• 149 syf.
    ·2 günde·8/10
    "Ben insanın aklına bir zamanlar yeryüzünde yaşamış olan bütün o değişik insan türlerini getiriyor."



    Her fırsatta İngiliz toplumunun farklı katmanlarını eleştirmekten geri kalmayan Doris Lessing bu kitabında da bu alışkanlığını sürdürüyor. Bu kitabı doğru analiz edebilmek için sanırım her şeyden önce 1960'lı yıllarda özellikle Batı Avrupa ülkelerinde başlayan Cinsel Devrim'in ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. İngiltere için konuşacak olursak Kraliçe Victoria döneminden beri süregelen bir baskı vardı ve bu baskıyla birlikte sıkı sıkı korunan birtakım değerler ondan sonra tahta geçen kraliçe döneminde de bir süre korunmaya çalışıldı. Bu baskı geçmişin değerlerinden kurtulma anlamına geliyordu. Kısacası adı geçen bu baskı cinsellik baskısıydı. 1960'larda gençler arası seks inanılmaz arttı, 70'li yılların başında doğum kontrol haplarının çıkması bu durumu daha da güçlendirdi. Evlilik öncesi seks genç nüfus içinde kabul edilir hale geldi, kendini evliliğe saklama fikri ise gençlere tuhaf gelmeye başladı. İki cinsin de kendini göstermesi, beğenilmesi, kabul edilmesi ihtiyacı vardı. Kitapta adı geçen çift ise bu dönemin istisnalarıdır. O zamanın değer ve yargılarına göre tutucu, eski kafa, geleneksel fikirlere sahiptirler ve bu durum aralarında ilk görüşte aşkı getirmiştir adeta. Onlara göre geleneklere bağlı kalmak içinde bulundukları toplumdan kurtulmanın tek yoludur. Yuva kurmak, çoluk çocuğa karışmak çok daha önemlidir. Bu çift bu görüşlerle zamanın ruhuna uygun açgözlülük ve bencillik gibi kavramlara meydan okurlar. Herkesin çılgınlar gibi eğlendiği bir partide tanışan çift hemen evlenmeye karar verir. Harriet'in evlilik öncesi cinsel bir tecrübesi olmamıştır ve zaten bu fikre de karşıdır, eşiyle birlikte doğum kontrol hapları kullanmanın da doğruluğuna inanmaz. Kendilerini toplumdan soyutlarlar, her türlü karşıt görüşe rağmen sadece topluma değil kendilerine de ideal ve mutlu bir aile kurabileceklerini kanıtlamak isterler. Böylelikle kitabımızı özetleyecek cümleye gelmiş oluyoruz: "Beşinci Çocuk"u mutluluk ve ideal bir aile arayışında olan bir çiftin bunun için ödemek zorunda olduğu bedel ve bu durumun getirdiği trajik sonuçlar olarak özetlemek mümkün.

    Kitap 1980'lerde yazıldığı halde anlatılan olaylar Cinsel Devrim’in yaşandığı 1960'larda geçiyor. David ve Harriet çifti burada modern burjuva ailesini temsil eder. Bir sürü çocuk, Victoria tarzında büyük bir ev, geniş aile toplantıları çiftin ne derecede bir hayat sürdüğünü gözler önüne seriyor. Hayat onlar için harika gidiyordur. İlk yedi yıllarında dört çocukla rüyalarını gerçekleştirmeye çok yaklaşmışlardır, herkesin yanlış olduğunu kanıtlamak üzeredirler ve mutluluklarının gerçek olduğunu inanırlar. Ta ki Harriet beşinci çocuğuna hamile kalana dek. Beşinci çocuk yani Ben doğduğu zaman bu çiftin mutluluk faturası da kesilmiş olur. Ben'in doğumuyla birlikte peri masalı tadındaki roman birden yerini en korkunç trajediye bırakıyor. David ve Harriet çiftinin yaşamları alt üst olur. Yaşça daha büyük çocuklar evi terk eder, rutin aile içi partiler son bulur, çiftin arası bozulur, aile içi iletişimsizlik had safhaya çıkar. Tüm bunlara sebep olan trajedinin başkahramanı Ben nasıl biridir peki?

