• Ben ihtiyarın biriyim şüphesiz. Hüzünlüyüm ve hüzün vericiyim...

    ... Dinleyin! Size bir anne öğüdü vereceğim: yalvarır gibi, dua eder gibi veriyorum size bu öğüdü... Kendi yüreğinizden gayri hiç kimseyi dinlemeyin hayatta! Ve kendi içinizden yükselen sesin ilham ettiği gibi yaşayın! Insanlar hiçbir şey bilmez, birazcık doğru olan hiçbir şey söyleyemezler... dinlemeyin onları!
  • 288 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    "Masallar bilge arkadaşlar gibidirler. Sana gelmelerinin bir sebebi vardır."

    Kitapta, dünyanın dört bir yanından gelen, pek çok farklı gelenekten toplanmış bilgelik hazineleri yer alıyor. Hepsi kıssadan hisse şeklinde masallar...
    Her birinin sonunda, masalda verilen öğüdü hayatımızda uygulayabilmemiz için alıştırma/etkinlik tavsiyesi de verilmiş. Her zaman alınıp rastgele bir sayfa açıp tekrar okunabilecek bir kitap. Çok sevdim.
    Herkese tavsiye ederim.
    Anne babalara ve öğretmenlere ısrarla tavsiye ederim...
  • Bir anne öğüdü
    Bak evladım;dünya,kedi gibidir,eğer sen onun peşinden gidersen,kaçar ama sen ,müstağni (kanaatkar) durursan o zaten peşinden gelecektir Sen talep etme...
  • Roquentin
    Roquentin Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri'ni inceledi.
    535 syf.
    ·27 günde·Beğendi·10/10
    Üniversitede her dönem zorunlu felsefe derslerimiz vardı zaten ilgim de olduğu için keyifle geçerdi dersler ama bu kitabı bilmiyor olmak beni gerçekten üzdü ve kesinlikle büyük bir eksiklik hissettim.
    Yıllar sonra bu açığı kapatmış olmak bir nebze rahatlatıyor.

    Kitap Tayfun ‘un paylaşımlarından dikkatimi çekti -adam kitabı olduğu gibi yazmaya başlayınca-, baktım çok güzel alıntılar paylaşıyor, sonrasında işleri kendisini taciz etme boyutuna kadar getirerek kitabı kendime aldırmayı başardım. Karşılığında gül gibi Huzursuzluğun Kitabı’nı da verdim ama olsun:)

    Kitapla ilgili söylemek konuşmak istediğim çok şey var, resmen bir ayımı keyifle, bir dolu bilgiyle, sanatla geçirmeme neden oldu, bu anlamda çok mutluyum.
    Tayfun ‘un kitaba dair yazdığı inceleme yarı akademik ve daha düzenli olduğu için aradaki dedikodu ve enstantaneleri yazmayı kendime daha uygun buldum, bu hem kendime not hem de okuma yaparken beslenecek kaynakları da görmek için güzel bir fırsat diye düşündüm. Kitap içinde bazı alıntılar yapmak da istedim ama yine Tayfun bütün kitabı yazdığı için onun alıntılarını kullanacağım, kendimce adamdan habersiz grup çalışması yaptım.
    Esinlerimle…

    Oldum olası büyük insanların “büyük olma” hikayeleri beni çok etkiler, hayatlarına dair özel bilgileri bilmek hem ortamlarda bilge cakası satmama hem de okuduğum, izlediğim gördüğüm ne varsa onu daha da benimsememe sebep oluyor. Şimdi sevgili Laertios’un bu kitabı “felsefesever bir hanıma” –yani bana- yazarak kendimi dahil edip daldım olaya. :) Kitap o kadar keyifli ki, bu felsefe kitabından asla sıkılmaz insan –cahiller hariç-. Ayrıca MÖ yaşamış insanların spoilerı olmaz, felsefe severler bu kitapla ilgili yazımı okuyup daha keyfine varmak isterse kitabı alır, gözünde büyütenler yine yazımı okuyup keyfini alır ona da yeter.:)

    84 Filozofun yaşamları ve öğretilerini muazzam bir çalışma ile -ki bu zamana kadar gelmiş en kapsamlı araştırma da buymuş- bize getiren Diogenes Laertios burdan sana selam olsun, kral adamsın.

    Kitapta beni çeken öğretilerinden ziyade filozofların yaşamları elbette, öğretileri okulda öğrendik yeter. Mesela Efes’e gittiğim zaman orda Herakleitos’ların Sokrates’lerin ortamına dair izler bulduğumda çok sevinirdim, kendimce ortamlar oluşturur, yolda Aristo’ya takılır, Pisagor’a kafa tutardım. Şimdi gerçek yüzlerini gördüm, sandığımdan daha eğlenceli bir ortam varmış.
    Ayrıca 84 tane filozof var maalesef her birine gerekli değeri verememiş olabilirim, şimdiden ismini geçiremediklerimden özür diliyor, başlıyorum.

    1. KİTAP
    Felsefenin iki başlangıcı varmış birini Anaksimandros diğerini de Pythagoras başlatmış, ama Anaksimandros Thales’in öğrencisi olduğuna göre aslında bizim Su bükücü Thales’in başlatmış olması gerekmez miydi eyyy Laertios!
    Neyse ilk kitapta hakikatin kaynağını arayan 11 adet filozofumuz var. Kendi popülist listemi yaptığım için hepsinin ismini geçiremeyeceğim.

    Bilgelerin bilgesi, idolüm; Thales, kendisi zamanının saygı gören, büyük gösterilen 7 bilgesinden biri sayılırmış.
    Thales’e neden çocuk sahibi olmuyorsun diyorlar, reis diyor ki “Çocukları çok sevdiğim için”. Buradaki inceyi anlayıp düzgün üreselerdi ama neyse.:)
    Anası evlen artık oğul vaktidir diye darlıyormuş, o da daha zamanı değil daha okuyup iş bulacam, askerlik, kpss falan derken kaçınıyormuş, yaşı ilerledikten sonra anne yine sıkıştırınca demiş “Anam, artık zamanı değildir”. Böyle güzel kafa görmedim.

    Evrenin, doğanın üzerine konuşan ilk kişinin 7 bilgelerden gökbilimci Thales olduğu söylenir hatta ruhun ölümsüz olduğunu da ilk o söylemiş. Yetinmemiş her şeyin başlangıcı sudur demiş ve taa şimdi bile kullandığımız yılı 365 güne bölmeyi, yıl içindeki mevsimleri de o bulmuş.
    Sana çok şey borçluyuz Thales, esinlerle, sevgilerle…
    Thales’e sorarlar sence kim mutludur? diye;
    “Bedence sağlıklı, ruhça becerikli, yaratılışça eğitimli olan” demiş. “Kendini tanı!”

