• "Hani bazen biri çıkar ömür boyu dinleyesin gelir ya, aslında anlatmak istediğim şey tam da bu."
  • Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya'da "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...

    -Anthony Burges-
  • Hani bazen biri çıkar ömür boyu dinleyesin gelir ya , aslında anlatmak istediğim şey tam da bu.
  • PART 1



    Önce ben çağırıldığıma göre ben konuşacağım.

    Selamun Aleyküm.

    TİYO Yayınları’ndan yayınlanan son kitap: “Türküm Doğruyum İntikamım Ülkemdir” olması hasebiyle İstiklâl Marşı Derneği’nin varlık sebebiyle doğrudan alakalı bir meseleyi bir iletişim konusu yapmayı düşündüm. İstiklâl Marşı “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” diyor. Bu konuda çok laf üretilemedi. Çünkü dünya durduğu yerde durmuyor ve “Garbın afakı” dediğimiz şey de kendini netleştirebilmiş değil. Bir kere bu garp meselesini anlamamız lazım.



    Dünya doğu ve batı olarak ikiye ayrılmış mıdır? “Evet” diyenler bu ayrımın asıl coğrafi alanını İran olarak görürler. İran’ın doğusu “doğu”, batısı “batı”dır. Felsefi yaklaşımı öne çıkarmak isteyenler Doğu-Batı ayrımını, doğuda Hint ve Çin’in kaldığı, geri kalan kısmın batı olduğunu savunurlar. Hangisi olursa olsun batı medeniyeti dediğimiz şey bu adlandırma sebebiyle sahteliğini itiraf etmiş olur. Çünkü medeniyet vasfına sahip bütün kültürler kendi varlık alanlarını esas sayarlar. Mesela, “Çin Medeniyeti” dememiz doğrudur. Çünkü onlar Çin demezler. Yani, Çince bir şey söylerler “Çin” demek için. Bunun anlamı da “Orta Ülke”dir. Yani, dünyanın ortasında Çin vardır; öbürleri kenar ülkelerdir. Ve bunu ispat eden de dünya kadar harita vardır. Çinliler sadece barut keşfetmekle kalmadılar, kâğıt keşfetmekle kalmadılar dünya kültürü içinde birçok ilk onlara mahsustur.

    Şimdi batı medeniyeti adını batı medeniyeti kabul etmekle beraber kendini dünyanın bir yerine kıstırmış sayılır. Çünkü merkezde değildir; batıdadır. Yani bunu batı medeniyeti kendisi söylüyor. “Ben batı medeniyetiyim.” dediği zaman kendi ayrılmışlığını kendi kopmuşluğunu itiraf etmiş oluyor. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar denildiğinde burada dikkatimizi çeken kelime “çelik” oluyor. Çünkü modernlik sanayileşmeyle birleştiği zaman ete kemiğe bürünmüş oluyor. Ve dünya, işte, bazılarının Türkçe söylüyormuş gibi yapmak suretiyle küreselleşme dediği, Avrupalıların, Amerikalıların globalleşme dediği olayı yaşarken bu da yerinden edilmiş oldu. Yani, dünya artık zenginler yoksullar olarak bölünmez bir hale döndü ve bunun dikkati çeker tarafını da Çin temsil eder oldu. Çünkü ‘geleceğin gücü’ olarak anılmaya başlandı Çin. Yani, bir zamanlar soğuk savaş sebebiyle, “Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri diğer tarafta Sovyetler Birliği var.” deniliyordu. Doğu-Batı deyince bunlar anlaşılıyordu. Ama Çin birdenbire herkesi şaşırtan bir pazarlama gücü gösterdi.