    Ben daha anne karnındayken son derece anormal davranışlar sergiler ve Harriet'in hamileliğini cehenneme çevirir. Prematüre olarak beş kilonun üzerinde doğar. Doğduktan sonra ise anormal olduğu kısa zamanda anlaşılır. Onu her gören onda bir bozukluk olduğuna kanaat getirir. Ben’in fiziksel yapısı tarih öncesi mağara insanını andırmaktadır. Ben hiç emeklemeden doğrudan yürümeye başlar. Neredeyse hiç uyumaz, bakışları başka bir dünyalı varlığın bakışlarını andırır. Gecenin büyük bölümünü bahçede tek başına geçirir. Eti çiğ sever. Her türlü iletişime kapalı, sürekli saldırgan davranışlar içindedir. İlk konuştuğu kelimeler anne ya da baba değil, “pasta istiyorum” olur. Çevresindeki evcil hayvanların katili olur. İnsan ilişkilerini, duygularını anlama gibi bir derdi olmaz. Ben doğduğu an itibarıyla onun aileden biri olmadığına inanırlar, onunla hiçbir şekilde iyi ilişki kurmak istemezler ve Ben kendi ailesi tarafından nefret edilen bir çocuk olur. Ancak burada annenin hakkını yememek lazım. Ben'le en çok ilgilenen o olur. “Dünyada Ben'den başka kimse yokmuş gibi hissediyorum, öteki çocuklarım saatlerdir aklıma bile gelmiyor” derken aslında Ben'in nasıl biri olduğunu anlıyoruz. Burada zaten okur en çok anneyle empati kuruyor çünkü onun duygularını okuyor. Her şeyi bilen bir bakış açısıyla başlayan anlatım roman ilerledikçe öznel bir anlatıma dönüşerek daralıyor ve sonradan hikâyenin tek odak noktasının Harriet olduğunu öğreniyoruz. Odak noktası sürekli anne, Ben ve ikisi arasındaki ilişkide gidip gelir. Bu sayede annenin duygu ve düşüncelerini fazlasıyla öğreniyoruz. Bu durum haliyle diğer karakterleri tanımamızı, onları analiz etmemizi zorlaştırıyor ve yanlış yorumlamamıza yol açıyor. Lessing'in feminizmini göz önünde bulundurursak, o zamanlarda ezilenlerin daha çok kadınlar olduğu için bize özellikle Harriet'in ruhsal durumunu sunmasını haklı görebiliriz.

    Biraz da babadan bahsedelim. Ben'in doğumu babanın da hayatını alt üst eder. Ben için David aynı evin içinde yaşayan sıradan birinden farklı değildir, onun varlığına kayıtsızdır, aralarında hiç iletişim yoktur. Ben onu baba olarak görmez. Babası Ben'e sevgi ve şefkat göstermek ve onu anlamaya çalışmak yerine bunun boş bir uğraş olduğunu düşünür ve diğer çocuklarıyla ilgilenmeye çalışır ama neticede başarılı olamaz. Ben yüzünden parçalanmanın eşiğine gelen aileyi kurtarmak adına babanın önerisiyle Ben bir çocuk kurumuna gönderilir. Burada karşımıza farklı bir durum ortaya çıkıyor. Hikâyenin geçtiği yıllarda bu tip anormal çocuklar tabu sayılıyordu ve bu çocukların anneleri de toplumda dışlanırdı. Lessing'in bir toplum eleştirisi de burada karşımıza çıkıyor. Harriet'in doğumla alakalı hiçbir günahı olmamasına rağmen toplum ona bu çocuğu sen doğurdun diye suçlayıcı imalarda bulunur. O yıllarda aileler bu tarz zihinsel ve fiziksel özürlü çocuklardan kurtulmak istediklerinde onları bir kuruma verirlerdi. Ben de babanın diretmesiyle böyle bir kuruma verilir ve orada kendi gibi diğer bütün çocuklar insan onuruna yakışmayan türlü türlü işkencelere maruz kalırlar. Harriet daha fazla dayanamaz ve Ben'i oradan kurtarır. Ben'in gidişiyle düzelmeye başlayan aile ilişkileri Ben'in ikinci kez gelişiyle tekrar bozulmaya başlar. Hikâyede her ne kadar anne Ben'i seviyor gibi görünse de aslında onun için yaptığı her şeyi annelik içgüdüsünden geldiği içi yapar, istediği için yapmaz. Ben bir seferinde çitleri aşıp yola çıkınca anne araba altında ezilecek diye çok korkar ama aynı zamanda içinden keşke ezilseydi de biz de kurtulsaydık diye geçirir. Sonra da yine annelik içgüdüsüyle bahçe çitlerini bir daha kaçamasın diye yükseltir. Kendi vicdanını rahatlamak adına yaptığı bu gibi şeyler aslında aklından geçirdikleriyle hiç uyuşmaz.

    İnsan kitabı okurken her şey tozpembeyken neden her şey bir anda tepetaklak oldu sorusunu sormadan edemiyor. Bunun cevabını bize Harriet veriyor: "Haddimizi bilmedik, kendimiz karar verdik diye mutlu olabileceğimizi sandık. Biz herkesten üstün olduğumuza inanıyorduk." David ve Harriet çiftini mahveden günah kibir oluyor. Zaten David ve Harriet ta en başından beri baba parasıyla yaşamaya çalışan, kazandıklarından çok harcayan, ayağını hiçbir zaman yorganına göre uzatmayan, standartlarını hep yüksek tutarak, çocukların bakımını da anneanneye yıkan, kendileri istediği gibi eğlenen bir çifttir. Doris Lessing bu çifti örnek vererek ideal aile yapısının hiçbir zaman mümkün olmadığını vurgulamak istemektedir. Büyük bir ev, bir sürü çocuk, güzel ve yakışıklı eşler, aile partileri, mutlu bir aile anlamına gelebilir mi? Bunlardan gelen mutluluk gerçek mutluluk mudur? Zaten bu soruların cevapları almış olduk. Çift başlarda nefret ettikleri ne varsa kitabın sonunda onlara dönüşür. Aradıkları mutluluğu bulamadıkları gibi, boş bir evde yıkılmış hayallerle bir başlarına kalırlar.