    Bir sonraki adamım Solon.
    Köleliğin kaldırılmasını isteyen, hacizleri kaldıran Solon, sağlam yasalar koymuş, az biraz gereksiz savaşçı ama gerek Homeros koruyuculuğu gerek demokrasi, eşitlik ve adalete olan inancı, sosyal devlet çalışmaları takdire şayan.
    Haksızlığa uğramayanın da uğrayan kadar sesinin çıkması gerektiğine inanan sevgili Solon; SENCİYİZ. Tanrı ve yasaların halk iyi yönetiliyorsa bir anlamı olduğunu söylediğin için sana madalyamı takıyor, 80 yaşına kadar yaşamak isteğini gerçekleştirdiğin için de seviniyorum.

    Sıradaki reis: Khilon.
    Cinsiyetçi bir iki söyleminin dışında o da çok tatliş. Diyor ki; "Kefil ol, al başına belayı."

    Yumruk dövüşünde birinci olan oğluna sevinirken kalbi dayanmamış da ölmüş. Geride şu güzel öğütleri bırakmış.
    “Dostlarının mutsuzluğunda, mutluluğunda olduğundan daha hızlı koş!”
    “Dilin aklının önünde koşmasın.”

    Pittakos; nasıl bir yüce gönüllülük bu. Oğlunu öldüreni yanına getirdiklerinde "Bağışlamak öç almaktan iyidir" diyerek onu serbest bırakmış. Doğaya, varlığa, insanlığa saygın bir reismiş. Zorluklar çıkmadan önlem almaya akıl işi diyor taaa MÖ 640'larda, şimdikilere gel de anlat.
    Şu öğüdü de direkt bana vermiş gibi;
    “ Yapmayı düşündüğün şeyi önceden söyleme; çünkü başaramazsan, gülünç olursun.”

    Dava yürütürken yüreği daha fazla dayanamayan Bias var bir de; savunduğu davayı kazanınca ölmüş. İnsanlar için en tatlı şey nedir demişler o da “umut” demiş, daha iyi bir cevap olamazdı be Bias.

    Periandros denilen ruh hastasını anmak istemiyorum da bu kadar vahşi, beyinsiz bir adamın bilge olarak anılmasını anlamadığım için yazdım; şiddet düşkünü, ahlaksız, katil, ruh hastası.

    2. KİTAP
    Ya bu ikinci kitap efsane, kimler kimler yok ki; İyon Felsefesi’nin kurucusu Thales’in öğrencisi, ana ilkeyi sonsuzluk olarak belirleyen; Anaksimandros, hava ve sonsuzluk diyen Anaksimenes, maddeye us bağlayan Anaksagoras, oluşu sıcak ve soğuğa bağlayan Arkhelaos, Yalınayak Sokrates, onun öğrencisi Ksenophon, mizahı bulan, atar gider reis; ARİSTİPPOS ve diğerleri…

    Sokrates;
    Yaşam hakkında konuşan ve filozoflar içinde ölüme mahkum edilerek ölen ilk filozoftur. Bu kadar bilinmesine hakkında onlarca kitap yazılıp üstüne konuşulmasına rağmen bir tane bile kitabı olmaması üzücü, ama biz onu sokak sokak gezip herkese sorular sorması ve insanların aklına bir ışık yakarak düşünmeye çalıştırmasıyla tanırız. Tabii bu uğurda nice tartışmalar yaşıyor, bir araba yumruk yiyor, saçı başı yolunuyor hatta çoğu zaman alaya alınıyormuş ama o sabırla dayanıyor, yoluna devam ediyormuş. Amacı insanları düşünmekten vazgeçirmek değil , doğruyu bulup ortaya çıkarmak. Sağlam ruhlu ve halk yanlısı bir insanmış, cağnım Sokrates.

    Sokrates’in en önemli özelliği sade yaşam biçimiyle övünmesi ve ders verdiklerinden para almamasıymış. Buna dikkat, burası çokomelli, öğrencilerine örnek olması gereken bir davranış. İnsanın bilmediği bir şeyi öğrenmesinin doğal olduğunu söylemiş, yaşlılığında da lir çalmayı öğrenmiş bu da bizi o meşhur sözüne götürüyor: “ Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”

    Sokrates’in eşinden yana muzdarip olduğunu bir çok hikayeden biliriz, Sokrataes’e sormuşlar; Evlenmeli mi evlenmemeli mi, diye, “Hangisini yaparsan, yap pişman olacaksın” demiş:)
    Karısı “Haksız yere ölüyorsun” demesi üzerine, “Haklı yere mi öldürülmemi isterdin?” demiş reis.

    Bir de Yiğit Özgür’ün çizdiği bir karikatürü koyayım, bayılıyorum. :)
    https://hizliresim.com/3c8xCt

    Roquentin’den buraya kadar okuyanlar için de dev hizmet. Ülkemizin büyük tiyatro sanatçısı, Nazım’dan sorumlu sanat bakanımız; Genco Erkal, korona sebebiyle evde kalan tiyatro severlere geçmişte oynadığı oyunlarının bazılarını youtube’a koydu, bunların arasında konumuza ilişkin enfes performansıyla “Yalınayak Sokrates”i de var, mükemmel bir oyun, hele bu kitabı da okuduktan sonra cila gibi geldi. İzleyiniz.
    https://www.youtube.com/...y72G0ITiUc&t=10s

    Bütün insanların en bilgesi Sokrates’i dinsizlik ve gençlerin ahlakını bozmaktan ölüme mahkum etmişler, kendisi beş drakhme ödeyip yaptığı hizmetlerden kendisine maaş bağlamalarını da talep edince resmen uyuz oldukları, kendisine cevap yetiştiremedikleri için baldıran zehri ile ölmesine karar vermişler. Yalnız unutulmasın “fikirlere zehir işlemez” sevgili Atinalılar. O oy veren zavallıları hatırlamıyoruz ama MÖ 399’da öldürdüğünüz Sokrates’i çok iyi tanıyoruz.

    Veeeee gelelim adamım Aristippos’a
    Adam dünyaya laf sokmak ve felsefeyle geçinmek için gelmiş, Sokrates'in öğrencisi olması dışında o konuda bir sorun yok tabii, daha önce demiştim Sokrates’in önemli öğretisi bu işi para karşılığında yapmamak. Sokratesçiler arasında para alan ve hocasına da para yollayan ilk sofistmiş. Sokrates de itiraz ediyor “Bu kadar para nerden ? diye, “Sen şu birazcık parayı nerden elde ettinse ordan.”:)

    Yerine, zamanına, adamına göre davranmayı bilir, her durumda ustaca rol yaparmış. Kitapta ona dair bölümlerin hepsi şahane, şöyle Krene Antik Kenti’nde oturup birkaç kişi bu bölümleri okuyup makara yapmayı çok isterdim. Hatta keşke günümüze kalmış olsa bu kitabın en çok kullanılan kaynakçalarından biri olan Aristipposcuğumun yazdığı “Eskilerin Ahlak Dışı Yaşayışları” kitabını okuyup gıybetin dibine vursak, kampını bile yaparım. :)

    Bir gün Dionysios yanında üç hetairadan (üst sınıf hayat kadını) birini seçmesini istemiş, bizimki üçünü de alıp götürürken demiş ki “birini seçmek Paris’e bile yaramadı ( Çok sağlam İlyada esprisi be:) )

    O kadar rahat ki başta hocası Sokrates olmak üzere büyük filozoflar, Platon, Dionysios'a laf sokup dalga geçmeden geri durmamış. Hiçbir laf sokma fırsatını pas geçmemiş, lafı yoksa da milletin suratına tükürerek, tükürecek başka yer bulamadım demiş, tam bir çakal pislik.

