• #dark #netflix Bu bir dark postudur. Gelmiş geçmiş en güzel dizi bana göre. Oyuncular akrabalık ilişkilerine göre seçilmiş ve muhteşem oyunculuklar izliyoruz. Canım isterse spoiler da olacak istersen okuma. Öncelikle aile agaclarından baslayarak karakterleri tanıtacağim. .
    .
    Mikkel nielson/michael kahnwald ; Kendisi ilk bölümlerde intihar eder , Jonas’ın babası, aynı zamanda Hannah’ın kocasıdır. Günümüzden geçmişe zaman yolculuğu yapar (1985-86) ve orada kısılı kalır. Kendisi Katharina ve Ulrich’in ogludur aslında.
    .
    .
    Jonas Kahnwald; Adam; Jonas içli, kırılgan, babasını sürekli hasta gördüğünden (adam evden bile cıkmıyor) morali sürekli bozuk abimiz. Dizimizin başrolu. Jonas, zaman gececek ve once orta Jonas’a sonra Adam’a evrilecektir. .
    .
    Hannah kahnwald; Jonas’ın annesi. Kocasının intihar ettigi gece Ulrich ile yasak bir aska baslar. Kocasının psikolojik durumu onu buna itmiştir biraz da.
    .
    .
    Ines Kahnwald; Gecmişe giden Mikkel’i evlat edinmiş, ona soyadını vermiştir ve ismini de değiştirmiştir. Cok iyi bir anne ve hemsire olmasına karsın, Mikkel’in yemegine icecegine ilaç karıstırmakta, bu zavallı cocuga bunun bir yardımı olacagını düsünmektedir. .
    .
    Sırada Nielson’lar var. .
    .
    Agnes Nielson; Ailenin en yaşlı üyesi. Ulrich’in büyükannesi. Toronte Nielson’ın annesi. Peder kılıgında gezen Noah’ın kız kardesi. Aynı zamanda Noah’ı öldüren kişi. Dizinin bir bölümünde Ulrich 1953 egidiyor. (Kaybolan Mikkel’i aramak için, magaralarda) Bu ikisi o zaman kasabaya yeni gelmiş.
    .
    .
    Tronte Nielson; Onu degisik zamanlarda görüyoruz. 1953, 1985-86 ve son olarak günümüz. Kendisi Jana ile evli ve bu evlilikten Ulrich ve Mads doguyor. Malesef Mads de Mikkel gibi kaybolmus. Ayrıca yasak bir ilişkisi de var. Tıpkı oglu Ulrich gibi.
    .
    .
    Jana Nielson; Tronte nin karısı. Mads’in kaybını hicbir zaman atlatamıyor. .
    .
    Ulrich Nielson; Hannah’ın sevgilisi ve Katharina’nın kocası. Jonas’ın dedesi oluyor kendisi😅 Oglunu aramaya magaralara gidiyor ve 1953 de kısılı kalıyor. 1980 lerde oglunu buluyor. Ama akıl hastanesine tıkılıyor.Magnus, Mikkel, Martha’nın babası kendisi.
    .
    .
    Katherina Nielson; Ulrich’in eşi. Once oglu sonra esinin kaybolöasından sonra kafayı yiyor.

    #dark #netflix Magnus Nielson; Ulrich’in diger oglu. Jonas’ın amcası oluyor. İkinci sezonun sonunda yaslı halini görüyoruz. Francezka ile birlikte. Zaman yolculugu yapıyor. .
    .
    Martha Nielson; Jonas ile karsılıklı hisleri var ama Halası oldugunu bilmiyor elbette. Adam tarafından, yani Jonas’ın yaslı hali tarafından öldürülüyor. Bu arada paralel evrenden, diger dünyadan kendi gene geliyor ikinci sezonun sonunda. Jonas’ı paralel evrene götürüyor.
    .
    .
    Doppler ailesi
    .
    .
    Greta ve Bernd Doppler evliler. Cocukları ise Helge. Helge hayatı boyunca Noah’ın kontrolüyle türlü işlere girişiyor. Noah onu kontrol ediyor. Helge, Peter Doppler in babası yersen. 😂 Peter ise Noah ve Elizabeth’in kızı Charlotte ile evli. İki kızları var Elizabeth ve Francezka. Francezka Magnus’un yavuklusu. Elizabeth’in Charlotte un annesi oldugunu söylemiştim. Yanlıs degil. Kızı annesini doguruyor. .
    .
    Tiedamann ailesi
    .
    .
    Egon, Claudia’nın babası, polis. Regina ise Claudia’nın kızı. 80’lerde Aleksander bir anda ortaya cıkıyor ve Regina ile ilerleyen yıllarda evleniyor. Bartosz, yani 1920 lerde Noah tarafından katledilen, doguyor bu evlilikten. .
    .
    Hg Tannhaus; Claudia sayesinde bir zaman makinesi yapıyor, hatta bir kitap yazıyor.
    .
    .
    Noah; Agnes’in kardeşi. Peder. Tarikatın kurucu üyelerinden. 1920’lerdeki resimden.

