• Dünya klasiklerini bayılarak okusam da bu kitap için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Charles Dickens'ın okuduğum ilk kitabı ve insanların övgüsünden dolayı şüphem çevirmen kalitesinde oldu. 280. sayfasına kadar geldim ama artık kitabın yarısındayım ve bir tık heyecan bulamadım. Kupkuru bir dil. Kendi kendime koskoca fransız ihtilali bu kadar sıkıcı anlatılamaz diyip durdum. Sonuç olarak yazara karşın heveslerim kırıldı ve kitabı yarım bıraktım. Can yayınlarına bir türlü ısınamıyorum da zaten. Önümüzdeki günlerin birinde yazarın başka bir kitabını okumayı planlıyorum. O da büyük olasılıkla Büyük Umutlar olacak. İki Şehrin Hikâyesi Charles Dickens
  • Öte yandan yüreğim sözle anlatılamaz bir kargaşa içindeydi: yakıcı bir karışıklığa dönüşen umut, heyecan, ürküntü.
  • 152 syf.
    ·1 günde·9/10
    …Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha’yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir?..." (Alıntı)

    Siddhartha, bir ‘yol’ ve ‘yolculuk’ kitabı. Bu yolculuk esnasında yolda bulunan her şey öğreticidir, yol bir arayışın kendisidir, aynı zamanda bulunamayandır. Yol bir varış noktası değildir belki ama insanı varacağı yere götüremeyendir de. Yola çıkmak bir başlangıç gibi görünse de, Siddhartha’da biten bir şeylerin sonudur da. Bu kitapta Siddhartha; hem yoldur, hem yolcudur, hem yolda karşılaşanlardır hem de bunların hiçbiri olmaya yetmeyendir.


    "Şimdi onun kendi oğlu için katlandığı acıya babası da o zaman kendisi için katlanmamış mıydı?" (Alıntı)

    Bana kalırsa bu kitapta Siddhartha, babası ve oğlu; bugünü, dünü ve yarını temsil ediyor. Uzun bir zaman sonra oğluyla geçirdiği bir zaman diliminin kendisine, sudaki bir yansıması gibi gelmesinin sebebi de bundan kaynaklanmaktadır. Ve görüyoruz ki doğa gibi insanın kendisi ve düşüncesi de bir döngü içerisinde. İnsanın düşünceleri, yaşam biçimi, çevresini oluşturan şeyler değişse de temel olan felsefe hep aynı kalıyor aslında. Gerçeğe ulaşmak için gidilen yollar hepimiz için farklılık gösterse de, gerçeğin yerinin aslında hep sabit kalması gibi. Hepimizin hikâyelerinin farklı olması, ama vardığımız ortak değerlerin aynı olması gibi.

    Bu kitapta düşünceler her şeyden önemlidir. Eylem tasvirleri, olay örgüsü ve betimlemeler kitap varacağı yere ulaşsın diye kullanılır. Bu yüzden yazar olay örgüsünü kurarken pek dikkat etme gereği duymamıştır. Çünkü kitap boyunca hep ön planda tuttuğu düşünceler oldukça sürükleyici bir şekilde; bizi sıkıp yormadan, kasmadan, Doğu felsefesine sıcaklık duymamızı sağlayarak içimizden akıp zihinlerimize ulaşmayı başarıyor.

    "Ne diyorsun, dostum Govinda, acaba doğru yolda mıyız? Acaba bilim denen şeye, esenlik denen şeye yaklaşıyor muyuz? Bir kısır döngü içinde dolanıp duruyor muyuz yoksa –oysa biz çevrim denen şeyden kaçıp kurtulmayı düşünmüyor muyduk?" (Alıntı)

    Kitabın başında Govinda ve Siddhartha iki genç dosttur. Babası Siddhartha’ya ‘geleceğin bilge bir kişisi’ olarak bakarken gündelik yaşam, öğretilen, anne ve babasının sevgisi artık onu mutlu etmeye yetmiyordu. “Kalabalığın oluşturduğu sürüde kimseye zararı olmayan aptal bir koyun” olamayacağını biliyordu, ama babasının olmasını istediği kişi olmanın ona yetmeyeceğinin, aradığı şeyin bu olmadığının da farkındaydı. Herkesin bir hikâyesi vardı. “Dünyanın acı bir tadı vardı, eziyeti yaşamak.” İşte bu iki genç dost da kendi hikâyelerini bulmak için yerleşik yaşamlarını bırakıp yollara çıkıyorlar. Yolu bir süre birlikte götüren bu iki dost sonra Budha ile karşılaşıyor. Govinda Budha’nın izinden ilerlemeyi seçerken Siddhartha, Budha ile sohbetinin ondan çok şey aldığını ama aynı zamanda ona çok şey kattığını hissediyor. Ama aradığının bu olmadığına karar vererek devam ediyor.