    Dionysios ona neden filozoflar zenginlerin kapısına geliyor da, zenginler filozofların kapısına hiç gitmiyor, demiş, "Çünkü filozoflar kendilerinde neyin olmadığını bilirler, öbürleri ise bilmez" diye yapıştırmış cevabı:)

    Kitapta en sevdiğim hikaye Aristippos’un denizin ortasında fırtınaya yakalandığı bölüm. Laf sokma ustası taşı gediğine koyuyor, adam daha napsın.

    Denizde Korinthos'a giderken fırtınaya yakalanınca korkudan allak bullak olmuş. Adamın biri, "Biz sıradan insanlar korkmuyoruz, ama siz filozoflar korku içerisindesiniz" demiş tabii ne bilsin karşısındaki Aristippos, "Evet, çünkü tehlikeye attığımız canlar aynı değil" demiş. Sana madalyamızı takıyor, beş drakhme etmez canımızı da alıp gidiyoruz Aristippos.
    O kadar güzel daha onlarca hikayesi var ki, merak eden kitabı okusun :)
    Anaa dur Platon’a laf çakmasını da anlatıp bitireyim. Bu arada en çok uğraştığı adam Dionysios, o da zengin bizimki fakir ama akıllı olduğu için çekiyorlar sanırım yoksa bu manyak çok yaşamazdı Neyse Dionysios’tan o para Platon kitap alırmış, ona bunu söyleyip çatana “benim paraya, Platon’un ise kitaba gereksinmesi var” diyerek Platon’a da zekasız muamelesi yapmış, lafını sokup çekilmiş.:)
    Adamımsın Aristippos!

    3.KİTAP
    Tek adam Platon;
    Sırada hepimizin bildiği, gerek ideal devlet düzeninden gerek Sokrates’in bir numaralı öğrencisi olmasına gerek hocasının savunmasını yazdığı kitabına kadar günümüze gelen az sayıda filozoftan biri Platon. Ama gerçekte onu iyi biliyor muyuz? Üzgünüm ama hayır. İşte gerçekler…

    Büyük bir dedikodu ile başlamak isterim, bu bizim Platon’un Devlet kitabı “İNTİHAL”miş.
    Vallahi farklı birçok kişinin söylediğine göre Protogoras'ın İtirazlar kitabını olduğu gibi araklamış.

    Hele bir özelliği var, kendi fikirlerini başta hocası Sokrates'in lafıymış gibi millete satmış, sallamış. Sokrates’in Savunması’nda da belli ki söylemediği bir çok şeyi söyletmiş adama.

    Ama boş adam değil tabii, çocukluğundan itibaren Dionysios’un elinde büyümüş, okuma yazmayı da ondan öğrenmiş, genç yaşta Sokrates’in öğrencisi olmuş, fikirler elbette şekillenecek.

    Tabii kral filozoftur, affedilir. Çünkü evrende bulunan her şeye dair fikirleri felsefenin temelini oluşturuyor. Ruhtan bedene, yönetimden sanata, müzikten bilgiye, hekimlikten yasalara erdemden soyluluğa güzellikten iyiliğe, toplumdan mutluluğa...

    İkinci bir dedikodum da Platon da gay imiş. Hatta o kadar çok sevgili isimleri var ki, saymak zor, bir çoğuna da yazdığı şiirler pek tatlı.
    Arkandayız Platon! Mesela şu Dion’a yazdığı;
    “Yıldızlara bakıyorsun, sevgili Yıldız’ım;
    Keşke gök olsam da, sana binlerce gözle baksam.”
    Enfes değil mi?

    Evrenin ilkelerini anlamak isteyenlere ilkin ideaları eşitlik, birlik, çokluk, büyüklük, duruş ve hareket olarak ayırt etmelerini; ikinci olarak kendi başına güzel, iyi, doğru ve bunun gibi kavramları ele almalarını son olarak da bilgi, büyüklük ve efendilik gibi idealardan hangilerinin birbiriyle ilişkili olduklarını anlamaları gerektiğini söyler. Kitapta Platon ile ilgili yüklüce bilgi var, okumak gerek.

    Şu karikatürle uğurlayalım.
    https://hizliresim.com/0j6mqQ

    4.KİTAP
    Platon'dan sonra Atina'da durumlar değişiyor, onun yeğeni Speusippos bayrağı devralıyor Akademeia'dan sağlam filozoflar çıkıyor; güvenin tek adresi demir irade Ksenokrates, Aristippos'umun mirasçısı, çoklu ilişkili; Polemon, onun sevgilisi Krates, Polemon'a platonik Krantor. Hele bir Arkesilaos var, Platon'u daha da ileriye götüren, laf sokmada usta reis. Tabii o dönemlerde hem hayat kadınlarıyla hem de öğrencilerle ilişkiler filozoflara has mıdır nedir, şıpsevdi bir filozofmuş kendisi.

    Bion da çok kafa. Kendisini soysuz diye ezdirmemiş azim ve sağlam yükselişini göğsünü gere gere anlatmakla kalmamış, dalga geçmediği hiçbir konu, çatmadık kimse bırakmamış. Yalnız evlat edindiklerini istismar eden bir arsızmış o ayrı. Tanrıya inanmıyor diye bakmamışlar da ölmüş.
    Diyor ki eli sıkı bir zengine, "Bu servet edinmemiş, servet bunu edinmiş" :)

    5.KİTAP
    Sokrates’in en önemli öğrencisi Platon’un, en önemli öğrencisi Aristotales ile başlıyor, onun öğrencisi Theophratos, onun da öğrencisi narin Straton, ondan sonra okulun başına geçen tatlı Lykon, bol bol heykeli dikilen Demetrios ve Karadeniz’in zengin çocuğu Herakleides.

    Aristotales; Sokrates'in açtığı yolda Platon'un eklediği taşlarla felsefeyi iyi işlemiş. Aristo'nun insandan doğaya, politikadan sanata, eğitime ruha yani akla gelebilecek her konuda kitabı varmış hepsi toplam 445.270 satır ediyor, çalışkanlığa bak.
    Tabi acaip karakter özellikleri Aristo'yu pas geçer mi, geçmemiş. Mesela sıcak zeytinyağında banyo yapmayı çok seviyormuş sonrasında da bu yağı satıyormuş (biraz pislik galiba).