    #netflix #dark #teoriler Gelelim diziyle ilgili teorilerime. .
    .
    Helge’nin babası kim? Acıkcası bu sorunun yanıtını tahmin edemiyorum. Annesi Helge’nin babasının baskası olabilecegini söylemişti pedere. Noah’a. .
    .
    Peter’in annesi kim?
    Ben Helge’nin Peter’ın babası olduguna inanmıyorum. Agır psikolojik sorunları olan Helge ile imkansız. Ben Peter’ın Egon ve 1950 lere zaman yolculugu yapan Hannah’ın cocugu oldugunu düsünüyorum. Hannah 1950’lerde kalmaya kararlıydı ve Egon’da lezbiyen karısıyla ilişkiye girmeyen bir erkek. Bu durumda Claudia ve Peter yarı kardeş oluyor. Eger böyle degilse Magnus ve Francezka’nın cocuguysa Peter, Elizabeth annesini , Francezka’da babasını dogurmus oluyor 😂
    .
    .
    Aleksander Köhler gizemi/ ya da Aleksander Tiedamann. Bu arkadaşımız adını gizlemek için, karısının soyadını alıyor. Egon ve Hannah’ın oglu olabilir. Cunku ilk cıktıgında Boris Niewald olarak gördük onu. Kahnwald ve Nielson. Hannah 1950 lere gittiginde adının Katharina Nielson oldugunu söylemişti yalandan. Yani bu soy ismi, Nielson ve Kahnwald’ın bir versiyonu. Hannah belki de onu tek büyüttü kim bilir. Sonucta Egon evli bir adam. Soy ismini verememiştir. 🤭
    .
    .
    Noah ve Agnes’in babası kim? Agnes’in kocası kim? Ben Agnes’in kocasının 1920lere giden Bartosz oldugunu düsünüyorum. Cunku Agnes bir yerde esinin inancını kaybetmiş bir rahip oldugunu söylüyordu. Dovmeyi tasıyan kişiler de rahip bence. Yani dine göre degil de iste. Sigmındus creatos est’e göre. Noah tasıyor misal. Bartosz da öyle. İnancını kaybettigini de ikinci sezonun basında görüyoruz Bartosz’un. Kime Adam’a ve onun dinine inancı. Bazı yerlerde Agnes in kocasının Adam oldugu söyleniyor, ama Bartosz kahverengi gözlü ve Tronte de öyle yani babası Bartosz. Yani tüm Nielson ailesi, Bartosz’un yani Tiedemann ların soyundan gelme.
    Agnes ve Noah ise bence Martha (diger dünyadan gelen) ve Adam’ın cocukları. Böylelikle tüm kasaba Adam’dan yani Jonas’dan türemiş oluyor. .
    .
    Hg wells’in zaman makinası kitabına atıfta bulunulmuş filmde. Hg tahnnus 😂 Bu alman isimleri karısık kusura bakma yanlıs yazdıysam. .
    .
    Bütün soy Adam’dan geldigi icin Jonas kendine bu ismi verdi bence. Adem ve Havva.
  • 248 syf.
    ·8 günde·8/10
    " Tek kelimeyle muhteşem bir kitab. Anlatım bakımından düz ama etkileyici bir dille anlatılmakta. Sanki kitabı okumuyorsun içinde yaşıyor hissi veriyor insana. Kitabın konusu; Baba evlat ilişkisi, bir babanın anne olmadan çocuklarına yetebilmesi yada yetememesini güzel çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Aslında kitapdan çok ayrıntı vermek isterdim ama bence kendiniz okumanız lazım, ne yazarsam yazayım yetersiz kalacak gibi... Son olarak kitabın kapağındaki sözle bitirmek istiyorum.
    " Bir baba ağladığında, ağlar yerler ve gökler..."
  • 608 syf.
    ·5 günde·9/10
    Çelişkilerle doluyuz.

