• "Ben... ben çok sinirliyim. Ben..."
  • Ayeti Kerimenin İndirdiği İftar


    Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin küçük yaşta hastalanırlar. Hz. Ali ile Hz. Fatıma çocuklar iyi olunca, ikisi de oruç tutar. Birinci gün, iftar için hazırladıkları yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere vererek, iftar etmeden, ikinci günün orucuna başlarlar. O akşam iftarlığını da, yine o saatte kapıya gelip, (Allah için bir şey verin!) diyen fakir ve miskinlere verdiler. O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar. O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için iftarlıklarını bunlara verdiler.

    Bunun üzerine, Ayet-i Kerime indi. Ayet-i Kerimenin Meal-i Alisi şöyledir:

    "Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahu Teala'nın rızası için yitirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için, Cenab-ı Hak, onlara Şarab-ı Tahur içirdi."
    (İnsan, 7-9, 21)

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Beşikte Oruç

    Abdulkadir Geylani Hazretleri, henüz iki-üç aylıkken görülen kerametlerini annesi söyle anlatır:

    "Oğlum henüz birkaç aylıktı. Mübarek Ramazan ayı geldi. Birinci gün şafak söktükten güneş batıncaya kadar bütün gün hiç süt emmedi. İkinci gün de ayni durum tekrar edince anladım ki Abdulkadir oruç tutuyor.

    İkinci sene Şaban ayının sonuna doğru hava fazla bulutlu olduğu için halk Ay'ı göremedi. Ramazanın başlama tarihini tespit edemediler. Abdulkadir'in bu meziyetini bilenler hemen annesinin yanına gidip onun süt emip emmediğini sordular. Gerçekten o gün Abdulkadir şafaktan beri süt emmemişti. Daha sonra o günün ramazanın birinci günü olduğu anlaşıldı.

    Beşikteyken oruç tuttuğunu şu beyit ile dile getirir.

    "Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi.
    Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

    Allah ona ayağını veli kullarımın omuzlarına koy derken sebebi bu olsa gerek ...

    Kaynak: Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Bir Ramazan Masalı

    Bir varmış, bir yokmuş. Adı bilinmeyen uzak dağların ardında, hiç kimsenin duymadığı bir ülke varmış. Bu ülkede insanlar büyük büyük işler yaparlarmış; daha doğrusu öyle olduğunu zannederlermiş. İşleri büyük olunca, her anları çok yoğun olurmuş. Artık kimse kimseyi görmez olmuş ülkede... Sabah erkenden uyanan halk, işbaşı yapar; akşama kadar işinin başından ayrılmazmış. Dedik ya; büyük işlerin adamlarıymış onlar!.. O yüzden, ne doğarken, ne de batarken; onları hiç ilgilendirmezmiş güneş... Ne bahar geldiğinde kırlarda açan papatyalar, ne sonbaharda dökülen yapraklar dokunurmuş yüreklerine... Onlar papatyaların suyunu şifa diye satmayı, sonbaharda kış öncesi yakıt giderini azaltma planları yapmayı severlermiş. Kıyıda köşede kalmış hastalar, fakirler ve yaşlılar; kıyıda köşede kalırmış onlar için...
    "-Hayat, bu işte!.." derlermiş. "Hastalanırsan devre dışı olursun. Yaşlılık pilin bitmesi, iş gücünün azalmasıdır."
    Fakirler içinse kimse tek lâf etmezmiş. Onlar, hiç yokmuş bu ülkenin gündeminde...

    Gel zaman git zaman; bir gün sokaklarda tellâllar bağırmışlar.

    "-Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız ağır bir hastalığa dûçâr olmuştur. Herkes, şifası için elinden geleni yapsın; duâsı makbûl olanlar el açsın; şifâdan anlayan hekimler saraya adım atsın!.."

    Pek duâ eden olmamış ama; "Nasıl şifa oluruz?" diye düşünen hekimler, ülkenin dört bir yanından saraya akın etmişler. Bir de ne görsünler; padişah kocaman olmuş!!! Masal bu ya; padişah yemek yemeye çok çok düşkün bir adammış.
    "-Ülkeyi yöneten adam öyle mi olurmuş?" demeyin, masal işte!
    Padişah yemek yiye yiye hasta olmuş; vücudu kocaman olmuş. Artık ne oturabiliyor, ne kalkabiliyormuş. Hiç kımıldamadan öylece yatıyormuş padişah!.. Sanki midesi dağ olmuş. Öyle büyümüş ki, midesi, bedeninde kalbine hiç yer kalmamış. İşe bakın siz, mide büyüyünce, kalp küçülür, katılaşırmış.

    Hekimler, padişaha ilaçlar yapmışlar. Az yesin diye midesini küçültmeye çalışmışlar, ama kâr etmemiş. Hele kalbi için kimse bir şey yapamamış. Belki beslenir de büyür diye, gözyaşı takviyesi yapmışlar damarlarından. Nâfile, o da işe yaramamış.

    Padişahın yakınları ümîdi kesmişler. Ama kalbi sağlam bir hekim:
    "-Allah'tan ümit kesilmez!.." demiş. "Bu sözümü yabana atmayın! Ümit, kulların en sağlam ipidir."

    Onlar da, ümitlerini yeniden yeşerterek beklemeye başlamışlar. Bu güzel ve mânâ katılmış bekleyiş, ben diyeyim beş gün, siz deyin beş ay, devam etmiş.

    Bir gün, ülkenin sınırlarından içeriye yaşlı bir adam girmiş. Yaşlı dediysem, âsası olanlardan değil, gözü ve gönlü yaşlı olanlardan... Lâkin, kimse bilmezmiş gözünden çıkan yaşları, gönlündeki sızıyı... O, dimdik, dupduru gezmeye başlamış, Allah'ın yol verdiği bu ülkede.

    Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Geçtiği dereler-tepeler şenlenmiş. Yol boyu ağaçlar, serçeler ve karıncalar fark etmiş, bu adamda bir başkalık olduğunu... Ağır ağır yürüyormuş adam; karmakarışık bir hayata alışık ülke insanlarına inat, her âna anlam katıyormuş. Güneşe gülümsüyor, karıncalara yol veriyormuş. O yürüyor, ardından bir "huzur" rüzgarı bırakıyormuş efil efil... Böyle bir huzura alışık değilmiş insanlar. Ve onlar da durup derin derin içlerine çekmişler huzur rüzgarını. Hayat yavaşlamış ülkede. Bir adam, tek başına nasıl değiştirebilirmiş bunca şeyi, sözsüz, kelâmsız?! Şaşırmışlar... Nihayet; yolunu kesip adını sormuşlar. Durmuş adam, tebessüm etmiş:
    "-Ramazan..." demiş.

    Ramazan'ın yürüyüşü devam ediyormuş. Ünü her yere yayılmış, saraya kadar ulaşmış. Ümidi kuşanmış saray halkı, Ramazan'ı bir lutuf saymışlar ve saraya dâvet etmişler.

    Saraya giren Ramazan, lükse, şatafata hayret etmiş. O geldiğinden beri çoktan ülke gündemine düşmüş gerçi fakirler... Ama, bu israf kanına dokunmuş; üzülmüş, kalbine yaşlar inmiş. Onu alıp götürmüşler, hasta padişahın huzuruna... Ramazan, içeri girince bir daha sızlamış kalbi, yine ıslanmış. Kocaman bir bedenle, kımıldamadan yatan padişaha yaklaşmış; eğilip kalbini dinlemiş. Ne cılızmış kalbi; ah ne zayıf!...

    Padişahın yakınlarına dönmüş Ramazan;

    "-Bu hastalığın hekimlik dilinde adı; şişmanlıktır. Mânevi âlemde ise biz buna «ağır ruh hastalığı» diyoruz."

    "-Peki, çare nedir?" diye sormuşlar.

    "-Çare Allah'tır, Allah'tandır. 30 gün, 30 gece kalacağım bu ülkede... İlan edin halka; 11 ay bedenler doymuştur; bir ay ruh doyacak! Fakirler kardeş bilinecek, duâları alınacak. Ve zamanın kıymetini bilecek bütün insanlar. Seheri, sabah bilecek; «vaktin oğlu» olma yarışına girecekler!"