    Aristo anladığım kadarıyla vasiyet mevzusuna yeni bir soluk getirmiş. Vasiyetinde sağken yapmak isteyip yapamadığı ne varsa millete buyuruyor deli mi ne! Kızının kimle ne şartlarda evlenmesi gerektiğinden başlarına bir şey geldiğinde ne yapacaklarına… Normalde efendi ölünce köle azat olur, vasiyette ettirmiyor, iş buyuruyor, hatta anasına yapılmasını istediği anıt var koordinatlarıyla birlikte tarif ediyor daha neler neler…

    Tabii büyük bir zat kendisi biliyorsunuz İskender'in de akıl hocalığını yapıyor, iddialara göre İskender'le haşna fişna oluyor ama sonra gözden düşüyor, İskender onu Anaksimenes ve Ksenokrates'le kıskandırmış, acaip acaip ilişkiler.
    Dedikodunun kralı yine Aristipposcuğumun “Eskilerin Ahlak Dışı Yaşayışı Üzerine “ kitabından; Aristo, Atarneus tiranı Hermias’ın sevgilisi oluyor sonra da Hermias’ın bir cariyesine vuruluyor, kadınla evleniyor bir de bu kadın için kurban kesiyor olay çıkacak gibi oluyor galiba bu da Makedonya’ya gidip İskender’in hocası oluyor.

    Tabii uzun verimli yıllar, kendisinden önceki filozoflardan beslenmesi, onu yine zirvede tutmaya yeter. Yanında uzun saatler çene çalıp sonra 'başını şişirmedim ya' diyen gevezeye 'yok canım, zaten seni dinlemiyordum ki' demiş:)

    Okumalarım tam da denk geldi:)
    Umberto Arte ile Sanat kitabını da bir yandan götürüyordum, ne göreyim; Raffaello’nun “Atina Okulu” tablosu
    Hazır Aristo 'yu bitirmişken Roquentin’den dev bir hizmet daha.
    https://hizliresim.com/BAl2yG

    "Atina Okulu" eseri, muazzam bir çalışma kimler kimler yok ki.
    Sokrates’ten Platon’a Aristotales’ten Diyojen’e Pisagor’a Heraklitos’a kadar yok yok.

    Daha ayrıntılı bilgi almak isteyene, şu linki bırakayım,
    https://dusunbil.com/...-arkasindaki-hikaye/

    Orjinalini görmek isteyene de Vatikan Müzesi’ndeki Raphael’in odasını gezme keyfisi.
    http://www.museivaticani.va/...o/tour-virtuale.html

    Theoprastos;
    Şampiyonlar gibi hocaları var, o da Aristotales Khalkis’e gidince okulun başına geçmiş. Atinalıların içinde öylesine saygın bir insanmış ki derslerini iki bine yakın kişi izliyor, üstün zekasıyla her fikrini rahatça dile getiriyor hatta kıskananlar kendisini dinsizlikle suçlayıp mahkemeye verdiğinde az daha kendileri mahkum oluyormuş.

    Aristo’dan sonra ciddi bir vasiyet geleneği var, millet yapacağı tüm işleri resmen vasiyete bırakıyor. Öğrencileri son bir isteğini sorduklarında hiçbir isteğim yok diyor ama şunu da ekliyor;
    “Yaşamdaki sevinçlerin çoğu şan olsun diye solup gidiyor. Çünkü biz yaşamaya başladığımız gün ölüyoruz. Demek ki adını duyurma merakı kadar yararsız bir şey yok. Haydi size uğurlar olsun, ya bilimi bırakın – çünkü çok yorucu- ya da gereğince ilgilenin: çünkü şanı çok büyük.“

    Tabii bu kadar laf atıyor ama o da vasiyetinde Aristotales’in heykelinin dikilmesini başkalarından istemiş ( kendin niye yapmıyorsun be adam) bir de tüm malını mülkünü felsefe yapmak isteyenlere bırakmış. Helal!
    Bu ölürken bile köleleri yönetme işini çok düşündüm de bu kitabı okurken. Onlar o kadar hak, adalet, eşitlik gibi birçok fikri düşünüp felsefeyle ilgilendiklerinde bile insanlar arasındaki eşitliğe inanmıyorlar mıydı yani, nasıl düşünmemişler. İlginç.

    Herakleides
    Bu da ayrı manyak filozoflarımızdan biri. Öldükten sonra efsane olarak kalmayı kafasına koymuş, tabutuna yılan koyulmasını istemiş, tabut hareket edince insanların onun tanrılara ulaştığını sanacağını düşünmüş. Bir de kıtlıktan kırılan Herakleialılar’a bundan kurtulmanın çaresi olarak, kendisi öldükten sonra onu kahraman ilan ederlerse bu beladan kurtulacaklarını söyletmesi için parayla rahip tutmuş. Tam bir ruh hastası.

    6.KİTAP
    Kyniklerin mekanı
    Bu kitapta Sinop'tan bir güneş doğuyor.
    Sokrates’in öğrencisi Antiathenes, Diogenes’in öğrencisi deli Monimos, bir diğer öğrencisi sağlam reis Krates, koskoca 84 kişilik filozoflar kitabının tek KADIN filozofu Hipparkhia, osuruklu Metrokles, bir diğer meczup Menippos ve son olarak şarlatan Menedamos.

    Aristhenes; de bir manyak. Atinalılarda kendi memleketlilerinden olmayanlara karşı bir küçümseme durumu varmış, bizimki Atinalı ama safkan(!) olmadığı için çeşitli kınamalara, küçümsemelere maruz kaldığı için onlardan önce davranıp onları sümüklüböcek ve çekirgeden daha az soylu olmakla itham ediyormuş. Sırf Sokrates’i dinlemek için her gün dağ tepe aşar, kendi öğrencilerini de peşine takarmış. Ne istediniz be adamdan.

    Kendisi Kynik okulunun kurucularından, çıldırmayı bile hazza yeğleyen, laf sokma yarışında Aristippos’a yaklaşan bir reis, sırf Platon’a laf sokucam diye adamı hasta yatağında ziyaret edip kustuğu tasa bakmış; “burda safra görüyorum ama hiç çalım yok” demiş. İnsanlar bunu övmeye çalışınca bile laf sokmaya çalışıyor. Seni çok beğeniyorlar diyor adam, “niye kötü bir şey mi yapmışım” diyor. Atinalılara eşekleri meclis kararıyla at yapmalarını önermiş; onlar bu öneriyi anlamsız bulunca, "Ama aranızda hiçbir şeyden anlamadıkları halde, sırf oylamayla komutan oluyorlar," demiş. Manyak!

    Veeeeeeee kral Diogenes.
    Karadeniz’in asi çocuğu, ülkemizin kuzeyinin orantısız zekası, bilginin efendisi, laf sokma piri, taşı gediğine yerleştirmede bir dünya markası: DİYOJEN

    Sinoplu dostumuzun hayat serüveni banker babasının sahte para basması sonrası yakalanıp bunların da sürgün edilmesi ile başlıyor. Peki bu durum Diyojen için bir eziklik meselesi olabilir mi, asla ve kat’a.

    Deli deliyi görünce sopasını saklarmış atasözü Diyojen’in Antisthenes’in öğrencisi olma hikayesi sonrası yazılmış olabilir. Diyojen ısrarla kendisini öğrencisi yapıyor. Ve basit yaşamı başlıyor, kendini zorluklarla mücadeleye kızgın kumlara atıp karlı heykelleri kucaklayarak alıştırmaya çalışıyormuş. Sonrasında bir fıçıda yaşadığını da biliyoruz.

