirli bir anahtara sahiptir. Kahramanımızın kitabın başlarında ilgisiz olan babası bile zaman geçtikçe değişmekte ve daha mutlu bir kişi haline gelmektedir. Çünkü sevdiği şeyleri yapıp sevdiği kişilerle vakit geçirmeye başlamaktadır.
    İnsanların yaşamak için sebepleri olmalıdır. Ama bu sebepler insanların kendi başlarına yapabilecekleri, başkalarına bağlı olmayan sebepler olmalıdır. Yaşamak için her gün anneme sarılacağım dersen bir gün arkadaşının evinde kaldığında yaşamamış olmaz mısın? Bu durumu en iyi açıklayan cümle şüphesiz kahramanımızın babasının sözleridir: “ Yaşamak için seni her gün daha çok seveceğim.”
    Mutlu veya mutsuz olmaya karar veren bizleriz. Yani mutlu olmak da bizim elimizde mutsuz olmak da. Bir oyuncağınızı kaybettiğinizi düşünün. Bu durumda mutlu mu olmam gerekli diye düşünebilirsiniz. Elbette hayır. Ama mutsuz olmanızı engelleyebilirsiniz. Oyuncağınızı birkaç gün sonra bulabilirsiniz. Ama üzüldüğünüz zamanları geri getirip düzeltemezsiniz.
    Hayat, sıkıcı hale gelirse kendinize ondan kaçmak için sebepler üretirsiniz. Uyumak da bunlardan biridir. Ama hayattan keyif alırsanız her saniyesini dolu dolu geçirmek için elinizden geleni yaparsınız. “ Uyumak, büyümek için değil, hayatı kısa süreliğine özlemek için güzeldir.”
    İnsanlar seçimlerinin sonuçlarını yaşarlar. Sevmediğiniz işte çalışırsanız mutsuzluğu yaşarsınız. Ailenizle vakit geçirmeyi seçerseniz mutlu anlar geçirirsiniz. Bu durum sadece duygular için değil bazı durumlar için de örneklenebilir. Dişlerinizi her gün fırçalamazsanız çürük dişlerle yaşamak zorunda kalabilirsiniz gibi. Ya da sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz başarısız olabilirsiniz. Öğrencilere çeşitli durum veya duygular verilerek bunların olası sonuçları üzerinde tartışma yapılabilir.
    “ İstekler bitmez, mutluluk kısa. Asıl mesele bir şeye ulaşmak değil, yaptığın şeyde mutlu olabilmek.” Kahramanımızın annesi bu durumu kek yapmak ile açıklamıştır. Keki yersin ve kek bittiğinde mutluluğun da biter. Ama kek yapmaktan zevk alırsan ulaşmak istediğin yol da güzelleşecektir. İnsanların hedefleri vardır ve bu hedefler uğrunda çalışırlar. Ev almak, bir arabaya sahip olmak, bir statüye kavuşmak gibi. Peki ya bunlara sahip olduklarında ne olur? Mutluluğun ömrü buraya kadar mıdır? Elde edilmek istenilen şeyin yolunda alınan mutluluktur insanları tatmin eden. Yürüdüğün yolda mutlu olman, başkalarına zarar vermemen, kimseyi kırmaman ulaştığın şeyi daha değerli yapar.
    Kitapta diğer metinlere gönderme yapmaya sıkça başvurulmuştur. Çirkin Ördek Yavrusu, Pinokyo, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarıyla ilişkilendirme yapılmıştır. “ Yeteri kadar sabredersen farklılığın güzelliğini görürsün”. Farklılıkların önemi Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla ilişkilendirilerek verilmiştir. Güzellik, çirkinlik sadece insanların nasıl gördüğü ile ilgilidir. Önemli olan farklılığı fark edebilmek ve değerini bilmektir. Başkalarına benzememek çirkin olmak anlamına gelmez. Sadece herkes farklı algılar. Güzellik sadece fiziksel değildir. Görünenin ötesini görebilmek gerekir. Güzel ve Çirkin masalında da Güzel, Çirkin’in aslında çirkin olmadığını anladığı için güzeldir.
    Kahramanımız hayalleriyle masalları değiştirmek istiyor. Kendisini masallara katarak olanları sorguluyor, değiştirmeye çalışıyor.
    “ Başkalarının ne dediğini umursamaktan gerçekte ne istediğimizi unutuyoruz.” İnsanların önem verdikleri şeylere önem vererek, onların istemedikleri şeylerden uzak durup sevdikleri şeyler uğruna uğraşmaktan aslında ne istediğimizi hatta ne olduğumuzu unutuyoruz. Herkes birine çirkin diyorsa ona güzel demeye dilimiz varmıyor. İnsanlar ne der diye düşünmekten hayallerimizin peşinden gitmeyi unutuyoruz. Biraz olsun dönüp kendimize baksak, hayatımıza, hayallerimize odaklansak istediğimiz hayatı kurmanın çok da zor olmadığını görebiliriz. Kendi değer yargılarımızı diğer insanların bakış açılarının gerisine atmamalıyız.
