• “-niçin eskiye bu kadar bağlıyız?
    -ister istemez onların bir parçasıyız. eski musikimizi seviyoruz, iyi kötü anlıyoruz. elimizde iyi kötü bize maziyi açacak anahtar var. o bize üst üste zamanlarını veriyor, bütün isimleri giydiriyor, içimizde bir hazine bulunduğu, ferahfeza yahut sultanıyegah’ın arasından etrafımıza baktığımız için.”
  • Dostoyevski'ye, sadece aykırı yaratıkları, hastaları betimledi diye kusur buldular. "Karantina bölgesinin sanat Tanrıçası", "Kıyıcı Yetenek." (...) Hiç kuşku yok, daha ilk karşılaşmada bu şaşırtıcı varlıklarla ortak hiçbir yanımız olmadığını görürüz. Bununla birlikte bir uçurumun dibi gibi çekerler bizi. Onlara hiçbir vakit rastlamamışızdır. Ama onlar, gizemli bir biçimde tanıdıktırlar bize. Onları anlıyoruz. Onları seviyoruz. Sonunda kendimizi yeniden tanıyoruz onlarda. Onlar bizden daha anormal değillerdir. Onlar, bizim, olmak yürekliliğini gösteremediğimiz gibidirler. Onlar, bizim, yapmak yürekliliğini gösteremediğimiz şeyleri yaparlar; onlar, bizim, söylemek yürekliliğini gösteremediğimiz şeyleri söylerler. Bizim, bilincimizin karanlıklarına gömdüğümüz şeyleri onlar gün ışığına çıkarırlar.
    Henri Troyat
    Sayfa 270 - Üçüncü Kitap, Altıncı Bölüm, Suç ve Ceza
  • 379 syf.
    ·Puan vermedi
    Kişisel Gelişim!Nedir acaba gerçekten insanı geliştirmek için mi yok sa sadece para için mi?Bu düşüncelerle kitabı okumaya başlıyorsunuz.Bülent Akyürek'in hükema kelamlarıyla kuşattığı okumak süper.Onun kadar açık sözlü ve söylemek istediğini istediğini gibi söylemek istediğ için seviyoruz.Onlara nasıl direneceğiimizi; bunların tamamen para kazanmak uğrana,başkalarının, bizi şebeğe çevirmeye çalıştığını nasıl kurturmamız gerektiğini çarpıcı ve tartışmasız olarak ifade ediyor.Argo konusuna gelirsek öyle gerekiyor çünkü hem kitabın eğlenceli olması için hem de ifadelerin ifade etmesi için gerek.Nasıl oyun oynadıklarını, masum gibi görünen konuların sonucu açık ve net olarak açıklanıyor.Hicviye Nazırı olduğunu yine kanıtladı Bülent abimiz.Ey Kişisel Gelişim okuyup kendini hayata hazırladığını düşünen gafiller, aldanmayın,kanmayın.Hani şu Secret isimli kitaba çok iyi diyenleriniz var hatta ilk okuduğumda hiçbirşey anlamadım ikinci defa okuduğumda çok etkilendim gibi şaçma yorumlar yapmışsınız.Bu kitabı ilk okuğudunda ve her okuyuşunda ayrı bir zevk ve kin oluyor.Siz büyük meblağlar ödeyerek beden dilinizi geliştirin,8 dakikada ikna sanatını öğrenin.Bizse küçük meblağlarla hepsini okumuş oluyoruz ve ne kadar da kandırmanın sanata döndüğünü Bülent abimiz sayesinde anlıyoruz.Evet işte yorum böyle yapılır.Bu kitabın hak ettiği yorum budur.
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Uzun bir aradan sonra Peyami Safa' ya ait bir kitap okudum. Kalemini baya özlemişim. Galiba bu yüzden kitabı başladığım günün gecesi bitirdim. Artık ne kadar özlediysem :))

    Aslında bu kitabı yıllar önce okumuştum. Herhalde 7 sene önce okumuştum. Aklımda hiç bir şey kalmamış desem yalan olmaz.

    Kitabın konusundan kısaca bahsedecek olursak. Hayatının başında olan 15 yaşında bir genç. Dizinde bir hastalığı var ve bu hastalık yüzünden bacağını kaybedebilir.
    Kitap, bu gencin dizindeki hastalığı ve bu hastalığın ona kazandırdığı ve kaybettirdiği şeylerden bahsediyor genel olarak.

    Hiç cevrenizde ciddi bir hastalığı olan veya hastalık geçirmiş bir çocuk gördünüz mü? Mesela o çocuklarda yaşıtlarının üstünde bir olgunluk görünür. Onlar yaşıtları gibi değillerdir. Onlar yaşıtlarının yanında cismen eşit dursalar da manen olgun bi duruşları olur. Bazı şeylere büyükler gibi cevap verirler. İşte bizim hasta gencimiz de böyle bir genç.

    Bu kitabı okurken bir bacağım olduğuna şükrettim. Aslında her bir organımız her bir uzvumuz o kadar değerli ki. Ancak kaybetme riski olunca veya da kaybedince anlıyoruz kıymetlerini. İnşaallah hiçbirini kaybetmeyiz.