    İşin aslının ne olduğunu daha anlayabilmiş değiliz. Anlayıp anlamayacağımızı bilmem. Ama eğer biz Müslümansak, bunu kendimiz açısından ciddiye alıyorsak, Türklerin kendilerine bir yurt ve vatan edinmesi bahsinde bunun değişik, orijinal ve bütün dünya tarihini birinci dereceden ilgilendiren bir hadise olduğunu anlarız. Çünkü tarih atlaslarını açıp baktığımızda “İslam’ın Yayılışı” başlığı taşıyan sayfada bugün yaşadığımız ülke Bizans’tır. Yani Türkler bugün yaşadığımız alanı, -bunun içine İstanbul da dahil garip bir şekilde, “garip bir şekilde”- Hristiyan toprağı olarak bilirlerdi. Onun dışında da zaten Hristiyanlık, incili açıp bakın, bugün yaşadığımız yerlerin anılmasıyla doludur; İncil kısmı. Hristiyanlar kutsal kitaplarını ikiye ayırmışlardır. Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid. Ahd-i Atik dediğimiz şey ki Yahudilerin bizzat kullandıkları Tevrat’la Hıristiyanların kabul ettiği Tevrat tıpatıp birbirinin aynı değildir. Her ne hal olursa olsun Tevrat manasına gelir Ahd-i Atik, Atik. Ahd-i Cedid İznik konsülü tarafından dört kitap olarak kabul edilmiştir. Yani Hıristiyanlığın çok su götürür bir şey olduğunu ispat eden şeylerin başında da Ahd-i Cedid’in dört keyfi seçme konusu olmasıdır. Yani Yuhanna, Markos, Luka, Matta. O sırada bunları kabul edelim demişler ki gene birazcık meseleye ilgi duyanlar bilirler dört kitap birbirine uymaz, birbirini desteklemez, başka tezler barındırırlar. Birbirlerinden farklı tezler barındırırlar. İşte bu işler olduktan sonra -biz İsa Aleyhisselamı İslam peygamberi biliriz. O kadar biliriz ki Hadis-i Şerif “Benden sonra İsa gelir” der. Yani o kadar yakınız birbirimize.- Kur’an-ı Kerim’in ortaya çıkmasından önce bu savrukluğa bir çare bulmak üzere “En iyisi biz şu dört kitabı esas sayalım da bu konuda millet fazla gürültü yapmasın” dediler ve dedikleri gibi de oldu. Yani insanlar bu işi çok benimsediler. İncil’i eline almış biraz karıştırmış olanlar bilirler İncil’de bu dört kitap kadar yer tutacak başka metinler vardır. Yani sadece bu dört kitap değildir İncil. Yuhanna’nın Markos’un mektupları vardır bol bol. Her ne hal ise. Asıl mesele yaşadığımız toprakların Hıristiyanlar için mukaddes topraklar olmasıdır. İsa Aleyhisselam göğe ağdıktan elli sene sonra, Hatay’da ilk defa kendilerine “Katolik” dediler. Yüz sene sonra “Hıristiyan” demeye başladılar. Önce Katoliktiler. Katolik demek “Yahudiler kendi milletlerine mahsus bir dine sahiptirler bizim vazettiğimiz din ise bütün insanlara açıktır. O yüzden Katolik, yani “âlemşümulüz biz” dediler ve daha sonra da -ki başında yoktu hiçbir zaman- o teslis dediğimiz şey ortaya çıktı. “Trinité” Fransızcası, o yoktu. Sonra onu Yunan kültürü allem etti kallem etti en kuvvetli Hıristiyan tez haline getirdi. Kutsal aile. Her neyse buradan yeni bir din türettiler. Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladığı zaman Mekke’de hem Hıristiyanlar hem Yahudiler etkindiler. Onların etkinliği tabi ki herkesi etkiliyordu. Onların etkinliği herkesi etkiliyordu çünkü iyice işlenmiş kendilerine göre fazlası alınmış bir kültüre sahiptiler. 1071 tarihini mekteplerden ve medyadan biliyorsunuz, Bizans ordusu Türklerin önünde yenildiği zaman Türklerin bu topraklara yerleşmesine mani olacak bir maddi güç ortadan kalktı. Dolayısıyla 1071’den sonra yaşadığımız toprakların İslamlaşması söz konusu oldu. 1071 yani 11. asrın son çeyreği. 11. asrın son çeyreği. Osmanlı İmparatorluğu ise bazı tarihlere göre 1299, yani miladi rakam bu, bazı tarihlere göre 1300 bu iki tarihten birinde Osmanlı İmparatorluğu temellerini attı diyelim. Kuruldu demek çok zor çünkü daha birkaç beylik bir aradaydı, bu yüzden bir devletten söz ediliyordu. Ama öncesinde Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçukluları bütün bunlar vardı. Osmanlı devletinin kurulması döneminde gaza beylikleri dediğimiz kuruluşlar, örgütler söz konusuydu. Dolayısıyla bu toprakların İslamlaşması doğrudan doğruya gaza beyliklerinin eseridir, hüneridir. Yani Büyük Selçuklular bu topraklara hâkim oldular, Anadolu Selçuklular hâkim oldular ama ne zaman ki Gazâ Beylikleri kuruldu; ki bunların ne kadarının aslının Rum, aslının Ermeni belki de Yahudi olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bazı tarihçiler, bazı rakamlar bazı olaylar zikrediyorlar ama mesela Danişmendoğulları’ nın aslının Ermeni olduğunu yazan kitaplar var. Yani yaşadığımız toprakların kültürel bakımından bir dönüşüme uğraması artık binlerce yıllık geçmişi terk edip yeni bir hâdiseye rapt olmaları, Türkler’in, bu yaşadıkları yerlere kendi memleketleri demeleridir. Daha sonra Osmanlı padişahları kendi elleri altında tuttukları yerleri önemsetmek için yaşadığımız topraklar hakkında bir şeyler söylediler. Ve ne oldu? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilânıyla beraber 600 yıllık geçmiş geride bırakıldı ve yeni bir devletin işleyişi dikkate sunuldu. Ama bu sanıldığı gibi yeni bir devlet değildi. Tam tersine en eski devletti. Yani Yahudiler gibi dinleriyle milliyetlerini birleştiren bir toplum ortaya çıktı. Bu toplum yalnız bir pazarlık sonucu ortaya çıkmıştı. Yani kendiliğinden olan şeyler canlanıp duruma hâkim olmadılar. Tarihin derinliklerinden gelen bir millî varlık hareket gösterdi. Fakat bu millî varlık İslâmî bir refleksi dile getirmiyordu. Bir millet olarak Türkler, kendilerine mahsus topraklarda müstakil ve etkin olmalıydılar. Ama hepsi bu değil tabii. Yani şimdi uzunca zamandır kitapçılarda bulunan Lozan Zafer Mi Hezimet Mi? kitabını hatırlayanlar vardır. Yani İstiklâl Harbini vermiş bir millet kendi millî gücünü göstermek için Lozan Anlaşmasına boyun eğmeli miydi? Şimdi bizim harita olarak kullandığımız Türkiye bu (Misâk-ı Millî haritasını göstererek). Biz Türkiye sözüne de itiraz ediyoruz. Ne kadar yüksek sesle söyleyebildiğimiz şüphe götürür. “Türkeli” demeyi teklif ediyoruz bu topraklara. Bu Misâk-ı Millî sınırları, yani 1918’ den sonra Türk Ordusu’ nun hâkim olduğu, sadece Türk Ordusu’nun dediğinin gerçekleştiği topraklar Misâk-ı Millî. Yani Misâk-ı Millî demek millî anlaşma, millî sözleşme demek. Yani insanlar genellikle Misâk-ı Millî deyince bu haritanın kendisini sanıyorlar; hayır. Yani millî varlığın hem ilân edilmesi hem de kabulü için her şeyin göze alındığının bildirilmesidir. Onun için de Anıtkabir’de bir Misâk-ı Millî Kulesi var, mecburen. Yani onlar da inkâr edemiyorlar. Halbuki I. Dünya Savaşı’nın sonunda Misâk-ı Millî’den en çok tâviz verebilecek kadroya ülkenin idaresi teslim edildi. Yani normal olarak: “Türkiye burası değildir. Türkiye Batum, Selanik, Halep, Musul; buraların dâhil olduğu yerdir” diye bir tezi savunan siyasî bir kadro çıkmadı ortaya. Bu tabii hepimizi şaşırtıyor. Yani niye bunu yapmadılar diye. Yapmadılar, yapamadılar. Yapmalarına imkân yoktu. Çünkü 1571’de donanmamız yakıldıktan sonra Avrupalılar “bu devleti haritadan silmek için yapacağımız şey yöneticilerinin güvenini sarsmaktır” ilkesini benimsediler ve “bütün devletler yükseldi battı, siz de yükseldiniz batacaksınız” görüşünü aşıladılar yöneticilere. Ve yöneticiler: “Demek ki öyle olacakmış” tezine boyun eğdiler. Yani 1571’den sonra Sokullu’nun “Siz bizim sakalımızı tıraş ettiniz, biz sizin kolunuz kestik” lafına uygun bir tavır gösterilemedi. Ama en önemlisi bu toprakların kendi topraklarımız olarak tanınmasının gölgesinde, onun yedeğinde, onun dayatması altında bir vatan sahibi olabiliriz. Yani insanlar Misâk-ı Millî’yi gözardı edip Türk toprağı hakkında konuşamazlar. Konuştukları takdirde Misâk-ı Millî’nin belki yüzde birine râzı olacaklar demektir. Çünkü bunun hazırlıkları da bugün yapılıyor. Yani aklınız almaz. Ben de özel bir araştırma yapmıyorum ama medyadan bir şeyler öğreniyoruz. Mesela “su maymunu” adı bir şey, bir hayvan -şu boyda- Meriç nehrinde kol geziyor. Kediler gibi miyavlayarak yaşıyorlar. “Önce korktuk” diyor köylünün birisi, “bu gecenin bu saatinde miyavlama nedir” diye. “Sonra gördük, ondan sonra umursamadık” diyor. Buna benzer çok şeyler var, üstelik bugünlere ait değil. Yani 1571’den sonra adım adım yapabildiklerini yaptılar. Cumhuriyetten sonra iki kez at katliamına uğradık millet olarak. Şimdi Büyükada’da ki birkaç atın ruam hastalığına yakalanması sebebi ile adadan atları kaldırıyorlar. Yani o kadarı bile birilerini korkutuyor. Yani Büyükada’da ki atların varlığı bile birilerinin yüreğini hoplatıyor. Çok uzattım biliyorum aslında söyleyeceklerime giremedim. Anlatmak istediğim şey: Kafanızda Mîsâk-ı Milli sınırları olmadan vatanperver olamazsınız. Yani vatanımız bu topraklar değilse hiçbir yer değildir. Çünkü biz yemin ettik millet olarak: Mîsâk-ı millî, milli yemin. Yemin ettik biz bu toprakların altında, bu topraklara ulaşmayan bir vatana vatanımız demeyeceğiz diye yemin ettik. O yemini duymamış dünya kadar insan vardır. Onlardan birisi de benim. 