• Sabah kalktığımda hafif, korkak adımlarla merdivenlerinden indim. Kendime bir bardak su doldurup yavaşça dudaklarıma götürdüm. Soğuk su dudaklarımın kenarından süzülüyor ve sonunda halıya düşüp küçük, ıslak bir iz bırakıyordu. Başımı kaldırıp gözlerimi sabunluğun belli belirsiz ayrıntılarından alabildiğimde aynada kendimi gördüm. Yarım kalmış eski bir portre gibi hissettim kendimi. Ressam; ölü bir kızı boş, beyaz sayfalara çizmiş, fırçasının sert darbeleriyle kızı yeniden canlandırmaya çalışmıştı sanki. Paletindeki renkler genç kızın yüzünde karışmış; gözlerinin altına birkaç koyu halka, soluk bir ten ve arasına gözyaşları dolması için kurumuş dudaklar bırakmıştı. Parmaklarım benden habersizce gözümün sol yanından elmacıklarıma oradan da çeneme doğru ince bir yol çizdi. Görünmez gözyaşları gibi...
    Bir süre daha kendimi seyrettim aynada, beni diğer kızlardan farklı kılan özelliklerimi seyrettim. Onlar kadar güzel değil, onlar kadar mutlu değil...
    Pencereden baktığımda dışarıda çiseleyen yağmuru gördüm. Hiç düşünmeden paltomu üzerime geçirip dışarı çıktım. Seviyordum yağmuru; küçük damlaların yerle buluşurken çıkardığı huzurlu sesi, hafif toprak kokusunu, gözyaşlarına şefkatli bir anne gibi kollarını sarıp kaybedişini... her şeyini...
    Küçük bir yağmur damlası burnuma düştüğünde kendime engel olamayarak gülümsedim. Ellerimi uzatıp başımı geriye doğru attım ve gökyüzüne baktım. Şimdi parmak uçlarımda, elmacıklarımda ve göz kapaklarımda hissediyordum yağmuru. Kahkaha attım bu defa. Dışarıda ki onlarca insanı görmezden gelerek. Sonra koştum yol boyunca, nereye gideceğimi bilmeden. Koşarken bulanıklaşıp toprağın üzerindeki beyaz lekelermiş gibi görünen papatyaların yanından geçtim. Rüzgar saçlarımı nazikçe okşarken dudaklarım üste doğru kıvrıldı ve bir çocuk parkının yanında durdum. Sanki yeniden o küçük, pembe elbiseli, kahve saçlı kız çocuğuna dönmüştüm. Hani şu battaniyesinin altına saklanan, ayıcığına sarılıp ağlayan...
    Ses çıkarmamaya dikkat ederek yavaşça karşımda ki salıncağa doğru yürüdüm. Oturup yağmurun altında usul usul sallanmaya başladım. Kulaklarımda daha önce hiç duymadığım hafif bir melodi zarifçe dans ediyordu. Başka birisi olduğumu hayal ettim. Annesinin dizinin dibine kıvrılıp mırıltılı sesler çıkararak, hiç kabus görmeden uyuyan bir kız çocuğu mesela. Ya da gökyüzünü sahiplenmiş hayalperest, yaramaz bir oğlan. Kızıl saçlı, vahşi bir denizci. Tüm acılarını kadehine doldurmuş bir ayyaş. Menekşeler, manolyalar çizen bir ressam. Saman rengi sayfaları süsleyen bir yazar. Şifacı, orman çocuğu, ünlü bir şarkıcı...
    Kısacası mutlu birisi olduğumu hayal ettim. Gülünce dudağının kenarında küçük bir cennet oluşan genç bir kız. Ama hayal bunlar, imkansız hayaller. Hâlâ şiirim bu yüzden. Mısralarında sırlar saklayan hüzünlü bir şiir...
    Şiirim ben...
    -HATİCER🙇😌
  • Hayat ne garip değil mi. Kimseyle paylaşamadığınız eşyalarınız gün geliyor birer birer dağıtılıyor. Yokkk ben o ayakkabımı çok seviyorum veremem dediğinizi koyuyorlar önce kapının önüne, öyle dur aman diyemeden anıların bölüşülüyor. Boşuna demiyorlar dünya malı dünyada kalıyor diye. Vaktiniz varken dağıtın hafifleyin. Çünkü o gün bunlar yalnızca acınızın eşyalara dökülmüş hali oluyor.
    Bir de içinizi görseler. ' İyi misin' lafının küfür gibi geldiği, 'bir ihtiyacın var mı' nın cevabının sadece O'na olduğu ama herşeyin boğazınızda düğümlendiği içinizi ah görseler bir de.
    Ölüm var, öyle bir var ki hemde düştüğü yeri yakıp etrafını da kül eden.
    Ölümden daha beter olanı bir annenin ölmesi. cefakar fedakar anne gibi dağ gibi taş gibi bir annenin ölmesi, koyman bir mezara üstüne toprak atan evladının gözyaşıyla dikmen üstündeki sevdiği çiçeği,kapatman kapıları ve bir daha seni balkonda bir sigara yakıp beklememesi, sevdiğin adama iş çıkışı ben annemlere geçiyorum sen de oraya gel diyememen. Teklifsiz habersiz gittiğin her an sonsuz sevgiyle karşılandığın bir kapının kalmaması. Yağan her yağmurda ıslanır mı diye gözlerinin dolması
  • Sosyal medyada takip etmeyi çok sevdiğim bir sayfa var: Oyuncu Anne - Şermin Çarkacı.

