• “İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
    Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor:

    “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/4).

    Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:

    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun Suresi, 23/14).

    İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

    İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor:

    “Görmedi mi o insan; biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin Suresi, 36/77).

    İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

    İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

    İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

    Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.

    Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

    Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:

    Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitab-ı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerim'le tercüme etmiş ve Hz. Muhammed (asm) gibi bir muallim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda her bir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
  • Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
    Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas Suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen, şöyle cevap verir:

    “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas Suresi, 112/1-4)

    Birinci ayet, Allah’ın bir olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor. İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.

    Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor:

    “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 55/29)

    Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor:

    “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir.” (Bakara Suresi, 2/255 ve Âli İmran Suresi, 3/2).

    “Allah kainat’ı neden yarattı?”, “Varlığını bize bildiren deliller nelerdir?
    Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor:

    “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2)

    Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.

    Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu sırdandır.

    Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.

    Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
    Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı “tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise, görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “Hayatınızı yalnızca iki şekilde yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek.” Kur’an, bize ikinci yolu gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “Düşünmez misiniz!”, “Akletmez misiniz!”, “Akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri görmeye teşvik eder.

    Neden her insan Allah’ı gösteren ayetleri kolaylıkla göremiyor?
    Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.

    Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.

    İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eserleridir.

    Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynadığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5) Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

    Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
    İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker:

    “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Suresi, 50/6)

    Bir başka ayette ise şöyle buyurur:

    “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 30/22).

    İlk ayet, gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu. Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.

    Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller
    Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan, milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak filosu” gibi görünüyor.

    Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle: 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)

    Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin on katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir.

    Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.

    İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki, minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda, bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)

    Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir:

    “(Allah) gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir.” (Nahl Suresi, 16/3).

    “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 16/12).

    “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin Suresi, 36/40).

    “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi, 36/38).

    Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü XX. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.

    Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı gittiğini anlayacağız.

    2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken, soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an:

    “Şüphesiz Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz.” (Fatır Suresi, 35/41).

    Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey yapamıyoruz.

    Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Sadece yıldızlar değil, etrafımızda gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler, hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “(Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Suresi, 16/11).

    Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim, günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

    2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350.000 ayrı bitki türünün varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor.

    Bitki deyip geçmemeli. Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!

    Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)

    Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!

    Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor:

    “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi, 55/12,..).

    Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.

    Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.

    Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile getirmiş:

    “Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)

    Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor:

    “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Suresi, 80/24-32).

    Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
    Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem “makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı. Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.

    Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli teşhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor:

    “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/3-4).

    Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.

    Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin ediliyor.(12)

    Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor:

    “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 22/73).

    Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım:

    “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur Suresi, 52/35).

    Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder:

    “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz.” (Nahl Suresi, 16/66).

    Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.

    Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller.

    Örneğin, ineğin nasıl süt yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?

    Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.

    Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın özeti gibi:

    “Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi, mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların (elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
    “İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
    Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi çekiyor:

    “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır.” (Casiye Suresi, 45/4).

    Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:

    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Müminun Suresi, 23/14).

    İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)

    İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor:

    “Görmedi mi o insan; biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, bize apaçık bir düşman kesiliverdi?” (Yasin Suresi, 36/77).

    İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.

    İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.

    İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler” var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir “diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.

    Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.

    Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale ediyorum.

    Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:

    Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize tanıtıyor. Bu kitab-ı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerim'le tercüme etmiş ve Hz. Muhammed (asm) gibi bir muallim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda her bir şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
  • Düğün dediğiniz şeyi bir düşünsenize...
    Düğünün en önemli anı gelinle damadın merdivenlerden indiği andır değil mi?
    Evet ama aslında herkes geline bakar. Yalnızca gelin saçı denilen şey bile bakmayı hakediyor tabii... Yapılması neredeyse bir gün sürüyor. Gelinlik deseniz ayrı bir hadise... Makyaj özel yapılmış. Kirpikler beş santim uzunluğunda... Başka bir yaratık yürüyor orada. Bir saat önce gördüğünüz kızla ilgisi bile yok.
    Ama damat aynı damat.
    Düğüne gelirken giydiği elbisenin biraz daha iyisini giymiş, bir de fazladan papyon takmış.
    Aksesuar olarak binlerce yılda ancak bir kravat, bir de papyon bulabilmiş bir cinsten sözediyoruz. Nesine bakacaksın? Adamın hayatının en önemli anında üstündeki en değişik şey bu: Papyon.
    Daha birşey demiyorum.
    Onun için düğün dediğiniz şey de kadınlarla ilgilidir. Gelin, anne, kaynana, elti, hala, teyze, kız arkadaşlar... Düğünün nasıl olduğuna da karar verecek olan yine onlardır.
    Şimdi bana kızmaya başlayacaksınız ama çocuk doğum gün­leri bile öyle değil mi?
    Verilen partinin çocukla ne derece ilgisi var bilemiyorum.
    Çünkü çocuklar zaten öyle bir giydirilip süsleniyor ki (tabii kız çocukları özellikle) dağıtıp yerlerde yuvarlanacak bir halleri yok.
    Bir de annelere bakın. Kızın doğumgünü mü yoksa annenin bekarlığa veda partisi mi belli değil.
    Kadınlarla tiyatronun bağlantısı var derken boşa konuşmu­ yorum. Bunların hepsi bir gösteri. Sahneleniyor ve sonunda alkış bekleniyor.
    Kesinlikle kadınlar oyuncudur filan demek istemiyorum.
    Ağzımdan yel alsın. Hatta denilebilir ki sıradan bir kadın bile hayatının belli günlerinde kendiliğinden bir sanatçıdır.
  • Ne zaman nankörlük yaptığımı fark etsem ya da ne zaman istediğim şeylerin neden olmadığını sorgulasam biraz kendimle cebelleşir ama en sonunda içimde asla susmayan o sesi duyarım, hani şu herkesi kandırıp kendimizi kandıramadığımız ses. Allah herkese tutunacak bir dal veriyor herkesin mutlaka sevgisini yüklediği birileri vardır eş dost anne baba, ya da Allah kendisinin varlığını o kadar benimsetir ki başka hiç kimsenin seni sevmesini beklemezsin ki keşke erişebilsek o seviyeye… Her şeyi susturup sadece o sesi duymaya başladığımda kendime şunu soruyorum istediğin, olmadığı için şikayet ettiğin veya hayal kırıklığına uğradığın her şeyin yerini olsun diye değer verdiklerinle değiştirebilir misin? Onların varlığı, yokluğunu çektiğin her şeydan daha üstün değil mi? Ee üstün, o zaman sadece hamd et sadece şükret. Evet olana razı olmak gerekiyor ama bu ne polyannacılık oynayın demek ne de dua etmeyi bırakın,sadece nankörlüğümüz olacak olanların da olmasına engel olabilir demek. Hatırlatın kendinize verilen güzellikleri sürekli hatırlatın, çünkü unutmaya çok meyilliyiz.
  • İslâm'ın insanın yaratılışı konusundaki görüşlerinden şu netice çıkarabilmemiz mümkündür:
    1) bütün insanlar eşit değildir ama kardeştirler. eşitlik ve kardeşlik arasında bir fark vardır. eşitlik medeni ve yasal bir terimdir. ama kardeşlik, bütün insanların ortak tabiatını kabul eden bir terimdir. deri ve renkleri ne olursa olsun soylar aynı kökendendir.
    2) erkek ve kadın eşitliği demek, her iki cinsin de aynı menşe'den oluşu ve aynı zamanda aynı Yaratıcı tarafından yaratılışı demektir. her bakımdan aynı kalıtımla (zihni ve bedensel özelliklere sahiptirler. bir soydan ve aynı ebeveyne (anne-babaya) sahip kardeş gibidirler.
    3) bilgisi ve bilimsel niteliği sebebiyle insan meleklerden üstündür. zira, insan bütün meleklerin kendisine secde etmeye mecbur oldukları "isimler"i öğrenmiştir.
    4) insanın balçık ile Allah'ın ruhundan yaratılmış olması ve ona özgür irade verilmesi her iki kutbu seçme özgürlüğünü kazandırmıştır. irade sahibi olmak onu özgür fakat sorumlu yapar. bu sebeple İslami görüş noktasından hareket edildiğinde, insan kaderinden sorumlu tek yaratıktır. bu dünyada Allah'ın verdiği görevi başarıp/ yeryüzündeki temsilcisi olmalıdır. "îsimler"i insan bilir. bence, Allah'ın isimleri öğretmesi, insanın gelişen bilimsel gerçekleri anlayıp idrak etmesi demektir.
  • Cenâb-ı Allah'ın, "İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık" (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir.