1944 doğumluyum ve bu meseleleri aslından öğreninceye kadar böyle bir şeyin canlılığından haberim yoktu. Şimdi biraz arkadaşları konuşturayım ben çünkü bu bahis çok önemli, onun için buraya çıktım. Yani yarım yamalak bir Türk milleti olmayacak, Türk milleti ya olacak veya olmayacak. Avrupa’da beş milyonun üzerinde Türk var, Türkse! Değilse bilmiyorum yani. Bunlardan bir tanesi de benim gelinim mesela. Bunlar Türkiye’ye dönmek istemiyorlar. Çünkü Türkiye onlara Avrupa’da sağlanan imkânları vermiyor. İmkân dedikleri şeyin ne olduğuna kendileri de vakıf değil. İmkân olarak işte acı çekmeden yaşamak gibi bir şey biliyorlar. Yani biz Müslüman olduğumuz halde hadis-i şerifin “Dünya kâfirlerin cenneti, mü’minlerin zındanıdır” sözünü önümüze almıyoruz. Yani böyle şeyler olsun istemiyoruz. Yani biz zından-mından istemiyoruz. Biz “burası da bizim cennetimiz olsun” diyoruz yani. Hâlbuki biz hayatımızı -eğer Müslümansak- vereceğimiz hesaba göre ayarlamamız lazım. Yani cebimizde bulunan şeylerin ne kadarı helal? Yaşadığımız hayatın ne kadarı meşru? Bunları hiç hesaba katmadan “kâfirde olsak nasıl olsa eğer öbür dünyada bir hesap günü varsa o hesap günü ayarlarız” diye düşünüyorlar. Çünkü burada ayarlıyorlar. Ve istediklerini de elde ediyorlar. Hele bu arkadaşlar biraz konuşsun oradan asıl söyleyeceklerim çıkar. Sözü genel başkanımıza bırakıyorum, Durmuş Küçükşakalak.

    İsmet Özel
  • 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?
  • Mağaradakiler ve Egosistem
    Hmm. Güzel çekilişmiş hemen Roz’u da etiketliyeyim.
    Aa! Vera Norveç’teymiş layklamalıyım.
    Ansec’e bak sen, yine formunda spor da yapıyormuş. Eşofmanını kolumbiyadan mı aldı acaba?
    YKS’ye mi hazırlansam? Şu içimdeki korkusuzluktan nefret ediyorum.
    - Ooh! Yastığın serin tarafına bayılıyorum.
    Milyonlarca öğrencinin geleceğini bu saçma sapan sınava bağlaması kadar büyük bir savaş var mıdır acaba dünyada?
    Hepsi de korkak!
    Bir isimden korkuyorlar sadece. Bir isme olan korku gerçek korkuyu tetikliyor, tüm mesele bu aslında göremiyorlar.
    Anne sen nasıl bir şeysin ya, gitmiş bana özel yorgan dikmiş. Ayaklarım dışarıda kalmıyor artık. Odama bayılıyorum.
    Neyse twit atıp uyuyayım bari.
    ‘’Mavi umuttur’’ Copy paste.
    *Uykuya dalış; 00.11 sonrası
    *Gecenin körü 02.43
    Uyanış, Telefon bildirimleri, WC, Telefon bildirimleri, Uyku.
    *Sabahın körü 05.20
    Uyanış, Telefon bildirimleri, WC, Telefon bildirimleri, Uyku.
    *Karga kahvaltısı civarı 07.00 Uyanış ya da tam tersi.
    Amma uyumuşum yaa!
    Göz kapaklarım ağrıyor resmen. Ovuşturdukça daha derinden ağrıyor.
    Bir terslik var sanki. Gözlerimi açamıyorum. Aman Allah’ım! Gerçekten açamıyorum.
    Anne!
    Anne!
    Anne koş. Gözlerimi açamıyorum!
    Annem alt katın merdivenlerini koşar adım çıkarken bunu hissedebiliyorum.
    Ellerimi, gözlerime atsam çözülecekmiş gibi ama çok korkuyorum. Göz kapaklarımı kıpırdatabiliyorum bu iyi bir şey olmalı.
    Odama yabancıymışım gibi sehpaya takılıyorum tam düşecekken annemin ellerini kollarımda hissediyorum. Beni telkin edecek birkaç cümle kursa da onun da korktuğunu anlıyorum. Babamı arıyor hemen telefonun tuş seslerini çok uzaktan da olsa duyabiliyorum
    Babam iş yerine girmek üzereyken hemen ayrılıp apar topar geliyor. Ambulans çağırıyorlar, ambulansın siren sesinin giderek yaklaştığını ve sokak sokak bir labirentte ilerliyormuşçasına bana yaklaştığını hissedebiliyorum. Babama daha sıkı sarılıyorum.
    - Gece ne oldu kızım sana? Anlat çabuk.
    Telefona bakıp uyuduğumu söylüyorum. Hatta gece birkaç defa kalktığımı bile hatırlıyorum.