    Diyojen reisin küçümsemediği çok az insan var, çalım satan Platon’u dinlemek zaman kaybı, Eukliedes’in okulu safra, yarışmalar da ancak aptallar için yapılırdı gibi açıklamaları var.

    Bir gün ciddi bir konudan söz ederken kimse dinlemek için yanaşmayınca, kuş gibi ötmeye başlamış. İnsanlar çevresine toplanmaya başlayınca da, “maskaralık oldu mu güzelce gelirsiniz, ciddi konu olunca ne umursamasınız” diye milleti kınamış, tükürmüş gitmiş.

    Diyojen’in önemli bir hikayesi de sürgün olduğu için özgür değil, bunu köle pazarında satışa çıkarıyorlar. Elinden ne iş gelir diye soruyorlar satıcılar; “insanları yönetmek” diyor. Kendisini satan adama diyor ki “sor bakalım efendi satın almak isteyen var mı?” Haha özgüvene bak!

    Şanslı olacak ki Kseniades onu satın alıyor ve hayatı boyu destek oluyor, çocuklarını yetiştirtiyor ve çocukları da ona sahip çıkıyor.

    Diyojen bu, rahat davranışları yüzünden çok dayak yemiş, yeri gelmiş dayak da atmış. Bu hır gürden kalma, kendisine köpek deniliyormuş, o da bu lakabı benimsemeye başlamış. Bir şölende bunla dalga geçmek için önüne kemik atmışlar o da bunlara cevaben çıkmış kemiklerin üstüne işemiş.
    Hatta bir gün İskender’le karşılaşıyor, İkender diyor ki “ben büyük kral İskender”, “ben de köpek” diyor Diyojen, kral niye sana öyle diyorlar diyince o da “bana bir şey verene kuyruk sallıyorum, vermeyene havlıyorum, kötüleri de ısırıyorum ondan” demiş.

    İskender ile karşılaşmalar bitmiyor tabi, en meşhuru bizimki bir gün güneşleniyor, İskender başına dikilmiş, “dile benden ne dilersen” demiş. Diyojen’in cevabı “ gölge etme başka ihsan istemem.”

    İskender kızıyor tabii bu cevaplara, diyor sen benden korkmuyor musun. Diyojen de diyor ki sen nesin; iyilik mi kötülük mü, kral iyilik deyince “İyilikten kim korkar” diyor. Ve tiz kellesi vurulmuyor elbette.

    Diyojen’e bu kadar tahammül edilmesi gerçekten zeki ve bilgili bir filozof olup insanları düşünmeye sevk etmesinden. Ki o kadar saldırdığı Platon’a soruyorlar sence Diyojen nasıl biri diye o da “Sokrates’in delirmiş hali” diyor. Varın siz düşünün.
    Diyojen talihin karşısına gözü pekliği, yasanın karşısına doğayı, tutkunun karşısına da aklı koyuyor.

    Bu yüzden beğenmediği, aklına yatmayan, doğru olmadığını düşündüğü her şeye gözü pekçe saldırıyor. Bir gün kötü ruhlu bir hadım, evinin girişine “içeri kötülük girmesin” yazmış, e Diyojen orda arkadaş, yazılır mı o; bizimki de “peki evin sahibi içeri nereden girecek” demiş.

    Bunlar da Tayfun’dan, hepsini yazamadım
    #49337304
    #49335680
    #49335147

    En komiklerinden biri bir gün agorada açıkta mastürbasyon yaparken; “keşke ovuşturmakla karnın da açlığı geçse “ demesi. Valla kral be.

    En doğru cümlelerinden biri bence bir gün tapınak görevlilerini tapınaktan kupa çalmış bir bekçiyi götürürlerken görünce “büyük Hırsızlar küçük Hırsızı götürüyorlar” demesi, hey yavrum hey.

    Ya küfrü bile böyle güzel edebilen kaç kişi var;
    Bir yosmanın oğlunu kalabalığa taş atarken görünce, "Aman dikkat" demiş, "sakın babana gelmesin!"
    Ayağına taş değmesin Diyojen, şahanesin.

    Bu da Yiğit Özgür’den
    https://hizliresim.com/68DCeq

    Bu da yakın çekim Atina Okulu tablosundan, rahatlığa bak
    https://hizliresim.com/hG01K6

    7. KİTAP
    Bu kitap Stoacıların kurucusu Zenon ile başlıyor, kafası karışık kel (garibim kellikten başına güneş geçtiği için ölmüş) Ariston, Herillos, Dönek Dionysios, yumruk dövüşçülüğünden Zenon’un okulunu teslim ettiği Kleanthes, Sphairos, Khrysippos,.

    Stoacıların reisi Zenon; kalabalıktan kaçınan, oğlanlarla ilişki kurmaz ama kadın düşmanı olmadığını da kanıtlamak için mecbur bir iki köle kızla birlikte olmuş, asık suratlı bir de üstüne cimriymiş. “Daha çok dinleyelim daha az konuşalım diye iki kulağımız ve bir ağzımız var” deyip hırsızlık yapan bir köleyi kırbaçlarken hırsızlığın kaderi olduğunu söyleyen köleye dayak da öyle deyip vurmaya devam etmiş, sen nasıl bilgesin arkadaş.

    Stoacılar felsefeyi fizik, mantık ve ahlak olarak üç bölüme ayırmışlar. Felsefeyi canlı varlığa da benzetirler; mantık kemik ve sinirlere, ahlak etli kısımlara, fizik de ruha denk gelir. İnsanı temele alınca onu mutlu etmek de amaç oluyor, bunu sağlayan etmenler de mantığın zorunluluğundan, erdem, diyalektik, retorik yani insanın usunu kullanarak yaptığı her şeyi kapsıyor.

    8. KİTAP
    Bu kitap İtalya felsefesini onun da en önemli temsilcisi Pythagoras yani bizim bildiğimiz hali ile Pisagor’la başlıyor diğerleri de onun öğrencileri; Geometride küpü bulan Arkhytas, Epikharmos, Alkmaion, Hippasos, Philolaos, Eudoksos.

    Bizim ilgimiz Pisagor reise;
    Üç yüze aşkın öğrencisiyle birlikte İtaliotlar’ı öyle iyi yönetmişler ki, gerçek bir aristokrasi ile yani en iyilerin egemenliği.

    Pisagor’un acaip de bir iddiası var, kendisinin reenkarnasyonla dünyaya yeniden geldiğini, ruhunun göç ederek çok yollardan geçtiğini söylermiş, bilgisinin derinliği ile bunu kanıtlamak için de bir çok konuda örnek anlatmış.
    Pisagorcum insan yaşamını “çocukluk 20 yıl, delikanlılık 20 yıl, gençlik 20 yıl, yaşlılığı da 20 yıl olarak dörde; bunu da mevsimlere karşılık olarak yaymış, çocukluk ilkbahar, delikanlılık yaz, gençlik sonbahar, yaşlılık da kış. Reis üçgendeki hipotenüsün karesinin dik karelerinin toplamına eşit olduğunu bulunca yüzlük de kurban kesmiş.