    Kadın beyni ya da erkek beyni olarak ayırmaksızın ortak yön çelişkilerle dolu oluşumuz. Özde ki benliğimizden o kadar çok farklı oluyoruz ki iç konuşmalarımızda başka bir ben oluyoruz. Bu kısa monologları yürürken, yemek yerken, seyahat ederken… hemen hemen her zaman yaşıyoruz. Kenan’ı hep bu halde görüyoruz. Kendiyle konuşurken. Bu iç hesaplaşma, tartma olayı o kadar akıncı bir halde anlatılıyor ki kitap akıp gidiyor.

    Türkiye’nin 60’lı yıllarının gölgesinde iki kadın bir adamın ruh halini anlatıyor. Nermin, Günsel ve Kenan. Herkesin farklı bakış açısı olsa da onları bir araya getiren yasak aşk oluyor.

    Nermin; öğretmedir. Düşüncelerini açıkça ifade eden, sevgisini belli eden, fedakar bir kadın. Bir kadın olarak Nermin’in durumunda tutuklu kaldım. Nedeni şu; eşinin istekleri, ailesinin bıraktığı izler ve fedakarlıkları arasında sıkışmış kendini adamış mükemmel kadın olduğu için. Birçok kadının eşi ve çocuğu için iş ortamından ve sosyal hayatından ayrılınca yaşadığı durumlara ayna olduğu için. Mesleğini eşi için bıraktığı için. Kimse için değişmemek gerektiğini, olduğun gibi kabul görmenin önemini aktardığı için. Sevgi adı altında kadına dayattırılan değişimler ilerde nankörlüğü getirdiği için. Erkek değiştirdiği kadını bu haliyle kabul etmemeye ve onun eski halini aramaya başlayınca kendini savunacak cümleleri erkeğe koz verdiği için. Kadınlara seslenen özgürlüğü elinden alınan kadın profiline ayna olduğu için. Nermin'in kadınların büyük çoğunluğunu temsil ettiğini düşündüğüm için ben Nermin'de tutuklu kaldım. Hep Nermin sahnesi bekledim. Kenan sevgilisi ile gezerken Nermin'in evdeki ruh haline dönüş yapılsın istedim.

    Peki neden böyle oluyor? Neden evliliklerde "Sen eskisi gibi değilsin" denilir? Kadın penceresinden aralayıp bakarsak,

    Kadınların makus kaderinde sevdiği adam için değişme talebinin sunulması vardır.

    Bu talepler nedir, nasıl davranılmalı?

    Açık bir kadınsanız eşiniz istedi diye örtünmeyin. Kapalı iseniz o istedi diye açılmayın. Bunu içinize sinen dayanaklarla yapın, birinin isteği birinin itaati mutluluğu getirmez. Kritelim bu diyorsa o şartları sağlayan insanlarla olsun. Sizi siz yapan özelliklerle sevip sonra aslında bu olmalı demesin. O olmalı dediği şey çok gerekli olsaydı sizi seçmezdi. İşinizden eşiniz istedi diye ayrılmayın. Bir kadın kendine yetebilmeli, ayakları üzerinde durabilmeli. Ömür boyu okullarda meslek uğruna amaçlarla zaman ve emek harcayıp birinin avuçlarına bu emeği sizden alacak hakkı vermeyin.

    Gerçek şu ki erkekler aşık olduğu kadını ilişkilerinde değiştirirler. Müdahale ederler. Böyle olsaydı derler, kıskanıyorum derler, seviyorum derler onları yontmaya başlar ortaya bambaşka birini getirirler. Sonra değiştirdikleri kadını dışarda aralar. Kitaptan bir alıntı ile;

    __“Hiç bırakmayacak beni. Nasıl benziyorlar. Ne hakkı var Günsel'e bu kadar benzemeye? “

    Oysa gerçek sevginin temel özelliği kişiyi olduğu gibi, neredeyse, o haliyle kabul etmesidir. O nedenle sevginin temelinde kişinin özüne koşulsuz saygı vardır.