    Gün içinde çocuklarıyla oynadığı oyunları, yaptığı faaliyetleri, katıldığı etkinlikleri, bahçesini, kitaplarını anlatır. Her yeni gün, yaptığı paylaşımlardan mutlaka bir şeyler öğrenirim. Sosyal medyadaki kıyafet reklamı yapan kızçelerden, ilişkilerinin her anını anlatan sevimsiz çiftlerden, çocuğunun görüntülerini reklam eden insta-annelerden oldukça farklı bir hesap.

    Ha bir de Şermin Hanım edebiyat mezunu aynı zamanda yazar. Bu nedenle paylaşımlarının birçoğu kitap ve edebiyatla da ilgili.

    Sabah sabah çenem fazla açıldı, fazla uzattım değil mi? Geçiyorum asıl mevzuya. Dün akşam bir arkadaşımla konuşurken söz deyimlerden açılmıştı, bir süre deyimlerden konuştuk. Sabah uyandığımda da Şermin Hanım'ın deyimlerle ilgili paylaşımını gördüm. Ne hoş bir tesadüf! Paylaşım aynen şöyleydi:

    Bu güzelim çiçekler "kabak çiçeği." Dolmasını yaparım ümidiyle sabah beşte kalkıp bahçeden topladım ama sadece bu kadar açmış bu sabah, dolma değil kızartma olacaklar. Sabah çok erken toplamak gerekiyormuş bu güzelleri, yoksa kapanıyorlar, o yüzden ben kalktığımda ay hala duruyor, güneş bir yandan doğmaya uğraşıyordu.

    Dün akşam internete "kabak çiçeği dolması" yazdım; pek çok sitede "kabak tadı verdi, kabak başına patladı" deyimleriyle birlikte anmışlar. Düzeltelim, dostlar o kabak, bu kabak değil. O su kabağı, susak, asma kabağı dediğimiz kabak. Eskiden içi oyulur, kurutulur ve bardak olarak kullanılırmış. Eğer iyi kurumazsa doğal olarak su içerken ağza kabak tadı verirmiş, deyim ordan geliyor. Bazı meyhanelerde de şarap ikramında şarap kadehi, şarap şişesi gibi kullanılır, kafalar güzel olup kavga mavga çıkınca "heyt ulaaan" diye kabağı birbirinin başına geçiriverirmiş sarhoşlar. İşte o zaman da kabak başına patlamış oluyor doğal olarak. (Deyimler hakkında fazla bilgi için, İskender Pala'nın İki Dirhem Bir Çekirdek kitabını edinebilirsiniz, ben pek severdim kitabı, mevzu oradan aklımda kalmış). Bu bizim çiçekler "kabak çiçeği gibi açıldı" dediğimiz deyimdeki çiçekler. Zira hep kapalılar, gece böyle açıyor, güneşi görünce kapanıyorlar. Günlük Türkçe dersimizin sonuna geldiğimize göre, müsadenizle şu çiçekleri kahvaltıya kızartma yapalım. Sofrada çocuklara da bir konu tekrarı yapacağım.
  • "Aç mısın? Dolma yaptım, ısıtayım mı?"
    Tokum aslında. Dışarıda yiyip de gelmiştim. Ama öyle bir soruyor ki insan nasıl tokum der?
    "Açım anne," diyorum. "Isıt..."