    Kur'ân-ı Kerîm âyetlerindeki uyum ve incelikler başlı başına birer mucizedir. İfadelerindeki cezalet, letafet ve olağan dışılık, asırlardır yazılmakta olan i'caz ve belağat kitaplarında ortaya konulmuştur. Biz de bu yazımızda, Kur'an'ul-Mucizü'l-Beyan'ın i'caz ve belağatına örnek teşkil edecek birçok âyetinin yanı sıra onun sadece bir harfi üzerinden emsalsizliği ve mucizeliğine işaret etmeye çalışacağız.

    Anne çocuk münasebeti hiçbir ilişkiye benzememektedir. O çok ayrıcalıklı ve farklı bir münasebet biçimidir. Bu durum hem anneler için hem de çocukları için böyledir. Hz. Meryem ile Hz. İsa (a.s.) arasındaki anne-oğul münasebeti ise mucizevî ve İlâhîdir. Kur'ân-ı Kerîm açısından konunun kendisi ve ele alınış şekli benzersizdir. Yüce Kitabımız bu benzersizliği bazen Hz. Meryem üzerinden bazen de Hz. İsa (a.s.) üzerinden bazen de her ikisi üzerinden gerçekleştirir.

    Kur'ân-ı Kerîm; Hz. Meryem'in nazenin bir çiçek gibi yetiştirilmesi sadedinde (وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً) "Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi"1 telmihini kullanır. Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın bu ifadesindeki i'caz, aynı şekilde ( فَنَفَخْنَا فِيهَا (فِيهِ) مِنْ رُوحِنَا ) "Biz ona Ruhumuzdan üfledik" 2 ifadesi ile örtüşmektedir. Biz bu yazıda, kadınlık âleminin iftiharı Hz. Meryem Validemiz'in Hz. İsa'ya hamile kalışını sadece bu iki Kur'ânî ifade üzerinden ele almaya çalışacağız.

    Hz. Meryem validemiz, Kur'ân-ı Kerîm'de (مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ) ifadesi ile bir kere, (مَرْيَمُ) ifadesi olarak on defa, (عِيسَي بْنُ مَرْيَمَ) şeklinde ise yirmi üç kere olmak üzere toplamda otuz dört kez geçmektedir. Ancak Hz. Meryem'in ele alındığı iki sûre dikkat çekmektedir. Bunlar Meryem ile Âl-i İmran sûreleridir. Büyük nebi Hz. Mesih için Kur'ân-ı Kerîm'de müstakil bir sure bulunmazken annesi Hz. Meryem'in adının müstakil bir sûreye isim olması dikkat çekicidir.

    Yine bir başka dikkat çekici husus da Hz. Meryem'in babası olan İmran ve onun ailesiyle ilgilidir.3 Hz. Meryem hakkındaki âyetlerin, babası tarafından değil de annesi tarafından dile getirilmesi de kayda değer bir husustur. İfade edildiğine göre Hz. Meryem henüz annesinin karnında iken babası İmran vefat etmiştir. Dolayısıyla onunla ilgilenmek hâliyle annesi Hanne'ye kalmıştı.4 Sûrenin ilgili bilgilerinin verildiği bölümde, Hz. Meryem'in Allah'a adanması, duasının kabul edilmesi, adını Meryem olarak koyması, Şeytan'dan Allah'a sığınması gibi anlatımlar baba İmran'ın ağzından değil de hep annenin (Hanne) ağzından sunulmaktadır.

    Şimdi bu iki sureye biraz daha ayrıntılı bakalım:

    Meryem Sûresi, Mekke döneminde (muhtemelen) risâletin beşinci veya altıncı yılında Habeşistan hicretinin öncesinde nazil olmuştur. Sûre iki bölümden oluşmaktadır. İlk altmış beş âyet Hz. Meryem ve çevresiyle alâkalı iken 66-98 âyetler arasındaki ikinci bölümde ise, öğüt ve uyarılara yer verilmektedir. Nüzul zamanı dikkate alındığında Meryem Sûresi'nin bir Hristiyan ülkesi olan Habeşistan'a hicret edecek Müslümanları bilgilendirme ve hazırlama niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır. Sûrenin üslûbu (özellikle ilk kırk âyetinde) İslâm'ın görüşünü ortaya koymaktadır. Nitekim Habeşistan'a hicret eden Müslümanların öncüsü Cafer b. Ebu Talip, Habeş Kralı Ashame en-Necâşî'nin huzurunda Meryem Sûresi'nin Hz. Yahya ve İsa'dan bahseden ilk kısımlarını okumuş, bu âyetlerin mânevî tesirinde kalan kral gözyaşlarına mâni olamamıştır.5

