• 63 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Samet Behrengi bu eserinde şeftali ağacından düşmüş şeftali çekirdeğinin yaşadığı bahçenin sahibi olan ağa ve ona kul köle olan bahçıvanın eleştirisini ince ince yapmış. Behrengi yaşadığı dönemde İran yöneticilerini eleştirel dille tenkit etmiş, yapıtlarında da bu duruma devam etmiş hatta bir çocuk kitabında bile kendisini göstermiştir. Bir şeftali ağacının meyve vermemek uğruna yaptığı savaşı, ya da sevdiklerini kaybetmeseydi meyve vermek uğruna vereceği savaşı kararlılıkla anlatışı güzel bir hayat dersi olmuş. Akşam akşam Deniz ve Ebru'nun bu kitaplar nasıl abla demeleri üzerine okuduğum iki güzel eser oldu Küçük Kara Balık ve Bir Şeftali Bin Şeftali masal kitapları.
  • 283 syf.
    ·5 günde
    .
    Yıllar önce, henüz bir lise öğrencisiyken, Sevgi Soysal’ı yalnızca bir yazar ismi Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni de onun ismi ezberlenecek eserlerinden bir tanesi olarak bilirdim. Neden mi? Çünkü üniversitenin kapısına çıkacak yol sınavda çözülecek edebiyat testinden bu testten iyi sonuç almak ise edebiyatçıların ve eserlerinin -özellikle de ödüllü eserlerin- isimlerini bilmekten geçiyordu. Sevgi Soysal ise ruhu olmayan test kitaplarına edebiyatçı olmaktan çok ödül sahibi olduğu için girmişti.

    Edebiyat bilgimizin eser ve yazar isimlerinden öte gitmesine gerek olmayan(!) o yıllarda bu kitabın ismindeki Yenişehir’in -nedense- Bursa’nın ilçesi olan Yenişehir olduğunu düşünürdüm. Zaten o zamanlarda Yenişehir’in Ankarada bir mahalle ismi olduğunu bilsem bile Ankara’yı doğru dürüst bilmediğim için kitapta anlatılanları kafamda oturtamayacağımdan da eminim.

    Martin Eden'ı incelerken de söylemiştim ''kitaplar da okunacağı zamanı seçer’’. Bu kitap da okunmak için benim Ankara’ya yerleşmemi beklemiş, Ankaranın en işlek yerlerinden biri olan Kızılay'a gidebilmek için banliyö treninden Yenişehir istasyonunda inilmesi gerektiğini öğrenmemi beklemiş, Sevgi Soysal'ın kitapta anlattığı yerleri, sokak ve semt isimlerini anlamlandırabilecek kadar Ankaralı olmamı beklemiş.

    Eh, karşıma tekrar çıkmak için doğru zamanı bulmuş olacak ki okurken ‘’hee bu Yenişehir bizim bildiğimiz Yenişehir yav’’ deyişime de şahitlik etti kitabın sayfaları.

    Yenişehir’de Bir Öğle Vakti 12 Mart döneminde siyasal nedenlerle tutuklanan Sevgi Soysal'ın cezaevinde kaleme aldığı ve 1973 yılında yayımladığı romanıdır. Yetmişli yılların Ankara’sını merkeze alarak dönemin olayları ve insanlarını yansıtan roman yayımlanmasından bir yıl sonra 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmıştır.

    Aslına bakarsanız roman Ankara'yı değil kavağı merkez alır. Sıradaki cümle zihninde ‘’Ne kavağı yahu!? Hangi kavak?’’ soruları belirenler için geliyor. Romanın ilk cümlesinde ‘’büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallanan’’ kavak. Olay örgüsünde yer alan bütün karakterlerin yolu bu kavağa çıkar, bütün olaylar bu kavağın etrafında sonlanır. Hatta öyle ki kısa kısa bölümlere ayrılmış kitabın her bir bölümünde ayrı bir karakter anlatılır ve çoğu zaman o karaterin kavağın yakınına gelmesi ile bölüm sonlanır. Peki neden kavak? Romanın kurgusunda yer alsın diye rastgele seçilmiş alelade bir ağaç değildir burada kavak. Aksine romanın omurgasını oluşturan bir metafordur.