    Son olarak kitabı okurken böyle bir çocuğun toplumdaki yerini çok sorguladım. Zaten Ben ergenliğe girince sürekli çetelerle, serseri arkadaşlarıyla takılmaya başlar; onları eve getirir, çeşitli suçlara karışır, televizyona çıkar. Tabii anne baba bunu hiç umursamaz. Zaten bu şekilde giderse bir gün Ben'in öldüreceğini düşünürler. Bu kitapta Ben'in hayatını ergenliğe kadar izleyebiliyoruz. Okur ister istemez böyle bir insanın büyüyünce ne olacağını merak etmeden duramıyor. Aslında bu sorunun bir cevabı var ama Türkçemizde yok henüz. Yazar bu kitaptan sonra "Ben in the World" adlı kitabında kaldığı yerden devam ediyor. Ama Ben hakkındaki tüm tahminlerim o kitabı okuyunca boşa çıktı diyebilirim. Devam niteliğindeki kitapta Ben'in tek başına yaşadığı olaylar gerçekten okuru derinden etkiliyor. Umarım bir gün bu kitap da dilimize çevrilir ve biz de toplumda Ben gibi insanları ne şekilde kabul etmemiz gerektiğini öğrenir, onlarla empati kurabiliriz.
  • Bu öyküm Varlık Dergisi'nin 1339. Sayısında yayınlandığı için sizlerle de paylaşmak istedim. İyi okumalar dilerim. Öykümü Metin T. hocama ithaf ediyorum. Var olsun. Her daim.

    Varlık Dergisi: Sayı - 1339

    Çenesek iki kuşun sesine uyandı. Güneşin zayıf ışınları tozlu perdeyi aşmaya çalışıyordu. Havada çiğsek bir koku. Çekti içine doyasıya. Ter içindeydi. Ağzı da kupkuruydu. Çatlamış dudaklarını yaladı. Feri sönmüş mavi gözlerini gezdirdi odada. Sırasıyla, donmuş anıların sahibi çerçevelere, şahmeran desenli halıya, çiçekleri solmuş perdeye, bir ayağı aksak masaya, zamanı eskitmiş duvar saatine baktı. Bütün bu eşyalar… Yaşanmışlıkları alıp götüren. Maddeleştiren. Yüreği cız etti. Florasanın titrek ışığı eşyaların üzerinde çakıp sönüyordu. Üstüne bir de gözündeki süt rengi tabaka eklenince her şey esrarlı bir havanın içinde kalıyordu. Zihni eskisi kadar berrak değildi. Yine de anladı nerede olduğunu. Şımarık kuşlar. Sabahın köründe. Ne bu gürültü. Genzi yandı. Buruşuk, yeşil damarlı ellerini öne doğru uzattı.

    Su, birazcık su.

    Çökmüş bir kanepede yatıyordu. Üzerinde eski bir battaniye. Ne zamandan beri kullanıyordu? Belki çeyizinden kalma. Bilemedi. Desenlerine daldı. Boyası dökülmüş köhne bir ev. Karanlık. Kapısının önünde yaşlanmış bir köpek. Hafif devinimlerle uyuyor. Hatırladı. İsmini Duman koymuştu. Eskiden ne kadar neşeli bir köpekti. Battaniyeyi ne zaman üstüne örtse hoplayıp zıplamaya başlardı. Şimdi gözünü bile açamıyor. Son soluklarını tüketiyor. Tüyleri keçeleşmiş. Bozarmış. Buz gibi suyunu akıtan dere kurumuş. Çamurunda debelenen birkaç balık. Öldü ölecek. Servi ağacı yapraksız. Kurumuş. Kapkara bir heyula. Bahar rüzgarıyla hışırtılar çıkaran halinden eser yok. Elini battaniyenin üzerinde gezdirdi. Bütün yaşanmışlıklar toz olup döküldü.

    Boynundaki sızıyla gözlerini battaniyeden çekti. Ovuşturdu boynunu. Metalin sıcaklığını duydu. Kolyeydi bu. Parmaklarını doladı. Kolyeyi koparmak istedi. İçinden bir ses yapma dedi. Vazgeçti. Hafiften doğruldu. Elini kanepenin ahşap düzlüğünde gezdirdi. Bardağı aradı. Yoktu. Neredesin körolasıca? Fısıldadı. Genzindeki kuruluk arttı.

    Su, birazcık su.

    Kimse yok mu bu evde? Bağıracak oldu. Yapamadı. İçinde büyük bir hüzün. Dışına taştı. Gözleri doldu. Dudakları titredi. Tahtakurusuyla kaynayan masa. Üzerindeki televizyon. Solmuş çiçekler. Torunlarının vesikalık fotoğrafları da titredi. Duvardaki saatin tokmağı bir sağa bir sola. Haylaz sabah rüzgarı pencereyi açtı. Duvara. Yüzlerce cam kırığı. Halıya. Serin, tütün kokulu bir hava doldu odaya. Bütün bedenini yaladı. Zihnindeki çökelmiş hatıralar çatladı. Kırılıp birer birer yüzeye çıkmaya başladı. Kocası, çocukları, torunları, eski yaşamı sisler arasından sıyrılıp gözlerinin önünde belirdi.