    Öğretilerini ima yoluyla vermiş mesela terazinin üstüne basma derken adaleti ve eşitliği çiğneme demek istiyor, güzel laf oyunları.
    “İnsanlarla ilişkilerini dostlarını düşman kılmayacak, tersine düşmanlarını dost kılacak biçimde ayarla.”

    9. KİTAP
    Bence kitabın diziminin yanlış yapıldığı bölüm bu. 1. Kitap ya da 2. Kitap olmalıydı çünkü bu kitabın bir kısmı Sokrates öncesi filozoflara ayrılmış, tabii evren ve insan üzerine ilk bilgiler onlardan geldiği için aslında çok önemliler.

    En önemlilerinden değişimin efendisi Heraklitos, sonra gereksiz Homeros düşmanı, evreni açıklamak için fikir beyan etmiş ilk bilgelerden Ksenophanes, onun öğrencisi, yerin küre biçiminde olduğunu ilk söyleyen, felsefeyi temellendiren; Parmenides, onun da öğrencisi evreni sonsuzlayan Melissos, Parmenides’in evlat edindiği sonra sevgilisi yaptığı, Aristotalesi de gerek diyalektiğiyle gerekse hitabetiyle etkileyen Elealı Zenon, onun öğrencisi ana ilkeyi atom olarak belirleyen ilk filozof Leukkippos, Sokrates’in beş dalda yarışan atlete benzettiği (fizik, ahlak, matematik, sanat ve temel eğitim konuları) “Söz eylemin gölgesidir” diyen, çok yönlü Demokritos, diyalektiği Sokrates’e öğreten, “her şeyin ölçüsünü insana dayandıran, tanrıyla ilgili olarak bilgilerin bilinmeme meselesinin insanın yaşam süresinin kısalığı ve belirsizlikle açıklayan, konuşmanın temellerini belirleyen ilk kişi., Protogoras, çok yönlü bir doğa düşünürü Apollonialı Diogenes, tepkisiz ve kolay yaşadığı için kendisine “mutlu insan “ denen İskender’e kafa tutup aldığı bir yaradan sonra kanını gösterip “reis bak sen kendini tanrı sanma bu kan ikhor değil” diyerek kendini tanrı sanan İskender’i yola getiren; Anaksarkhos, soylu bir felsefe getiren Pyrrhon, keskin zekalı, edebiyata düşkün, Homeros’a trajedya konusu vermiş Timon’u içeriyor.

    Herakleitos
    Yazarımız sevgili Laertos nasıl uyuz olduysa kibirli ve kendini beğenmiş diye saldırıyla başlıyor, tabii bu kendi fikri değil ama kendisi de insanlardan nefret ettiği için mecbur herhalde.
    Bunda küçük yaşta felsefeye başlamasının, kimsenin öğrencisi olmamasının, her şeyi kendi kendine öğrendiğini söylemiş olmasının yanı sıra kendini bilge olarak gördüğü için diğerlerinden üstünlüğünü anlatmak için cahile cahil demekten başka çaresinin de olmayışının etkisi var bence.

    Her şeyin ateşten oluştuğunu söylemiş, kendini beğenmişliği kutsal hastalık, her şeyin yine karşıtlıkların çatışmasıyla olduğunu, her şeyin ırmak gibi aktığını evrenin sonlu dünyanın tek olduğunu söylemiş. Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu da zaten biliyoruz.

    Pyrrhon
    Felsefeye soyluluk katan Pyrrhon öğretisiyle tutarlı yaşamına bolca bilgi sığdıranlardan. Bir gün kendi kendine konuşurken yakalanmış nedenini sormuşlar, “doğru insan olmaya çalıştığını” söylemiş, çok kral adammış. Çok sabırlıymış ama bir gün öğrencileri bunu çok bunaltınca harmanisini çıkardığı gibi Alpheion nehrine atlayıp karşı kıyıya geçerek kurtulmuş
    Pyrrhon’un öğretilerini kuşkuculukla birleştirip zilyon fikirle onu desteklemişler, kitapta onun ölümü çok iyi anlatılmış, ayrı bir inceleme konusu olacak kadar uzun.

    10. KİTAP
    Epikuros
    Son kitap yalnız Epikuros ‘a ayrılmış. Kendisi çok küçük yaşta felsefeye başlıyor ve kendisinden önce gelen birçok filozofun öğretilerini temele alıp çala çırpa toparlamış. O yüzden tüm filozoflardan bir parça bulunabilecek eserler verip tomar tomar kitap yazmış, kendi okulunu kurmuş.

    Vasiyetine “Elveda, öğretilerimi unutmayın” diyor ve tembeller ile gerizekalılar için yazdığı kitapların bir de özetini anlattığı elkitabı hazırlıyor. Böylece duyuların önemiyle başladığı özetine evrenin yapısından, cisimlere atomlardan sonsuzluğa; ruh bilincinden ahlaka toplum sisteminden insan doğasına kadar geçmişten bugüne felsefenin konusuna giren her şeye dair açıklama yapıyor.

    İnsanlar arasındaki haksızlıklarının sebebini kıskançlık, nefret ve küçümseme ile açıklıyor, çok mantıklı değil mi?
    En çok insanın mutluluğuna ilişkin tespitleri hoşuma gitti; “mutluluk sağlayan şeylerle ilgilenmeliyiz; çünkü mutluluk varsa, her şeyimiz tamamdır, yoksa onu elde etmek için elimizden geleni yaparız.

    Ben bu kitabı okurken çok güldüm, hatta etrafımdaki insanları makarasını yapmak için çok aradım, ama yazarken zor oldu çünkü bu notları okurken yazmadım, çok pişman oldum. Kitabı iki üç kere okumak zorunda kaldım bazı notları toparlamak için. Bu incelemem kitabı okumayanlar için kopuk ve dışarıda hissettirebilir, yine de buraya kadar okuyana da helal olsun, korona sonrası kahve ısmarlarım.:)
    Esinler, sevgiler…
  • Artist olmak gençken çok güzel,
    ama ömrü güzelliğinin ömrü kadar, o da üç
    aşağı beş yukarı otuzunda biter. Yani, yararları
    endamından, kendine namuslu, seni sevebilecek
    bir oğlan bul ve rica ediyorum sana, evlen. Aşkı
    çok fazla düşünmeyeceksin. Başta ben de
    babanı sevmezdim, ama para her şeyi satın alır,
    hatta gerçek aşkı bile. Gelgelelim, baban zengin de olmadı.
  • 64 syf.
    Bütün devrimler küçük bir kıvılcımla başlar.

    Canlılar içinde hayata bu kadar bağlı olup, hayattan bu kadar uzak olan bir canlı varsa insandır.