    Dostoyevski’nin dediği gibi: İnsan, gelip geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyuncuları gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever. Çünkü heveslerini aldıklarında hedefe giden yol uzun geldi bahanesiyle pes etmek daha kolaydır. Çünkü bu heveslerine uyan kadın geleceğini erkeğin eline bırakır. Ve hiçbir kadın geleceğini bir adamın vicdanına, aşkına, günün sonunda aklının karışmasına bırakmamalıdır. Kadın kendinden verdiği her ödünde eşiyle arasındaki heyecanı bitirir. Nermin için bunları söylemek yeterli olacaktır. Nermin nezdinde kadınlara yönelik;

    Kamu spotu değerindedir.

    Mükemmel kadın olmayın.
    İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını,
    dost, evlat, sevgili ve
    daha birçok şey olan mükemmel kadın,
    neden mutsuz olur..… .
    Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar..
    Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında,
    iyi bir iş yapmış olmaz.
    Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan,
    düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın,
    karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.
    İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır
    Mükemmel kadın,
    her konuda başarılı olduğundan,
    karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz.
    Armut piş, ağzıma düş..
    İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez..
    Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar,
    dersler ve çaba ile doğru orantılıdır.
    Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne,
    evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir.
    Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir.
    Eşinin işlerini üstlenen,
    yapması gerekenleri onun yerine yapan,
    beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın,
    mutsuz olmaya mahkumdur.
    İşin garip tarafı,
    bu yapıdaki kadınların ilişkileri,
    genellikle hayal kırıklığı ile biter.
    En çok aldatılan, terk edilen kadınlar,
    kusursuz kadınlardır.
    Neden aldatıldıklarını anlayamazlar.
    Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar,
    kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır.
    “Benim neyim eksikti”
    Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır,
    hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.
    İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur.
    Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. ,
    Çaba göstermek uğraşmak için ortada sebep bırakmaz.
    Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş,
    doğal olarak gidip, kendini göstereceği,
    yaratacağı başka ortamlar arar.
    Çevrenizdeki insanları bir düşünün.
    İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok m…
    Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin.
    Hazır bir hayat.
    İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı,
    tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır.
    İnsani egonuz zarar görür..
    Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir.
    Sürekli başkaları için yaşamak,onların ihtiyaçlarını gidermek,
    onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak,
    hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar.
    Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek,
    gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek,
    karşı taraftan alkış ve takdir almaz.
    Düzenli olarak bunlar yapıldığı için,
    görevmiş gibi algılanır ve kıymeti bilinmez.
    Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir.
    Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar.
    İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir.
    Mükemmel kadın mutlu olamaz.
    Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.
    İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur.
    Mükemmellik, insana ait değildir.
    Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın..
    Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.



    Diğer kadın; Günsel. Üniversitede tez yapıyor. Okul bitmiş iş arıyor. Siyasi olaylarla yakından ilgili gözü pek, korkusuz, heyecanlı gencecik bir kız. Tesadüfler onun yolunu Kenan’la buluşturuyor. Kenan ile arasında kontrolsüz bir ilişki başlıyor. İki karakter birbirine zıt. Çünkü fiilde Kenan’ın siyasi pek bir durumu yok. Hatta geçmişinde Günsel’i uzaklaştıracak bir durum var. Kenan, Günsel’i Nermin’le sık sık kıyaslıyor, benzerlik buluyor, aklının buğulandığı analar da çelişkiler yaşıyor. Günsel, Kenan’ın geçmişiyle bağını kuran köprü oluyor. Kenan, Günsel’in çevresiyle arasında bağlar kurmayı seviyor. Kaybettiklerini hatırlıyor. Diğer yandan Nermin’in ona sağladığı rahatlığı bulmaması Kenan’ı sorumluluk sahibi olmaya itiyor. Günsel de tatlı, sert, gizli bir maceranın karmaşık zamanlarında sığındığı limanı yapıyor, Kenan’ı. Şiir ruhlu, hırçın, gözde olmaya çalışmayan sade bir kız ve içinde bulunduğu aşk-ı devrim, vatan-ı devrim arasında yaşaya, monologlarında kendiyle çelişen, tartışan ikinci kadının hikayesi oluyor.