    - Sabah uyandığımda gözlerimi açamadım işte baba, açtığımda ise mavi bir karanlığın çöktüğünü görüyorum baba. Şimdi de öyle. Maviden çok korkuyorum.
    - Gözlerimi açmaya korkuyorum baba.
    Gözlerime bak lütfen çok korkuyorum. Seni bir daha görememekten çok korkuyorum baba. Gözlerime bakıyorsun değil mi baba.?
    *Hastane koridorlarının sessizliğine karışmış koşuşturmaların çığlığında geçen birkaç saat sonra;
    Gözlerimi açtığımda odamdaki beyaz floresanın gözlerimi acıttığını hissediyorum. Böyle bir şeyin sevinç kaynağım olmasını aklımın ucundan bile geçirmezdim. Şu anki mutluluğumu sahilde ciğerlerimi patlatırcasına koşarken yaşamak isterdim. Maviye inat!
    Göz kapaklarımı açıp tekrar kapayınca kör olmadığımı görüp tekrardan gözlerimi açıp kapatıyorum. Korka korka da olsa bunu yineliyorum.
    Hemşire gülümseyerek ilaçlarımı bana getirirken neden güldüğünü soruyorum çekinmeden.
    Odaya girdiğinde çok başka bir dünyadaydın sanki. ‘’İnsanların körlüğünden kör oldum.’’ Sözünü yeniliyordun. Sakinleştirici vuracaktık sana izin vermedin. Hatta çok gariptir ki o iğnede saf su olduğunu biliyorum diye bağırdın. En son Plaseboya hayır deyip gözlerini yumdun.
    Hiçbir şey hatırlamıyordum. Plasebo nedir onu da bilmiyorum. Hemşirenin itici tavrı hoşuma gitmemişti.
    Doktor EBS tanısı koymuştu hastalığıma.
    Babam en ince ayrıntısına dek dinlemişti doktoru. ‘’Ekrana Bakma Sendromu’’ sonucu kısa süreliğine Mavi bir körlük yaşadığımı, dijital ekranların yaydığı mavi ışığın ultraviyole ışığa oranla gözde daha derinlere inebildiğini ve daha büyük ve kalıcı hasarlara yol açtığını belirtti. Doktor bana dönerek ekranlar konusunda daha hassas olmamı isterken gözlerimin içinde dolaşıyordu adeta.
    İnsanların ekrana bakma kapasiteleri vardır Mia, eski daktiloları düşün mesela ilk alındığında tazedir, dinçtir, gıcır gıcırdır basarsın harflere çok seridir. Her bir harf kâğıda işlenmiştir sanki. Yıllar yılar sonra o daktilo 1 kitap yazacak kadar kullanılmışsa kapasitesi dolmuştur artık. Onu o şekilde kullanabilirsin tabi ama yanlış yazar hasarlıdır. Dinlendirilmesi gerekir. Dinlenirse ertesi gün daha iyi çalışır. Ama asla eskisi gibi olamaz.
    Gözlerin mavi kapasitesi deriz buna. Ne yazık ki Mia sen o kapasiteyi kullandın. Ama şunu unutma ki eski insanlar ekransız daha mutluydu. Bir kandilin etrafında toplanıp masallar anlatılırdı. Samimiyet sobanın dumanından karışırdı gökyüzüne.
    - Hadi geçmiş olsun Mia.
    Telefon, tablet, bilgisayar ve ne yazık ki odamdaki televizyonuma el konuldu. Bari üyeliklerimi iptal edebilseydim.
    Anneme göre böylece daha sosyalleşebilirmişim. Zaten ona sorsam YKS’ye de hazırlanmam gerekirmiş.
    1 haftalık istirahatim sona erdiğinde okula gitmek için uyandım.
    Günlerdir gözlerimi açamama korkusuyla nasıl uyuduğumu bile anlamamıştım. Uykusuzluk bütün hormonlarımı eyleme örgütlüyordu sanki.
    Neyse ki okula gittiğimde beni Era karşıladı. Çok uzaklardan koşarak bana doğru hızla geliyordu hızını kesmesi lazımdı yoksa birlikte devrilebilirdik. Onu çok özlediğimi o an yeniden hissettim. – bana sımsıkı sarılınca yani ona uzun süredir dokunmamıştım-
    Ooh be!
    Telefonum da yoktu artık onunla uzun uzadıya muhabbet edebilirdik. Telefonu hayatımdan çıkartmak zorunda kalınca Moğolistan’ın o uzun ve boş ovaları gibi dümdüz ve çırılçıplak kaldığımı ve bu boşluğu doldurmam gerektiğini de gece boyunca düşündüm.
    Era’nın bana iyi geleceğinden emindim ve ona bugün öğleden sonra bir çorap hediye etmeliydim. Çok garip bir şekilde Era da çorap hediye edilmesinden çok hoşlanırdı. İnsanları düşünüyorsak onların ayaklarını da sıcak tutmalıymışız. Ona da dedesi öyle demiş ölmeden önce. Era çorabı görünce havalara uçtu, tıpkı Harry Potter ’deki Dobi gibi.
