• İç organlarımızdaki asimetrinin kaynağının ne olduğu konusunda bilim adamları uzun yıllardan beri araştırmalar yapmaktadır. Bu bilim adamlarından biri de 2004 yılından beri araştırma yapan Nice-Sophia Üniversitesi Gelişim Biyolojisi ve Kanser Araştırma Enstitüsü Başkanı Stephane Noselli’dir. Stephane Noselli araştırmalarının sonucunda embriyonun birkaç hücresinin yüzeyindeki küçük kirpiklerin bu organizasyonu gerçekleştirdiği sonucuna varmıştır.

    Peki kirpikli hücreler gelişimin hangi aşamasında ve nasıl devreye girerler?

    Vücudumuzdaki Hayati Organların Oluşumu Küçük Bir Düğümle Başlar

    Embriyonun gelişiminin en erken evresi olan gastrülasyon döneminde (ilk iki hafta), bebeğin vücudunun karın bölgesini oluşturacak bölümde geçici küçük bir çöküntü oluşur. Bu çöküntünün bulunduğu kısımda son derece sıkışık bir biçimde yaklaşık olarak 200 – 300 kadar kirpikle donanmış hücrenin yığılmasıyla bir yumru meydana gelir. “Hensen düğümü” adı verilen bu hücre yığını başlangıçta simetrik olan ve sırtın, karnın, başın, ayakların neye dönüşeceğine adeta “karar veren” embriyonun simetrik özelliğini bozmaya başlar. Burada ilginç olan özellik, düğümü oluşturan kirpikli hücrelerin moleküler yapısının klasik hücrelerin tersine saatin akrep ve yelkovanı doğrultusunda dönmeleridir.

    Embriyoyu Asimetrik Kılmak İçin Gönderilen Gizemli Sinyal

    Düğümü oluşturan kirpikle donanmış hücrelerin hepsi saatin akrep ve yelkovanı yönünde aynı doğrultuda, sola doğru hareket ederler. Bu ilginç olgu bilim adamları tarafından “düğümlü akım” olarak adlandırılır. İşte kirpiklerin dönerken meydana getirdikleri bu akım embriyoyu asimetrik kılmak amacıyla soluna gizemli bir sinyal gönderir. Burada durup düşünmek gerekir, bu sinyali gönderen kimdir? Niye düğümü oluşturan kirpikli hücrelerin moleküler yapısı klasik hücrelerden farklıdır? Bilim adamları bu sürecin oluşumunu izleyebilmekte fakat hücreleri bu şekilde davranmaya iten nedeni açıklayamamaktadır. Oysa bu sorunun cevabı çok açıktır. Çünkü tüm bu oluşum aşamaları gökleri ve yeri örnek edinmeksizin yaratan ve insanı yaratmaya bir damla sudan başlayan Allah’ın üstün yaratışının eseridir. Konuyla ilgili bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

    “İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu?…” (Yasin Suresi, 77)

    Kabarcıkların Yolculuğu

    Kirpikli hücrelerin hareketi içinde bulundukları sıvıyı karıştırıp embriyonun soluna iter. Böylece doku farklılaşması ve gelişiminde etkili olan morfojen (doku farklılaşmasında ve gelişiminde etkili öğe) moleküllerin bir noktada yoğunlaşmasını sağlar. Çok kısa sürede gerçekleşen bu olay aslında son derece kompleks olan dört aşamada gerçekleşir:

    Kabarcıkların meydana gelmesi: Düğüm hücreleri, organların konumunda rol oynayan morfojen kabarcıkları serbest bırakırlar.

    Kirpiklerin harekete geçmesi: Bir saatin akrep ve yelkovanı doğrultusunda dönen kirpikler kabarcıkları sola iterler.

    Kabarcıkların solda birikmesi: Kabarcıklar solda birikerek kirpiklerin karşısında patlar ve morfojenleri salıverirler.

    Simetrinin kırılması: Morfojenler hücre içinde asimetriye yol açan bir dizi olayı tetikler.