    Solgun siyah elleri vardı tuttum sol tarafım titredi simsiyah gözlerde bana ait bir şeyler arayıp buldum evlendim beyaz badanalı bir evde yaşamak isterken tütün kokulu bir evde yaşadım arada simsiyah gözlerine benzeyen ellerini uzatırdı bedenim titrerdi halbuki sol tarafımın titremesi gerekmez miydi çamaşır bulaşık ütü arap sabunu yeşili bebe kakaları arada işitilen küfürler koca beklemeler yemek yapmalar peşpeşe doğurulan çocuklar simsiyah ellerin suratımda bıraktığı gri izler anne karnım acıktılar küçük bebenin ağlaması sidikli muşambalar döşekler sası kokulu ağızlar isteksiz sevişmeler kaynana dırdırı sarkık göğüsler terli bedenler kocam işten kovuldu temizliğe gittim kocam sarhoş oldu dayak yedim çocuklar ağladı kollarım siyah lekelerle kaplandı çocuklar daha da büyüdü kocam iş buldu tütün kokan ev değişmedi bel ağrılarım başladı şişmanladım eski bedenimden eser kalmadı yepyeni bir kadın oldum aynalara küstüm beyaz tenim karardı kocam eve gelmez oldu tek başıma çekip çevirdim evi geldi dayak yedim gitsin istedim gelmesin bir gün gitti dönmedi çocuklar babalarını sordu yok ben varım artık ev tütün kokmaya devam etti sokaklar değişti ben değiştim çocuklar değişti koku değişmedi. üç çocuğum var ikisi kesin erkek biri kız mıydı yoksa üçü de erkek miydi çıkaramıyorum üç çocuğum var ama eminim yaşlandım ellerimde noktalar çıktı çokça bazen torunlarım gelir bayramdan bayrama başka zaman aramazlar suratlarını bile hatırlamıyorum torunlar gelmez oldu çocuklar gelmez oldu hiç kimse gelmez oldu.

    Eksik çok şey vardı. Çabaladı ama daha fazlasını hatırlayamadı. Boğazı yandı.

    Su, birazcık su.

    Güneş ışınları perdeyi aşmayı başardı. Odanın içine doluştu. Cam kırıkları şavkıdı. Gözleri acıdı. Kafasını çevirdi. Duvardaki çerçevelerde durdu. Her birinde tanıdık yüzler. Bu yüzlerden fırlayan bakışlar. Kim kimdi? Hatırlayamadı. Tütün kokusuna, deniz ve yosun kokusu eşlik etmeye başladı. Zihni tazelendi. Oğlum. Şu köşedeki. Mavi gözlü olan. Büyük oğlum. Kardeşiyle arası hiç yoktu. Şimdi nasıl acaba? Ayağa kalkmak istedi. Ne zamandan beri kullanmadığı ayakları gıdıklandı. Üç ayaklı değneğini aradı. Bulamadı. Eskiden ihtiyacı olan her şey elinin altında olurdu. Şimdi hiçbir şey yerinde değildi. Bu defa gözyaşlarını tutamadı. Döktü hepsini. Bitirdi gözyaşlarını.

    Su, birazcık su.

    Çerçevelere baktı yeniden. Kızım var mıydı? Büyük oğlumun yanındaki karısı olmalı. Ya şu iki erkek çocuğu? Onlar da torunlarım olmalı. İkisinin de gözleri deniz mavisi, burunları geniş ve yüzlerinde safça bir gülümseme. Tıpkı babaları. Bana da benziyorlar mı acaba? Koltuğun çekmecesini açtı. Ayna diğer eşyalar gibi göçüp gitmemişti. Yerindeydi. Aldı. Aynanın sırrındaki yansımasını görünce ürperdi. Morarmış göz altları. Mavi gözleri zar zor seçiliyor. Bembeyaz saçlar. Çökmüş avurtlar. Buruşmuş derisi. Aralarına derin karanlıklar dolmuş. Bütün suratı, irili ufaklı kahverengi noktalarla kaplı. Dişlerinin çoğu kaybolmuş. Yaşlılık böyle bir şey demek ki. Bu ben miyim gerçekten? Ne zamandan beri bakmadım aynaya? Hüznü koyulaştı. Yutkundu.

    Su, birazcık su.

    Pencereden içeri mavi kanatlı bir kuş girdi. Halıdaki tarazlanmış siyahlığa kondu. Gagasıyla didiklemeye. Nereden gelmişti bu kuş? Sabahın köründe ne işi vardı odanın içinde? İzledi. Kuş, sarı gagasıyla siyahlığı çoğaltıyordu. Suratında ufacık da olsa bir gülümseme. Kollarını uzattı. Gel. Kuş oralı olmadı. Siyahlığı didiklemeye devam etti.

    Çerçevelerin üzerinde cam parçalarının gölgeleri oynaşmaya. Altın renkli büyük çerçeve. Mavi gözlü bir kadın. Sarı saçları upuzun. Gerdanında zümrüt kolye. Yanında üç çocuk. Büyük olan erkek. Bir küçüğü de öyle. En küçükleri siyah gözlü bir kız. Elinde tarak. Mavi gözlü kadının saçını tarıyor. Parmakları beyaz saçlarına gitti. İstemsiz. Tırnaklarıyla derisini kazıdı. Acı duymadı. Avuçları beyaz saçlarıyla.