    "-Vaktin oğlu mu?" demişler, şaşırmışlar.

    "-Biz ona «ibn-ül vakt» deriz. Ancak bu hâle erişenler, aldıkları nefesi hissedebilirler, ciğerlerinin her köşesinde... Böylece, kalbin her atışı bir hayra alâmet olur."

    Sonra padişaha dönmüş, Ramazan:

    "-Sen de biraz iyilik yap. Hâl-hatır sor güle, böceğe!.. Tâ ki, kalbinin ‘tıp tıp'larını duyasın..."

    Bunlardan sonra, saraydan çıkmış Ramazan. Ardında, rüzgarını bekçi bırakmış. Ülkenin her şehrini, sokağını, yaylalarını, ırmaklarını, ovalarını dolaşmış. Bir ay sürmüş yolculuğu... Bir akşam ezanı vakti, terk etmiş ülkeyi. Bir dahaki seneye niyetlenmiş; yine gelmeyi, yine düzen, yine sekînet getirmeyi...
    Burda da masal bitmiş.
    "-Bu masalda hiç mi kötü yok?" diye sormayın. Ramazan bir yere geldiğinde; bütün kötüler, esir edilirmiş bilinmez bir yerlerde. Gökten üç rahmet inmiş; biri padişahın cılız kalbine; biri "vaktin oğlu" olabilenlere, biri de Ramazan'ın rüzgârını yüreğinde hissedenlere...

    Kübra Akbet
    Şebnem Dergisi, Sayı 20

    Bizzat Şeytan Uğraşıyor

    Bir Ramazan günü Abdulkadir Geylani Hazretleri dostları bir çölden geçiyorlardı. Hava oldukça sıcaktı. Tuttukları oruçtan dolayı açlık onların takatini kesmiş ve onları halsiz bırakmıştı. Buna rağmen, yollarına devam ediyorlardı. Bu sırada karşılarında bir ışık belirdi ve onlara şöyle seslendi:

    -Ben sizin rabbinizim Ramazan'da yemek içmek size haramdır. Ama şimdi size helal kıldım. Yiyiniz içiniz.

    Bu ilginç durum karşısında heyecana kapılan bazıları, hemen su kaplarına ve yiyeceğe el attılar. Tam bu sırada Abdulkadir Geylani hazretleri dostlarını uyardı:

    -Sakın oruçlarınızı açmayın!

    Sonra sesin geldiği tarafa dönüp:

    - "Euzu billahi mine'ş-şeytani'r-racim. Euzu billahimine şerri zalike" kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım.

    Bu görünen şeyin zararından Allaha sığınırım, der demez nur görünen şey bir anda kapkara kesildi! Şeytan kendisini süslü göstererek onları aldatmaya yeltenmiş ama oyunu çabucak ortaya çıkmıştı.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Cehennem Korkusu

    Haccac ve adamları Mekke ile Medine arasında yolculuk ya­parken bir suyun başında mola verdiler.

    Sofra kurulunca; Haccac etrafa bakın fakir birisi varsa getirin beraber yiyelim dedi. Hizmetçiler yakınlarda üzerinde bir hırka olan birini gördüler. Onu uyandırıp; Seni Haccac çağırıyor, dedi­ler ve adamı Haccac'ın yanına götürdüler.

    Haccac:

    -Gel beraber yemek yiyelim, dedi.

    Adam yemem diyerek Haccac'ın teklifini reddetti cevaba şaşıran Haccac sebebini sorunca:

    -Beni senin sofrandan daha iyi. bir yere çağırdılar.

    -Nereye çağırdılar? Deyince adam:

    -Allah'ın misafirliğine çağırdılar. Ben oruç tutuyorum deyince,

    Haccac böyle sıcak günde oruç mu tutuyorsun? Deyince adam şöyle cevap verdi:

    -Evet, bu sıcak günde oruç tutuyorum ki kıyamet gününün sıcaklığından kurtulayım, dedi.

    Çoban ve Elma Ağacı
    Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:
    "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık".

    Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.

    Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :
    "Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi."
    Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

    Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.

    Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.
    Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :
    "Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.
    "Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?"

    Ebubekir (r.a.) Oruç Açıyor

    Hazreti Ebubekir kavurucu bir yaz günü oruç tutmuş ve akşam iftar sofrasında sadece bir tas soğuk su vardır İftar vakti gelince soğuk su ile orucu nu açmak için bardağı ağzına götürdü. Fakat bardağı ağzına götürmesiyle bırakması bir oldu. Ve hıçkırıklara boğuldu bir oldu. Yanındakiler Hz. Ebubekir'in bu haline bir anlam vermediler. Hz. Ebubekir kendine gelince neden bir anda hıçkırıklara büründüğünü sordular.

    Hz. Ebubekir şöyle cevap verdi:

    Bir gün Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) ile otururken eliyle hareketler yapıyordu. Sanki karşısında birisi varmış gibi ona git diyordu sordum.

    -Ya Resullailah elini iter gibi hareket yapıyordunuz? Diye sordum.

    Şöyle cevap verdi;

    Dünya yanıma geldi kendini bana kabul ettirmek istedi, git dedim kendini bana kabul ettiremezsin dedim.

    -Yeminler olsun sana, sen benden kaçıp kurtulsan senden sonrakiler benden kurtulamayacaklar kendimi onlara kabul ettiririm.

    Hazreti Ebubekir:

    -Bende bu soğuk suyu içerken dünyayı kabul edenlerden mi oldum diye ağladım.

    O soğuk su içerken bunu düşünüyorsa biz soframıza inip kalkan yemekler için ne demeliyiz? Dünyanın kullarıyız dersek doğru olur mu?

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Gıybet Dinledim Orucum Bozuldu

    Allah dostlarının orucu akşama kadar sadece aç kalmak de­ğildir. Onlar orucu kendini değil haram ve mekruhlara onlar kendini şüpheli olan şeylere karşı bile kendini kapatmaktır. Onla­rın derdi sadece akşama kadar aç kalmak değil, tuttukları oruçla Rıza-i ilahiye kavuşmaktır. Onlar için yılın her ayı ramazan ayı gibi yaşıyorlardı. Sürekli oruç tutardı.
    Bir gün oruçlu iken yanın­da Hindistan sultanı çekiştirilip, gıybeti yapılınca;

    Dıhlevi hazretleri;

    "Eyvah orucum bozuldu" dedi.

    Yanındakiler; "ama efendim gıybet yapan siz değildiniz" de­yince;

    "Gıybeti yapan da dinleyende ortaktır." hadisi şerifi ile karşı­lık verdi

    Hayvanlar Oruç Tutmaz

    Son Asrın Evliyalarından Hacı Cemal Öğüt Fatih Camiinde, bir Ramazan gününde vaaz ediyor. Dışarıda oruç tutmayanları, başı açıkları, namaz kılmayanları görüyor, onlara bir şeyler demesi lazım, ama direkt olarak bir şey de söylemek istemiyor.
    Konuya şöyle giriyor:

    Şu Hacı Cemal var ya, bu saf hanımla nasıl yaşayacak, nasıl idare edecek, bilemiyorum."

    Diyeceksiniz ki: "

    Senin hanım çok mu saf?"

    Aman sormayın, o kadar saf, o kadar saf ki, isterseniz bir saflık örneği vereyim de bakın anlayın. Hacı Cemal'in de bu saf hanımla nasıl yaşayacağını siz düşünün.

    Efendim, öğle namazından önce abdestimi aldım, cübbemi giydim, kapıya da çıktım, buraya vaaza gelmek üzere ayakkabı­larımı giyerken bizim hanım da mutfakta iftarlık yemek hazırlı­yordu. Birden feryadı bastı.

    "Eyvah, bu da mı gelecekti başıma?"

    Hemen ayakkabılarımı çıkardım/mutfağa doğru koştum, bak­tım, mutfakta bir şey yok.