    İşte kabarcıkların bu yolculuğunun sonunda göz açıp kapama süresi kadar kısa bir zamanda kirpikler kalbi vücudumuzun solundaki yerine yerleştirir. Daha sonra ise nöronlara (sinir hücreleri) yer değiştirtmek, solunum yollarını artıklardan temizlemek ve spermlerin hareketini sağlamak gibi diğer yaşamsal işlevleri yerine getirmek üzere başka kirpikli hücreler devreye girer.

    Dış görünümümüzde muhteşem bir simetri söz konusuyken iç organlarımızın dizilişinde bir asimetri dikkati çeker. Hatta akciğer gibi çift organların bile sağı ile solu arasında morfolojik (biçimsel) farklılıklar görülür. Nitekim sağ akciğerde üç lob ve sol akciğerde iki lob vardır. Bağırsak da sürekli aynı yönde dolandığından yanaldır. Kuşkusuz bu durum Yüce Allah’ın hikmetli yaratışının her şeyi bir düzen içinde evirip-çevirdiğinin apaçık bir kanıtıdır. Konuyla ilgili bir Kuran ayeti şöyledir:

    “Gökten yere her işi O evirip düzene koyar…” (Secde suresi, 5)

    Vücudumuzdaki Asimetri Yüce Allah’ın Hikmetli Yaratışının Bir Delilidir

    Bedenimizi oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücrenin tamamı, annenin yumurta hücresi ile babanın sperm hücresinin birleşimiyle oluşan tek bir hücreden çoğalarak meydana gelmişlerdir. Tek bir hücrenin önce bölünüp çoğalması, ardından aynı tür hücrelerin bir araya gelerek kemikleri, sinirleri, karaciğeri, midemizin iç yapısını, derimizi, gözümüzün kornea tabakasını oluşturması elbette büyük bir mucizedir. Fakat mucize bununla bitmez. Organları oluşturan hücrelerin her biri vücudumuzda bulunmaları gereken yeri “bilirler”. Bu nedenle her insanın gözü, kulağı, kalbi, midesi, karaciğeri aynı yerdedir. Fakat bilinci olmayan bir hücrenin vücudun parçalarını oluşturmak için gitmesi gereken yeri “kendi kendine bilebilmesi” mümkün müdür? Peki, embriyo gelişim aşamalarında vücudun diğer taraflarındaki simetrik yapısını, iç organlar söz konusu olduğunda neden asimetriye dönüştürmektedir? Aslında bu soruların tek bir cevabı vardır. İnsanı kusursuzca yaratan, sonsuz kudretine, tüm evreni sarıp kuşatan sınırsız ilmi ve üstün aklına bir kez daha şahit olduğumuz Yüce Allah, iç organlarımızda asimetrik bir oluşum yaratırken aslında ince hesaplara dayalı çok önemli bir detayı da göstermektedir. Organların bazılarını tek yaratarak ve gövdemizin belli yerlerine yerleştirerek, vücudumuzda bir denge ve düzen sağlamaktadır. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah “yaratıcıların en güzeli” olduğunu Kuran’da tüm insanlara şöyle haber vermektedir:

    “Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne Yücedir.” (Müminun Suresi, 12-14)

    Hücreler Arasındaki Açıklanamayan İşbirliği

    Henkel düğümünün her yerinden yayılan kabarcıkların düğüm akımı tarafından embriyonun sol tarafına taşınması sırasında kabarcıklar patlar. Sonic Hedgehog1 ve retinoik asit (A vitamini) moleküllerini açığa çıkarırlar. Bu her iki molekülün organların asimetrik sıralanmasında önemli görevleri vardır. Bu moleküller hücre içi kalsiyum düzeyini yükseltirken, bunu genlerin asimetrik hareketliliği izler. Embriyonun organojenez (5-8 hafta) olarak adlandırılan gelişim sürecinde bu genler organların yerleşimini belirler. Aslında organlarımızdaki asimetri sayısız hücrenin son derece akıllı ve şuurlu bir işbirliği ile gerçekleşir. Her bir aşamasının nasıl gerçekleştiğini detaylı bir biçimde inceleyen bilim adamları bile tam olarak bu olayın özünü kavrayamadıkları halde, hiçbir bilinci olmayan hücrelerin son derece karmaşık işlemleri hatasız bir biçimde gerçekleştirmeleri elbette imkansızdır. Bu gerçek ise bize üstün bir aklın varlığını kanıtlar. Bu üstün aklın sahibi elbette Alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır.