    Siddhartha arayışına devam ederken bir kıyıdan başka bir kıyıya geçmek için Vasudeva isimli bir kayıkçı yardımcı oluyor ona. Ve Vasudeva ona “ırmak öğretti bana, her şey dönüp gelir, sen de döneceksin Samana” diyor. Vasudeva ve ırmağın kendisi; dünyanın sade ama güzel yüzünün, sıkıcı da olsa insanı kirletmeyen yanının, sadece görmek isteyenin fark edeceği o eşsiz yanının tasviri gibi. Kitapta geçen Siddhartha ‘nın sevgilisi Kamala ve Siddhartha’nın basit gördüğü insanların oyununa katılmak üzere yanında çalıştığı zengin tüccar Kamaswami ise dünyanın heyecan uyandıran, birçoğumuzun dünyayı böyle gördüğü ve yaşamı bu sandığı ama aslında yaşamın kirli ve karanlık yanının bir tasviri gibi.

    "’Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi?” diye cevap verdi Siddhartha.”Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?’" (Alıntı)

    Her ne kadar kitap Budizm felsefesini işlese de her birimizin gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık yıllarını anlatıyor gibi. Çevremizdeki bazı insanların arayışları yoktur: kendileri olmaya ve kendilerini bulmaya korkarlar, anneleri ve babaları gibi olmak daha kolay geldiği için onların açtığı yoldan gitmeyi tercih ederler. Bazılarımız Govinda’dır: Bir arayış için, kendimizi bulmak için, sürüden ayrılmak için yola çıkmışızdır ama bir bakmışızdır ki başka bir çobanın sürüsündeyizdir. Bazılarımız Siddhartha’ nın orta yaşlarındaki hali gibiyizdir: Daha önce yapılmış hatalardan ders çıkarmak yerine bütün hataları teker teker kendimiz yaparız - bazılarımız ders çıkarabiliriz birçoğumuz da ders çıkaramadan yargıladığımız hayatların bir parçası olarak yaşar gideriz-. Ve çok az bir kısmımız da Siddhartha’nın sön dönemlerindeki bilgeliye ulaşma şansı yakalayabiliriz.

    "Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez." (Alıntı)

    Kitabı okurken altı çizilecek çok cümle var. Kitabın okurları olarak bir gün oturup sohbet etsek eminim ki altını çizdiğimiz ortak birçok cümleyle karşılaşacağızdır. Fakat her birimizin yaşamdan çıkardığı anlam farklıdır. Belki de Siddhartha haklıdır:

    "…Sözcükler gizli saklı anlamı zedeliyor, dile getirilen her şey o an değişiyor biraz, biraz çirkin, biraz aptalca niteliğe bürünüyor –evet, bu da çok hoşuma gidiyor, bir insanın hazinesini ve bilgeliğini oluşturan şeyin bir başkasının kulağına her zaman aptalca gelmesine de hiç diyeceğim yok."

    Kitabı herkese tavsiye ediyor şimdiden okuyacaklara keyifli okumalar diliyorum
  • kusvâ!.. yalvaririm bize gel ! fatimanin fisildamasi içımi ürpertti. Ya bize gelirse ? ne yaparim nasil yaparim ? evimizde yalniz 3 günluk azigimiz var .
  • "Peki, adımı andı mı hiç?” dedi.
    “Bir daha kendine gelemedi zaten,” dedim. “Siz yanından ayrıldığınız dakikadan sonra hiç kimseyi tanımadı. Yüzünde tatlı bir gülümsemeyle yatıyor, ölmezden önce de zihninde hep o eski güzel günleri yaşıyordu. Yaşamı güzel, sakin bir düşle sona erdi, umarım öteki dünyada da öyle güzel uyanır!”
    Heathcliff ayağını yere vurdu, tutamadığı bir heyecan nöbeti içinde inleyerek, korkunç bir öfkeyle, “Azap içinde uyanır umarım!” diye haykırdı. “Ölünceye kadar hep yalan söyledi! Nerede o? Orada değil, Cennet’te değil, yok olmuş da değil; nerede? Ah! ‘Senin çektiklerinden bana ne!’ demiştin. Benim de bir tek duam var, dilim kuruyuncaya kadar durmadan bunu söyleyeceğim: Catherine Earnshaw, ben yaşadıkça rahat yüzü görme! ‘Beni sen öldürdün,’ dedin, öyleyse peşimi bırakma! Öldürülenler, öldürenlerin peşini bırakmazlar. Yeryüzünde dolaşan hayaletler olduğunu sanıyorum, biliyorum bunu. Yanımdan hiç ayrılma! Hangi biçime girersen gir, beni çıldırt! Yalnız, içinde seni bulamadığım bu uçurumun dibinde beni bırakma! Of Tanrım! Anlatılamaz bu! Canım olmadan nasıl yaşarım! Ruhum olmadan nasıl yaşarım!”