• 240 syf.
    ·2 günde·9/10
    Hasanım Ali... Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın! Kitaba neden bu adı verdiğini sonunda o kadar iyi anladım ki daha uygun bir ad olamazdı... Okuma boyunca buram buram çaresizlik içinde debelendim. Debelendikçe daha hızlı okudum bir yerde kurtulayım istedim. İnsanları, insanlığımızı, vurdumduymazlığı, bencilliği öyle derin hissettim ki bir kuyunun dibine düştüm durdum sürekli. Yine zihnimde cevaplanmamış sorular, tamamlamak istemeyeceğim ihtimaller kaldı. Neden böyleyiz biz insanlar? Neden başkasının acısını sahiplenemiyor, içimizdeki merhameti duyumsamaktan neden bu kadar korkuyoruz? Başkasının acısını görmek bile yetmez mi insan olduğumuzu anlamak için? O zaman neresindeyiz biz bu hayatın, her zaman seyirci olacaksak ne anlamı var bu yaşama sahip olmanın? Kitap boyunca insanlığımızı sorguladım...
    Belki olay ve kurgu diğer eserleri kadar güçlü değildi fakat çok sahici çok içimizden bir eserdi.
    Kalemine değinmeye gerek bile görmüyorum betimlemeler anlık görüntüleri ve duyguları hissettirir derecede gerçekti, dili her zamanki gibi dupduru... Artık nerede görsem cümlelerinden tanırım seni.
  • İnternette bir videoda çok uç düşünen bir adamın hikayesini dinlemiştim, adam düşüncesini şu şekilde paylaşıyor: Tüm Müslümanlar cehenneme gidecek, benim ülkemdekiler hariç. Benim ülkemde bile, batıda yaşayanlar cehenneme, doğuda yaşayanlar cennete gidecek. Hatta doğu eyaletlerinde yaşayanların bile benim şehrim hariç hepsi cehenneme gidecek. Benim şehrimde bile farklı ülkelerden gelen bozuk düşünceli birçok insan var. Onlar da cehenneme gidecek. Sadece benim mescidimde bulunanlar cennete gidecekler. Hatta o mescitte de sadece ben ve imam... Ve şu konuda seni uyarmalıyım; 'İmam konusunda endişeliyim.'
    Oldukça trajikomik bir durum. Ancak bu kadar uç olmasa bile bizler de farkında olmadan birilerini dinden çıkarıyor olabiliriz. Dinden çıkarmaktan kastım şu; birinin beğenmediğiniz bir özelliği olduğunda o kişinin Müslüman olmadığını düşünmenizdir. Oysaki kalplerde olanı Allah'tan başkası bilemez. O kişi sizden çok daha iyi olabilir fakat siz anlık bir davranış ile o kişiyi değerlendirmiş olabilirsiniz. Bu bir nevi ön yargı da olabilir; o kişi sizin gözünüze ilk olarak hoş görünmemiş olabilir ancak bu o kişiyi tekfir etmenizi gerektirmez. Peygamber efendimizin şu sözünü de unutmamak gerekir: “Herhangi bir kimse, din kardeşine “Ey kafir!” derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” buyurdular. (Müslim 1/319)
    Herhangi bir konuda birini tekfir etmek çokça tehlikelidir Allah bizleri tekfir edenlerden eylemesin, Allah'a emanet olunuz. 
  • “Dünyaymış! Dünya da ne demekmiş? Dünya işte bizim olduğumuz yerdir, hayat da bizim yaşadığımızdır."
  • 182 syf.
    Manipülasyon, ikili ilişkilerimizde veya gruplar içerisinde kişilerin kendi çıkarları için uygulamaya koyduğu ufak kusurlar olarak görülebilir. O halde manipülasyonun sapkınlık haline geldiği durumu ayırt etmede hangi kriterleri baz alabiliriz? Narsistik sapkın da manipüle eder ancak onun manipülasyonu anlık değildir, sabit ve globaldir. "Bütün narsistik sapkınlar elbette manipülatördür, ancak bütün manipülatörler narsistik sapkın değildir. Cılız bir teselli olsa da bu doğrudur."