    Organların Yeri Değişirse…

    Bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm insanların iç organları vücudun hep aynı yerinde ve aynı düzende sıralanmışlardır. Bu organların dizilişindeki farklı sıralanma ise, ender rastlanan genetik bir hastalığa bağlıdır. Bu hastalığın özelliği, kişilerde organların yer değiştirmesine neden olması; örneğin kalbin sağa, karaciğerin sola kaymasıdır. Hastalığın nedeni zahiri olarak kişide sağ-sol ayrımının belirlenmesinde kilit rol oynayan kirpik hücrelerinin işlev bozukluğudur. Ancak normal işlev gören kirpik hücrelerine çalışma komutunu veren Yüce Allah’tır. Şüphesiz bu hastalık da Yüce Allah’ın dilemesi ile gerçekleşir. Rabbimiz bu örnekle tüm kudretin yalnızca Kendisi’ne ait olduğunu kullarına bir kez daha gösterir. Konu ile ilgili bir Kuran ayetinde bu gerçek şöyle haber verilmektedir:

    “Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak’tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için…” (Hac Suresi, 5)

    Vücudumuzdaki iç organların birer tane olmasında ve bu organların gövdemizdeki dağılışında kusursuz bir denge söz konusudur. Akciğerin sağ tarafının üç lob ve sol tarafının iki lob olmasında kalbin solda yer almasının etkisi vardır. Mide, dalak ve pankreasın solda, karaciğer ve safra kesesinin sağda olması, ortadan yana doğru bir kare biçiminde uzanan dışta kalın içeride ince bağırsakların bulunması aslında bu asimetriye rağmen iç organların kusursuz bir düzen içinde sıralandığını göstermektedir. Yüce Allah her şeyde olduğu gibi vücudumuzu da hikmetle dolu çok ince detaylarla birlikte yaratmıştır.
  • Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019
  • - "… Bir çocuğun annesinin dizine kapanıp ağlayışındaki mutluluk ne güzel bir akşamın başlangıcı oluyor..."
  • 112 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Eski bi kitapçının kapısındasın.Rutubet kokusu ve sarı ışık karşılıyor seni.Daha önceki gelişinde sana Kinyas ve Kayra' yı tavsiye etmiş çalışanla tekrar karşılaşıyorsun ismini düşünüyorsun hatırlamıyorsun. Adamın yüzünde yalandan bir gülümseme, tanımaya çalışıyo... 'ne kitapmış ya şu Kinyas ve Kayra bayıldım teşekkürler' diyerek yardımcı oluyorsun.Rahatlıyor adam, bu seferki gülümseme bir öncekinden daha samimi daha gerçek daha kendini beğenmiş... 'hmmm hatırladım' diyor. Önce Kinyas ve Kayra sonra Hakan Günday kritiği yapıyorsun kısa bir süre, çalışan, bir saniye diyip karşıdaki yeni kitapların olduğu rafa giderken içeri giren bir kadın İlber Ortaylı'nın yeni kitabını soruyor.Kandının bir elinde deri eldiven var diğeri çıplak. Çıplak eliyle konuşmasına anlamlar katmaya çalışıyor.Çalışan, kadını kitabın olduğu rafa yönlendirirken kadından geldiğini tahmin ettiğim çiçek kokusu seni yıllar öncesine ait bir zamana götürüyor.Bir an.
    Annen karşında, yüzünü yüzünün hizasına getirmek için çömelmiş, yüzü yağlı parlıyor.Okul bahçesindesin, öğrenciler içeri, sınıflarına giriyorlar.Annen elindeki açmayı beslenme çantana koyarken 'akşam ben gelmicem' diyor 'meral teyzen alıcak seni.' İlyas! adamın adı ilyas, hatırlıyosun.