    Âl-i İmran Sûresi'nde geçen İmran için, kaynaklar iki ayrı İmran'dan bahsetmektedir. Bunlardan ilki Hz. Musa ve Hz. Harun'un babası, ikincisi Hz. Meryem'in babasıdır.6 Âl-i İmran Sûresi 33. âyette adı geçen İmran'ın bu ikisinden hangisi olduğu hususu ihtilâflı olsa da, daha sonraki âyetlerin özellikle Hz. Meryem'in iffeti ve Hz. İsa'nın peygamberliği ile ilgili oluşu, söz konusu İmran'ın Hz. Meryem'in babası İmran olmasını gerektirmektedir.

    Bu bilgilerden sonra, Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Meryem hakkında kullandığı iki mucizevî ifade biçimi üzerinde durabiliriz. Bu âyetler yukarıda da belirtildiği gibi, Âl-i İmran Sûresi 37. âyeti ile Enbiya Sûresi 91 ve Tahrim Sûresi 12. âyetleridir.Âl-i İmran Sûresi'nde geçen "وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً" âyeti Hâk Tealâ tarafından bir kız çocuğu için söylenebilecek en etkileyici ve kalbe tesir eden bir ifade olması yönüyle muhteşemdir. Çünkü İmran'ın karısı karnındaki bebeği Allah'a adarken onun erkek olacağını umuyordu. Bu beklentiyle böyle bir adakta bulunmuştu. Ancak hamlini vaz' ettiğinde gelenin kız olduğunu gördü. Artık yapacak bir şey yoktu. Kızını Allah'a adayacaktı. Onu özenle yetiştirdi. Zaten çocuk yetiştirilmesinde kız çocukları ayrı bir ihtimam istemektedir. Kur'ân bunu ifade için seçilebilecek en muhteşem ifadeyi seçmiştir. وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً "Onu bir bitki/çiçek gibi yetiştirdi."7

    Her ne kadar Kur'ân-ı Kerîm, "Allah sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir."8 gibi âyetlerde bütün insanların bir bitki gibi yerden bitirildiğini beyan etmişse de, burada özel olarak Hz. Meryem için "güzel bir bitki gibi" yetiştirilmekten söz edilmektedir. Diğer âyetten farklı olarak toprakla herhangi bir bağdan söz edilmemektedir. Bu durum bize Hz. Meryem'in, diğer insanlardan ve diğer bütün kadınlardan farklı bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Öte yandan وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً âyetini yorumlayan müfessirler bu konuda farklı şeyler söylemişlerdir: Rabbi onu tam olgun bir kadın olması için güzel bir bitki gibi büyütüp yetiştirdi9 diyenlerin yanı sıra, Hz. Meryem'e uygulanan özel ve güzel bir terbiyeden mecazdır10 diyenler de olmuştur.

    Yine bazı müfessirler âyeti tefsir ederken din ve dünya ayrımını belirterek, diğer çocukların bir yılda büyüdüğü kadar Hz. Meryem'in bir günde büyütülmesi ile onun iffet, namus ve Allah'a itaat mânâsında yaşadığı olgunluğa dikkat çekmişlerdir. Burada hemen ifade etmek gerekir ki, bu yaklaşım tarzı akla uzak bir izah şeklidir. Öte yandan Hz. Meryem'in fizikî güzelliğine işaret ettiğini11 söyleyenler olduğu gibi, Hz. Meryem'in büyütülmesinden maksadın hayırda, rızıkta, muvaffakiyette hem ruh hem de cesedi kapsayacak şekilde terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi olduğunu beyan edenler de olmuştur.12 Hz. Meryem'e hasredilen bu i'cazlı ifadeden sonra şimdi de yine Hz. Meryem hakkında kullanılan, ilk plânda tenakuz varmış gibi görünen ve fakat büyük bir mucizeye işaret eden Enbiya ve Tahrim sûrelerindeki ifadeler üzerinde duralım.