    Mutlu eden şeyleri yavaş yapmak mutluluğun süresini uzatacaktır. Yemek yapmaktan mutlu oluyorsanız bunu yavaş yavaş yapmayı deneyin.
    Yalan söylemek şüphesiz kötü bir davranıştır. Peki, aslında yalan nedir? “ Yalan söyleyen insan kendi yalanına inanırsa bu onun gerçeği olur, burnu uzamayabilir. Yalan söylemekten vicdan azabı duyarsan burnun uzar.” Kitapta Pinokyo hikayesi ile yalan kavramı anlatılmaya çalışılmıştır. Yalan söylemekten huzursuz oluyorsak bu vicdanımızın olduğunun bir göstergesidir. Asıl sorun söylediğimiz yalanlara inanarak bunu gerçeğe taşımamızdır. Çünkü bu durumda kendimizi de kandırmış oluruz. Çocuklara yalan söylememek gerektiği kitabın bu bölümüyle verilebilir. Yalanın hayatımızda nasıl sonuçlar doğurabileceği, bizim söylediğimiz yalanların sonuçlarıyla yükümlü olduğumuz çocuklara öğretilebilir.
    Kitapta ailenin çocuklarına hitap şekilleri alışılmışın dışındadır. İsmiyle ya da “çocuğum, evladım” gibi ifadeler yerine “ tatlı, minik” gibi hitap şekilleri kullanmaktadırlar.
    Kitapta kahramanımız ailesi ile bir oyun oynuyor. Evde çalan yabancı bir şarkının neyi anlattığını tahmin etmeye çalışıyor. Bunu arkadaşına da yaptırıyor. Faka sonunda şarkıda aslında ne anlatıldığını öğrenemiyor. Çünkü şarkılar hissedilen şeylerdir. Sen nasıl hissedersen şarkı odur.
    “ Hepimiz kendimizi yeryüzünde büyük sanıyoruz. Ama yukardan bakınca aynıyız.” İnsanlar kendilerini hep en üstte zannederler. En iyi benim, en başarılı benim, benden güzeli yok, çok zekiyim vs. Ama diğer insanlardan hiçbir farkımız yok. Bunu anlamak da ne yazık ki çok zor. Bu yüzden bütün hayat telaşımız, mutlu eden şeyler yerine yükselten şeyler yapmaya çalışmamız. Kendimizi diğer insanlardan farksız gördüğümüz anda bitecek aslında bütün o savaşlar. Siyahıyla beyazıyla, Türküyle Almanıyla hepimiz insanız. Farklılıkları küçümsemeyip bir değer olarak görmek ve kabullenmek zorundayız.
    Her şeyin çabucak tüketilip eskitildiği bir çağdayız. Her şey durmaksızın yenileniyor, eskiler çöpe atılıyor. Ve ne yazık ki duygular da buna dahil oluyor. Kitapta şarkıyı eskimemesi için dinlemeyi bırakarak aslında önem verilen şeylere gösterilen özen üzerinde duruluyor. Güzellikleri eskitmemek gerek. Değerini bilmek, gereken özeni göstermek gerek. Konu şarkılar bile olsa.
    Hayatınıza her şeyden yeteri kadar koymalısınız. Bu düşünce kitapta yemek yapmak ve uçurtma uçurmak benzetmesi ile veriliyor. Malzemelerden yeteri kadar koyduğunuzda yemek olur. Uçurtma uçurmak için de ipin uzunluğunun, gerginliğinin, rüzgarın yeteri kadar olması gerekir. Ne eksik ne fazla. Hayatımızda eğlenmek de yeteri kadar olmalı çalışmak da. Bunların ölçütleri iyi belirlenmeli.
    Kötülük diye bir şey yok aslında. Kötülüğü bizler yaratıyoruz. Masallardaki cadılar biziz. Dünyayı kötü gören, insanları ötekileştiren, kötülüğü doğuran bizleriz. Dünyayı güzel görürsek güzelleşecektir.
    Mutsuz olmayı kendimize bir zorunluluk olarak görüyoruz. Olması gerekli bir şey gibi. Mutsuz olmazsak mutluluğu hak edemeyeceğimizi sanıyoruz. Ama es geçtiğimiz şey mutluluğun hak edilen bir şey olmayıp kazanılan bir şey olduğu. Kazanmak için kaybetmek zorunda değiliz. Kazanmak bizim elimizde. Mutlu olmak bizim isteğimize bağlı.
  • 484 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Gereksiz yere, anlamsız ve çok uzun bir yorum olacak. Kendim için bir not niteliği olacak. O yüzden bundan sonraki tek bir kelimeyi okuyarak zaman kaybetmeyin. Sadece kitabı bitirdim ve içimdeki anlatamayacağıma emin olduğum duyguyu (bittikten sonra kitabi dakikalarca göğsüme bastırarak düşünüp titrememe, sonra amaçsızca evdeki odalara girip çıkmama en sonunda asla aktaramayacağım bir şeyi anlatmama sebep olan bu duyguyu) eksik ve yarım yamalak bir şekilde buraya bırakacağım.