    Dedim ki:

    "Hanım, yangın alarmı ve­rir gibi ne bağırıyorsun öyle? Ne var?"

    Dedi ki:

    "Görmüyor mu­sun kediyi?"

    "Görüyorum, kediye ne olmuş?"

    “Daha ne olacak? İftarlık pideleri yiyor" demez mi?
    Tepem at­tı.

    "Hanım sen de ne kadar cimrisin. İnsan bir pide için bu kadar çığlık atar mı? İşte camiye gidiyorum. Ne kadar pide istersen alır getiririm, hem de tazesinden" deyince, hanım bu sefer saf saf bana baktı, dedi ki:

    "İlahi hoca, asıl saf olan sensin! Ben pideye mi acıyorum? Görmüyor musun, şu mübarek Ramazan gününde hayvan oruç tutmuyor, oruç? Şapur şupur pide yiyor. Ben hay­vanın oruç yediğine kızıyorum, ona üzülüyorum."

    Tepem iyice attı. Ben de dedim ki:

    "İlahi hatun sen bilmiyor musun ki, hayvanlar oruç tutmaz, sen bilmiyor musun ki hayvanlar namaz kılmaz, sen bilmiyor musun ki, hayvanlar açık yerlerini örtme ihtiyacı duymazlar"

    Cemal Hoca cemaate döner:

    “Nasıl bizim bu saf hatuna iyi söylemiş miyim?"

    Cemaatte gülüşmeler, mesaj alınmıştır.

    Huzura Oruçlu Gitmek

    Ramazan ayının ilk günlerindeydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasuhi Efendi, dergahın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve

    "Muhterem Efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz?" diye sordu.
    O da;
    "Allah Teala bilir ama bu bayramı burada geçireceğiz.

    Şimdiden kendime yer hazırlıyorum." buyurdu.

    Hanımı bunu işitince üzüldü;
    "Niçin böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsunuz." dedi.
    Nasuhi hazretleri;
    "Takdir-i İlahi böyledir." cevabını verdi.
    Aradan günler geçti. Ramazan-ı Şerif ayının orta­ sına geldiğinde, sevenlerini etrafına toplayıp, yerine oğlu Alaed din Efendiyi halife tayin etti ve vasiyetini bildirdi.

    Muhammed Nasuhi Hazretlerinin talebelerinden Şami Ahmed Efendi, vefat edeceği gün hocasını ziyaret etti. Muhammed Nasuhı Efendinin hastalığı iyice artmıştı.

    Şami Ahmed Efendi ona;
    "Efendim biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir." deyince,
    Nasuhi Efendi;
    "Oğlum! Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle otuz senedir farzları değil nafileleri dahi noksan yapmadım. İnşallah bu gece dergah-ı iz­zete oruçlu giderim." buyurdu.
    Muhammed Nasuhi hazretleri vefat ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere;
    "Bu gece Cüneyt-i Bağdadi, Abdülkadir-i Geylanı, Molla Hünkar Celaleddın, Maruf-i Kerhı, Seyyid Yahya Şirvan, Sultan Şaban-ı Veli ve Hocam Ali Atvel hazretleri teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin.
    "İftar vaktinde Derviş İbrahim, Nasuhı hazretlerinin yanından odanın kapısına va­rıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasuhi haz­retleri bir defa;
    "Hu" diye seslendi.
    Derviş İbrahim ekmeği bı­rakıp içeri girerken tekrar; "Hu" diye Allah Teala'nın ismini zikredip ruhunu teslim etti.-

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Mecusinin Affı

    Bir Ramazan günü idi. Müslüman mahallesinde oturmakta olan ateşe tapan bir Mecusi'nin küçük çocuğu Müslümanların arasında ekmek yiyordu. Hemen babası çocuğun bu halini fark etti:

    -Oğlum Müslümanların arasında yemek yenir mi onlar bu günlerde oruç tutarlar onlarca muhterem günlerdir, diyerek çocuğu azarlayıp eve gönderdi.

    Her faninin başına gelen ölüm O'nu da alıp götürdü ölümünden sonra şehirde bulunan bir Allah dostlarından birçoğu Mecusi'yi rüyalarında cennet'te gördüler. Halbuki hayatında Allah diye ateşe ibadet eden bir kimsenin, cennete girmesi adli ilahiye mugayirdi.

    -Nasıl oldu da bu nimete eriştin! Biz seni imansız bilirdik. Hatta öldüğünde cenazen namazını bile kılmadık. Dediklerinde O şu cevabı verdi.

    -Evet! Doğru söylüyorsunuz. Ben Mecusi idim. Fakat bir gün küçük oğlum Müslüman mahallesinde, onlar oruçlu olduğu halde ekmek yiyordu. Ben çocuğun onların gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet ettiği bir şeye bende hürmet ettiğim için Cenabı-ı Allah benim ruhumu bir Müslüman olarak aldı. Ölüm anında başıma biri geldi. Bana "Eşhedü enla ilahe illalah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuıühu." dedirtti ve ondan sonra ruhumu teslim ettim, o sebepten bu gördüğünüz mükafata kavuştum, dedi.

    Hikayenin işaret ettiği nokta şudur. Bir Mecusi Ramazan ayına gösterdiği hürmetten dolayı imanın tadını alırsa, inanarak oruç tutan ve dilini dudağını bağlaması, şehevati nefsaniyeyi gemleyen bir mümin ve Ramazan ayına hürmet edenin durumu nasılolacaktır, Siz düşünün.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Nefse Paye Yok

    Beyazıt Bestami sultanul arifin adıyla anılır. Bir gün nafile oruç tutar ve ikindiye doğru nefsinin artık orucu kabullendiğini ve artık tutmak istediğini anlayınca Sultan-ul Arifin hemen ağzına bir kaç üzüm tanesi atar ve orucunu bozar ve kendi kendine:
    -Ne sana ne de bana olsun derdi.

    Nefsinin feryat edip;

    -Beni niye zararlı çıkardın? Diye çıkıştığını hissedince

    -Ne sen kazandın nede ben diyordu.

    Anlaşılan tuttuğu oruca Allahtan başkasını ortak etmek istemiyordu. Saf halis sadece onun rızası için yapmak istiyordu.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Onlar Oruç Tutmadılar

    Peygamberimiz bir gün ashabına oruç tutmalarını emrederek:
    - Ben izin vermeden kimse orucunu açmasın, buyurur.

    Herkes orucunu tutar. Akşam olunca, teker teker müracaat edenlere, iftar müsaadesi verir. Bu arada bir adam gelerek:
    - Ya Resulullah! İki genç kız oruç tuttu ve yoruldular. Zat-i alinize gelmeğe utanıyorlar. Müsaade buyurursanız iftar etsinler, dedi. Resul-i Ekrem (s.a.v.) müsaade etmedi. Adam iki defa daha geldi. Sonunda Resulullah (s.av.)

    - Onlar oruç tutmadılar. Bütün gün insanların etini yiyenler, nasıl oruçlu olurlar? Git onlara söyle: Oruç tuttularsa, istifra etsinler bakalım, buyurdu.

    Adamcağız gitti, gerekeni söyledi. Onlar da denileni yaptı ve kan parçaları kustular. Adam Resülullah Efendimize dönerek vaziyeti bildirdi. Bunu üzerine Peygamberimiz (s.a.v.):

    - Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki; eğer kusmayıp bu kan parçaları midelerinde kalsaydı, onları cehennem ateşi yerdi.

    Onların Ameli Yok

    Allah Resulü Sallallahu Aleyhi Vesellem bir gün ashabıyla otururken bir an kıyametten bahsetmeye başladı. Anlatır ... anlatır, kıyamet günü kulun amellerine konu gelir.
    Kıyamet günü birçok kimse Tehame kadar sevapla gelir. Allah Teala onların amellerini boşa çıkarır.

    Bu dehşetli tablo karşısında ürperen Salim Mevla Huzafe Hazretleri atılarak;

    -Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, Biz o kavmi nasıl tanıyacağız?