    Uyuklayarak geçirdiğim Geometri dersi sonrasında dayanamayarak Era’dan telefonunu vermesini istedim ama o vermeyince çok sinirlendim. Era’yı hayatımdan çıkarma kararı aldım ve hemen uygulamaya soktum. Annemin onu uyarma ihtimali olsa da bu beni ilgilendirmezdi.
    Sosyal medyadaki son gelişmeleri merak ediyor hatta öğrenmek için deliriyordum. Kim neredeydi? Kaç beğeni almıştı, acaba mesaj kutumda cevap bekleyen mesaj var mıydı?
    Eyemüs’ü bulmalıydım. O her zaman kütüphanedeydi. Benim hasta olmadığımı ona söylemeyi unutmuşlardır bence. Çünkü o teneffüslerde bile ders çalışırdı. Annem babam ve öğretmenimin iş birliği onu muhakkak unutmuştur düşüncesiyle Eyemüs’ün yanında aldım soluğu, o da her zamanki gibi kendisiyle özdeşleşmiş yerinde kafasını kitaba gömmüş ders çalışıyordu. Marmara Üniversitesinde Hukuk okumak istiyordu.
    Çok komik bir hayal gibi geliyordu bana. Marmara da Eyemüs’ü bekliyordu sanki. Yanına yanaşıp telefonunu istedim. Beni kırmayacağını biliyordum. Otomasyondan notlarıma bakıp çıkacağımı da ekledim. Biraz beyaz yalan bence affedilirdi bütün hesaplarımı hemen kontrol ettim. Hiç mesaj yoktu!
    Kimse yorum yapmamış, geçmiş olsun mesajı atmamıştı.
    Hatta bir kısmı aktif olmadığım için beni arkadaşlıktan çıkarmış takipçi bile kaybetmiştim.
    2 saat boyunca sitelere girip bütün hesaplarımda gezinmiştim. 20-20-6 kuralını bile uygulamamıştım. Oysaki doktor; kitaba bakarken 20 dakikada bir kez 20 saniye boyunca 6 metre uzağa odaklanıp tekrardan kitap okumamı istemişti. Ben 120 dakika boyunca sandalyede telefonuma odaklanmıştım. Telefonunu Eyemüs’e istemeye istemeye geri verdim.
    Eve döndüğümde kimse bir şey anlamamıştı. Kitap okuyormuş gibi yapıp hemen uyudum.
    Sabah uyanır uyanmaz göz kapaklarımı açamadığımı anlayınca hıçkırıklarla anneme seslendim.
    Mavi karanlık gözlerimi yine ele geçirmişti.
    Ambulansın sesi beynimin derinliklerinde yankılanıyordu yine bu sese alışmanın üzüntüsü gözyaşlarıma sebep oldu. Babama gözyaşlarımın rengini sordum cevap vermedi. O da ağlıyordu hemen başımda bunu nefes alıp verişinden anladım.
    Doktor son 7 gün içinde bu şikâyetle gelen hasta sayısındaki artışı ve EBS hastalığının aniden yayıldığını anlattı.
    Dün Eyemüs’ü kullanarak telefona yaklaşık 2 saat baktığımı söyleyince doktor hastalığın teşhisini kanıtlamanın rahatlığıyla ‘’Hayatını bu kadar basite almamalıydın Mia’’ dedi. Sustum, babamın gözlerini hayal edebiliyordum. Çok üzgündüm ve kendimden nefret edercesine ağladım. Yatağımda mavi karanlığımla baş başaydım.
    Taburcu olup eve döndüğümde ev yeniden dekore edilmiş salondaki televizyon da kaldırılmış yerine bir kitaplık ve dergilik yaptırılmıştı.
    Ertesi gün okulda herkes mavi körlüğü konuşuyordu. Aru evinin bütün duvarlarını kitaplığa çevirmiş ailecek akşamları kitap okumanın tadını çıkardıklarını ballandıra ballandıra herkese anlatıyordu.
    Ama diğer sınıf arkadaşlarım körlük pahasına da olsa telefonlarından vazgeçmemişti. Kimse hastalığı ciddiye almamış gibiydi. Doktor gözlerimizin kotasının olduğundan bahsetmişti. Daktilo meselesini de yarım yamalak hatırlıyorum. Henüz körlüğe yakalanmayanların ise kotalarının benim gibi hızlıca tüketmedikleri kesindi.
    Keşke geçmişe dönebilmeyi ve sosyal medyada boş gezintilerimi geri kazanabilmeyi istedim.
    Teneffüste Aru ile bahçedeki nar ağaçlarının altındaki bankta oturduk elinde Platon’un Devlet kitabı vardı.