    Mavi kanatlı kuş havalandı. Ayaklarına kondu. Tuhaf bir karıncalanma hissetti. Bir zaman sonra hissetmez oldu ayaklarını. Kuş yürümeye. Kuşun geçtiği yerler buzdan bir nesneye dönüşüyor. Sahip olduğu bütün canlılık yok oluyordu. Bedenine garip bir korku yayıldı. Damarları bu korkuyla doldu. O an kuşu öldürmek istedi. İlk defa bir canlıya karşı nefret duyuyordu. Her saniye içindeki öldürme arzusu arttı. Doğrulmak istedi. Yapamadı. Bütün gücüyle bir daha denedi. Ter içinde kaldı. Gözlerinden soğuk yaşlar akmaya. Kuş, bacaklarından yukarı. Ürperdi. Ağzında biriken son tükürüğü de yuttu.

    Su, birazcık su.

    Dayanacak gücü kalmadı. Vücudunu sarmalayan soğukluk arttı. Mavi kanatlı kuş bedenini ele geçiriyordu. Şimdi göbeğinin üzerindeydi. Nesin sen? Öldürmeliyim. Kan emici şey. Boğuyor beni. Garip bir his.

    Bekledi. Bu sahip olduğu son bekleyişti.

    Bir ses duydu. Eskilerden. Kulak kabarttı. Çerçevelerden geliyordu. Hangi çerçeveden geldiğini anlamaya çalıştı. Altın renkli, büyük çerçeveydi. Anladı. Kızım. Kızım vardı. Siyah gözlü. Keskin bakışlı. Her baktığımda neşeyle dolardı içim. Bu defa gözlerinde buğulu bir hüzün vardı. Ağlıyordu. Anne! Gitme! Ellerini uzattı. Tutmak istedi onu. Bir kalkabilsem. Gitmiyorum, buradayım. Sonsuza kadar yanındayım. Soğuk gözyaşları göğüslerine kadar indi.

    Su, birazcık su.

    Pencereden içeri şefkatli bir esinti girdi. Çerçeveler birer birer yere. En son altın renkli, büyük çerçeve. Kızının bakışları duvarda asılı kaldı. Bir de gitme sesi. Gözleri, duvarda soluklaşan görüntü ve sesin üzerinde sabitleşti.

    Su, birazcık…

    Yaşlı köpek son kez soluk aldı. Balıklar çırpınmayı kesti. Mavi kanatlı kuş, kadının gözündeki sütü içti. Havalandı. Tütün kokulu gökyüzünde kayboldu.
  • ...
    Çarpıyor duvarlara kirpiğinin yaşını
    ...
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 18 - Kırmızı Kedi
  • Uzun süre takip ettiği ve şeffaf poşette taşıdığı kitapları gözeterek
    Her zaman hayalini kurduğu kadına ,yine bir kaç kitap alıp çıkarken kitapçının biraz ilerisinde doğal bir tebessümle yaklaşarak
    Adam;
    - Hanımefendi dedi, hanımefendi
    - Evet
    - Sizinle hayli fazla ortak kitaplarımız mevcut.
    Bu ortak kitapların tanışınca duygularımıza da yansıyacağını düşündüm ve şeyy...
    - Evet ..?
    - Hmm.. şeyy
    - Ney?
    - İlerde evlenir miyiz?
    - Üzgünüm, ama sanmıyorum her kitabın her insanda aynı duyguları bıraktığına inanmıyorum siz buna nasıl emin olabildiniz buda beni şayet fazla ilgilendirmiyor.
    Şimdi gitmem gerek lütfen..

    Adam hayalini kurduğu yakınlığı bulamamıştı. İçinde ki duyguların
    yoğunluğuna, uzunluğuna birde yaşanan zamanın ve anın bunca kısa oluşuna bakıp hayli üzüldü
    Giderken ardından söylendi

    -Şu kısacık anda bile bir ömür boyu bulamayacağım bir hissi gözlerinden kalbime yerleştiren bu kadının, çantasını başıma tokatını yüzüme yesem dahi vazgeçmemem gerekli. Değil mi ki naz kadınların bir erkeği tanımak için ortaya koyduğu en kusursuz kanunlarıdır. Bunu aşmayı beceremeyen bir erkek bir kadının kalbinde yer etme hayalinden ilelebet mahrum bırakılır.

    Adam hanımefendisini köşe başından bir daha görmek arzusu ile ayrıldığını izlerken, kadının içinde ilk defa alınan güzel bir kokunun bıraktığı etki gibi kalbine yayılan, yüzünü adamdan dönünce dudaklarının kıyısına huzurlu bir tebessüm koyan bunu adamdan neden gizleme ihtiyacı duyduğunu düşünerek, yinede kendini doğru olanı yaptığına ikna ederek, birazdan bastıracak olan yağmuru anımsayıp şemsiyesini hazırladı. Adamın çekingen bir tavırla kendine yaklaşması hoşuna gitmemiş değildi. Yürümeye başladı, eczaneden babasının ilaçlarını alıp eve gittiğinde annesi sofrayı hazırlamıştı. Zaten annelerin üstün bir hizmeti gönüllü olarak yerine getiren en güzel varlıklar olduğunu daha önceleri çok kez düşünmüştü.