    (Kavak metaforuna dair tüm bilgileri inceleme altına bıraktığım yorumdan okuyabilirsiniz)

    Romanda yer alan kişiler ve olaylar zincirleme bir kurgu içerisinde geri dönüş tekniği kullanılarak anlatılmış. İlk bölümden itibaren anlatılan her bir karakterin bir sonraki bölümde anlatılan karakterlerle birleşip son kısımlarda yer alan ve kitabın ana karakterleri/ana olayları olarak nitelendirebileceğimiz karakterlere/olaylara bağlanması, bunların zincir halkaları gibi birbirine eklenerek sayfalar ilerledikçe anlamlı bir bütünlük kazanması yazarın kurguyu inşa etme konusundaki başarısını gösteriyor. Geri dönüş tekniğini kullanmadaki başarısı ise bana Adalet Ağaoğlu’nu anımsattı.

    Bir de kitaptaki karakterlere değinmek istiyorum. Sevgi Soysal'ın ince ince kurguladığı, samimi bir üslupla anlattığı, bütün ayrıntılarıyla okura tanıttığı karakterlerden. Hepsi de çok tanıdık geldi nedense. Her biri içimizden biri, her biri sokakta karşılaşabileceğimiz, gerçek hayatta rastlayabileceğimiz, kimine kızıp kimine acıyabileceğimiz kişilerdi.

    Fakir geçmişinden hoşnut olmadığı için giyim kuşamına aşırı özen gösteren ve kendisine geçmişini hatırlattığı için bazı şeylerden ölümüne nefret eden Ahmet’le bir giysi mağazasında karşılaşmış olabilirsiniz misal.

    Ahmet’in sevgilisi Şükran gibi pembe evlilik hayalleri olan kızlardan biriyle "bu çocuğun senle evlenmeye niyeti yok, gönül eğlendiriyor" demek suretiyle konuştunuz, Günseli gibi elinden her iş gelen hayatı bütün yönleriyle tanıyıp bilen güçlü kadınlara hayranlık duydunuz belki de.

    Yolda kazara çarpıştığınız emekli öğretmen Hatice hanımlardan ‘’Bu gençlerde de hiç saygı kalmamış canım!’’ nutukları dinlemiş olmanız gayet olası.

    Hayatınızın bir döneminde mutlaka anne babasını rahat ettirecek bir ev almak adına sürekli çalışıp kuruş kuruş para biriktirmeye uğraşan Mehtap gibi biriyle karşılaşmışsınızdır. Peki ya Avrupa’da okuduğu için Avrupa kültürüne hayran olan mirasyedi Necip beyler. Hiçbir yerde olmasa da Mehtap’ın çalıştığı bankada kendisine kalan mirasın son kuruşlarını çekerken bulabilirsiniz Necip beyi.

    Çocukken tavuk yumurtasını boyayıp Amerikalılara paskalya yumurtası olarak satmış Güngör’deki ticaret zekasını fark etseniz büyüdüğünde Kızılay’da bir mobilyacı dükkanı açıp parayı kıracağını belki tahmin edebilirdiniz. Yanılmadınız.

    Ya Salih Bey? Çocukluğundan beri hep çıkarının peşinde olan, hani şu sınavlardan önce hiçbir şey bilmeyip de sınav notları 90’ın altına inmeyen inek öğrenci, hümanizmle sırf akademik çevrelerde konusu geçtiği için alakadar olan Ceza Profesörü Salih Bey. Sizi bilemem ama ben Salih Beyle üniversitede aynı sınıfta okumuş olabilirim, öylesine bir tanıdıklık.

    Mevhibe Hanım da tam Salih Beye yaraşır bir eş. Her şeyi ince ince tartan, hesaplayan, cimri, aşırı titiz ve otoriter, gıcık bir kadın. Dededen babadan Halk Partili, elit bir insan. Tabi bu iki mükemmel(!) insanın evliliğinden aralarında sevgi duvarı bulunan iki çocuğun, Olcay ve Doğan'ın, dünyaya gelmesine şaşırmamak lazım. Tabi Mevhibe Hanımın oğlunu prensler gibi yetiştirip kızına sürekli baskı yapmasına da. Lanet olası ataerkil toplum işte.

    Olcay, Mevhibe Hanımın baskısı altında ezilerek vücuda gelmiş, annesine rağmen parlayan bir elmas. Annesinin samimiyetsiz çevresinden sıyrılıp uzaklaşmayı başarmış, kendini geliştirme yolunda en azından çabası olan bir kız. (Evet evet doğru bildiniz, evet Olcay’a torpil geçiyorum, bu kızın isyankar tavrını ve gerçekçiliğini çok sevdim yapacak bir şey yok)

    Doğan her gün ayrı bir şeye heves eden tipik bir zengin bebesi. Bir hevesle Fransa’da fizik okumuş, döndüğünde film çekmeye merak salmış, herkesin şak şakladığı vasat filminin gösteriminde salondaki tek gerçekçi eleman olan Ali’nin birbirinden mantıklı yorumlarından sonra bu işte de bir civciv çıkaramayacağını anlamış. Sonra Ali'yle dost olup onun birikiminden bir şeyler kapmaya çabaladı tabii.