    Kenan. Asıl mesleği öğretmenlik. Yaşadığı siyasi bir olay sonuncunda işine son verilmiş. Eşinin destekleri ile kitapçı olmuş. Yaşadığı olağanüstü bir gece kendi halinde yaşayan Kenan’ı bambaşka bir adama çevirmiştir. Artık duyguları için yaşayan bir adamdır. Hesapsız yaşama arzusu taşıyan avare bir adam. Kilit isimdir. Kendiyle konuşmaları, yaptıkları bir dönemi ve insan ruhunu iyi yansıtır. Günsel ile hep yakın olmak istemesi ruhsal durumunu en iyi anlatan noktalar oluyor.

    “Ben seninle çay içmek istiyorum.
    Seni duymak,
    Seni görmek,
    Seni bilmek,
    Seni yanımda hissetmek istiyorum.”

    Aşkın doruklarında yaşayan Kenan’ın bu hali olağanüstü darbe öncesi bitiyor. Birçok yerde Nermin ve Günseli karşılaştırması Kenan'ın eşine benzeyen birini seçmesi pişmanlıklarının yansıması oluyor. Bir tür bocalama bazen günah çıkarma boyutuna geliyor. Değiştirdiği kadını kendinden çok uzak bir yere koyarken yine aslında ona gidiyor. Psikolojik bir eser ile karşı karşıyayız. Bu salonumuzda oturan bir karaktere o kadar yakın ki kendimizden parçalar bulduğumuz bir eser oluyor.

    Vedat Türkali insanı doğal haliyle anlatan güçlü bir kalem. Var olan tüm halleriyle anlatıyor olayları. Türk Edeb. İlk 20’de olacak bir eser. Toplumu kendi insanının ağzından anlatması, olaylara canlılık katan anlatımı zihinde sahne oluşturma gücü ile sinema havası yaratıyor. Senaryolaştırmaya çok müsait olan bu eserin filminin çekilmesi de düşünülmektedir. Umarın eser hak ettiği değeri bulur ve daha çok kişi tarafından okunur.

    Keyifli okumalar!
  • MÜKEMMEL KADIN OLMAYIN!..

    “Mükemmel kadın” denildiğinde aklınıza ne gelir? Toplumun ve yaşamın üstüne yapıştırdığı tüm sıfatları eksiksiz yerine getiren kadın!

    İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar!

    Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz. Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.

    İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır.
    Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.

    İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri genellikle hayal kırıklığı ile biter. En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır. Neden aldatıldıklarını anlayamazlar. Üstelik eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır. “Benim neyim eksikti?” Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.

    İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.

    Çevrenizdeki insanları bir düşünün. İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu? Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin. Hazır bir hayat. İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır. İnsani egonuz zarar görür.

    Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir. Sürekli başkaları için yaşamak, onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar. Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz. Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymet bilinmez.

    Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir. Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir. Mükemmel kadın mutlu olamaz. Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.

    İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur. Mükemmellik, insana ait değildir. Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın. Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.

    Candan Ünal
  • 250 syf.
    ·Puan vermedi
    Kuşlar yasına gider mi bilmem ama, her ötüşü ağıt olsun bu öyküye!

    Ölüm, çırılçıplak bir gerçek. Kaderimizin bir parçası...