    Ara ara böyle düşünceler çalardı zihin kapısını, evladını yitiren bir annenin yüreğinde ki boşluğu sorgularken gözlerinin önüne hep annesini getirir ve Tanrı'nın annelerin ayağına serdiği cenneti düşünüp gerçekten de annelerin bunu hak ettiğini sonuna kadar savunurdu. Gece uyumadan eline aldığı kitabı bir kaç sayfa okuduktan sonra evliliği düşündü. Evlilik üstün bir tanıma aşaması mıdır? Bitmeyen sorular, sorgular mıdır? Gerçekte evlilik sadakat güven ve sevgiden meydana gelen doğal arzulardan oluşan, duyguları, zamanı, ekmeği ve emeği fani hayatta paylaşmayı bilmek değil miydi? Evlilik çocuk düşlerimizde bir anne bir baba demekti.

    - İlerde evlenir miyiz?
    - Üzgünüm, ama sanmıyorum dediği adamın yüzünü hayaline getirerek kendi kendine söylendi.
    Bir erkeğin kadına verdiği annelik hediyesi ile bir kadının erkeğe verdiği babalık hediyesi hayatta ki en güzel hediyeleşme fakat bunun kıymetini bilen nadirdi.

    O adamı bulmak çoğu kadınlar için zordu ve o kadını bulmak da çoğu erkekler için


    Adam Ve Hanımefendisi/Deneme
  • "Ali ! Hadi uyan artık. Sabah oldu. Biliyorsun babanın huyunu. Kahvaltıda herkesi görmek istiyor."

    Ali yüz üstü pozisyonda uyuyordu. Her pazar, aynı saatte duymaya alıştığı annesinin bu seslenisinden beş dakika evvel uyanmışti aslında. Ancak henüz yataktan kalkma evresine girmemisti. Henüz uyanmış ancak birazcık daha uyuyayim evresindeydi. Annesi bir kez daha aynı şekilde seslenince, Ali oflayarak başını kaldırdı:

    "Anne bugün pazar !" diye bağırdı. Annesi:

    "Evet, aferin. Bugünün pazar olduğunun farkındasin. O zaman babanın her pazar ailecek kahvaltı yapma huyundan da farkında olman lazım hayatım. Hadi çabuk kalk, sonra da kardeşini de uyandır. Ben kahvaltıyi hazırlayacağım."

    Ali, yatakta döndü. Tavana baktı. Başka çaresinin olmadığını anlayıp oflayarak yataktan kalktı. Kardeşini uyandırmaya gitti. Ama kardeşi çoktan uyanmış. Yatağıni düzeltmis aşağıya inmiş bile. Kardeşinin pazarları böyle erkenden kalkmasina her zamanki gibi yine şaşırarak kendisi de aşağıya indi. Babası koltuğunda, Kutsal pazar kahvaltisindan önce her zamanki gibi gazetesini okuyordu.

    "Günaydın baba." Ali her zamanki gibi gazetenin arkasındaki en üstteki habere göz gezdirdi. Başını yana çevirdi, takvimin yaprağı hala cumartesiyi gösteriyordu. Yaprağı yirtti: 16 Nisan 2018 Pazar.

    "Günaydın." Babası gazeteden kafasını kaldırmadan hafifçe gözünün ucuyla Ali'ye doğru baktı.

    "Sen yüzünü yikamadan mi indin aşağıya! Kahvaltıya da mı böyle oturacaksin. Üstün basın da dağınık. Uykudan değil de sanki savaştan çıkmış gibisin."

    Ali, her pazar olduğu gibi "Günaydın baba" sözüne kutsal pazar kahvaltısı azarini yiyip yukarı çıkıp tuvaletin yolunu tuttu. Yüzünü yikadi. Sonra odasına gidip üstünü değiştirdi. "Sanki iş başvurusuna gidecekmisim gibi hazırlanıyorum, alt tarafı kahvaltı yapacağız." diyerek soyleniyordu.

    Aşağıya indiğinde babası, yerine, yani masanın başına oturmuş. Babasının sağ tarafında kardeşi oturmuş. Onun yanına da kendisi oturdu. Annesi yine dillere destan bir sofra hazirlamisti. Gozlemeler, patates kizartmasi, omlet ve diger klasik kahvaltiliklar... Annesi çayları koydu. Masada eğlenceli bir sohbet başladı. Sadece Ali bu sohbetin dışında gibiydi. Hiçbir zaman pazarları erkenden kalkıp kutsal bir tören havasına dönmüş bu pazar kahvaltilarini anlayamamisti.

    Babası omletten büyük bir parça alıp:

    "Ali, gazetede okudum. Bakanlık alım yapacakmis. Takip ediyorsun değil mi?"

    Ali içini çekerek:

    "Evet, takip ediyorum baba. Ancak fazla bir alım olmaz. Biliyorsun, cok mezun var."

    "Olsun, takip et sen yine de. Ne olacağı belli olmaz."