    Daha kitabın başlarında "hiç bir şey savaş yılları kadar acı verici olamaz" cümlesiyle aklıma direkt zaten büyük bir korku, nefret ve öfkeyle karışık merakla her gün hakkında yeni bir şeyler ogrendiğim 2.dünya savaşı geldi. Savaştan sonra "ne yazık ki" sağ kalabilmiş olan insanların; özellikle, cesetlerin tepeler oluşturduğunu, insan hayatının hiçliğini gören askerlerin hayatları. Zihinleri. Anıları. Uyku ve rüyaları. 'İntiharları'... Gözümün önünde bir hiçmişçesine onlarca, yüzlerce insan, bir evi, hayatı, oğlu, sevgilisi, kızı, anne ve babası olan onca insan; kimi 20, kimi 30, kimi 50 yıl, tek bir kurşunla, bazılarının fikir ve ideolojileri adına, devriliyordu. Bu korkunçtu. Saniyeler önce yaşayan bedenlerin uzuvları üzerimize yağıyordu. Az önce yaşayan onca anı toprağa gömülüyordu... Hem de insan insana yapıyordu bunu. Ve suçlu-suçsuz 50 milyon insan.. Rakamlar her şeyi basitleştiriyor. Bir şarkıda duymuştum "inan köpek yese kudururdu, insanın etini" diye. Belki bu bazı şeyleri anlatır...