    Son olarak yalnızlıktan bahsetmek istiyorum .
    Kendi elimizde olan yalnızlığı seviyoruz. Peki elimizde olmayan yalnızlığı ne kadar seviyoruz? Mesela herkesin içinde yalnız kalmayı tercih etmek kendi isteğimizle olan bir yalnızlıktır. Evdeyken aileden uzak, odada tek başına takılmak da kendi isteğimizle olan bir yalnızlıktır.
    Peki kendi isteğimizle olmayan "zorunlu yalnızlık" nedir? Mesela yaşlı birinin yalnızlığı veya da hastane odasında yalnız kalan birinin yalnızlığı zorunlu bir yalnızlık değil midir?
    Peki bu zorunlu yalnızlık kendi isteğimizle seçtiğimiz yalnızlık kadar güzel midir?
    İşte onun cevabı kitapta :)
  • 690 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Ve bir devrin kapanışı...Bu harika evrendeki son yolculuğumuz.
    Kesinlikle yerinde ve mükemmel bir bitiş. Tabi aynı zamanda başlangıç.
    Serinin son kitabı , en sevdiğim kitabı oldu.Başından sonuna kadar mutlu oldum, eğlendim, güldüm, sinirlendim , endişenlendim,duygulandım ... Ama en çok da sevginin, arkadaşlığın, dostluğun ne demek olduğunu öğrendim. Her şey iç içeydi.
    (SPOİLER)
    Kitabın başından beri artık işlerin hepimiz için ciddileştiğini anlıyoruz.Artık Voldemort gerçekten çok güçlü bir şekilde ve müritleriyle birlikte orada.Bakanlığı ele geçirmiş,devleri,ruh emicileri,kurt adamları..Bizimkilerde armut toplamıyor tabi ki .
    Hepsinin canla başta çalıştığını görüyoruz.Ancak artık çok önemli bir eksiklikleri var:DUMBLEDORE yok..Durum böyle olunca bizim altın üçlümüz Hogwarts'a gitmeyip hortkulukları aramaya girişiyorlar.Sırlar,yalanlar, efsaneler,gerçekler...
    Sonunda tabiki bir savaş oluyor.Ama ne savaş...
    Kayıplar da oluyor tabi ki.Ah,ah Frediee ...
    Neyse kitabın son bölümü hepimiz için çok anlamlı.

    TEŞEKKÜRLER ROWLİNG.SENİ SEVİYORUZ, ALWAYS...
  • Bilgi depoladığı için bir insan saygıyı hak eder mi?
    Ne çok seviyoruz tapınmayı, birilerini üstün ve yüce görmeyi.
    Nasıl bir aşağılanmışlığın, yırtılmış özgüvenin içindeyiz de; bilgisi olanın, bir şeyin uzmanı olanın karşısında el pençe divan duruveriyoruz.

    Birinin bir şeyin uzmanı olup, bunun yanında başka konularda da yaptığı birikimi görünce hemen eleştirilemez, söz söylenemez kılıyoruz onu? En çok tapanlar da saygı duy, sen kimsin, onun bildiklerinin kaçını biliyorsun, onun da çok umurundaydı senin yorumun tarzında yaklaşıyorlar. Kendi aşağılanmışlığınızı örtmeye çalıştığınız vecdi niye bize yansıtmaya çalışıyorsunuz ki... Tapmayın o zaman!

    Bu otoriteye itaat kültürü aileden, baba figüründen başlayarak böyle düşük profilli toplumlarda yeşerip duruyor hep. Bilmediklerimizi bilenlere kul köle oluyoruz, kendi eksikliğimizi örtüyor çünkü bu: Ben bilmem ama bilenim var. Bir tür rahatlama sağlıyor. Kendimizi idolümüzle özdeşleştirdiğimizde kendi eksikliğimizden uzaklaşıyoruz. Üzerimizdeki öğrenme yükünden de kurtulmuş kadar oluyoruz.

    Birini toplum aydın diye kabul etti mi artık kimse ona laf edemez. İlber Ortaylı en belirgin örneğidir bunun. Bir "cahil" lafı onunla özdeşleşti gidiyor. O kadar yapıştı ve insanlar alıştı ki bu duruma, tanımadan tapınma süreci başladı. Sistemin allayıp pullayarak önümüze koyduğu otorite. Son derece eril, milliyetçi, cinsiyetçi, eski kafalı insanları aydın diye sundular. Ama tarih biliyor ama dil biliyor ama onu bunu şunu biliyor. Biliyorsa zaten gerisi önemli değil. Duruşu tavrı niye önemli olsun ki. Her dediği de doğrudur hadi itibar edelim.

    Buram buram ataerkillik kokan insanlara saygı duyamam onları aydın da göremem. Kocasından dayak yediği halde kocamdır döver de sever de kültürünün içinde Stockholm sendorumu yaşayan kadınların maruz kaldığı baskıda yaşadığı şeyle aynı şeydir bu tapınma kültürü. Bu insanlar ne dese ne anlatsa doğrudur tapıyorsunuz tanrınızdır öyle de der böyle der... Siz itaat edersiniz sadece.

    Şengör'de de benzer bir durum vardır. Ortaylı'nın modern erilidir ama onu seven kesim kadar eleştiren kesim de vardır. Ortaylı'da bu durum pek az görülür.

    Bilme budalası haline geldikçe köleliğimiz artıyor. Bildiklerimizin ne kadarını anlıyoruz da bu kadar bilme peşindeyiz... Bu birikim olsa olsa ego için, birilerini yenme için, üstünlük kurma, efendi olma içindir. Arzumuz bu mu, ne katıyor bu yarış bize?