    Bana Pangea Kulübü’nden bahsetti. Arkadaşlarıyla her pazar buluştuğunu bir kitap üzerine konuştuklarını; telefonu, tableti, bilgisayarı hatta televizyonu hayatlarından çıkardıklarını, herkesin aynı kitabı okuyup kitaptan alıntılarla tartıştıklarını söyledi. Yardım toplayarak her ay bir köy okuluna kütüphane kurduklarını, bazı gecelerde eski Mezopotamya masallarını sobanın etrafında kestane kokusu eşliğinde, sobanın içindeki ateşin duvardaki yansımasında hayallere dalarak uyuya kaldıklarından bahsetti. Bunları anlatırken transa geçiyordu Aru. Aru’dan etkilenmiştim ama Pangea Kulübü ilgimi çekmemişti.
    Ama ilk buluşmada sunucu benim deyince Aru, onu kırmamak adına kulübe üye olmayı kabul ettim. – Belki de kişisel egoist çıkarlarım için de kabul etmiş olabilirim, ne de olsa boş zamanlarda canım sıkılıyordu.-
    Hepinizin anladığı gibi ilk buluşmada konuşulan kitap Devlet’ti.
    Konuşmacı koltuğunda Aru vardı. Dode, pollyanna gibi sürekli gülümseyen yüzüyle oradaydı. Slayer da üyelerdendi. Zeyn ve Baybird kardeşler de benim gibi yeni üye olmuşlardı raflardaki kitap isimlerini okuyormuş gibi yapıyorlardı. Sıkıldıkları yüzlerinden belliydi.
    Aru açılışı yaptı.
    Hepiniz hoş geldiniz.
    Bu kitapta benim ilk konuşmak istediğim kısım ‘’Mağara Alegorisi’’ Hepinizin de bildiği gibi Platon alegoride mağarada dünyaya gelmiş insanlardan bahseder. Bu insanlar dış dünyadan tamamen bağımsız büyürken duvarlardaki gölgeleri izleyerek kendi dünyalarını oluştururlar. Tek bildikleri gölgeler ve mağaranın önündeki canlılardan gölgelere uyarladıkları seslerdir.
    Bir süre sonra mağaradakilerden biri özgür kalır ve dış dünyaya açılır. Ağaçları, toprağı ve güneşi keşfeden özgür insan, sonunda yüzünü güneşe döner ve gerçeğin gölgeler olmadığını anlar. Hemen mağaraya dönen özgür insan, arkadaşlarına gerçekleri anlatmaya başlasa da mağaradakiler ona asla inanmaz ve onu mağaradan kovarlar.
    Yani Platon diyor ki; insanlar cahilliğiyle mutludur.
    Aru’dan sonra Slayer, sonra Zeyn ve Dode konuşmuştu. O kitabı okumamış olmaktan utanç duyuyordum.
    Sohbet sona erdiğinde gece yarısı olmuştu. Saate hiç bakmamıştık ki zaten odada saat de yoktu. Evdekiler çok meraklanmıştı ama eve yetişince Pangea Kulübü’nde olduğumu anlattım çok mutlu oldular.
    O gece sabaha kadar Platon’un devlet kitabını okudum. Sabah uyandığımda mavi körlük de yoktu üstelik. Hemen okula hazırlandım ve sınıf arkadaşlarıma Pangea Kulübü’nün samimiyetini anlatmak istiyordum. Gerçek mutluluğun telefonda olmadığını insanlara dokunmanın tadını sarılmanın sıcaklığını yardımın ve mütevazılığın gücünü anlatmak için sabırsızlanıyordum.
    Hatta bu akşam Zeyn’lerde toplanıp köy evinde Zeyn’in dedesinin bize masal anlatacağını söyledim. Geçen hafta Keko yine köyde ağırlamış herkesi, şehir buluşmalarına gelmiyormuş. Köy evini mandalina kabukları sarmış, kestane sıcaklığını paylaşmışlar. İran masallarındaki Anka kuşunun kendi ateşini kendi toplamasını sonra kendisini yakmasını günümüz insanına benzetmişler.
    Kime anlattıysam dinlemedi beni. Kimisi telefonuna baktı kimisinin aklı yarım kalan bir İspanyol dizisindeydi sanki gözlerime bile bakmadı.
    Aslında beni dinliyorlarmış gibiydi ama dinlemiyorlardı.
    Eski beni düşündüm o an.
    Bir Egosistem’e kapanıp ve yıllarca o zindanda kalışımı düşündüm. Kendimi herkes tarafından sevilen biri olarak göstermeme, günün büyük bir bölümünü bu Egosistem’e harcadığımı. Bir günü yaşayıp bir günü yaşamadığımı, yani ömrümün yarısını bu Egosistem’e kaptırdığımı anladım. Herkes tarafından beğenilen ama aslında herkesin kişisel egolarını tatmin etmek için çalıştığını gördüm. Yardım edenin o yardımın kendisi için de yapılacağını düşünerek yaptığını, yani bir yaşlıya yardım ederken kendisi yaşlanınca da gençlerin kendisine yardım edeceğini ve bunu Egosistem’de paylaşarak daha fazla takipçiye ulaşacağını umarak, kocaman puntolarla paylaşılmasından bıktığım bir Egosistem’e kafa tutmak olağanüstü bir duyguymuş onu anlıyorum.