    Ali, içinden yine bir pazar rituelini gerçekleştirdiğini düşünerek tabagini karıştırmaya devam etti. Kardeşi oldukça istahliydi. Patates kizartmasinin yarısından cogunu o yemisti. Şimdi de omlete saldırıyordu. Babası zeytinini yere düşürünce annesi babasına kızdı. Biraz söylendi. Sonra babası bir şaka yaptı ve Ali dışında herkes gülmeye başladı.

    Bu sırada zil çaldı. Sanki zili kendisinden başka kimse duymamış gibiydi. İç çekerek masadan kalktı. Kapıyı açtı. Gelen Davut'tu. Üniversiteden arkadaşı aynı zamanda çocukluk arkadasiydi. Davut'un gözlerinde hüzün vardı. Sanki kendisine acıyor gibiydi.

    "Ali yine erken kalkmışsin."

    "Evet malesef. Biliyorsun. Babamın kutsal pazar kahvaltısı, zorla kaldiriyorlar. Hadi gel içeri."

    Davut içini çekti. Ayakkabılarını çıkardı. İçeri girdi. Ali'ye baktı. Büyük bir sırrı söylemek istiyor gibiydi. Aynı zamanda çok üzgün...

    "Davut, hosgeldin evladım. Ne iyi ettin. Gel otur." dedi Ali'nin babası. Sonra aynı şekilde annesi hosgeldin dedi. Kardeşi de Davut'un boynuna sarıldı. Onu çok severdi. Davut'un gözleri doldu. Davut'un gözlerinden yaşlar süzüldü. Ali'nin kendisine sarılmış kollarını yavaşça indirdi yere.

    "Ali artık kendine gelmelisin dostum." dedi.

    Kutsal Pazar Kahvaltısı her pazar olduğu gibi noktalandı: Masada dört tabak. Masanın başındaki tabakta babasının her zaman koyduğu şekliyle, omlet tabagin sağına koyulmus, üç tane siyah zeytin onun yanına, bunların altına gelecek şekilde biraz reçel ve üst tarafına gelecek şekilde de iki dilim peynir... Sağ taraftaki tabağa patates kizartmasinin yarısı koyulmuş. Onun karşısındaki tabakta annesinin düzenli oluşuna yakışır şekilde düzenli dizayn söz konusu: Her şeyden az az ve düzenli, göze hoş gelecek şekilde koyulmuş. Ve ayakta iki arkadaş birbirine sarılmış; Ali'nin gözlerinden babasının kutsal pazar kahvaltısına dair tüm anılar dakika dakika Davut'un omzuna düşüyor.

    Bu sırada Davut'un gözüne yemek masanın başındaki koltuğun hizasinda bulunan gazetedeki haber gözüne takıldı: "Bayram dönüşü trafik canavarı yine can aldı. Mehmet A, Ayşe A, ve çocukları Mehmet A, geçirdikleri kazada hayatlarını kaybettiler. Aileden geriye tek kalan Ali A, geçirdiği sinir krizi ve travma sebebiyle akıl ve ruh hastanesine kaldırıldı." "Tarih: 20 Aralık 2008."
  • "Biz hangi günahın tohumuyuz? Hangi karanlık sanatın en cılız büyüsü? Hangi küfrün kalbi en kıran kelimesi?

    Yaşamak; üçüncü sınıf pavyon şairlerinin sınıfı belirsiz kadınlara yazdığı şiirler gibi iğreti duruyor üzerimde. 6 numaralı kapıdan çıkıp, koridorun üzerinde günbatımına doğru yönelen bir tren yolu gibi döşenmiş kırmızı çizgiyi takip ediyorum. Sanki bütün kabileler bu rayların üzerinde idam edilmiş gibi. Islak ve sıcak. Ve kırmızı. Tanrı buraya uğramış gibi bırakılan devasa ayak izleri. Koridorun sonundan yayılan cızırtılı bir ses bütün odaları dolduruyor; “Don’t Cry.” Kafamın üzerinde dönen ama hiç de esinti yaratmayan pervaneye bakıp şarkıya eşlik ederken, Ayrılık ne renk? Diye düşünüyorum sessizce. Kırmızı çizgiye çarpan turuncu hüzme, koyuluğu biraz daha saydamlaştırırken can çekişen alyuvarları görüyor gibiydim, çığlıklarını duyuyor gibiydim. Biraz da deli gibiydim…

    Telefon çalıyor…
    Telefon çalıyor, eskitme mobilyalarımı deler gibi bir çınlama ile. Sigaramdan bir nefes daha alıp, kahkaha atarken çıkartıyorum dumanı. İçeri sızan ışıkla birleştiğinde bu duman ve kahkaha da olduğunda bir an için korku filminden bir kareyi andırıyor bana. Telefon çalıyor. Bir parça kan damlıyor annemin en sevdiği halısına kesik bileklerimden. Utanıyorum. Telefon çalıyor. Ellerimdeki demir kokulu sıvıyı aceleyle üzerime silip ahizeyi kaldırıyorum; -Neden geç açtın? –Duş alıyordum anne, kan ile… Telefon kapanıyor. Annem her zaman yaptığım ölüm şakalarından biri zannedip küfür gibi kapatıyor telefonu. Acıyla gülümsüyorum çünkü kırıldım. Annemin intihar dahil benim hiçbir işi beceremeyeceğimi düşünmesi, beni üzüyor. Beni üzdü. Beni şair yaptı. Beni yalnız bir adam yaptı. Ah, anne! Cehennemine odun olacağım sanırım. Ben istemedim bunu, tanrı öyle diyor gibi.