    Narsistik sapkın tanısı koyulanların %80'i erkek olduğundan, kadınların bu konuda şiddetle uyarılmaları entelektüel bir duruşun yanı sıra bir görevdir. Narsistlerin kurbanı olan kadınlar artık konuşabiliyorlar. Çok değil daha birkaç on yıl önce bir kadın kocası hakkında manevi şiddetten şikayet etseydi 'histerik' olmakla suçlanırdı. 'Kim bilir o erkeğe neler yapıyordu'... Narsistik sapkınlar vardır ve hayat tüketmek için hayattadırlar. Araştırma ve gözlemlerimin sonucunda söyleyebileceğim tek şey: imkanınız varsa bu insanları tespit ettiğiniz an KAÇIN KAÇIN KAÇIN! Asla düzeltmeye, içindeki yaralı çocuğu iyileştirmeye çalışmayın kadınlar. İyileştirmek istediğiniz bir çocuk varsa kendi içinizdeki yaralı çocuğa müdahale edebilirsiniz. Sanıyorum ki onun da yaraları hiç de az değildir.

    Her kadın günün birinde "bırak ben yapayım, bir işi de beceremiyorsun" dendiğini duymuştur. İşte narsistik sapkının globalliği buradan geliyor. Taktikleri her yerde aynı: Önce bağımlı hale getir sonra bu zaaftan faydalan ve öldürücü vuruşu yap. Narsizm (psikanalistlerin “ilksel narsizm” olarak tanımladıkları şey) birey kimliğinin temelidir. Her ilişki de belirli oranda narsistleşme payı içerir. Sorun şudur ki,  sapkın manipülatör ötekinden alarak kendi kendini narsistleştirir ama karşılığında hiçbir şey vermez.

    Narsistik sapkının manipülasyonu ne zaman ve nasıl başarılı olur? Genellikle hayatımızın en zorlu dönemlerinde bağımlı olmaya yatkın oluruz ve bu avcılar kokuyu kesinlikle alırlar. Başlangıçta bizi yükseltiyorlar izlenimini yaratmaları kaz gelecek yerden tavuk esirgememe düsturundandır. Sonradan alacakları, verdiklerinin kat be kat üstünde olacaktır.

    Birkaç örnekle anlatırsam bu tür erkeklerin gerçek hayatla ilgisi daha iyi kurulur:

    -Mükemmel erkek: Tanıştığınız anda size kusursuz gelen bir erkek varsa muhakkak arkasından bir sorun çıkar. Sezgilerinize güvenin ve yolun başındayken enerjinizi tüketmekten kurtulun.

    -Bir ilgili bir ilgisiz erkek: İlgi, iltifat gırla giderken bir anda hepsini keser ve soğuk duş etkisi yaratır. "Bir manipülatör konuştuğunda baştan çıkartır. Sustuğunda ise...yine baştan çıkartır." Bir derdi veya gizemli yönü olduğundan değildir bu susmalar. Esasen cafcaflı bir ambalajdan ibarettir narsist, içeride kayda değer hiçbir şey yoktur ve bundan dolayı parazit olarak var olabilir.

    -Paradoksal söylem: Bir şey istediğinde hem yapmanızı hem yapmamanızı istiyordur. Yapmazsanız ilgisizlikle, yaparsanız 'o istedi diye' yapmakla suçlanırsınız. Hiçbir şekilde tatmin etme şansınız yoktur. Amacı da tatmin olmak değil benliğindeki gediğe umutsuzca yama yapmaktır.

    Narsistik sapkın, ne yaparsanız yapın eleştirecek bir şey bulur. Karşılarındakinin kanını emerler adeta. Kurtulma şansınız olsa da mücadele etme şansınız yoktur bu insanlarla. Zira bu tamamen tüketici bir süreç olacaktır. İşin uzmanıyla savaşmak hiç de akıl kârı değildir. Kaçabiliyorsanız kesinlikle arkanıza bakmadan kaçın. Bu insanlar tedavi edilemezler. Terapiste gitseler muayenehanenin semtini, koltukları, terapisti eleştirirler.