    Mağaradakileri kurtarmak istemiyorum. Çünkü onlar cahillikleriyle mutlu! Zaten ben de Platon değilim.
    Kaldırımlarda yürürken hiç fark etmediğim sokak aralarına giriyorum sebepsiz. Denize çıkan sokaklardaki mavi yosun kokusunu hissediyorum, ormandan gelen ıhlamur kokusunu, bir köy evinde ekmek pişiren kadınların sohbet molasındaki çayın sıcaklığını hissediyorum.
    Dağa, ormana yürümek istiyorum. Patikalarda kekik toplamak, defneyaprağıyla çay demlemek, sonra en güzel manzaramda; ayaklarımın altında ıhlamur ağaçları, karşımda deniz, ufukta güneşi izlerken kitabımı okumak istiyorum.
    Yaşadığımız dünyayı büyük bir mağaraya benzetirsek gölgeler dünya mıdır? Pangea mıdır?

    MAİ
  • 112 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Okuduklarım kategorisine ilk yazımı, en son okuduğum kitap hakkında yazmak istiyorum. Albert Camus – Yabancı kitabını iyi bir kitap sever tek solukta bitirebilecekken benim gibi amatör bir kitap severin, üstelik biraz da zaman problemi olan biri iki solukta bitirdi. Bu kitabı, kitap okuma alışkanlığı kazanmak istediğim zamanların başında, Kars’ta askerlik yaparken raflarda bol bol görüyordum. Popüler bir kitap olduğu belliydi fakat kapak tasarımı ve ufak kırtasiyelerin vitrinlerinde bile bu kitabın olması tabiri caizse bir süper market kitabıymış gibi hissettiriyor ve bir yanım uzak durmam gerektiğini söylüyordu. Nasıl oldu şimdi hatırlamıyorum ama geçen günlerde bu kitabı alıvermişim, Madem almışım o zaman okumalı değil mi?

    İnsan eninde sonunda her şeye alışır.
    Albert Camus - Yabancı

    Kitabı okumaya başlayıp kafamda canlanan portrelerle her zaman ki gibi ne kadar gereksiz bir ön yargımın ve konuşmayı bilmeyen bir iç sesimin olduğunu fark ettim. Albert’in Yabancısı aslında tam okumaktan zevk aldığım, yarattığı karakterde kendimi bulduğum bir kitapmış. Kitabın kahramanı Mersault dünya görüşü olarak kendini suyun akışına bırakmayı başarmış umursamaz, tepkisiz ve hayatın ona getirilerini kabullenmiş birisi. Fakat bu kabulleniş ve tepkisizlik kitabın içinde barındırdığı toplumsal normlara aykırı. Ki bu sadece kitabın içinde barınan topluluk için değil, günümüzde çevremizde görüğümüz bireylerin oluşturduğu topluluk içinde geçerli. Hatta o topluluğun bir bireyi de biziz. Bu güne kadar belirli toplum kurallarını kabullenmiş ve bu kurallar için yaşamışız. Bizim kuşak bu durumu biraz evriltmiş artık o eski kuralları kaldırıp daha orta sınıfsal sorunlar yaşamayı kural edinmişler. Yani kurallar değişmiş gibi gözükse de işleyiş hep aynı kalmış.İşte böyle bir toplum için Marsault hissettikleri ve benimsediği ontolojik yaklaşımlardan dolayı toplum tarafından yabancılaştırılıyor. Burada bir parantez açmak istiyorum. Kitabı okuduğumu paylaştığım bir gönderide birisi bana “eser, bireyin kendisine yabancılaşmasını mı yoksa çevresine yabancılaşmasını mı ele almış?” sorusunu sormuştu. Kitap hakkında pek yorum okumadım ama eminim ki bu konu çok tartışılıyor olabilir. Parantezi açmadan önce dediğim gibi bireyin bir yabancılaşma durumu ortada yok. Karakter kendisini çok iyi tanıyor. Hislerinin ve isteklerinin farkında. Aslında bazı noktalarda çok fazla farkında olmasa da içinde bulunduğu durumu iyi tahlil edebiliyor. Ölürken bile bu böyleydi. Asıl yabancılaşma toplumun ona karşı duyduğu yabancılaşmaydı. Toplum onun duygularına yabancı olduğu için onu anlamadılar, empati kuramadılar. Yani anlayacağınız Marsault topluma karşı yabancılaşmış değil, toplum onu kendisi olduğu için, toplumun var ettiği kurallara uymadığı için onu kendisine yabancılaştırdı.

    Kitapta neler olduğundan bahsetmeyeceğim. Kitap anlatımı hakkındaki raconunu bilmiyorum, film hakkında konuşurken spoiler falan veriyoruz ama kitap konusunda bunu yapmak istemiyorum. O yüzden sadece bana hissettirdiği yabancılaşmayı anlatmak istedim. Bana hissettirdikleri dışında kitap oldukça güzel, okumanızı tavsiye ederim.

    https://www.serkandinc.com.tr/...issettirdikleri.html