    -Seni hak dinle gönderen Allah'a yemin ederim ki, ben onlardan olmaktan çok korkuyorum.

    -Ey Salim! Onlar oruç tutarlar namaz kılarlar ama kendilerine haramdan bir şey teklif edildiği zaman Allah Teala'dan korkmadan haram işlerler. İşte Allah onların amellerini kabul etmez.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007


    Orucu Bazen Bozmak Gerek

    Muhammed Bahauddin Şah Nakşibend (k.s.) Hazretlerine pişmiş bir balık hediyesi geldi. Dervişler de yanında bulunuyor­lardı. Aralarında bir abid, zahid genç vardı. O gün oruçluydu.
    Şah Nakşibend Hazretleri o gence şöyle dedi:

    -Arkadaşlarına uy, orucunu aç.

    O genç, böyle bir emri kabul etmedi; orucunu açmadı.
    Şah Efendimiz ona şöyle dedi:

    -Sen bugün orucunu aç, arkadaşlarınla ye. Ben sana, Ra­mazan ayında tutulan bir günlük oruç sevabı bağışlayacağım.

    O genç, yine bu emri kabul etmedi; orucunu açmadı.
    Bu se­fer de, Şah Hazretleri şöyle dedi:

    -Sen şimdi bu orucu aç, gelen şu balığı kardeşlerinle birlikte ye. Ben sana Ramazan günlerinde tutulan oruçlar kadar oruç sevabı bağışlayayım.

    O genç bunu da kabul etmedi, orucunu bozmayacağını söy­ledi.
    Bunun üzerine, Muhammed Bahauddin Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle dedi:

    -Senin gibi biri ile Sultan'ül-Arifin Bayezid-i Bestami de karşılaştı; Allah ondan razı olsun.

    Sonra şu emri verdi:

    -Bunu bırakınız; zira bu, Hak'tan da, hakikatten da uzaktır. Zira o gibi kimseler, Allah'ın veli kullarının emirlerini küçümsemişlerdir. Bundan sonra Allahu Teala onu, beladan belaya çarptırdı. Dünyada uğramadığı felaket kalmadı. İçinde bulundu­ğu ibadet saadetinden de oldu. Zühdü de eridi; iyi hali de.

    Oruç İman Ettirdi

    Budist bir bayan turist 2003 yılı Ramazan ayında Türkiye'ye gelir. Birkaç günlük gezisi sırasında kimsenin gündüz bir şey yememesi dikkatini çeker. Bir gün bir lokantaya girer yemek ister, burada da bir ilginçlik vardır. Yemeğin verildiği yer dışarıdan görünmüyordur. Bunun sebebini sorunca garson:

    -Ramazan abla Ramazan, der.

    Turist bayan bir şey anlamaz. Ertesi gün tanıştığı rehberini yemeğe çağırır o da "Ramazan" deyip geçiştirir. Merak eder sorar, Nedir bu Ramazan rehberi bu ayın Müslümanlar için kutsal bir ay olduğunu, bu ayda Müslümanların gündüz bir şey yiyip içmediğini uzun uzadıya anlatır. Neden aç kalıyorlar? Niçin nasıl gibi sorular ardı arkasına gelir ve bayan otele gider. Nasıl olurda sadece yaratıcı yemeyin diyor kimse yemiyor şeklinde düşüncelere dalar hem bu tanrı budaya hiç benzemiyor. İslamiyeti araştırır ve şu kanaate varır sadece yaratıcı emrediyor diye yeme içme gibi temel ihtiyaçlardan vazgeçiliyorsa bu fedakarlıklara katlanılıyorsa, bu din batıl olamaz diyerek iman ediyor ve Müslüman oluyor.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Oruçlu musunuz, Değil misiniz?

    Senusi Hazretleri, Allah korkusunun fazlalığı kendisinin devamlı Allah tarafından gözetilme şuuru ve tefekkür halinde olmak gibi sebeplerden dünyada sanki hapiste gibiydi. O günlerini bir gün oruçlu bir gün oruçsuz geçirirdi. Kendisini bir şey verilince yer, verilmezse talep etmezdi. Oruçlu olduğu bazı günlerde,

    -Oruçlu musunuz yoksa değil misiniz? Diye sorulunca;

    -Ne oruçluyum ne de değilim derdi.

    Oruca niyetli olduğu için "oruçlu. değilim" diyemezdi. Ama kendini hakiki oruç tutanlardan oruç ıbadetinin hakkını verenlerden saymadığı için "oruçluyum" da diyemezdi, soranlar böyle söylemesindeki inceliği anlamayıp:

    -Oruçlu olup olmadığınızı bilmiyor musunuz? diyenlere cevap vermez sadece tebessüm ederdi.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Padişah, Kölemin Kölesi

    Devrin birinde padişahın biri Ramazan ayı geldiği vakit, ikin­diden sonra akşama kadar davulcuların şenlik yapmalarını ve çalgılar çalmalarını emrederdi. Bununla hem günün tez geçme­sini ve hem de açlığın tesirini anlamamasını sağlamak, isterdi. Çünkü oruç ekseriye ikindiden sonra insana şiddetle tesir eder. İşte yine bir Ramazan ayında padişah oruçtan fazla incinmemek için bu şekilde emretmişti. Bir gün böyle vaziyette iken oradan bir kamil Şeyh geçer. Bakar ki çalgılar çalmıyor, davullar vurulu­yor, adeta kıyamet kopuyor. Kendi kendine şu kötülüğü kaldır­malıyım ve bu padişahı bu gafletten uyarmalım. Çünkü bu an if­tar anıdır. Rahmet ve mağfiretin coştuğu bir zamandır. Bu za­manda bu çeşit hareketler Müslümanlara gerekmez der.
    Padişahın sarayına gider, çalgıları susturmak ve neşelerine son vermek ister. Padişah da onu o anda saraydan seyreder. Padişah ihtiyarın yakalanmasını emreder, adamı huzuruna çağır­tır ve kendisine şöyle sorar:

    -Şu münasip olmayan işi niçin işledin?
    İhtiyar:

    -Bu iş kötü bir iştir. Biz kötü işleri kaldırmakla memuruz der.

    Padişah:

    -Benden korkmadın mı?
    İhtiyar;
    -Senden bana gelecek olan şeye sabrederim. Nitekim Allah Teala Kur'an'da "sana gelen şeye sabret" buyurdu. Ben senden asla korkmam. Çünkü sen kulumun kulusun.
    Padişahın etrafımdakiler:
    -Bu adam aklını kaybetmiştir.
    İhtiyar:
    -Hayır, ben aklımı kaybetmedim. Bi­lakis, hakikatte o, kölemin kölesidir. Sen kölemin kölesisin. Çünkü insanlar iki kısımdır:

    Birincisi; nefsi mağlup, kendisi galip alandır ve nefsini istediği tarafa çevirebilir.
    İkincisi ise: Nefsi kendisine galip ve üzerine amir kimsedir.

    Ey padişah! Şimdi düşün, sen bunların hangisindensin?"

    Padişah:
    -İkincisiyim, der.

    İhtiyar:
    -Nefis kölemdir, sen de nefsin kölesisin. Yani sen kölemin kölesi oldun, der.

    İhtiyarın bu sözleri üzerine padişah son derece müteessir olarak derhal tevbe edip pişman olur. İhtiyara da birtakım ik­ramlarda bulunur.

    Recep Ayında Oruç

    Basra'da yaşayan abide bir kadın vardı. Evliya kadın ölümü yaklaşınca oğluna:

    - Oğlum Recep ayında oruç tutup namaz kıldığım elbiselerimle beni defnet dedi.

    Bir süre sonra o evliya kadın öldüğünde oğlu vasiyetini unutup normal bir kefen ile defnedip eve geldiğinde annesini sardığı kefeni evde bulur. O an aklına annesinin vasiyeti gelir Recep ayında ibadet ettiği elbiseleri gelir. Evi arar elbiseleri bulamayınca oturup hayretler içinde düşünür, ama bir şey anlayamaz.