    Ali'ye rastlamışsınızdır mutlaka bir yerlerde. Bilgili, kültürlü, devrimci, haksızlığın karşısında duran, fakir kesimden çıkmış geleceği parlak hukuk öğrencisi. Laf aramızda kendisini bana biraz kibirli geldi.

    Aysel. Onunla rastlaşmamış olabilirsiniz. Ensest ilişki sonucu dünyaya gelmiş bir kız çocuğundan yetişkinliğinde dahi çocuk aklına sahip bir hayat kadınına uzanan acıklı bir hikâyesi var. Rastlaşmamış olabilirsiniz dedim çünkü bizim toplumumuzda ensest hasır altı edilen seks işçiliği ise hoş görülmeyen konular. Bu yüzden rastlasanız bile rastlamamışsınızdır. Kitapta da karakola düşen Ali'nin yaralarını sararken rastlıyoruz ona.

    Necmi oldukça şen şakrak bir ayakkabı boyacısı, çingenedir kendisi. İnsanlara dair çok sağlam ve bir o kadar nükteli tespitleri var. Hele çingeneliği anlatışı, insanın çingene olası geliyor ayyy :))

    Mevlüt Mevhibe Hanımların apartmanında kapıcı. Mevhibe tarafından sürekli işten atılmakla, kapının önüne konulmakla tehdit edilir, sonra gidip bütün sinirini karısından çıkarır. Ona defalarca demiştir avludaki kavağa ip gerip çamaşır asma diye.

    Her bölümünü keyifle okuduğum, anlatılanların içine dalıp olaylara dahil olduğum ve hepsinden önemlisi Sevgi Soysal ile tanışıp müşerref olduğum çok güzel bir eserdi.

    Okumayı düşünenler, beklemeyin derim ;)
  • 120 syf.
    Her zaman olduğu gibi yolluğunuzu şuraya bırakıyorum. :))
    https://youtu.be/YR5ApYxkU-U


    "Kimsenin kölesi de olma efendisi de, çünkü başka bir dünya mümkündür." Diye vaat eder anarşizm. Varsa vaktiniz, sizi o başka bir dünyaya götürmeye geldim. Pessoa’nın yardımı ile içinde güvende hissettiğiniz ve varlığına o kadar alıştığınız için görmeyi dahi fark edemediğiniz duvarları yıkmaya geldim. Ben anarşist banker. Sizi özgür kılamam belki ama yolu gösterebilirim.

    Banker ve arkadaşının bir öğlen yemeğinde, Banker’in anarşist olmasının absürdlüğü üzerine girdikleri diyaloğu aktarıyor bize Pessoa. İnsanı yabancılaşmaya götüren ve özgürlükten mahrum eden toplumsal düzen ve onu işleten çarklara bir yergi ve sorgulama diyaloğu. Bu diyalog bize yeni bir toplumsal sözleşmeyi bozguncu bir mizah anlayışı ile veriyor. Ve ortalama üstü akıl sahibi kişilerin toplum çarklarına sıkışmış acı dolu haykırışını dile getiriyor.

    Biraz bankerin karakterinden bahsetmek gerekir ki taşlar yerli yerine otursun. Banker hakikatini kanıtlamak için yanıltmacalara, çelişkilere ve inanılmaz çarpıtmalara başvurmakta tereddüt etmeyen, burjuva toplumunun görünür ikiyüzlülüğünü ortaya koyan kurnaz biri. Politikacıları aratmayacak şekilde söylemlerini kabul ettirmeyi başaran absürd bir ikna kabiliyeti var. Dolayısı ile savuşturulamaz ve amansız. Politikacılar oklarını yani söylemlerini gelişi güzel fırlatır, sonra düştüğü yere hedef çizerler. Sonuçta ne olur? Hedefi vurmuş olurlar. Bankerimizde aynen bu şekilde kendi kuramında nasıl mükemmel bir anarşist olduğunu anlatıyor. Gelin bakalım nasıl bir anarşistmiş.