    Zamir Farklılığındaki Mucizevîlik

    Enbiya Sûresi'nin 91. âyetinin ilk bölümü ile Tahrim Sûresi'nin 12. âyeti birbirine benzemektedir. Enbiya Sûresi'nde şöyle buyrulmaktadır: وَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَافِيهَا مِنْ رُوحِنَا "Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an). Biz ona ruhumuzdan üfledik." Burada Hz. Meryem'in adı açıkça zikredilmemiştir. Ancak Tahrim Sûresi'nde şöyle bir tablo görmekteyiz: وَ مَرْيَمَ بِنْتَ عِمْرَانَ اَلَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا وَ صَدَقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَ كُتُبِهِ. "İffetini korumuş olan İmran kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi). Biz ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi."

    Her iki âyette de ortak bir ifade geçmektedir. Birinde فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا ifadesi13 kullanılırken, diğer âyette zamirin değişmesiyle14 فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَاşeklinde geçmektedir. Tahrim Sûresi'nde hem Hz. Meryem'in adı, hem de İmran'ın kızı olduğu açıkça belirtilmiş, kalan bölümde ise "namusunu koruması ve kendisine Allah'ın katından ruh üflenmiş olması" zikredilmiştir. Bu ifadeler Enbiya Sûresi ile tamamen uygunluk arz etmiştir. İşte bu uygunluk sebebiyle söz konusu bu iki âyette de kastedilen kadının Hz. Meryem oluşunda herhangi bir şüphe kalmamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de namusu ve iffeti ile yüceltilen Hz. Meryem Validemiz'in bu durumu, yine kendi adının verildiği sûrede Cebrail'in ona bir çocuk vermek üzere gelen bir insan olarak görünmesi üzerine Hz. Meryem'in verdiği edep dolu cevap kayda değerdir.

    Bu iki âyette işaret edilen husus; Cenab-ı Hakk'ın, keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde ruhundan Hz. Meryem'e üflemesi ve onun da Hz. İsa'ya hamile kalmasıdır. Açıkça görüleceği gibi Enbiya Sûresi'nde geçen bütün zamirler (هَا şeklinde) müennestir. Dolayısıyla Hz. Meryem'e işaret ettiği açıktır. Ancak ikinci âyette aynı açıklık söz konusu değildir. Tahrim Sûresi'nde geçen aynı ifadede zamir değişmektedir. Buradaki zamir müzekkerlik (ه şeklinde) zamiridir.

    Tahrim Sûresi'nin 12. âyetinde Hz. Meryem'e ruhun üflenmesinden söz eden: فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا "Biz, ona ruhumuzdan üfledik." şeklindeki cümle için, kıraat farklılığından kaynaklanmakta diyenler olmuştur.15 Yani buna göre buradaki ifade aslında فِيهَا mânâsındadır, denilmiştir. Buradaki zamirin Hz. İsa'ya16 veya Hz. Cebrail'e17raci olduğunu söyleyenler de vardır. Söz konusu bu âyetin tefsiriyle alâkalı bazı müfessirler hiçbir şey söylemezken18 bazıları da sadece zamirin müennesliğine vurgu yapmakla yetinmişlerdir.19

    Netice olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamirin (فِيهِ) irca edileceği yer konusunda ittifak yoktur. Öte yandan bazıları da bu üflemenin yapıldığı yerin "elbisenin yakası" diye yorumlamak suretiyle zamiri (جَيْبٌ) ifadesine irca etmişlerdir.20 Bu yoruma ilâve olarak (جَيْبٌ) ifadesinin takdirinde (فَرْجٌ) kelimesinin bulunduğunu ifade eden pek çok müfessir vardır.21 Buna göre âyetteki فَرْجٌ kelimesiyle gerçek mânâsı kastedilmiştir. Zîrâ Hz. Meryem Validemiz'e zina iftirasında bulunulmuştur. Bu sebeple müzekkerlik zamiri فِي عِيسَي "İsa'da" mânâsını havi olurken, müenneslik şeklindeki okuyuşta da mânâ: فِي نَفْسِ عِيسَي yani"İsa'nın nefsinde" şeklinde değerlendirilmiştir. Çünkü nefs kelimesi müennestir.22