    Meral teyze, sürekli sarımsak kokan kadın.Annenin yakın arkadaşı. 'Üzülme, yarın ben alıcam, söz!' diyo annen,' hadi sarıl anneye' diyor koyu kırmızı dudaklar,sarılıyorsun, çiçek kokusu.
    Öğrenciler sınıflarına girmiş tek sen varsın bahçede, bir de arkasını dönüp giden bir kadın.Çiçek kokusu giderek uzaklaşıyor, uzaklaşıyor, uzaklaşıyor...Göğsünde bir ağırlık.
    Omuzuna dokunan el hızlıca çıkarıyor seni okul bahçesinden, çiçek kokusunu tekrar geri getiriyor.İlyas, elinde bir kitap, sana bakıyor, bunu tavsiye ederim diyor, belli ki senin ismini hatırlamıyor meseli bir hitap.Küçük bir kitap tanıtımı yapıyor.Kitabı eline alıyorsun, sarı, gri bir zemin üzerinde Salvador Dali tablolarındaki gibi sadece ilgili olanların anlayabileceği bir resim, sayfa sayısı epey az .Elinde Dostoyevski'nin Suç ve Cezası olan adam 'ilginç bir kitaptır' diyor 'etkileyicidir, bakma sayfa sayısının az oluşuna.'
    Çiçek kokusunu artık alamıyorsun, muhtemelen tek elinde eldiven olan kadın gitmiş.Kitap hakkında yorum yapan adama bakıyorsun, çok bilmiş, ukala bir sırıtma dudaklarını kulaklarına yaklaştırmış 'Aylak Adamı okudun mu?' diye soruyor evet derken bu sefer karnında bir ağırlık hissediyorsun...
    Gözlerini açıyorsun gördüğün resim yukarıdan aşağıya doğru büyüyor.Yatak odandasın. Karşındaki komodinin üstündeki fosforlu akrep ve yelkovan saati üç eliyi gösteriyor.Sağında çocuğunun sıcaklığı .Sağ dirseği göğsünde, sağ dizi karnında yüzü koyun yatıyor.Yüzünün sağı sana dönük.Kulaklarında MFÖ nün Güllerin İçinden şarkısı ve kulaklıkların sebep olduğu hafif bir sızlama.Elinden kaymış gitmiş telefonda epub tan Uyuyan Adamın yetmiş üçüncü sayfası aydınlatıyor yorganı.Tekrar karşındaki resim küçülmeye başlıyor,küçülüyor, küçülüyor.Enson hatırladığın görüntü karanlığa direnen akrep ve yelkovan.Önce karanlık sonra göz alıcı bir parlaklığın içindesin.Seni isteğin yere, istediğin zaman ulaştıracak, herkesi görüp duyup, kimsenin seni görmeyeceği duyamıyacağı yerdesin.En özgür en ulaşılmaz olduğun yerde...
    İş yerindesin. Tüm makineler çalışıyor, gürültü patırtı çok işler birikmiş umrunda değil.Sen oturmuş 1000k da inceleme yazıyorsun...
  • 282 syf.
    ·27 günde·10/10
    Yeryüzündeki en korkunç şey nedir bilir misiniz? Sonunda her şeyin alışkanlık halini almasıdır. Karşısında kendimizden geçtiğimiz şeylerde bile bu böyledir.

    Erich M. Remarque


    Albertine Kayıp'ı serinin diğer kitaplarından ayıran en belirgin etmen, anlatıcının geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurduğu ilişkide acı ve hesaplaşmayı temel almasıdır. Alışkanlığın prangasından koparak geride bıraktıklarıyla yüzleşen 'farklı' bir anlatıcı çıkar karşımıza. İnsanlar, şehirler ve zihnin imgelemlerinde karşılık bulan hatıralar ile yüzleşilecek, zamanın eskitemediği şeylerin ilk görüntüsü, 'şimdi'nin tutsaklığından kurtaracaktır. Anlatıcı sanal ve gölge icabı bir karakter olur; gerçeğin öznesi Marcel'in perspektifiyle okurun kendisi, yani yaşamındaki devinimleridir. Kayıp Zamanın İzinde'deki karakterlerin gündelik hayatta karşılaştığımız profillere yakın olması, romanın göstergelerini alımlamaya yol açmasıyla beraber okuruna zaman şeridini tekrar süzgeçten geçirmesini sağlar.