    Anarşist kimdir? İnsanları, doğdukları anda toplumsal bakımdan eşitsiz kılan adaletsizliğe isyan eden biri. (18*) Bankerimiz açlığa çok yakın ve hayatta kalmak için sürekli çalışmak zorunda olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Kendince tek mal varlığı zekâsı. Ama zeki olan her insan gibi tatminsiz. İnsanların doğal sebepler harici emeksiz elde ettiği haklara karşı isyan ediyor. Doğal farklılıklardan gelen eşitsizlikleri kabullenebilirim diyor, bundan kaçınılmaz. Sonuçta haklı. Bir erkek doğurmadıkça kadın ve erkek anatomik olarak eş olamaz. Zaten mühim olan kadın ve erkeğin bir fotokopi çıktısı gibi benzer olması değil, aynı haklara sahip olmaları ve faydalanabilmeleri. Lakin birinin annesinin karnından çıktığında sahip olmadığı, ama mutlu bir rastlantı sonucu burnunu dışarı çıkarır çıkarmaz gökten zembille inen zenginlik, toplumsal konum, rahat yaşam gibi sonradan edinilen niteliklerle kendinden üstün olmasını kabullenemeyeceğini söylüyor.

    ‘’Kimileri eğitim görme, gezip dolaşma, kendini geliştirme olanağıyla doğarlar, dolayısıyla doğuştan zeki olanlardan daha zeki olma olanağına kavuşurlar. Her alanda bu böyledir. ‘’ (19*) Sözde ülkemizde, hadi hep kendi ülkemizi yermeyelim. Dünyada eğitimde fırsat eşitliği var. Amerika’da bir üniversitenin eğitim masrafını orta halli bir aile bile karşılayamaz. Ve öylesine bir vatandaş sırf fakir bir ailede doğduğu için eğitim almak yerine hamburgercide kasiyer olur. Üniversite sınavlarında dershane, özel ders, kaynak kitap alacak durumda olmayanlar ile eşit şekilde yarıştığınızı iddia edebilir misiniz gerçekten? İşte banker tüm bu adaletsizliği yaratan toplumsal kurgulara savaş ilan ediyor. Ama her ideoloji kafanın içinde güzel. Bakalım uygulamada nasıl sıkıntılar çekecek.

    Öncelikle tek derdin eşitlikse neden sosyalist olmuyorsun banker? Çünkü o Sosyalizm ve Komünizm rejimlerinin nefret rejimleri olduğunu düşünüyor. Burjuvayı yıkmak emeli güden rejimler. Ve bir işin içinde nefret varsa doğal olamaz ve doğal olamayan yitip gitmeye mahkûmdur diyor. Nitekim öyle olmadı mı? Bunun üstünde fazlaca durmazsak asıl mevzu doğal ve toplumsal kurgu çatışması. ‘’En büyük kötülük, daha doğrusu tek kötülük, doğal gerçekliklere gelip yapışan toplumsal uzlaşma ve kurgulardır.’’ (20*) Nedir o toplumsal kurgular? Aile, para, din, devlet. İnsan zengin ya da fakir olmak için Katolik ya da Protestan olmak, İngiliz ya da Portekizli olmak için doğmaz. Bu kurgular neden kötüdür? Çünkü bunlar doğal değildir? Başka kurgular olsa yine kötü olurdu çünkü yine kurgu. En saf ve doğal olan insan olmaktır. Ötesinde her sıfat bizim kendimizi daha güzel hissetmek için kendi diktiğimiz elbiselerdir. Nitekim öyle değil mi? Kendimizi milletimizle, paramızla, mevkiimizle, erkekliğimizle, dişiliğimizle, dinimizle, hatta futbol takımımızla bile yahu bazısından ayrı, bazısından öte, bazısından üstün tutmuyor muyuz?

    İşte bu yüzden tüm kurguları ortadan kaldırmayı hedefleyen saf anarşist sistem dışında tüm sistemler kurgudur. Neden anarşist olduğunu açıkladı. Ama anarşizmi birde uygulamaya dökmek var. Öyle kolay mı? Bakalım kolay mı değil mi?

    Anarşist ne ister? Özgürlük. Kendisi ve başkaları için, tüm insanlık için özgürlük. Bu motto ile banker ve birkaç arkadaşı anarşist bir grup oluşturuyor gençlik yıllarında. ‘’Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece özgürlüğü amaçlayamam.’’ Diyen Sartre çok güzel konuşuyor. Ama ya insanlar özgür olmak istemiyorsa? Saçmalama Howl herkes özgür olmak ister diyeceksiniz biliyorum. Ama dört yılda beş yılda bir tüm haklarınızını bir meclis dolusu insana vekâlet etmiyor musunuz? Özgür bir toplum yaratmayı hedefleyen arkadaşlarının ve kendinin, bir zorbalık, bir despotluk cundasından öte bir şey olamadıklarını fark eder. Sonuçta toplumun onlar gibi olmayan kesmine kendi fikirlerini dayatmaktadırlar. Bu şekilde bakıldığında devrimci diktatörlükten başka bir şey değildirler. Ve diktatör rejim diktatör rejimdir.