    Narsistik sapkın yeni bir kurban bulana kadar ayrılmaz ve bırakmaz. Sizden ayrılıyorsa bu kötüye işarettir: işiniz bitmiştir. Narsistten kurtulduktan sonra iyileşme şansı vardır. Çünkü "narsistik sapkın nitelikli bir töze ihtiyaç duyduğundan, içsel bakımdan zengin bir kadın seçmeye özen gösterir." BOŞ KASA ÇALINMAZ. Kadının terapi sürecinde bu bilgiyi aklından çıkartmamasında fayda var.

    Kadınlar kültürel kodlarda başkalarına duygusal hizmet veren bir istasyon görevine zimmetlendikleri için narsistik sapkınların kurbanı olmaları maalesef ki zor değildir. Bu nedenle algıların açık tutulması çok önemlidir. Kadınlar erkeği "değiştirme, yontma, eğitme"ye verecekleri enerjiyi kendi egitimlerine harcamalıdır.

    Bir öneri de topluma:
    Manevi şiddetten şikayet eden kadınları ciddiye almamazlık edip onu narsistin kollarına teslim etmeyin. Narsist birçok maske takar. Evde kıyametler kopartırken dışarıya mükemmel eş izlenimi verebilir. Aman canım daha ne istiyorsun, adam melek gibi' sözlerle kurbanı daha da çıkmaza sürüklemeyin. Kurbanlar kimden destek bulup kurtulabilirler yoksa?

    Unutmayın, narsisizm tanısı koyulan her 100 kişiden yaklaşık 80'i erkektir ve büyüklenmeci karakteriyle her türlü mecradan sizi yıkmaya yönelik manipülasyonu deneyecektir. Tehlikeyi erken görmek ve önlem almak ruh ve beden sağlığını korumayı sağlar. Ayrıca narsistik erkekle duygusal ilişkide olunmasa bile özelliklerinin bilinmesini şart görüyorum. Zira erkek egemen toplumda narsistik erkeklik standart hale gelmiştir ve okulda, işte, sokakta karşımıza çıkıp bizi manipüle edebilirler. Onların bundan vazgeçmesi için bir sebep yok. Benliğimizi geri kazanmak kadınlar olarak bizim sorumluluğumuzdur. Bu yüzden okuyalım, okutalım.

    Notlar:
    1- İletişim Yayınları'nın psikoloji serisi oldukça güzel kitaplar barındırıyor. Bu da onlardan biri.

    2- Narsistik erkekle ilgili video önerileri:
    Psikolog Tülay Kök
    https://youtu.be/03TIkVoHHEA

    3- Dişi Narsisizmi konusunda ise Barbel Wardetzki'nin 'Uçlarda Yaşayanlar' kitabını önerebilirim.
  • Vay Be! Dedirten 10 Hızlıca Okunası Hikaye

    1.Kimin parası daha değerli?
    Olay, henüz döviz kurlarının uygulanmadığı yıllarda ABD-Kanada sınırındaki bir şehirde geçmektedir: ABD ve Kanada malum ki para birimi olarak 'dolar' kullanmaktadırlar. Yalnız her iki ülke de kendi paralarının daha değerli olduğunu iddia etmektedirler. Şöyle ki Kanadalılara göre:

    .1 ABD Doları= 90 Kanada Centi, Amerikalılara göre ise :
    .1 Kanada Doları= 90 ABD Centi.

