• Gider mi insan çok seviyorken? Şimdi dur demem nasıl olsa bir gün anlar, beni anlarsın.
  • Bir konuyla ya da kendimizle ilgili yargıya dönüştürdüğümüz inanışların çoğu bilinçaltına çocuklukta kaydolan anılardanmış, ne kadar garip değil mi? En az hatırladığımız yıllardan yaşadığımız bazı anlar kaydoluyor, orada durup bir inanışa dönüşüyor ve hayatımızı bilmeden onlara göre şekillendiriyoruz. Belki ilkokulda aptal Ahmet hep saçınla dalga geçmişti veya ‘Şişko Patates’ seslenmeleri hâlâ kulağında ve sen böyle bir sebepten kendine güvensizsin, güzel biri olabileceğine ihtimal dahi vermedin bu yaşına kadar, hâlâ da yetersiz buluyorsun kendini. Hadsiz biri senin minik aklın ermediği için yaptığın bir hatayı acımasızca eleştirdi belki, şimdi sen 30 yaşına geldin ama hâlâ doğru bir şey yapabileceğine inancın yok, iyi bir iş yapabileceğine, bir şey başarabileceğine... Babası tarafından küçük yaşta terk edilen veya sevgi görmeyen kızların hayatı boyunca kendine hak ettiği değeri vermeyen, bırakıp gidecek erkeklere aşık olduğunu okumuştum bir yerde. Böyle birçok farklı hikâyeye tanık oluyoruz hayatta. Bilincimizin altı bir üstüne gelse Dalí tabloları gibi yaşamlar çıkardı ortaya kesin ama işte... Ne o kıza sarılıp “Sen elinin tutulup hiç bırakılmamasını, yanında dağ gibi durulmasını hak ediyorsun.” desek inanır, ne o 30 yaşındaki bey, hayatını değiştirecek fikri için bir adım atar. O zaman herkes sürrealist olacak.

    Eğer kendime dönüp yükselebilirsem kendi kendime biçtiğim bu gerçeklikten, Apollinaire gibi gidilmeyen yolda yürümeye cesaret eder, Breton’un dediği gibi bilincimi biraz susturabilip gözlemlersem kendimi o zaman keşfedebilirim bir yerde bulunmayı bekleyen ‘kusurlarıyla kusursuz ben’i. Böyle biri var. Öyle bir yer var. Onu ara, ona ulaş, tut çıkar olduğu yerden. Sen akıllısın. Sen matematikten pekâlâ anlıyorsun. Sen o sınavı geçebilirsin. Senin sesin gerçekten çok güzel. Sen zayıflatabilirsin. Sen zayıflamadan da çok güzelsin. Sen saçını istediğin gibi yapabilirsin. Sen çok iyi bir eşsin. Sen o adamın ağız kokusunu çekmek zorunda değilsin. Sen o hayran olup fotoğraflarına baktığın kız gibi hayalindeki işi yapabilirsin. Birçok konuda yeteneklisin, yaz, çiz, araştır, üzerine git geliştirmek istediğin yönlerinin. Kendini dinle, fark et tepkilerini. Bil ki sen daha az değilsin, daha kötü, daha eksik, yetersiz değilsin. Sen çoksun.
    Kafka Okur
    Sayfa 14 - Kafka Okur, Sürrealizm, Gizem Demirel
  • yağmur ve çilingir…
    Güneşin kelimeleri yuvarlayarak konuştuğu bir
    sabah. manzara kesat. radyoda eski bir şarkı.
    şarkı eski ve tuhaf. kedilerin hasılatı
    topladıkları bir çöplük. kavga, kıyamet
    şimdi fotoğraf çekilsek gözlerimiz
    bulutlu çıkar. baharın en hırpani
    kadrosu arkamızda; uçurtmalar, kediler ve aşk.
    şimdi her fotoğrafta defolu bir kelebek
    uçar. şimdi her fotoğraf bizi dışlar,
    nisansız ve insansız bir sabah. ne yapsa,
    anlamaz insanın dilinden yağmur. ne yapar
    açamaz kilitlenen aşkları bu zavallı çilingir,
    ücra günler büyük harflerle başlar.
    insan ıslansa biraz aklından kuş sürüleri mi
    taşar? bıraksak biz belki bir fesleğen anlar.
    marifetli bir şişenin dibi bizi yedi renge
    boyar. tenimiz sefil. oysa aklımız ağrır
    bir çocuk balkondan sarksa, ölüm pejmürde
    elbiseyle ayaklansa… otobüsler suskun
    yüzümüz gaste kağıdından bu sabah
    zam, kira, kaza, yakıt, umut. gözlerimiz
    denizler altında yirmi bin fersahta.
    güneş kimbilir hangi uzaklarda?
    kimbilir nerde şimdi o rezil, polikarya?

    Didem Madak
  • uykuların kaçar geceleri
    bir türlü sabah olmayı bilmez
    dikilir gözlerin tavanda bir noktaya
    deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
    ne çarşaf halden anlar, ne yastık
    girmez pencerelerden beklediğin aydınlık
    kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın
    onun unutamadığın hayali
    sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine
    sevmek ne imiş bir gün anlarsın

    bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu
    şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin
    gün gelir de sesini bir kerecik duymak için
    vurursun başını soğuk taş duvarlara
    büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın
    duyarsın
    ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın
    sevmek ne imiş bir gün anlarsın

    bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerin
    niçin yaratıldığını
    bu iğrenç dünyaya neden geldiğini
    uzun uzun seyredersin aynalarda güzelliğini
    boşuna geçip giden yıllara yanarsın
    dolar gözlerin, için burkulur
    sevmek ne imiş bir gün anlarsın

    bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların
    sevilen gözlerin erişilmezliğini
    o hiç beklenmeyen saat geldi mi
    düşer saçların önüne, ama bembeyaz
    uzanır gökyüzüne ellerin
    ama çaresiz
    ama yorgun
    ama bitkin
    bir zaman geçmiş günlerin hayaline dalarsın
    sonra dizilir birbiri ardına gerçekler, acı
    sevmek ne imiş bir gün anlarsın

    bir gün anlarsın hayal kurmayı
    beklemeyi, ümit etmeyi
    bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
    bütün vücudunu saran o korkunç geceyi
    lanet edersin yaşadığına
    maziden ne kalmışsa yırtar atarsın
    o zaman bir çiçek büyür kabrimde kendiliğinden
    seni sevdiğimi bir gün anlarsın
  • Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
    Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
    Ki uçlarından çile damlardı.
    Güneşte nane kurutmayı
    Ben acılarımın başını
    evcimen telaşlarla okşadım bayım.
    Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.

    İnsan kaybolmayı ister mi?
    Ben işte istedim bayım.
    Uzaklara gittim
    Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
    Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
    Didem Madak
    Sayfa 36 - metis
  • Şükrü Erbaş
    https://youtu.be/_1InLLgdHPY
    Ve güz geldi Ömür hanım.
    Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde.
    Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır.
    Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan.
    Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı..
    ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası.
    Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?

    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir.
    Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de.
    Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitiklerinde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?