    Bir salona itiliyoruz. Uzunca bir salon biraz kirli gibi. Tavanda tesisat boruları görülüyor. Biz kaç yüz kişi o borulara bakıyor, suyun akmasını bekliyoruz. Ve bir anda iğrenç bir koku. Duvarlara ve birbirimize koşuyoruz. Bir çukurdaymış gibi gelen yüzlerce çığlık. Saçını yolanlar. Bebek çığlıkları. Bağıra bağıra beynimi kemiren, vücuduma işkence eden bu gazdan kurtulmaya calışıyorum. Duvarları kazıyan tırnaklarımın izleri kalıncaya dek çiziyorum ama hala pis koku var. Kafama sıkmalıyım. Yere yığılıp kurtulanlar var. Keşke bende yığılıp ölsem. Tırnaklarım parçalanmış. Duvarda derin cizikler. Kafamı duvarlara vuruyorum. Son bir çığlık. Yaşayan 5 milyar insana son bir çığlık...

    Ben bunu size nasıl anlatayım?.. Sadece "insan olduğum için utanıyorum".

    Yazarken terliyorum. Rakamlar ve sözcükler ne kadar basite indirgiyor her şeyi. Bü yüzden inceleme yapmayı sevmiyorum. Sanki bir şeylere sınır koymuşum gibi geliyor.

    -- !! SPOILER !! - -

    Nadia. Sırf "herhangi bir özelliğinden" dolayı, "normal" bir insanin hayatını bir cehenneme dönüştürdüğü onca insandan sadece biri. Yaşadığı yerden kovuluyor. Anne babası öldürülüyor. Asılıyor(idam degil. Bir elbiseyi askıya asar gibi...). Yakılıyor.
    Onun gibi 769 insan daha 200 kişilik eski püskü bir gemide. Romanyadan yola çıkıyor. Ölümden kaçıyorlar. Tıkış tıkış. 770 kişiye 1 tuvalet. Delirenler. Bebekler. Açlık. Hastalıklar. Soğuk. Istanbul'a varış. Günlerce bekletiliş ve reddedilme. Koskoca denizin ortasında. 45 metre genişlikte ve 60-70 yıllık bozuk ve sahipsiz bir gemide. Hiç bir yere ait olmadan 770 insan. Sadece bekliyorlar. Sonra bir patlama ve 770 can. 770 insan...
    (Anlatılamaz. Böyle bir vahşet zihnimde gerçekliğiyle hayat bulmuş korkuyla tekrar tekrar yaşıyorum. Ama tek kelime bile yetmez bunu anlatmaya.)

    Aşık olmayı, aşkı bir türlü anlayamayan bu halimle (aşık olup olmadığımı kavrayamayacak kadar anlayamıyorum. Hiç bir şeye sığmıyor.) orada sevdiğim kadının anlamsız ve insan hayatına değmeyecek saçmalıklar yüzünden acı çekerek son anlarını yaşadığını görüp öldüğünü görseydim... Bilmiyorum. Delirirdim. Sinirden. Nefretten. Öfkeden. Kaybetmiş olmaktan delirirdim. Ama 60 yıl daha bu anılarla, 'öleni özlemek'le yaşamak...

    -- !! SPOILER !! - -

    Tüm bu kelimeleri sırf bu kitabı hep hatırlamak adına sadece kendime yazıyorum. Sadece 'kendime' çünkü ben bunları yazarken sanki kendi hayatımı izliyor, biri bams yaşadığım her şeyi izletiyorken ben de heyecanla yazmaya çalışıyorum ama başımı yazmak için her indirdiğimde bir şey kaçırdığımı farkedip izlemeye devam ediyordum. Sonra izledigim kısmı yazmaya kalkışıp, tekrar farkedip izlemeye devam. Bü yüzden hep bir eksik kalıyordu yazarken. Bir şeyleri kaçırıp tam yansıtamıyordum kağıda. Max'in kemanını hiç gitmediğim şişli sahilinde soğuk alacakaranlıkta dalgaların sesiyle birlikte dinlediğimi anlatamadım. O 60 yıldı. Gözümün önünde ölen Nadia idi. Savaştı. Zulümdü. Anıydı. Aşktı. 'Serenade für Nadia'ydı. O anımı hep hatırlayıp asla anlatamayacağım.

    'Hayat güzeldir' filmini önermekle beraber, orada burada yasaklanan "Night and Fog (gece ve sis)" adlı belgeseli de hatırladım şimdi. 45-50 dakikalıktı. Ama 10 yıllık acıydı...


    Yıllar sonra not (11.06.2020): Max'ın keman çaldığı yerde, Șile'de firtinali bir sonbahar gecesinde kamp yaptım. Sonraki gün sabaha karșı defalarca serenade für nadia'yı açıp kayalıklarda amaçsızca dolanmıștım. (Kamp tarihi Kasım 2019'du.)