    Gaybden bir ses gelir. O ses "kefenini al biz onu Recep ayında oruç tuttuğu elbiselerle" defnettik. Çünkü biz Recep ayında oruç tutanı mezarda bile olsa üzüntülü bırakmayız.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007

    Sabrın Zirvesi

    Allah Dostlarından Hazreti Rabia Hayatını ibadete adayan bu yolda evlenmeyi dahi düşünmeyen yüce kametin hayatında orucun yeri bambaşkaydı. Sık sık nafile oruç tutardı bir defasında yiyecek bir şey bulamadı sekiz gün böyle geçmişti ve yiyecek bir iftarlık kuru bir ekmeği bile yoktu. Açlık iyice şiddetlenmiş ve kendi kendine acaba nefsime zulüm mü ediyorum diye düşünürken derken kapı çalınır. Komşusu bir tabak yemek getirmiştir.Ortalık karanlıktır. Onu alıp yere koyar. Işık aramaya gider. Işığı yakınca kedinin yemeği döktüğünü görür. Ne yapayım bari iftarı su ile açayım diye düşünür. Bu sırada ışık söner ve bardağı alıp su içecekken bardak düşüp kırılır. Elini açar:

    -Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu deniyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum. Diyerek bir ah çeker. Bu sırada gaybden şöyle bir ses duyulur:

    -Ey Rabia! İstersen dünya nimetlerini üstüne saçayım. İstersen üzerindeki dertleri kaldırayım. Fakat bu dertler ile nimetler bir arada bulunmaz.

    Bu sözü işitince Hazreti Rabia:

    -Ya Rabbi beni kendin ile meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere bulaştırma diye dua eder.

    Orucu Yaşayanlar, Salih Büte, Kayıhan Yayınları, 2007
  • 434 syf.
    ·Beğendi
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    .
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.

    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış. Bazı şiirleri beklediğim gibi değilse de, Kitabı herkese önerir keyifli okumalar dilerim.

    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI

    -Duygusal Açlık
    -Ne olur,
    Beni yalnızca çicek açtığımda sevme...!
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    -Ne her güleni mutu,
    Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    .
    Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!))
    .
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    Hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez.
    .
    -Sevgiyi sömürüyle karıştırmayın,
    Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin
    Sevgiyi kaybedersiniz.-
    .
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.-
    Sevecekseniz güzel sevin.
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın:
    Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan,
    Nefesiniz kesilinceye kadar sevin.
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    .
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.

    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.
    .
    Çiçekle arının ilişkisine de benzemez.
    Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir,
    Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak
    Özenle koruyup kollamak,
    besleyip sulamak gerekir.)

    Kadın...!
    2.
    Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir.
    Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    Parantez içi (Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği.)
    .
    Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-

    Kadına Şiddet...!
    Bu bataklığın suyu da çamuru da;
    -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile
    -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran zihniyetten gelir.
    3.
    Erkek egemenler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    .
    Asırlardır Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    -Bir kadın için en acısı,
    Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkması.-
    .
    Çoğu kadın kendini,
    Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor.
    Oysa kafeslere göre degil kadın,
    En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor.
    .
    Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak değildir.
    Evlendik diye, başımza heykel dikmiyoruz,
    Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz.
    .
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.)

    Ahh adam olamamış erkekler...!
    4.
    Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem.
    .
    -Dikili taş gibi duygusuz.-
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Sözde en çok anneleri seveceksin,
    Lakin en çok annelere söveceksin.
    .
    Hayalleri peşinde koşmaktan başka,
    Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar?
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.-
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.-
    .
    Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme,
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin,
    Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.-
    Kaldı ki,
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Bir yürek:
    Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir.
    Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir.
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.
    .
    -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-)

    Göster onlara okyanusun öfkesini...!
    5.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.-
    -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.-
    -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.-
    -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    -İstiyoruz ki,
    Hayat hep bana güneş açsın,
    Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.-
    Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın.
    -Durgun sular çürütür.- Sakın unutmayın.
    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.-
    -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    Çünkü...
    -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.-
    -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.-

    Öz Benlik !..
    6.
    -Hayat dediğin siyah-beyaz.
    Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Mesela ben,
    -Yürümeyi unuttum,
    Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.-
    Oysa,
    -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki
    Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.-
    .
    Yani,
    -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar,
    kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.-
    Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.-
    -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.-
    -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.-
    -Yani perdeler kapalıysa:
    Gündüz olmuş gece olmuş,
    Güneş batmış, güneş doğmuş
    Hiç farketmez.-
    .
    Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.
    .
    Aç parantez (Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek ister.
    Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek ister.
    Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş arar, biraz olsun ara verip dinlenmek ister.)

    -Onur;
    Kendi çölünde yanmayı,
    Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.-
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    -Çünkü insanın kendine,
    Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.-
    Ama yeri geldiğinde de,
    -İnsan önce kendine meydan okumalı.-
    Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Önce kendimizin kimsesi olucaz
    Sonra sesi kısılanların.
    -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.-
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.

    7.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan,
    Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni.
    Aç parantez (Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer.-)
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.
    .
    Ancak,
    -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz,
    Herkesin sessizliği kendine yapışır.-
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-

    Bu arada,
    -Makine değiliz,
    medcezirlerimiz var.
    İçimizde gece ve gündüz,
    güneş ve ay.-
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    -Bazı sözler kanserli hücre gibidir,
    İçinize atarsanız metastaz yapar.-
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    Gerçi,
    -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama,
    Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün.
    .
    Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir.
    Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de.
    Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.)

    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    Öyleyse,
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.
    .
    Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında,
    Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.
    .
    -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.-
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    Ancak,
    -Yazdıklarımız, düşünebildiklerimiz kadardır.-
    .
    Yine de siz siz olun,
    -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz.
    Çünkü
    -Çok fazla insan,
    Çok fazla gürültüdür.-
    -Herkesi dinleyin,
    Ama çok azını ciddiye alın.-
    .
    -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek,
    Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.-
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak,
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    Ancak,
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.

    Ah Biz Erişkinler...!
    8.
    Hem kendimizi hem çocuklarımızı çok üzdük.
    Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik.
    .
    Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık.
    Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip,
    Duygu dünyalarına bile karıştık.
    Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına,
    (Büyüyünce biçmek için.)
    Çok nasihat ettik çok konuştuk,
    Az okşadık, az sarıldık.
    .
    İyi iletişimi öğrenemedik,
    Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik.
    Görmezden geldik hep,
    Sizin fikriniz nedir diye sormadık.
    Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık.
    .
    Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı,
    Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik.
    Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik.
    Doğru sandık kendi eğrimizi,
    Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik.
    .
    Sonuç:
    Birbirimize yabancıyız.
    Oysa, her şey çok farklı olabilirdi.
    Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza.
    .
    Eyvah...! eyvah...!

    Çocuk ve Umut !...
    9.
    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.-
    -Ha bir çocuğun kalbini,
    Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.-

    Neyse benimkisi,
    Çocukça bir mutluluktu geldi geçti.
    Bir umuttu,
    Bir ışıktı karanlığı deldi geçti.
    Şimdi de uykumu bekliyorum,
    birazdan gelir.
    .
    -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.-
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.
    .
    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.
    .
    Benim de düşlerim vardı.
    -Ama ben saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.-
    Arkamdan hiç su dökenim olmadı.
    Gerçi,
    -Denize kavuşmaksa yolun sonu,
    Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.-
    .
    Bir sokak çocuğu misali,
    (Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-)
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları gibi,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    Zaten ben,
    -Olmadık hayaller kurarım...
    Mesela içimden bir ses, serçe ol diyor..!-
    -Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.-
    .
    -Ben ikinci şansa değil, ikinci fırsata inanırım-
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    Ve
    -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir.-
    .
    Zira,
    -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir-
    -İçi umut dolu olmayan,
    Ya kış ortasında dımdızlak kalakalır,
    Ya da çöl ortasında fırtınaya yakalanır.-
    .
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa;
    Hayalleriniz yıkılmaya,
    Siz de yere çakılmaya hazır olun.-
    .
    Ancak yine de,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    Siz siz olun,
    -Kuş olup uçamıyorsanız,
    bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.-
    .
    Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz.
    Bir bilseniz,
    Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki.
    Hayalsizler ülkesine döndük.)