    Gerçekten, okuduğumda beni duygulandıran, hüzünlendiren, sevgi bağlarımı kuvvetlendiren bir roman oldu.
    Kitabı burada keşfettim, ismi de alıp okumamda etkili oldu diyebilirim, çünkü çok zarif ve masumaneydi. Kapağı da bir o kadar hoş ve anlamlı...
    Yazarın okuduğum ilk kitabı ve eminim son olmayacak.
    Bende çok güzel hisler uyandırdığı için, bunları sizlerle de paylaşmak amacıyla inceleme yazmak istedim.
    Kitabın içeriğinden kabaca bahsetmek istiyorum;
    *spoiler
    Genel olarak baba-oğul ilişkisi üzerine kurulu; sıcak, samimi ve içten bir romandı. Babasının tedavisi için çırpınan duran evlatlar...
    Roman, kahraman bakış açısıyla yazılmış, oldukça betimleme ve başarılı teşbihler barındırıyor içinde.
    Romandaki kahraman da bir roman yazarı ve ister istemez otobiyografi mi diye düşündürüyor insanı lâkin değil. :)
    Kahramanımız kendi çekirdek ailesiyle Ankara'da yaşıyor, diğer ailesi, anne-babası ise Denizli'nin bir kasabasında. Kahraman -dediğim gibi- babasının tedavisi için sürekli Ankara-Denizli arası sefere çıkıyor (hatta merak edip bir ara Denizli- Ankara arası kaç km diye bakmıştım, 467 km imiş, alın, bu bilgiyle de ne yaparsanız yapın :)) ve neredeyse her seferinde de türkü dinleyerek yolculuk yapıyor, bu nedenle yazar türkülerden kesitlere bolca yer vermiş, "Câhildim dünyanın rengine kandım." :)
    Okurken, babasının yaşadıkları, hastalığı, yaşlılığı, hüznü o kadar tesir etti ki, belli yerlerinde gözlerim doldu diyebilirim. İnsanın o acizliğini, çaresizliğini, muhtaçlığını derinlemesine hissettim. Kahramanın, babası için yaptığı fedakârlıklar, evlat olmanın hakkını verebilmek...
    Aynı zamanda sırlarla dolu da bir kitaptı, beyaz at, beyaz gömlekli çocuk vs...
    Yalnız, kitabı bitirdikten sonra bile hâlâ sırrına eremedim bazılarının; beyaz gömlekli çocuk, sandıktan kaybolan mont, "babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır" diyen şahsın kimliği... (Kitabı okumayanlar burayı anlamayacak sanıyorum.)
    Kitabın sonuna doğru geldikçe aslında neyle karşılaşacağımı tahmin ediyordum, sürpriz bir son olmayıp, sürpriz bir sondu aslında.
    Bende güzel hisler uyandırdı.
    Sanırım, bundan sonra babamı daha çok seveceğim.
  • Bir öğretmen arkadaşla sohbetimizi sizinle paylaşmak istedim. Adının kullanılmasını istemediği için ona Hayri Öğretmen diyelim. Kendisi benim verdiğim üç günlük bir eğitime katılmıştı; o zamandan beri ara sıra buluşur, konuşuruz.

    İyi bir öğrenci olan Recep (isim gerçek değil) son iki aydır gittikçe düşük notlar almaya başlıyor ve yine bu dönemde arkadaşlarıyla ara sıra kavgalı oluyor. Gittikçe kötüye giden bu durum Hayri öğretmenin dikkatini çekiyor ve öğrenciyle konuşmak istiyor.

    Recep kendisine sorulduğunda bir sorun olmadığını söylüyor ve göz teması kurmuyor. Hayri öğretmen pek üstelemiyor. Diğer öğretmen arkadaşlarıyla konuşuyor, onlar da bir şey bilmiyor. Daha sonra Recebin en yakın arkadaşı olan bir başka öğrenciyle konuşuyor ve Recebin annesinin babasından ayrılma süreci içinde olduğunu öğreniyor. Bu ayrılma süreci içinde anne Recebi yanına almak istemiyor, baba ise başka bir şehre gideceğini ve Recebin annesinin yanında kalmasının daha doğru olacağını düşünüyor.

    Sonuç olarak Recebi ne annesi ne de babası istiyor. Recep kendisini istenmeyen evlat olarak görüyor. O kadar gücüne gidiyor, o kadar utanıyor ki, bu durumu en yakın arkadaşına dahi söyleyemiyor. Recebin bir arkadaşı, annesinin komşusu olan bir başkasından durumu öğreniyor.

    Hayri öğretmen ne yapacağını bilemiyor, ama Recebin içinde bulunduğu zor durumun farkında olarak onu izlemeye başlıyor. Durumu okul müdürüyle, rehber öğretmenle konuşuyor. Rehber öğretmenin konuşma isteğini de Recep olumlu bakmıyor ve Rehber öğretmenle buluştuklarında sessiz kalıyor.