    'İnsan, ahlaki değerleri farklı çok sayıda insanı içinde barındırır.' minvalindeki cümleyle benzeşen Robert Stevenson'un tezini alıntılayalım: "Her geçen gün, kısmen keşfettiğim, zihnimin hem ahlaki hem de düşünsel yönleriyle feci bir enkaza dönüşmeye mahkum olduğum gerçeğine giderek biraz daha yaklaştım: Aslında insanoğlunun bir değil, iki benliğini vardı." Hayatımızda yer edinmiş ve ediniyor olan insanların benliğimiz üzerindeki etkileri bununla ilgili bir durum. Bir dilin oluşum sürecinde rol alan göçebe topluluklar, konakladıkları coğrafyalardan ağız yoluyla türettikleri kelimelerin bugünlere kadar taşınması, dilin, değişen zamanın ve coğrafyadaki konumunun da etkisiyle bir bütün haline geldiğini, parçalarını mekandan aldığını gösterir. Bir kelime bile zaman içinde dönüşerek nasıl bir bütün haline geliyorsa, insan da kendisi fark etmeksizin yaşadığı çevrenin, mekanın, doğanın ve insanların vasati bir biçimi haline geliyor.

    İnsanın; lüksün ve sefilliğin, acımasızlığın ve merhametin, ihtirasın ve sakinliğin... Yaşadığımız çevre, dil, din, ırk gibi değerleri seçme şansını hiçbir insanın elinde bulunduramaz, doğuşumuzla birlikte ya kaderin getirdiklerine biçim verme gayesinde oluruz ya da derin bir uykuda bırakarak onları öteleriz. Her iki seçenekte de şeylerin yansımasından bağışık kalamayacağımız kesin gibidir. Giovanni Papini'nin dediği gibi, İnsanlardan ne kadar uzaklaşsak da bizde görünmeden yaşamaya devam ederler. O halde farklılıklardan meydana geldiğimizi, bir bütünün ruhunu taşıdığımızı söyleyebiliriz. Var olan koşulların egemenliğine teslim olan bir insan, kendini mekandan men edeceği için, hayal gücü imgelem eksikliğiyle karşılaşmış olur. Proust bu durumu şöyle açıklar:

    "Hayal gücü bilinmedik bir durumu canlandırmak için bildik unsurlardan yararlanır ve bu yüzden de, bilinmedik durumu canlandıramaz."

    "Sadece anlık görüntülerden oluşan bir dizi halinde var olmak, bir insan için müthiş bir zaaftır şüphesiz; ama aynı zamanda müthiş bir güçtür de; bu kişi hafızanın ürünüdür ve belirli bir anın hatırası, daha sonra olup biten her şeyden haberdar değildir; hafızanın kaydettiği an ve onunla birlikte şekillenen kişi varlığını sürdürür, yaşamaya devam eder, üstelik bu parçalanma, ölüyü çoğaltır."

    İşte Kayıp Zamanın İzinde'nin en sıkı alıntılarından. Bergson okunduğunda, Tanpınar okunduğunda buradan farklı anlamlar çıkar. Kayıp Zamanın İzinde, uzun cümlelerin yanı sıra niteliği ve atıf zenginliğiyle geniş bir yelpazeye uzanan bir roman. Ne kadar tamamıyla anladığınızı zannerseniz zannedin, alımlamanızın bir yanı her zaman eksik kalacaktır.

    Her şey eşleştirmelerden, anlatıcının ilişkilendirdiği nesnelerden ibarettir. Öyle ki Marcel'in, Albertine'i unutabilmesi için bütün mevsimleri unutması gerekmişti. Venedik'te bekletilen anne ve trene aldırış etmeden O sole Mio'nun ezginlerine kendisini kaptırarak geçmişin hüznünü anımsayan Anlatıcı, anneannenin kaybıyla küçük Marcel'in de hafızadan silinişi, çaya batırılan kurabiyenin, tadılan ilk an'ı tekrar yaşatması, bir pencerenin sırf annenin mutlu anlarına tanıklık ettiği için hafızada özel bir yer teşkil etmesi gibi zihnin imgelemleriyle anlam kazanan geçmiş zaman, an ile bütünleştiğinde 'yakalanan'lar arasındaki yerini alır.