    Amacımız ne özgür bir toplum oluşturmak. Araç olaraktan banker şu fikri sunuyor. Burjuva toplumundan, özgür topluma ani geçiş. Toplum zihnen özgürlük düşüncesine öyle güzel ısındırılmalı ki, toplumsal bir devrim gerçekleştiğinde devrim hiçbir direniş ile karşılaşmasın. Ama anarşistin derdi biter mi? Tüm toplumsal kurguları ortadan kaldırmak özgür bir topluma hizmet edeceği gibi yeni toplumsal kurgularda yaratabilir. Nitekim o kurguları kendi arkadaş grubu içinde görüyor. Anarşizmin reddettiği otorite etrafında yığılmış bir devrimci diktatöre dönüşmüş grubu terk ediyor.

    Gerçekten de insanların, zorbalığı kendiliklerinden yaratan toplumsal kurgulara uzun süredir alışkın olmalarının, onların doğal niteliklerini doğuştan bozduğunu; böylelikle öteki üzerinde kendiliğinden zorbalık uygulamaya yöneldiklerini, hatta bunu yapmaya en az yatkın olanların bile böyle davrandıklarını varsayabiliriz. (39*)
    Özgür bir toplum yaratmak isteyen arkadaşları bile yukarıda dediği gibi davranınca bankere hak vermemek elde değil. Arkadaşlarından kopup tek başına bir anarşist oluyor. Peki, tek başına nasıl anarşist uygulama yapabilir? Bir savaşta düşman ya yok edilir ya da esir alınır yani pes etmesi sağlanır. Otorite kurucu para babalarına suikast düzenleyip yok ederse eline ne geçer? Hiçbir şey. Çünkü ‘’Zorbalık toplumsal kurguların işidir onları temsil edenlerin değil.’’(50*) Düzen kendi para babalarını tekrar doğurur. Bu yüzden düzeni pes ettirmek mecburiyetinde kalır. Ve eğer paranın efendisi olursa ona boyun eğdireceğine ve bu toplumsal kurguların en büyüğü olan paranın hükmünü kırarsa özgürleşeceğine inanıyor banker. Ve burjuvaziyi kendi kazdığı kuyuya düşürüp para babası bir banker olarak özgürlüğünü eline alan bir banker oluyor. Ya da olduğunu sanıyor.

    Üzgünüm banker ama Hegel’in köle-efendi diyalektiğinden haberin olsa asla özgürleşmediğini bilirdin. Kısaca anlatayım. Güçler eş olmadığında bir ‘efendi-köle’ ilişkisi doğar. Böyle bir ilişkide ‘köle’ de ‘efendi’ de bir tutsaktır. Gücünün yarattığı rolün tutsağı. Sonunda yüzü taktığı maskenin şeklini alır, sürekli güçlü görünebilmek için çabaladığı ve rolüne uymayan tüm fikirlerini törpülediği için artık kendisi değildir. En değerli şeyini, özgürlüğünü ve törpülediği fikirler yüzünden kimliğini kaybeder. İşte Pessoa ve işte gördüğünü, kendini sorgulayarak yarattığı absürd muazzamlıkta hikâye.

    Şeytanın saati kendini tanıtmaya çalışan şeytanın uzun monoluğunu içeren aslen 16 sayfalık kısa bir hülya anlatısı. Varlıkla var olmayanın sürtüşmesini işler. Dini, felsefi ve edebi birçok isme ve kavrama değinir şeytanın saatinde. Aynı yerde başlayıp aynı yerde biten şeytanın asıl, sözle rahmine düşürdüğü gezgin’e seslendiği garip bir monolog. Pessoa’nın felsefi dünyasının fantastik bir izlencesi. Yaşam öyküleri için yapıt değil, yapıtları için yaşam öyküleri bulan Pessoa çok kişilikli yapısını bu monologda da gösterir. Hem Şeytandır hem değil hem kendisidir hem başkası. Anarşist banker ile bir basıldığı için anarşist bankerde konu üzerine yoğunlaşabildim. Ama Şeytanın saati de Pessoanın edebi yönünün ne denli zengin ve yetkin olduğunu gösteren güzel ve kısa bir yapıt.

    (Nu*) bu ibareler alıntının kitaptaki sayfa sırasını beliritiyor. Son olarak. Sonuna kadar okuyan herkese en içten dileklerimle teşekkür ediyorum. Umarım ayırdığınız zamanın hakkını vermişimdir. Değinmek istediğim konular kitaplada aynı yolu paylaşınca kalemin mürekkebine acımadım.