    Bir Amerikalı, cebindeki 1 dolarla dolaşmaya çıkar. Bir ara karnı acıkır ve simit alır (amerikan simidi!). Simidin fiyatı 10 centtir. Cebindeki 1 doları verir. Simitçi bozuk para ararken cebinin bir köşesinde 1 Kanada doları bulur, onu verir (90 cente eşit ya!). Derken sınırı yürüyerek geçer ve Kanada'da dolaşmaya başlar. Kaleme ihtiyacı olduğunu hatırlar. Girer bir kırtasiyeciye. Kalemin fiyatı da 10 Kanada centidir. Cebindeki 1 Kanada dolarını verir. Kırtasiyeci de para üstü olarak 1 ABD doları verir. Oradan da ayrılıp evine döner. Sonra düşünmeye başlar:

    -** Yahu sabah evden çıkarken cebimde 1 ABD dolarım vardı, şimdi de 1 ABD dolarım var. Pekiyi simitle kalemin parasını kim verdi?**

    2.Miras
    Zengin bir köy ağası vefat eder. Vasiyeti açılır. Mallarının yarısını(1/2) büyük oğluna, dörtte birini(1/4) ortanca oğluna ve beşte birini(1/5) küçük oğluna bırakmıştır. Bütün mallar paylaşılır ancak Ortada 19 tane de "at" vardır. 19'u ne ikiye, ne dörde, ne de beşe bölmek mümkündür. Köyün en akıllı adamına gidip akıl danışırlar. Adam da onlara yardımcı olabileceğini söyler. Der ki: -"Benim de bir atım var. Alın bunu size veriyorum. Oldu mu 20 at? Yarısını sen al bakalım (10). Dörtte birini de (5) ortanca kardeşin alsın. Beşte birini de (4) en küçüğünüze verelim. On, beş daha onbeş. Dört daha ondokuz. Verin bakalım şu bizim geriye kalan düldülü...

    3.Ölüm sigortanız var mıydı?
    ABD'nin New York şehri,trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir. İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5. caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı.Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı taktirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi. Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı.Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı.Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.

    4.Arkadaş, son nefesine kadar arkadaşındır.
    Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve şöyle dedi: 'Teğmenim fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?' Delirdin mi? der gibi baktı teğmen. 'Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.' Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman..." İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü: 'Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez,demiştim. Bu zaten ölmüş. ' Değdi teğmenim. dedi asker.' 'Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun? 'Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.'Ve arkadaşının sözlerini hıçkırarak tekrarladı:'Jim!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum..'

    5.Sorumluluk almanın mükafatı
    Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına ıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

    6.Bill Gates'i de bozarlar
    Bill Gates Microsoft'un bir seminerinde bilgisayar sektöründeki gelişmenin hızını anlatmak için şöyle bir benzetme yapmış.
    "Eğer Volkswagen firması son 25 yıl içinde bilgisayar sektörü kadar hızlı gelişmiş olsaydı bugün 500 dolara alacağımız arabalara 25 dolarlık benzin koyup dünya turu atmamız mümkün olacaktı." Birkaç gün sonra VW firmasının bir basın açıklaması yayınlanmış. "Eğer otomotiv sektörü Bill Gates in işletim sistemi gibi gelişmiş olsaydı, her alacağımız arabada tek koltuk olacak, diğer koltuklar için ekstra lisans parası ödemek zorunda kalacaktık; arabamız sadece bizim ürettiğimiz benzinle çalışacak; gösterge tablosundaki tüm ikaz ve uyarı ışıkları yerine üzerinde, 'Arabanız geçersiz bir işlem yürüttü ve kapatılacaktır.' yazan tek bir lamba olacaktı. Ayrıca her kazadan sonra arabanın hava yastıkları açılmadan önce bir düğmenin üzerinde 'Hava yastıkları açılacak, emin misiniz?' diyen bir ışık yanacaktı".

    7.Tesadüfen Robin Hood
    Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor : İtalya' da Napoli' nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarimizi içiyoruz.İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor. Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye... Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...


    8.Hayat paylaşınca yaşanabilir
    Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. "Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan işte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.