    Yazarın insana dair anlatımını hayvanlar aleminden balığı seçerek yapması bana çok manidar geldi. Balık hepimizin bildiği gibi hafızasının kıtlığı ile bilinirken gıda olarak tüketildiğinde insan vücuduna özellikle hafızasına yenilik kattığı ve güçlendirdiği söylenir. Bilim bunu destekler ve bunun için çeşitli şeyler yapar. Yazarda bunun için olsa gerek insanı yine balıkla besliyor. Bu bilgilerin yanında insan için Kur’an’da “nisyan” yani “unutan” bir varlık olduğu vurgusu yapılır. Bu yüzden insanoğluna ilk öğüdü “Oku!” diyerek reçetesini de verilir.

    Yazarın bu denli unutkan bir varlığa tevriye yaptığını düşünüyorum. İnsanın diğer anlamı balık dense özellik cuk diye bulunur. Balığın her çeşidi var, insanın her çeşidi. Sürü psikolojisine girende var, kendi aleminde bir olanda. Derya deniz alemde dolaşa dolaşa büyüyende var tek denizde yaşayıp kaderine razı olan tek tiplerde.


    Ay, Küçük Kara Balığa yönelerek diyor ki:

    “Dünya çok büyük gezemezsin. Kara balık cevap veriyor:

    Gezebildiğim kadar gezerim.”

    Burda zamanın kıtlığı ve var olan büyüklüğü keşfedilmeden kabul gören bir büyüklükle dünyadan korkmak vardır. Korkudan nasibini alan nedir? İdeallerimiz.

    İnsanı ideallerinden koparan nedir?

    Mutlak son olan ölüm. Bu korku insanı dizginler, öngörüleri onu monotonlaştırır ve büyük çoğunluğu alzehimer olur bilmediği dünyadaki o küçük yaşantısını da unutur gider. Kabullendiğin küçük dünya bile keşfetmesinin her bilgi için küçük dünyanı elinden alır. Görmediği evrenin küçük alemi insan yavaş yavaş ilk önce hafızasından esirgediği bilgiler için ölüme gider. Beyni beslenmemeyi kabul etmez ve ölür. Ölümü tercih yoluna yaşamdan geçer.

    Küçük Kara Balık ise ölüme şu sözlerle can verir adeta:

    “Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği...”

    Cesaretin ve yaşama arzusunun dizginlenmez bir iç güdü olduğunu hissettirir. Yaşatır. Varsa bir yaşam özgürlük için olmalıdır. Keşfetmek, anlamak, bilmek, bahşedilen lütuflara dokunmak için olmalıdır.

    Büyük bir liderlik ruhu vardır Küçük Kara Balıkta.

    Tamahkar değildir, bu ona kendi yaşam alanını sunar.
    Korkak değildir, bu ona keşif yolları sunar.
    Büyüklenmez, bu ona birlikte yaşananın sınırsızlığını sunar.
    Kaygılı değildir, bu ona özgürce cevap verme yetkisi sunar.
    Risk onun için yok sayılmaz, bu ona ikinci yolları bulma yetisi sunar.


    Küçük bir balık üzerinden yapılan bu kişileştirmeye nerden baksam bir yön buluyorum. Okunması otuz dakika, üzerine düşünmek yılların tecrübesi.


    Diğer bir yönden bakmak istesek. Küçük bir balık olması da manidardır. Büyüklerin cesaret edemeyeceği çoğu şeyi çocuklar hemen yapmak ister. Her çocuk küçükken bir süper kahraman olma fikriyle yaşar. Büyüklerin dizginleri olmasa uç fikirler üretecek çok çocuk vardır. Değil mi ki; Küçük Kara Balık monoton gezmelerden, konuşmalardan bıktığı zaman nehrin sonunu akan suyun yatağını, her şeyin sonu olan varlıkları merakla yola çıkmak istemiştir. Ve yine en yakınlarından düşünceleri fütursuzca baltalanmıştır. Anne yüreği ayrı bir drama yaşarken, çevre tarafından komplo teorileri üretilmeye başlanmıştır. Kendisinin yapamadığı hiçbir şeyi başkası yapamaz gözüyle bakan insanların çoğunluğu yadsınamaz ve konuşmadan başkasının yaşam alanına müdahale etmeden yapamazlar. Bu toplumun büyük bir kısmını kapsar. Cesur olanlar ise kendi içinde bitirildiği olayları çevreden gelen tepkilerden uzak kalmaya çalışarak besler. Onlar yalnızdır; çünkü cesurlar topluluk halinde değil,her zaman yalnız yola çıkmıştır. Bunun için yapamazsın diyenlere verilecek en güzel cevap onları yok saymak ve ideallere yürümektir.


    Kitapla ilgili sayısız fikir söyleyebilirim. Akıp gidiyor düşünceler. Yazarı içten kutlamak gerekir böyle bir düşünceyi kısa bir anlatıma sığdırdığı için. Bir dünya sığdırmış Samet Behrengi şu satırlara. Bir dünya sığdırmış Küçük Kara Balığın yolculuğuna.


    Küçük Kara Balığın hikayesini de Samed Behrengi çocuk edebiyatı içine alır.


    Çocuk kitapları arasında yer alsada büyüklere hitap ettiği aşikar. Bir fikir ekilecekse bu çocuklardan başlanır. Bunun örneklerini dünya edebiyatında Küçük Prens ile de görmekteyiz. Çocuk edebiyatı kendi içinde büyük adamlara giden yolları ve olması gerekenleri bir bir anlatıyor. Bugün bilim insanları bir zamanın çocuklarıydı. Ve her çocuk büyürken kuşağına fısıldanan cümlelerin gücüyle büyür. Bu güç içimizdeki çocukla hep bizimle kalır. Bu kitabın psikolojide çocuklara olan yerine temas eder.


    Kitapla ilgili birkaç önemli bileğiyle değinerek:


    Kendi ülkesinde başta olmak üzere Türkiye’de de yasaklı kitaplar arasına girmiş bir eser. İran’da hala yasaklı bir kitap. 12 Eylül Darbesinde fikirlere balta vurmak için bu kitapta alınmış yasaklı kitaplar listesine. İran rejimsel yapısından kaynaklı özgür her düşünceye karşı. Bu yapıda bir ülkenin bu kadar güçlü yazarlara onların dimağımı besleyen eserlere sahip olması gerçekten manidardır. Düşünmeyi engellemenin mutlak bir yolu yoktur. Buyurun size Ali Şeriati, Sadık Hidayet, Füruğ Furuzat, Ömer Hayyam... Bu İran edebiyatında açıkça görülmektedir. Dini halka kılıflar içinde sunan devlet dayanışmasına Ali Şeriati dimağı ile cevap veriyor. Samet Behrengi alegorisi ile cevap verip sayısız ülkede tanınıyor. Sadık Hidayet bambaşka bir hayatı yaşıyor. Düşünceler kafaları üzerinde altyazı olan bir bulut değil, gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi tüm dünyaya yayılıyor, ışık oluyor.

    Dolu dolu bir eser. Küçük büyük ayırt etmeden herkesin mutlaka okumadı gereken bir kitap. Okuyun! Okutturun! Hediye edin. Bir pencere açın küçük hayatlara.