    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    Ama yine de,
    Ben,
    -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.-
    Siz de öyle yapın.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Kim bilir...!
    Belki cin bana da, bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)
    .
    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    Zira,
    -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.-
    -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    10.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Bilirsiniz...
    Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır.
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    (Zaten İnsan yüreği, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.)
    .
    Duaya durmuş annelerin,
    Avuç içlerinde hep çocukları vardır.
    -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.-
    Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    -Herkes herkesi terkeder,
    Tek istisnası anneler.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil,
    gözleri kapalıyken görüyor.-)
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    11.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.-
    Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer.
    Esasen,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana,
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.
    -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar
    Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.-
    .
    -Sevgisiz bir gönül kuraktır.-
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Şimdi sevmek zamanı,
    -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    12.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    -Aşk, sakin bir tanışma değil,
    Şiddetli bir çarpışma halidir.-
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    Aşk, insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    Aslında,
    -Aşk bir ölüm halidir.-
    -Ne zaman ki aşk biter,
    İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.-
    Ya da,
    -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.-
    .
    -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir,
    ve sadece gönül gözüyle izlenir.-
    Dolayısıyla,
    -Aşkın dili gözcedir.-
    Ve
    -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.-
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-
    .
    Çooook büyüksün aşk...!
    .
    Ya olmasaydın,
    Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere?

    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    13.
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.-
    .
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-
    .
    Parantez içi (Haydi...!
    Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar.
    -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir.
    Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-)
    .
    -85 yaşındaki kadın kocasına sordu:
    Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun?
    .
    Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı:
    .
    Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?-

    Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Zaten,
    Gidenler hep kalanları ağlatır
    Kalanlar hep gidenleri anlatır
    .
    Şu işe bak, adalet mi bu ya...?
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.
    Oysa,
    -Birazcık sadakat,
    Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.-
    -Tek bir kavuşmanın sevinci,
    Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.-
    -Ağaçlardan da mı öğrenmedin?
    Bir adımlık hasreti,
    Bir ömürlük sadakati.-
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk...!
    Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme,
    Gözyaşlarımdan öp beni.
    .
    Aşık oldum, dünyaya vuruldum.
    Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım.
    .
    Sonuçta AŞK İŞTE...!
    Sadece bir yanılsamadan ibaret.

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.-
    -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek
    Çünkü gelişmek değildir büyümek.-
    Ve
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Toplumsal Dejenerasyon, Kirli Kalabalıklar...!
    15.
    Doğanın yanında, insanın insadan bıkması da,
    Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da,
    Çağımızın en büyük sorunudur.
    .
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri mümkündür.-
    .
    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.)

    -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını,
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören,
    Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik.
    -Ki bir yerde kötülük yaygınsa,
    Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.-

    Eskidi at yenisini al kültürü ilişkilere yansıdı.
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    .
    Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü,
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor.
    Sorgulamak sizin ne haddinize,
    ne düşerse bahtınıza deniyor.
    .
    Oysa,
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.
    .
    -İnsanlar mal değil,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-

    Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    -Bıktım usandım,
    Önden kucaklayan,
    Arkadan bıçaklayan,
    Dost görünümlü iki yüzlülerden.-
    -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu,
    Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-
    .
    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    .
    (Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    16.
    -Herkes birbirine akıl vere vere,
    Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.-
    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake.
    Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok.
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-)
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Para güç, parasızlık güçsüzlük sayılıyor.
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    -Sahibine, suçlu sensin diyebilen vicdan özgürdür.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.
    (Mesela ben:
    Yat kat, mal mülk, şan şöhret istemiyorum
    sımsıcak bir kalp yeter bana.)

    -Kan ve gözyaşıyla yazılmış ne çok şiirimiz var.-
    17.
    Savaş, Ölüm ve Zulüm
    .
    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)
    .
    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var,
    Sanki bedenlerinde kiracı bütün acılar.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Parantez içi (Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.)
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.

    18.
    -Özgürlük;
    Karanlığa karşı aydınlık kıvılcımını çakmaktır.
    Biraz tabuları yıkmak, biraz da yoldan çıkmaktır.-
    .
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    19.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    -Ne kadar özgür yaşarsa insan,
    o kadar özgür ölür.-
    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    20.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Kurşun, bir çocuğu düşlerinden ne kadar vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    Bazen ağlamaktan başka
    hiçbir şey gelmez insanın elinden.
    -Ne barışçıl, ne yüce bir eylemdir ağlamak.
    Kırmadan dökmeden, gözyaşıyla yara sarmak.-
    .
    Çok şey anlatır bir damla gözyaşı.
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    Doğa...!
    -HER köşesinden HER çatlağından HAYAT fışkıran toprağa beton eken insanoğlu,
    Ne biçmeyi bekler ki?-
    .
    Beton ormanlarında sevgi biter mi ki?
    21.
    Yol kenarında, garipçe bir güldü:
    Her sulayana çiçek açtı,
    Her okşayana koku saçtı.
    Biz ne yaptık?
    Ya işimiz bitince unuttuk,
    Ya da yolup,
    Defter arasında kuruttuk.
    Öldü...!
    .
    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    -Yeterince kirlettik yeryüzünü,
    Haydi artık gökyüzüne gidelim.
    Çağımız uzay çağı,
    Bir de oranın içine edelim.-
    -Yağmur damlaları ve kar taneleri, ne olur, aklınız varsa yeryüzüne düşmeyin, kirlenirsiniz...!-
    22.
    Doğayı kirletmek insanoğlunun işi.
    Şahsen ben, doğayı çöp atarak kirleten bir hayvan görmedim.
    Aç parantez (Şiir yazarak kirleten şair de görmedim.
    Siz hiç kıyıya vurmuş şiir gördünüz mü?)
    .
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    Oysa,
    Ne rüzgâr eseceğim, ne yağmur yağacağım, ne güneş doğacağım
    Ne serçe uçacağım, ne de çiçek açacağım
    diye bizden izin almaz.
    Çünkü aksi kâinatın yaradılış düzenine uymaz.
    Biliriz ki,
    -Gülün gölgesi kokmaz.
    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-
    .
    -Plastik insanlar, düşen yağmur damlasının acısını hissetmez.
    Ağaçkakan darbesi yiyen ağacın çığlığını duymaz.
    Plastik insanların dalına kuş konmaz, yüreğine serçe yuva kurmaz.-

    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    -Yüreksiz bir avcının yüreğimde açtığı yara:
    Yine yerde kuş tüyleri gördüm,
    yazık değil mi kuşlara?-
    .
    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    ‘Bir taşla iki kuş vurmak.’ mış...!
    Ne istiyorsunuz kuşlardan?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    Beton ormanı kentlerinizde,
    -Camlara vuran çocuk seslerinden eser yok artık.-
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, sokakta oynamayan şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)
    .
    Velhasıl,
    Yeryüzü ona tecavüz edilmek için yaratılmadı.
    Eyy zehir ekip çiçek bekleyen freni patlak buldozerler,
    Yeryüzünü üzmeyin...!

    -İnancı bitenin umudu da biter.-
    -İnanmak, kalbin işidir zihnin değil.-
    -Umut her zaman vardır,
    Kimsem yok diyenler, beş vakit çağrıyı unutanlardır.-
    23.
    Güneş herkese aynı parlar,
    Biz öyle sandık.
    Cennetten bizi kovdular,
    Çünkü adaletli ölüm yerine,
    Yaşam yalanına inandık.
    .
    Geçmiş ola...!