    9.Algıda seçicilik
    Büyük gazetelerimizin birinde yönetici semineri veren uzman Türklerin dünyada en kötümser milletlerden biri olduğunu iddia etmiş. Peşinden küçük bir test yapmış. Bitişik sözcüklerden oluşan aşağıdaki cümleyi birkaç saniyeliğine gösterip yöneticilerden okumalarını istemiş:
    "THEGODISNOWHERE" Katılımcıların hepsi bu cümleyi:
    "The God is no where" diye okumuş. Yani "Tanrı hiçbir yerde değildir" seklinde. Uzman acı acı gülümsemiş... "Tam beklediğim gibi" diye mırıldanmış. Batı ülkelerindeki seminerlerde katılımcılar bu cümleyi söyle okurlarmış: "THE GOD IS NOW HERE" Yani: "Tanrı şimdi burada"...

    10.Sabır profesyonellik dinlemiyor
    WordPerfect'in yardım hattında banda alınmış bir telefon konuşması. Bu konuşma sonrası yardım hattındaki eleman işinden kovuluyor. Kovulduktan sonra da şirketi kendisini "Gerekçesiz" isten çıkardığı için mahkemeye veriyor. İşte telefon konuşması :
    - Yardım hattı, buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?
    - Bir sorunum var.
    - Nasıl bir sorun?
    - Yazı yazıyordum, birden bütün kelimeler gitti?
    - Gitti mi?
    - Yok oldu!
    - Ekranda şu anda ne görüyorsunuz?
    - Hiçbir şey.
    - Hiçbir şey mi?
    - Yazdığım hiçbir şey ekrana çıkmıyor.
    - Hala Wordperfect programında mısınız yoksa programdan çıktınız mı?
    - Bunu nereden bileyim?
    - Ekranda bir "C" harfi görüyor musunuz?
    - Bir "hece" mi...
    - Boş verin. Ekranda yanıp sönen bir çizgi var mi?
    - Söyledim ya hiçbir şey yazmıyor.
    - Monitör üstünde yanan bir lamba var mi?
    - Monitör ne?
    - Ekranı olan yer, televizyon gibi... Çalıştığını gösteren küçük bir lamba var mı?
    - Bilmiyorum.
    - Monitörün arkasına bakın, oraya bir elektrik kablosu giriyor olması lazım. Görebiliyor musunuz?
    - Evet.
    - Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektriğe bağlı mı bana söyleyin.
    - Bağlı
    - Harika. Monitörün arkasına bakınca bağlı olan tek kablo mu gördünüz, yoksa iki tane mi?
    - Görmedim.
    - Tekrar bakar mısınız, ikinci bir kablonun da bağlı olması lazım.
    - Evet buldum.
    - Tamam, simdi onu takip edin bilgisayara bağlı mı diye bakın.
    - Kabloya ulaşamıyorum.
    - Ulaşmayın, bağlı mı diye bakabilir misiniz?
    - Olmuyor.
    - Bir şeyden destek alıp eğilip bilgisayarın arkasına baksanız....
    - Eğilmek dert değil, karanlık olduğu için bakamıyorum.
    - Karanlık?
    - Ofisin ışıkları kapalı, pencereden gelen ışık yetmiyor.
    - Ofisin ışıklarını yakın.
    - Yanmaz.
    - Neden?
    - Elektrikler kesik.
    - Elektrikler mi kesik. Tanrım...!(kısa bir sessizlik) Bilgisayarın kutusu, kitapları her şeyi duruyor mu?
    - Evet dolapta.
    - Simdi bilgisayarı sökün , aynen aldığınızdaki gibi paketleyin ve aldığınız dükkana iade edin.
    - Durum bu kadar kötü mu?
    - Korkarım öyle!
    - Peki tamam. Onlara ne diyeceğim?
    - "Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalım" diyeceksiniz...

    Kaynak:https://www.google.com/...dio.com/haber/251033
  • 157 syf.
    ·15 günde·10/10
    Yanalım yakılalım tutya gibi sahk olalım
    Bari bu takrib ile girelim yarin gözüne.

    Biz, göze çekilen sürme gibi öyle yanalım yakılalım ki sürmeden hiç bir farkımız kalmasın.
    Biz bu hale geldikten sonra belki sevgili bizi gözüne sürme olarak çeker de böylece onun gözüne gireriz...