    Kayıp Zamanın İzinde simgelerle çevrili bir roman, Albertine Kayıp ise serinin karakterize edilmiş halini en geniş biçimiyle sunar.

    Acı ve yüzleşme her şeyden güzel anlatılır. "Istırap insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder." cümlesine ulaşmadan bunu fark etmek mümkün. Yaşanılanlar bir film şeridi gibi hatırada şekillendiğinde, geçmişin anlık, belirli ve bulanık görüntüleri anımsandığında, onlara yeni anlamlar yüklenir ve acının anımsanacak tekrarları yok olmaya başlar. Romanın ilk yarısı anlatıcının kâbusu yaşamasıyken, ikinci yarısı kâbustan uyanışın, insanların, nesnelerin ve şehirlerin yitirilmesiyle alışkanlığın perdesinden sıyrılarak gerçeği yakalayabilen bir benliğin portresi çıkarılır karşımıza. "Ben alışkanlıkların insanıyım." cümlesi gerçeği örten bir göstergenin gölge olmuş halidir sadece. Yine Marcel'e göre, "Alışkanlığı ne kadar benimsemiş olsak da bizden kopması boşluk yaratır ve bu boşluğun gizli bir alemi vardır, mantıkla açıklanamaz." Alışkanlık aynı zamanda hatıralarla, yaşanmışlıklarla, güzel anılarla süslenmiştir, ancak zaman ve mekandan günün birinde kopacak olan insan bir şeye bağımlı kalmamalı, gerçeklerle yüzleşmesini bilmelidir. Bu ancak sıradanlığın düğümleri çözüldüğünde gerçekleşir, en basitiyle her gün yürüdüğümüz yoldan, her zaman gördüğümüz manzaralardan, sürekli iletişim halinde olmaktan kurtulamadığımız insanlardan, binaenaleyh alışkanlığın sınırları içine giren şeylerin griliğinden farklı bir yol izlendiğinde, işte o zaman özgürlüğe giden yolda bir insanın bulunduğunu söyleyebiliriz.

    "Hayata bağlılığımız, başımızdan nasıl atacağımızı bilmediğmiz eski bir ilişkiden başka bir şey değildir. Gücünü sürekliliğinden alır. Ama bu ilişkiyi koparan ölüm, bizi ölümsüzlük arzusundan kurtarır."

    Bir şeyin gerçekliği, o şeyin hüküm sürmediği zamanlarda anlaşılır/ mı? Kalın kişisel gelişim kitaplarını devirmeye lüzum yok, işte bu eser, net olarak bu sorunun cevabını yüzümüze çarpıyor. Ne kadar muazzam bir yerde olduğumuz, sırlar ve gizemlerle dolu gezegenin mefhumlarından habersiz yaşamlar göstergelenir okura. Alışkanlıkların akışına kendimizi bıraktığımızı, ölümleri sıradan karşılamamızı, savaşın büyük yıkımlarını gördüğümüzde zayıflamış empati duygumuzun cansızlığını, zamanın hiç olmadığı kadar çabuk tükeniyor oluşunu fark edemeyişimizi; envai çeşit gökkuşağı ve cehennemin içinde yaşadığımız için onların ne kadar büyük olaylar olduğuna dışarıdan bakamadığımızı ve nasıl birer birer sıradanlaştığımızı gösterir, fark ettirir.

    Bir şehir, bir insan, bir nesne geride kalır ve insan tek gerçek olan ölümlülüğün, sanatın ve acının bilincine varılan adımı atmış bulunur, artık sahnede Marcel değil, okurun kendisi ve yaşamı vardır.
  • Annelikteki sapkınlık, bir dizi tacizin ya da bebeklikte kronik olarak ihmal edilmenin son ürünüdür. Anneliğin çoğalması, sapkın anneliğin de çoğalmasıdır. Yetişkin kadın, bebeklikteki korkusunu ya da güçsüzlüğünü zalimce bir egemenliğe dönüştürecektir ve bu egemenlik hükmünü daha zayıf olan üzerinde sürdürecek, fahişenin müşterisine ya da annenin çocuğuna karşı gösterdiği şiddet veya nefret biçimini alacaktır.