    Keyifli okumalar!
  • 256 syf.
    ·10/10
    Alim Yavuz. Şairliğiyle zihnimde yer etmiş. Demek birkaç yerde şiirini görmüşüm. Bu yakınlarda yeni kitaplar arasında ne var ne yok diye merakla dolaşırken, yazarın Sakın Acında Kaybolma kitabına rastladım. İsim güzeldi. Resmi az yakınlaştırıp “Yetiştirme Yurdu Günlükleri” alt başlığını da okudum. Tereddütsüz sipariş ettim.

    Konuyla ilgili daha Önce Demirhan Kadıoğlu’nun Yetiştirilmiş Hayatları ve Sevda Akyüz’ün Devletin Kızı Lülü’sünü de okumuştum. İki kitap da beni derinden etkilemişti. İkisinde de henüz bebek yaşta yetiştirme yurtlarına bırakılma hikâyeleri vardı. Ufacık bir ilginin, ufacık bir sevginin, şefkatin, anne baba yerine geçtiği hikâyelerdi bunlar.

    Sakın Acında Kaybolma’da da benzer bir öykü var. Yazarımız her ne kadar anne ve babadan mahrum olsa da, üzerinde tecelli edenlerin izni ilahi ile olduğunun farkında. Görünmeyen bir elin her daim kendisini koruduğunun, pek de sahipsiz olmadığının farkında. Bu farkındalık kitabı benim için daha bir değerli hâle getiriyor.

    Yazarımız iki yaşlarındadır. Dört yaşında bir abisi ve on üç yaşlarında yeni evlendirilmiş bir ablası vardır. Babası Gambur Dursun köy köy dolaşarak çerçilik yapmaktadır. Anne bu çocuklardan önce de çocuklar doğurmuş; ama kaderin cilvesi pek yaşamamışlar. Bir tanesinin ölümü içler acısı. Çünkü evde yalnız bırakılmış, evde yangın çıkmış, çocuk da bu yangında kaybedilmiş. Anne bu sebeple çocuklarını artık evde yalnız bırakamıyor, nereye gitse yanında götürüyor. Bir gün baba yine bir köye gitmiştir. Koyunlar sağılacaktır. En küçük oğul anne sırtına bağlanmıştır. Ağıla gidilir. Ağıl denilen de aslında bir toprak damdır. Damın ortalarında ağılın havalanması için bir pencere vardır. Anne sırtında bağlı çocuğuyla koyunları sağarken sırt üstü o pencereden aşağı düşmüştür. Normal şartlarda çocuk altta, anne üste kalması gerekirken öyle olmamış, her nasılsa belki annenin çocuğu koruma refleksiyle çocuk bir yana anne bir yana düşmüştür. Ama anne bu refleks anında boynunun kırılmasına sebep olmuş. Birkaç gün sonra da vefat etmiş. Yazarımız bu durum için yıllar sonra berdel diyor. Allah annemi aldı ama beni verdi. Öykü burada başlıyor. Kız evli. O kurtarıyor. (kitapta pek de üzerinde durulmuyor) Küçüğü iki, büyüğü dört yaşında iki erkek çocuğa halalar arasında münavebeli bakılıyor. Yoksulluk ve yoksunluk… Derken büyük sekiz yaşına gelince yetiştirme yurduna bırakılıyor. Ondan iki yıl sonra da küçük çocuk yurda veriliyor. Öykünün kalan kısmını kitaba bırakacağım. Okumanızı tavsiye ederim.

    Yazarımızın kitabında anlatamadığı biri var: Annesi. Çünkü yüzünü görmemiş. Bir kez olsun kokusunu duymamış. Doya doya sarılamamış. Hasretini her daim ruhunda hissetmiş. “Bir büyük boşluk ki diyor. Ne koysan yeri dolmuyor. Bir sinsi hasret ki, zaman zaman gündelik avuntuların arkasına saklansa bile, en olmadık yerde düşüverip aklıma, kıvrım kıvrım kıvrandırıyor beni diyor. Yıllar yıllar sonra yazara “Ne versek karşılığında şu an sahip olduklarını verirsin?” dediklerinde, “Harman yerinde, ağustos sıcağının ter olarak damladığı, çekirgelerin patoz tozları arasında şarkılar söylediği, o yaz akşamlarında, annemin o kokusunu hiç bilmediğim sinesine yaslanabilmek için her şeyi verebilirdim.”

    Yazarımızın hayatına etki eden insanlar var. Bunlardan belki de en önemlisi henüz daha yurda verilmeden önce köydeyken gittiği okulun öğretmenidir. Onun bir nasihatini hayatı boyunca unutmuyor: “Okuyun çocuklar. Ne bulursanız okuyun. Yerde bir kâğıt çöpü dahi, görseniz, onu alıp çöpe atmadan önce okuyun. Okuyun.” Yazarımız bu öğüdü tutup okuyor. Hem de karşısına çıkan bütün zorluklara rağmen, yılmıyor. Ve Hacettepe Sosyal Hizmetler’den mezun oluyor. Sonrasında da çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği kurum ve kuruluşlarda hizmet veriyor. Şu şiir onun: “Yoksulun çilesi, yüzünün çizgisinde/ Mazlumun derdi, duasının içerisinde/ Bilmek istersen ne var aşkın ötesinde/ Mevlana’nın, Yunus’un divanını oku.”

    Yazar ağırlıklı olarak kitapta yetiştirme yurtlarının hallerini anlatıyor. Zaman zaman kaba saba, iş bilmez; kendi çocuklarına şefkatli, ama yurt çocuğunu sırf koridorda yürüdü diye amansız döven vicdansızları, zaman zaman üzerindeki tüm olumsuzluklara rağmen onları bağrına basıp öpen iyilik meleklerini anlatıyor. Yazar çok yerde insaflı davranıyor. Yaşadığı her şeyi anlatmıyor. Yazar hayata küskün değil. Her şeyin kader ile takdir edildiğinin bilincinde. İsyan etmiyor. Kadere itiraz edip kafasını örse vurup kırmıyor. Yargıları insaflı. Eleştirileri ölçülü. Devletine küskün değil. Hatta ona teşekkürü bir borç biliyor. Biliyor ki, devlet şefkatli olmak istiyor, kanunları kuralları ona göre yapıyor; ama gel gör ki bunları uygulayacak olan insan. O eğitilmeden hiçbir şey olmuyor. Olan da yarım yamalak oluyor. O da kendi hisleri ölçüsünde. Vicdanı ne kadarına elveriyorsa artık.

    Sevindirici bir yön var kitapta. Yazar sonlara doğur yaşadıklarından da hareketle yetkililere öneriler getiriyor. Dileğimiz yaşanmış tecrübelerden devletmizin isitfade etmesi. İşler masabaşı akıllarla yönetmemesi. En sonunda da hayat tecrübesinden süzdüklerini kendisi gibi olumsuz şartlarda yetişenlere başarının yolları olarak gösteriyor.

    Yazımızı kitapta yer verilen Mevlana’nın bir şiiri ile bitirelim. “Kalbin bir gün seni sevgiliye götürecek./ Ruhun bir gün seni sevgiliye taşıyacak./ Sakın acında kaybolma/ Bil ki çektiğin acı bir gün dermanın olacak.”