    Belkide kitabın en çok ilgimi çeken beyitlerinden birtanesi diyebilirim. Öyle güzel öyle naif bir benzetme yapıyor ki şair. Aşkın anlamı kayıyor, kederin anlamı yer değiştiriyor,gözün görme yapısı bile kendine başka bir yol çiziyor. Divan edebiyatında Aşk öyle bir hale getiriliyor ki Şairlerin dilinde, Aşkı konuşmaya utanır oluyor insan. Gel gelelim ki bu işi en hakiki yapanlardan birtanesi olan Fuzili’nin beyitine
    Aşk imiş her ne var âlemde
    İlm bir kıyl u kâl imiş ancak
    (Dünyâda ne varsa aşktan ibaretmiş. İlim, sadece dedikodu imiş.)

    Aynı pencereden bakmıyoruz biz divan şairleri ile Aşka. Onlar bahçenin en güzel tarafındalar biz ise arka kör karanlığında. Onların gördükleri ile bizim gördüğümüz Aşk Bambaşka. Kaldı ki onlar Sevgiliye yakın olan herşeyi kendilerine Rakip görmüşlerdir. Yıllar sonra Mecnundan sonra gelecek olanlar Sevdiğinin bahçesinde oturuyor diye Mecnun’a laf söylemeye gidecek kadar ileri boyutta büyük bir aşkın tarifini yapmanın yarışına girmişlerdi.
    Fuzuli bir beyitinde;
    Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dadı var
    Âşık-ı sâdık benem Mecnûn’un ancak adı var (Fuzûlî)

    (Bende Mecnûn’dan daha fazla âşıklık kabiliyeti var. Gerçek âşık benim, Mecnûn’un sadece adı var.)

    Aşık ile Rakip Arasında Yaşanan Rekabetin en güzel hali hangi beyit deseler sanırım Sabit Efendinin beyitini söylemeden geçemeyeceğim.

    Meydâna geldi na’ş-ı rakîb-i nemîme-sâz
    Kıldım huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namâz (Sabit)

    (Münafık rakibin cenazesi meydana gelince, ömrümde -ilk defa- kalp huzuru ile bir namaz kıldım.)

    Biz bu dünyayı ikiye ayıracak olsaydık eğer divan edebiyatıyla hayata bakışımızı, Ozaman şöyle söylememiz gerekiyordu. Aşktan Önce ve Aşktan Sonra diye. Bizden öncekiler Aşkı her anlamda yaşayanlar ve gerçek manada dile getirenler olarak anıldılar hep. Aşkın öncesi, ilkbahar gibi Gülün Açmış en güzel halini, Bülbülün şakıyan en mükemmel sesini. Bülbül ile Gül arasında Aşkın en Muhteşem halini görenlerdiler. Biz Kışa Denk geldik bu konuda. Belki bir hayal Kardelenler açar umudumuz olsa da içimizde, Ne gülü gördük Ne de Bülbülü dinledik.
    Şimdiki neslin Aşka seslenişi ile, Divan edebiyatının en muhteşem çağında yaşanan Aşka sesleniş arasında Sanırım Bir ömür sürecek kadar Aşk yolu var.

    Aşkta Hiç küsmemiş, Hiç kırılmamış, Hiç yıkılmamışlar. Kendilerine gelen eza ve cefayı da kendilerine Aşk için verilen Rahmet bilip bununla mutlu olmuşlar.

    Hayali Bir beyitinde şöyle söyler, Yüreği içten içe yanar ama Bülbülü de bu acıya ortak ederek.