    Dakikalar ilerliyor… Cızırtılı “Don’t Cry”a aldırmadan küçük bir kız çocuğu gibi ağlıyorum, oyuncak bebeğinin kolları kopartılmış bir kız çocuğu gibi. Akrep, yelkovanın peşinden koştukça geride bırakacağım sevgilimi hatırlıyorum. Akrep bendim. Yelkovan hep firari. İçimde büyük bir çukur açıldı gibi hissediyorum birden bire. Birileri o kuyuya düşmüşte, yardım çığlıkları atar gibi. Aynada bana yansıyan yüzüme bakıyorum; yakışıklı değil ama ortalama bir ceset. İskandinav ırkına dahil olmalıymışım, beyaz tenli olmak bana yakışıyor. Babama kızıyorum ya da anneme. Bir Norveçli ya da Danimarkalı biriyle evlenebilirlerdi. Dizlerim titremeye, ağırlığımı taşımamaya başlıyor. Yakıt olarak kullandığım kırmızı sıvı azalmaya başladı gibi. Eğer bir arabanın benzin deposunu delerseniz, benzin oradan akmaya başlar ve depo tamamen boşaldığında arabanın motoru stop eder. Bir araba gibiyim. Yakıtım boşaldıkça fonksiyonlarımın zayıfladığını hissediyorum. Birazdan ivmem duracak. Görüş alanım azalmaya başladı. Koridorun sonundaki duvarda asılı portreyi aşırı bulanık görüyorum, tabloda oturan ihtiyar, ayaklanıp sikini gösterse, utanamam. Çünkü göremiyorum.

    Sanırım vakit yaklaşıyor. Bunu kalemin her otuz saniyede bir istem dışı elimden düşmesinden yola çıkarak söylüyorum. Lanet olsun, yazdığım ilk sayfa tamamen kana bulandı. Olay yeri inceleme ekiplerinin ne yazdığımı okuyabilmek için kağıdı kimyasal işlemlerden geçirmesi heyecan verici olacaktır. Eğer geri gelebilseydim, onların bu işlemlerle uğraşırken arkamdan ettiği küfürleri duymak isterdim. Eğlenceli olacağı kesin. Biriken kan, masadan taşarak halıya damlamaya başlıyor. Annemin en sevdiği halısı mahvoluyor. Bu kez utanmıyorum. Ne de olsa gidiyorum. Saatin tik takları, kanın yere çarptığı anda çıkarttığı ‘şıp’ sesi, koridorda yankılanan cızırtılı “Don’t Cry.” Bu bir insanın müzisyen olmadan yaratabileceği en kusursuz senfoni orkestrası. Mozzart’ın, Bach’inkilerden eksik yanı, kendinize has bir orkestra olması. Seyirci yalnızca kendinizsiniz. Bu daha özel kılıyor bu konçertoyu.

    Kapı çalıyor… Birileri kapıyı öfkeyle yumrukluyor. Kafamı masanın üzerine usulca koyup, geride bırakacağım sevgilimi düşünüyorum. En çok özleyeceğim şey masmavi bir çift göz olması, hayatımı yeterince iyi yaşayamadığımı gösterir gibi duruyor fakat ben bundan rahatsız değilim. Gözlerimin kapanmasına engel olamıyorum. Dudaklarımdan kendimin bile duyamadığı bir fısıltı, hafif bir tebessümle karışıp orkestraya karışıyor. Müzik daha bir derin geliyor. Daha anlamlı. Koridora vuran güneş daha bir koyulaştı gibi. Ben hala geride bırakacağım sevgilimi düşünüyorum. Güzel günlerimiz olabilirdi eğer insanlık jileti yaratmasaydı. Gözlerim biraz daha kısılıyor, biraz daha donuk bakmaya başlıyorum. Haftalardır tezgahta duran bir orkinos gibi ölü bakıyorum. Yüzüm iyice kireçleşiyor. Biri kapıyı daha da öfkeyle yumrukluyor. Sanki savaş davulları çalıyor gibi. Gözlerimin önünden minik bir kan nehri geçip burnuma değiyor. Biraz demir biraz alkol kokuyor. O nehirlerde avlanan korsanlar görmek güzel olurdu diye düşünüyorum. Konçerto, alkol, sigara, müzik, tebessüm. Mükemmel ölüyorum. Tek eksik var içimde, tutamadığım bir sıcak el. En çok özleyeceğim bir çift mavi göz.

    Kapı daha bir şiddetle vuruluyor. Ve kırıldı…
    İçeri birkaç adam giriyor tanımadığım ya da gözlerim fazla flu gördüğü için tanıyamadığım. Üzerime doğru koşarlarken artık veda vaktinin geldiğini anlayıp hafif bir tebessüm ile gözlerimi kapatıyorum. Sanki beni kovalıyorlardı da ben kapıyı yüzlerine çarptım gibi. Gözlerimi kapatırken en çok bir çift mavi gözü özleyeceğim aklıma geliyor. Gözlerim kapanıyor.

    Gerisi?
    Anlatılamayacak kadar karanlık…"