    Dua
    .
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”

    Ve Yaşamın Son Evresi
    -Gün gelir, ömür ağacının dalları da yaprak döker.-
    Bunun için,
    -Ne Yaradan’a küsülür, ne Yaradan’dan umut kesilir.-
    24.
    Esasen,
    -Hayat, çoğu zaman döküntü toplamakla geçen, köşe bucak bir yolculuktur.-
    .
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan,
    Kendisi gider sen durursun.
    Ve hayat insanı perte çıkarır,
    Ölüme alışmak için sürekli uyursun.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    Çünkü,
    -Bazen huzura kapı açan, düğün merasimi değil ölüm merasimidir.-
    Zira,
    -Huzur sadece ölüler içindir.-
    Ki aynı zamanda,
    -Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    Ya da,
    Kucağınızda derin derin uyuyan bir kedidir.
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Ünlü ak saçlı bilge, feylesof ve şair Tahsin Özmen’in dedi ki;
    Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma, haikulama
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Parantez içinde parantez (Ne yazsam tutar acaba düşüncesiyle değil.)
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014

    *Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir, Karina Yayınevi, Ank
  • 434 syf.
    ·Beğendi
    Dili çok güzel, sade ve akıcı. Altı çizilecek ve alıntı yapılabilecek yığınla satır dolu bir kitap. Şahsen ben okumaktan büyük keyif aldım, yaşamın her alanından izler buldum. Hiç bitmesin istediğim “Bir Delinin Senfonik Dokundurmaları” isimli şiirini aşağıya alıyorum.

    -Duygusal Açlık
    -Ne olur,
    Beni yalnızca çicek açtığımda sevme...!
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    -Ne her güleni mutu,
    Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    .
    Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!))
    .
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    Hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez.
    .
    -Sevgiyi sömürüyle karıştırmayın,
    Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin
    Sevgiyi kaybedersiniz.-
    .
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.-
    Sevecekseniz güzel sevin.
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın:
    Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan,
    Nefesiniz kesilinceye kadar sevin.
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    .
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.

    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.
    .
    Çiçekle arının ilişkisine de benzemez.
    Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir,
    Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak
    Özenle koruyup kollamak,
    besleyip sulamak gerekir.)

    Kadın...!
    2.
    Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir.
    Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    Parantez içi (Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği.)
    .
    Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-

    Kadına Şiddet...!
    Bu bataklığın suyu da çamuru da;
    -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile
    -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran zihniyetten gelir.
    3.
    Erkek egemenler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    .
    Asırlardır Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    -Bir kadın için en acısı,
    Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkması.-
    .
    Çoğu kadın kendini,
    Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor.
    Oysa kafeslere göre degil kadın,
    En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor.
    .
    Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak değildir.
    Evlendik diye, başımza heykel dikmiyoruz,
    Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz.
    .
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.)

    Ahh adam olamamış erkekler...!
    4.
    Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem.
    .
    -Dikili taş gibi duygusuz.-
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Sözde en çok anneleri seveceksin,
    Lakin en çok annelere söveceksin.
    .
    Hayalleri peşinde koşmaktan başka,
    Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar?
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.-
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.-
    .
    Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme,
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin,
    Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.-
    Kaldı ki,
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Bir yürek:
    Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir.
    Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir.
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.
    .
    -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-)

    Göster onlara okyanusun öfkesini...!
    5.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.-
    -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.-
    -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.-
    -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    -İstiyoruz ki,
    Hayat hep bana güneş açsın,
    Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.-
    Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın.
    -Durgun sular çürütür.- Sakın unutmayın.
    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.-
    -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    Çünkü...
    -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.-
    -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.-

    Öz Benlik !..
    6.
    -Hayat dediğin siyah-beyaz.
    Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Mesela ben,
    -Yürümeyi unuttum,
    Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.-
    Oysa,
    -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki
    Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.-
    .
    Yani,
    -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar,
    kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.-
    Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.-
    -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.-
    -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.-
    -Yani perdeler kapalıysa:
    Gündüz olmuş gece olmuş,
    Güneş batmış, güneş doğmuş
    Hiç farketmez.-
    .
    Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.
    .
    Aç parantez (Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek ister.
    Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek ister.
    Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş arar, biraz olsun ara verip dinlenmek ister.)

    -Onur;
    Kendi çölünde yanmayı,
    Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.-
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    -Çünkü insanın kendine,
    Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.-
    Ama yeri geldiğinde de,
    -İnsan önce kendine meydan okumalı.-
    Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Önce kendimizin kimsesi olucaz
    Sonra sesi kısılanların.
    -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.-
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.

    7.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan,
    Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni.
    Aç parantez (Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer.-)
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.
    .
    Ancak,
    -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz,
    Herkesin sessizliği kendine yapışır.-
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-

    Bu arada,
    -Makine değiliz,
    medcezirlerimiz var.
    İçimizde gece ve gündüz,
    güneş ve ay.-
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    -Bazı sözler kanserli hücre gibidir,
    İçinize atarsanız metastaz yapar.-
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    Gerçi,
    -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama,
    Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün.
    .
    Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir.
    Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de.
    Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.)

    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    Öyleyse,
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.
    .
    Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında,
    Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.
    .
    -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.-
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    Ancak,
    -Yazdıklarımız, düşünebildiklerimiz kadardır.-
    .
    Yine de siz siz olun,
    -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz.
    Çünkü
    -Çok fazla insan,
    Çok fazla gürültüdür.-
    -Herkesi dinleyin,
    Ama çok azını ciddiye alın.-
    .
    -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek,
    Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.-
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak,
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    Ancak,
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.

    Ah Biz Erişkinler...!
    8.
    Hem kendimizi hem çocuklarımızı çok üzdük.
    Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik.
    .
    Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık.
    Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip,
    Duygu dünyalarına bile karıştık.
    Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına,
    (Büyüyünce biçmek için.)
    Çok nasihat ettik çok konuştuk,
    Az okşadık, az sarıldık.
    .
    İyi iletişimi öğrenemedik,
    Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik.
    Görmezden geldik hep,
    Sizin fikriniz nedir diye sormadık.
    Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık.
    .
    Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı,
    Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik.
    Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik.
    Doğru sandık kendi eğrimizi,
    Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik.
    .
    Sonuç:
    Birbirimize yabancıyız.
    Oysa, her şey çok farklı olabilirdi.
    Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza.
    .
    Eyvah...! eyvah...!

    Çocuk ve Umut !...
    9.
    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.-
    -Ha bir çocuğun kalbini,
    Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.-

    Neyse benimkisi,
    Çocukça bir mutluluktu geldi geçti.
    Bir umuttu,
    Bir ışıktı karanlığı deldi geçti.
    Şimdi de uykumu bekliyorum,
    birazdan gelir.
    .
    -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.-
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.
    .
    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.
    .
    Benim de düşlerim vardı.
    -Ama ben saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.-
    Arkamdan hiç su dökenim olmadı.
    Gerçi,
    -Denize kavuşmaksa yolun sonu,
    Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.-
    .
    Bir sokak çocuğu misali,
    (Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-)
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları gibi,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    Zaten ben,
    -Olmadık hayaller kurarım...
    Mesela içimden bir ses, serçe ol diyor..!-
    -Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.-
    .
    -Ben ikinci şansa değil, ikinci fırsata inanırım-
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    Ve
    -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir.-
    .
    Zira,
    -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir-
    -İçi umut dolu olmayan,
    Ya kış ortasında dımdızlak kalakalır,
    Ya da çöl ortasında fırtınaya yakalanır.-
    .
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa;
    Hayalleriniz yıkılmaya,
    Siz de yere çakılmaya hazır olun.-
    .
    Ancak yine de,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    Siz siz olun,
    -Kuş olup uçamıyorsanız,
    bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.-
    .
    Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz.
    Bir bilseniz,
    Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki.
    Hayalsizler ülkesine döndük.)