    Halkı âlem andelipi murg-ı canım sandılar
    Ettiği nalişleri ah-ı figanım sandılar

    Halk inleyen Bülbülü canımın kuşu sandılar. Ağlayıp inlemesini benim ahı figanım sandılar.
    ****
    Biz kendimize öncelikle şu soruyu sormamız gerekiyor. Öyle bir Edebiyat bırakıldı ki bize, çok uzaklarda olmamasına rağmen bizim bu kadar kendimizi çok uzaklardaymışız başka bir dilde anlatılıyormuşçasına Edebiyatımıza yabancı kalmamızın sebebi neydi. Herhalde bizim Divanlarımızın birtanesi batı ülkelerinin birinin elinde olmuş olsaydı bunlarla yüzyıllarca övünürlerdi ve bunu tüm dünyaya anlatıp öğretmek için çalışmalarını aralıksız devam ettirirlerdi. İngilizler kendi ellerinde olan bir Shakespeare i yüzyıllardır anlatmalarından ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Peki bizim Elimizde olan Fuzuli, Baki,Şeyh Galip, Nedim,Necati,Ahmet Paşa,Taşlıcalı Yahya,Zati, Neşati,Bağdatlı Ruhi,Şems Tebrizi, ve adlarını sayamadığım Onlarda Divan şairini nereye sığdırmamız gerekiyor.

    İstanbulu Feth etmekle kalmayıp. Divan tertip edip 70 tane manzumeye yer veren Yüzlerce beyiti olan Gerçek Adı Fatih Sultan Mehmet, Mahlas Adı Avni’yi nereye koyacağız.
    Haydi bir araştırma yapalım. Fatih Sultan Mehmet’in, Feth ettiği İstanbul’u bir kenara bırakalım ve şu beyite bir benzeyen batıdan,doğudan,en uzak yerlerden bir benzer bulalım.
    Benim kanaatim şudur ki. Eğer Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u Feth etmeseydi bile. Sadece Şu beyti onu bugün hala anıyor olmamıza yeterde artardı bile ;
    Mesned-i hüsn üzre sen ben hâk-i rehde pâymâl
    Mûr hâlin nice arz ede Süleyman’ım sana

    Sen güzellik tahtında oturuyorsun, bense yolunun toprağında ayaklar altında kalmışım. Hâl bu iken Süleyman’ım, sana bir karınca gibi bu denli âciz olan durumumu nasıl arz edeyim?

    Kendi Edebiyatına yabancı kalmış, ne kadar yabancıyız bu dünyada değilmi ?

    Kendimize gelemediğimiz, kendimizi bize getirecek bir neden bulamadığımız her an bu zenginliğin çok uzağında olacağız. Ve biz bu yakınlığa ulaşamadığımız her an, Yıllarca uzaktan baktığımız tarihimize yine uzak kalacağız.

    İşte bu işi kendine Yük edinmiş ağır vebalin altına girmişlerden birtanesidir Hayati inanç. Her beyti kendi güzel tasfir ve anlatımıyla günümüze kadar getirmiş. Ömrünün çoğu zamanını Divan edebiyatını günümüze taşımak için harcamış en değerli hocalarımızdan biridir. Hayati İnanç’ı anlamak için ilk önce programlarının ismini neden ‘Can Veren Pervaneler’ Koyduğunu anlamla gerekiyor önce. Pervaneler Ateşe olan aşkı yüzünden bedenlerini alevden hiç uzaklaştıramazlar. Bir süre etrafında dönerler. Aşkın lezzetini almak için ateşe dokunmayı göze alırlar. Ve kanatlarını ateşe dokundururlar. Kanatları Ateşe dokunduğu anda. Alevin acısından uzaklaşır bir süre sonra, Aşkı uğruna tüm cesaretini toplayıp bedenini alevin içine atarlar. Ateşe değer değmez pervanenin kül olmuş bedeni mumun dibine düşer. Bir anlık Aşkı Hissetmek Ve Benin Kül olması. İşte Aşk budur.

    Divan edebiyatını anlamak da Pervane olmaktan Farksızdır.
    Divan edebiyatını anlamak İstanbul’u anlamak demektir.
    Divan edebiyatını anlamak Şiirin anlamını anlamak demektir.
    Divan edebiyatını anlamak Aşkın ne demek olduğunu anlamak demektir.

    Ol ne Ateş ola kim şu'lesine şem güle,
    Ateş odur ki yaka hırmen-i pervanesini.

    Alevine mumum güldüğü ateş, ateş değildir.
    Ateş odur ki, etrafında dönen pervaneyi aşk ile yakar...

    Keyifli okumalar….