    Hayri öğretmenin aklına bir fikir geliyor; bizim seminerde “sevgi damlacıkları” adını verdiğimiz bir uygulamayı biraz değiştirerek sınıfa taşımaya karar veriyor. Bu uygulamanın aslında şöyle bir yol izleniyor: Uygulamaya katılanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde bir çember oluşturuyorlar. Sırası gelen kişiye” hedef” deniyor. Diyelim A kişisi hedef oldu: Çemberdeki herkes A’nın gözünün içine bakarak, onda gördüğü olumlu bir özelliği söylüyor. “Çalışkan ve dürüst bir insansın,” gibi. İsterse birden fazla olumlu özellikler de söyleyebiliyor; “Çalışkan ve dürüst bir insansın; senin müzik yeteneğine bayılıyorum ve hep arkadaşım olarak kalmanı istiyorum,” gibi. Daha sonra sıradaki kişi konuşuyor, o da A’da gördüğü olumlu özellikleri söylüyor. Her bir kişi en fazla 10 saniye konuşuyor. Bu süreç devam ederken A konuşanın gözünün içine bakmanın ötesinde başka bir şey yapmıyor. Sadece dinliyor. Tüm grup bittikten sonra gruba teşekkür ediyor ve şimdi burada neler hissettiklerini paylaşıyor.

    Sonra sıra B kişisine geçiyor ve gruptaki herkes “hedef” oluncaya kadar süreç devam ediyor. (Otuz kişilik bir grup kişi başına ortalama 10 saniyeden 150 dakika alır.)

    Bu güçlü bir uygulama. Bu uygulamada olumsuz hiçbir ifadeye izin verilmez. İfadenin temiz olması gerekir, olumlu ifadeden sonra “ama, fakat, ne var ki, keşke biraz da” gibi ifadelere yer verilmez. Konuşan kişi inandığı, var olduğunu gördüğü olumlu özellikleri söyleyecektir.

    Bu uygulamadan sonra gruptakilerin ilişkisi yenilenmekte ve güven duygusu artmaktadır. Bence yılda bir birlikte çalışan insanların bunu yapması gerekir.

    Hayri öğretmen bu uygulamayı değiştirerek her hafta bir öğrenciye sevgi damlacıkları uygulamasını yapmaya karar veriyor. Yani tüm öğrenciler değil, her hafta ancak bir öğrenci “hedef” olacaktır.

    Peki, “hedef” kim olacak? Bir araştırma yapıyor ve hem isminde hem de soyadında “p” harfi olan tek kişinin Recep olduğunu saptıyor.

    Hafta başında Recebin sınıfında kararını açıklıyor; uygulamayı anlatıyor. Kimle başlayacağımıza karar verelim, diyor. İlk isminde “p” harfi olanlar el kaldırsın, deyince üç kişi el kaldırıyor. Soyadında “p” harfi olan var mı deyince, sadece Recep el kaldırıyor. Evet, arkadaşlar Recep ile başlayacağız, diyor öğretmen. “Recep sen ilk olacaksın, bu uygulama bitince, önümüzdeki hafta kimin “hedef” olacağına sen karar vereceksin. Senin seçtiğin kişi de kendinden sonra kimin “hedef” olacağına karar verecek, böylece zincirleme herkes “hedef” oluncaya kadar uygulama her hafta devam edecek,” diyor.

    Sınıftaki herkes Recebe gördüğü olumlu bir yönünü söylüyor. Beş dakikanın sonunda Recep gözyaşlarını tutamıyor. O dersin sonunda Hayri öğretmenle konuşmak istediğini söylüyor ve baş başa kaldıklarında durumu olduğu gibi anlatıyor.

    Hayri öğretmen o noktadan sonra Recep’ten izin alarak ona yardımcı olmaya başlıyor; müdür, müdür yardımcısı, rehber öğretmen devreye giriyor. Uygun ortamlar yaratılarak baba ve anneyle konuşuluyor; hayretle görülüyor ki, anne ve baba Recebi nasıl etkilediklerinin farkında değiller.

    Recebin aynı okulda kalarak, arkadaşları ve öğretmenlerinde ayrılmadan eğitimine devam etmesi olanağı sağlanıyor.

    ***

    Sevgi damlacıkları uygulamasını sınıfa taşıyan “Hayri” öğretmeni kutluyorum. Bence her aile, doğum günü olan kişiyi” hedef” yaparak sevgi damlacıklarını uygulayabilir. Her öğretmen o gün doğum günü olan öğrencisini “hedef” ilan ederek sevgi damlacıklarını uygulayabilir.

    Lütfen, tanıdığınız tüm öğretmenlerle paylaşın.

    Böyle yaratıcı bir uygulamayı benimle paylaşarak “Hayri” öğretmen benim ufkumu açtı. “Öğretmen gibi öğretmen.” Teşekkür ediyorum.

    Doğan Cüceloğlu (26.02.2012)