    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    Ama yine de,
    Ben,
    -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.-
    Siz de öyle yapın.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Kim bilir...!
    Belki cin bana da, bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)
    .
    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    Zira,
    -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.-
    -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    10.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Bilirsiniz...
    Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır.
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    (Zaten İnsan yüreği, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.)
    .
    Duaya durmuş annelerin,
    Avuç içlerinde hep çocukları vardır.
    -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.-
    Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    -Herkes herkesi terkeder,
    Tek istisnası anneler.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil,
    gözleri kapalıyken görüyor.-)
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    11.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.-
    Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer.
    Esasen,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana,
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.
    -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar
    Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.-
    .
    -Sevgisiz bir gönül kuraktır.-
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Şimdi sevmek zamanı,
    -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    12.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    -Aşk, sakin bir tanışma değil,
    Şiddetli bir çarpışma halidir.-
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    Aşk, insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    Aslında,
    -Aşk bir ölüm halidir.-
    -Ne zaman ki aşk biter,
    İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.-
    Ya da,
    -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.-
    .
    -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir,
    ve sadece gönül gözüyle izlenir.-
    Dolayısıyla,
    -Aşkın dili gözcedir.-
    Ve
    -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.-
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-
    .
    Çooook büyüksün aşk...!
    .
    Ya olmasaydın,
    Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere?

    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    13.
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.-
    .
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-
    .
    Parantez içi (Haydi...!
    Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar.
    -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir.
    Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-)
    .
    -85 yaşındaki kadın kocasına sordu:
    Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun?
    .
    Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı:
    .
    Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?-

    Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Zaten,
    Gidenler hep kalanları ağlatır
    Kalanlar hep gidenleri anlatır
    .
    Şu işe bak, adalet mi bu ya...?
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.
    Oysa,
    -Birazcık sadakat,
    Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.-
    -Tek bir kavuşmanın sevinci,
    Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.-
    -Ağaçlardan da mı öğrenmedin?
    Bir adımlık hasreti,
    Bir ömürlük sadakati.-
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk...!
    Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme,
    Gözyaşlarımdan öp beni.
    .
    Aşık oldum, dünyaya vuruldum.
    Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım.
    .
    Sonuçta AŞK İŞTE...!
    Sadece bir yanılsamadan ibaret.

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.-
    -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek
    Çünkü gelişmek değildir büyümek.-
    Ve
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Toplumsal Dejenerasyon, Kirli Kalabalıklar...!
    15.
    Doğanın yanında, insanın insadan bıkması da,
    Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da,
    Çağımızın en büyük sorunudur.
    .
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri mümkündür.-
    .
    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.)

    -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını,
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören,
    Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik.
    -Ki bir yerde kötülük yaygınsa,
    Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.-

    Eskidi at yenisini al kültürü ilişkilere yansıdı.
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    .
    Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü,
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor.
    Sorgulamak sizin ne haddinize,
    ne düşerse bahtınıza deniyor.
    .
    Oysa,
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.
    .
    -İnsanlar mal değil,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-

    Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    -Bıktım usandım,
    Önden kucaklayan,
    Arkadan bıçaklayan,
    Dost görünümlü iki yüzlülerden.-
    -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu,
    Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-
    .
    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    .
    (Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    16.
    -Herkes birbirine akıl vere vere,
    Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.-
    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake.
    Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok.
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-)
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Para güç, parasızlık güçsüzlük sayılıyor.
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    -Sahibine, suçlu sensin diyebilen vicdan özgürdür.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.
    (Mesela ben:
    Yat kat, mal mülk, şan şöhret istemiyorum
    sımsıcak bir kalp yeter bana.)

    -Kan ve gözyaşıyla yazılmış ne çok şiirimiz var.-
    17.
    Savaş, Ölüm ve Zulüm
    .
    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)
    .
    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var,
    Sanki bedenlerinde kiracı bütün acılar.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Parantez içi (Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.)
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.

    18.
    -Özgürlük;
    Karanlığa karşı aydınlık kıvılcımını çakmaktır.
    Biraz tabuları yıkmak, biraz da yoldan çıkmaktır.-
    .
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    19.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    -Ne kadar özgür yaşarsa insan,
    o kadar özgür ölür.-
    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    20.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Kurşun, bir çocuğu düşlerinden ne kadar vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    Bazen ağlamaktan başka
    hiçbir şey gelmez insanın elinden.
    -Ne barışçıl, ne yüce bir eylemdir ağlamak.
    Kırmadan dökmeden, gözyaşıyla yara sarmak.-
    .
    Çok şey anlatır bir damla gözyaşı.
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    Doğa...!
    -HER köşesinden HER çatlağından HAYAT fışkıran toprağa beton eken insanoğlu,
    Ne biçmeyi bekler ki?-
    .
    Beton ormanlarında sevgi biter mi ki?
    21.
    Yol kenarında, garipçe bir güldü:
    Her sulayana çiçek açtı,
    Her okşayana koku saçtı.
    Biz ne yaptık?
    Ya işimiz bitince unuttuk,
    Ya da yolup,
    Defter arasında kuruttuk.
    Öldü...!
    .
    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    -Yeterince kirlettik yeryüzünü,
    Haydi artık gökyüzüne gidelim.
    Çağımız uzay çağı,
    Bir de oranın içine edelim.-
    -Yağmur damlaları ve kar taneleri, ne olur, aklınız varsa yeryüzüne düşmeyin, kirlenirsiniz...!-
    22.
    Doğayı kirletmek insanoğlunun işi.
    Şahsen ben, doğayı çöp atarak kirleten bir hayvan görmedim.
    Aç parantez (Şiir yazarak kirleten şair de görmedim.
    Siz hiç kıyıya vurmuş şiir gördünüz mü?)
    .
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    Oysa,
    Ne rüzgâr eseceğim, ne yağmur yağacağım, ne güneş doğacağım
    Ne serçe uçacağım, ne de çiçek açacağım
    diye bizden izin almaz.
    Çünkü aksi kâinatın yaradılış düzenine uymaz.
    Biliriz ki,
    -Gülün gölgesi kokmaz.
    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-
    .
    -Plastik insanlar, düşen yağmur damlasının acısını hissetmez.
    Ağaçkakan darbesi yiyen ağacın çığlığını duymaz.
    Plastik insanların dalına kuş konmaz, yüreğine serçe yuva kurmaz.-

    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    -Yüreksiz bir avcının yüreğimde açtığı yara:
    Yine yerde kuş tüyleri gördüm,
    yazık değil mi kuşlara?-
    .
    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    ‘Bir taşla iki kuş vurmak.’ mış...!
    Ne istiyorsunuz kuşlardan?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    Beton ormanı kentlerinizde,
    -Camlara vuran çocuk seslerinden eser yok artık.-
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, sokakta oynamayan şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)
    .
    Velhasıl,
    Yeryüzü ona tecavüz edilmek için yaratılmadı.
    Eyy zehir ekip çiçek bekleyen freni patlak buldozerler,
    Yeryüzünü üzmeyin...!

    -İnancı bitenin umudu da biter.-
    -İnanmak, kalbin işidir zihnin değil.-
    -Umut her zaman vardır,
    Kimsem yok diyenler, beş vakit çağrıyı unutanlardır.-
    23.
    Güneş herkese aynı parlar,
    Biz öyle sandık.
    Cennetten bizi kovdular,
    Çünkü adaletli ölüm yerine,
    Yaşam yalanına inandık.
    .
    Geçmiş ola...!

    Dua
    .
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”

    Ve Yaşamın Son Evresi
    -Gün gelir, ömür ağacının dalları da yaprak döker.-
    Bunun için,
    -Ne Yaradan’a küsülür, ne Yaradan’dan umut kesilir.-
    24.
    Esasen,
    -Hayat, çoğu zaman döküntü toplamakla geçen, köşe bucak bir yolculuktur.-
    .
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan,
    Kendisi gider sen durursun.
    Ve hayat insanı perte çıkarır,
    Ölüme alışmak için sürekli uyursun.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    Çünkü,
    -Bazen huzura kapı açan, düğün merasimi değil ölüm merasimidir.-
    Zira,
    -Huzur sadece ölüler içindir.-
    Ki aynı zamanda,
    -Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    Ya da,
    Kucağınızda derin derin uyuyan bir kedidir.
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Ünlü ak saçlı bilge, feylesof ve şair Tahsin Özmen’in dedi ki;
    Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma, haikulama
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Parantez içinde parantez (Ne yazsam tutar acaba düşüncesiyle değil.)
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014

    *Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir, Karina Yayınevi, Ank
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..