    Bu iki âyet üzerine işarî, tasavvufî, fıkhî ve daha pek çok tefsir ve müfessir yorum yapmış ve çeşitli mânâlar çıkarmıştır. Ancak bunların arasında meseleye bakış açısındaki farklılığıyla en enfes yorum allame Hamdi Yazır'a aittir. Onun bu meselede söyledikleri çok önemli Kur'ânî bir mucizeye de işaret etmektedir: "Demek ki bir erkeğin sulbünde (belinde) meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem'in rahminde ikisi de öyle bir Rabbâni emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o nefha anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, ( وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَيكِ عَلَي نِسَاءِ الْعَالَمِينَ- "Seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti." 23) buyrulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı. Bu âyette Meryem'in hem kadın hem erkek vasfıyla tasvir edilmesi bize bu mânâyı anlatan bir delil gibi görünmüştür." 24

    Her iki sure-i celiledeki zamir farklılığının izahının anlaşılması noktasında Elmalılı'nın yaptığı bu enfes açıklama çok önemli bir mucizeye işaret etmektedir. Ayrıca وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَنًا âyetini anlama konusunda önemli bir bilgi desteği de sağlamaktadır. Bu mucize de şudur:

    Bilindiği gibi Arapçada kural olarak, kadınla ilgili bir zamir kullanıldığında o zamirin müennes (dişi) olması zorunludur. Çünkü dil açısından müenneslik (dişilik) ve müzekkerlik (erillik) bir esastır. Arap grameri bu mantık üzerine kurulmuştur. Nitekim Enbiya Sûresi'nde Hz. Meryem'den söz eden âyette bütün zamirler "müennes" olarak kullanılmıştır. Meselâ (اَلَّتِي (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا ve (فِيهَا) kelimelerinde bunu açıkça görmek mümkündür.

    Ancak Tahrim Sûresi'nde ise istisnai bir durum vardır. Bütün kelimeler ve zamirler müennes olmasına rağmen istisnai bir ifade bulunmaktadır. Meselâ (مَرْيَمَ) (بِنْتَ), (اَلَّتِي), (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا), (صَدَقَتْ), (رَبِّهَا)kelimeleri arasında bulunan (فِيهِ) ifadesi dikkat çekicidir. Yani aynı konuyla ilgili olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamir bu defa erkek olarak kullanılmıştır.

    Hamdi Yazır merhum, zamirin ait olduğu kelimeyi tayinde sıkıntıyı çözmüş görünmektedir. Ona göre Hz. Meryem'in üreme sisteminde İlâhî bir mucize eseri olarak hem erkek üreme hücresi hem de kadının rahminde yumurtalık hücresi bulunduğu ifade edilmiş olmaktadır. Yani gerek (فِيهَا) ifadesi gerekse (فِيهِ) ifadesinin her ikisi de Hz. Meryem Validemiz'e racidir. Dolayısıyla bakire Hz. Meryem Validemiz'in rahminde her ikisinin de bulunması büyük bir yaradılış mucizesidir. Ona göre Hz. Meryem o üfürülme ânında hem dişi hem de erkek özelliğini toplayan fevkalâde bir seçimle âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendisine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı.25 Öte yandan önceki yorumlardan çok farklı bir açıklama getiren Yazır, "ferç" kelimesinin, hem erkek hem de kadınlar için kullanılabildiğine dikkat çekerek esasında bu kelimenin kullanımının mecazî olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Cebrail'in aşağıdan değil, yukarıdan yani gömleğin yakasından nefhasından gebeliğin kabarmasından kinaye şeklinde yorumlaması da orijinal bir tespittir.26

    Hz. Meryem'in Hz. İsa'nın doğumuyla ilgili "ilmü'n-nebatât"ın verileri, hiç şüphesiz konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Yani bitkilerin döllenmesi ve bu konudaki gelişmeler meselemizi ışık tutacak mahiyettedir. Teferruatına burada girecek değiliz. Ancak (اَلرِّيحُ - Rüzgâr) ve (اَلرُّوحُ -Ruh) kelimelerinin etimolojik özellikleri arasındaki yakın münasebet ve irtibat konu üzerinde ayrıca düşünmeyi gerektirecek hususiyetler taşımaktadır. Biz şu kadarla iktifa ifade etmeliyiz ki, müfessirlerin zamir farklılığını açıklama konusundaki söylemler arasında en makul ve akla yatkın olan izah Elmalılı merhumun yaptığı açıklamadır. Ayrıca bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm rüzgârların aşılayıcılığından bahsetmektedir.27 Dolayısıyla rüzgârlar, bitkilerdeki tohumları birbiriyle buluşturur, böylece tohumlanma gerçekleşmiş olur. Rüzgârların, farklı köklerden beslenen ya da farklı gövdelerdeki tohumların birleştirilmesi neticesinde meydana gelen tesir ne ise, Hz. Meryem Validemiz'in hamile kalışında Hz. Cebrail'in nefhası da böyle bir şey olmalıdır. Netice olarak, Hz. İsa'nın dünyaya gelişi hâdisesinin asıl mucize yönü muhtemelen Hz. Meryem'in bir bitki gibi kendi kendini dölleyen bir sistemle yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple olsa gerek ki, Kur'ân-ı Kerîm'de, Âl-i İmran Sûresi'nde "dünya kadınlarının tümünden üstün"28 bir özelliğe sahip olarak yaratılması eşsiz ve benzersiz bir mucizeye işaret etmektedir.

    Dipnotlar

    1. Al-i İmran, 3/37

    2. Enbiya, 21/91; Tahrim, 66/12

    3. Al-i İmran, 3/35; Tahrim, 66/12

    4. Fahreddin er-Razi, et-Tefsirü'l-Kebir, DaruİhyauTürasi'l-Arabiy, Beyrut, Ths. VIII, 24-25

    5. Celaleddin es-Suyuti, Dürrü'l-Mensur fi't-Tefsir bi'l-Me'sur, Kahire, 2003, X, 5.

    6. Ayrıntılı bilgi için bkz. Aydın, Mehmet, "Taberi Tefsirinde ki Hristiyanlığa Bir Bakış", Müslümanlar ve Diğer Din mensupları Müslümanları Diğer Din mensuplarıyla İlişkilerinde Temel Yaklaşımlar, Ankara, 2004, s. 197

    7. Al-i İmran, 3/37

    8. Nuh, 71/17

    9. Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiü'l-Beyan An Te'viliÂyi'l-Kur'an, Kahire, 2001, V, 344.

    10. Zemahşeri, Ebu'l Kasım Carullah b. Ömer, Hakaiku't-Tenzil veUyunü'l-Ekavil fi Vücuhi't-Tenzil, Beyrut, Thsz. age., I, 427.

    11. Razi, Mefatih, VIII, 29.

    12. Reşid Rıza, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Hakim, Kahire, 1947, III, 292.

    13. Enbiya, 21/91

    14. Tahrim, 66/12

    15. Zemahşeri,Keşşaf, IV, 132.

    16. Ebu Ali b. Hasan et-Tabresi, Mecmau'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, Beyrut, 1994, X, 58.

    17. Taberi, el-Cami, XXIII, 116.

    18. Muhammed Hüseyin et-Tabatabai, el-Mîzan fi Tefsir-i'l-Kur'an, Tahran, 1952, XIX, 300; Muhammed Cemalüddinel-Kasımi, Mehasinü't-Te'vil, Kahire, ts., XVI, 5869.

    19. Ebu's-Suud el-İmadi, İrşadu'l-Akli's-Selim İlaMezaye'l-Kur'ani'l-Kerim, Thsz.990, VIII, 270.

    20. Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi liAhkâmi'l-Kur'an, Beyrut, 1985, XVIII, 203.

    21. Zemahşeri, age., IV, 132; Ebu'l-Fidaİsmailİbn-i Kesir, Tefsiru'l-Kur ani'l-Azim, Kahire, 2000, XIV, 67; Muhammed ibn Alib. Muhammed eş-Şevkani, Fethu'l-Kadir el-Cami' Beyne Fenni'r-Rivayeve'd-DirayeMinİlmi 't-Tefsir,Beyrut, 2007, 1509;

    22. Razi, Mefatih, XXX, 50.

    23. Al-i İmrân, 3/42

    24. Bkz. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1979, c. VII, s. 5133-5135

    25. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    26. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    27. Hıcr, 15/22

    28. Al-i İmran, 3/42