"Beyin bir donanımdır, herkeste vardır; akıl bir yazılımdır, herkeste yoktur."

Anooshirvan Miandji

Anooshirvan Miandji
bir öğretmenin kaleme aldığı bu anıyı paylaşmak istiyorum:

2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulunda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.

“Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme… alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.

Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada… Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”

Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”

“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”

Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim.
Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim. Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı. “Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”

Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.

Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.

2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.

Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini…

Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını…

Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını…

Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.

“Öğretmenlik sabah gidip öğlen geldiğin, cumartesi, pazar, sömestır ve yazın tatil yaptığın bir meslek değildir. Öğretmenlik Anne olmaktır. Baba olmaktır. Abi olmaktır.. Kısacası İnsan olmaktır.

“İnsan gibi insan öğretmenlerimizin önünde saygı ile eğiliyorum. “

"200 kelime ile düşünen birisi, 2000 kelime ile düşünen birisini anlayamaz."

-Anooshirvan Miandji

Akıl
Beyin bir donanımdır,herkesde var;
Akıl bir yazılımdır,herkesde yok...

- Anooshirvan Miandji

Anooshirvan Miandji
Adamın birine bir çiçek hediye edilir. Çiçeği hediye eden çiçeğin çok özel bir orkide olduğunu ve çok özel bir çiçek açtığını söyler. Hediyeyi alan teşekkür eder ve çiçeği evine götürür.

Çiçeği diğer çiçeklerin yanına koyar. Yıl boyu arasıra çiçek açan bitkilere bakar, sonra da bu çiçeğa bakar ve bir değişiklik görmez. İçinden der ki “demek bu baharda açacak”, bahar gelir, diğer tüm çiçekler açar ama bu çiçek açmaz. Bugün der yarın der, bugün der yarın der...ama..çiçek birtürlü açmaz...adam hüzünlenir ve zamanla umudunu yitirir.

Seneye bahar yaklaştığında tekrar umutlanır, belki der bu sene açacak, ama yine hayal kırıklığı, diğer tüm çiçekler açılır ama bu çiçek açılmaz. Adam, çiçek için vitamin alır, toprağını değiştirir ve daha fazla güneş alması için yerini bile değiştirir...ama çiçek açmaz...aylarca her baktığında gözü bu çiçeğe kayar ama hiç bir işaret ve değişiklik göremez. Hem hüzünlenir hem umutsuzlaşır ve üçünce sene tekrar baharda çiçek açmayınca, artık bu çiçeğin açmadığını veya kısır olduğunu düşünür.
Bu yıllarca devam eder...

Yıllar sonar bir bahar sabahı adam çiçeklerini incelerken bir de bakar ki aaa bu “çiçek açmış”! gözlerine inanamaz, çok çok şaşırır...evet inanılmaz ama gerçek çiçek açmıştır...çiçekte çok güzel bir çiçektir...dayanamaz gözleri dolar...ben bu kadar süre sana inanmadım, senden umudumu kestim, hatta umut etmekten vazgeçtim ama sen açtın, açtın da niye şimdi açtın...

Bu sorunu cevabını bulmak için adam çiçeğin resimlerini çeker ve bir üniversitede çiçek uzmanına götürür... çiçek uzmanı resimleri inceler, kütüphanesinden bir kaç kitap indirir ve inceler, tekrar resimlere bakar ve gözlüğünü çıkartır, derin bir nefes alır ve der ki “ beyefendi bu çiçek, nadir bir orkide kaktüsüdür ve 6 senede bir çiçek verir.” Adam cevap verir “ciddimisiniz?” Herbalist cevap verir “evet efendim, 6 senede bir.” Adamın gözü düşer ve bir süre sessiz kalır. Sonra söz alır “..ben bu çiçekle çok uğraştım, bazen hüzünlendim, bazen umutsuzlandım, ama asla böyle bir şey olacağını bilemedim...nereden bilebilirdim ki...ben ona karşı önyargılı davrandım...ama o yine çiçeğini açtı, zaten zamanında açtı...”
Herbalist der ki “özel bir çiçek olduğunu ben bile kitaplardan öğrendim...sizde kendinizi üzmeyin, böyle bir çiçeğe sahip olduğunuz için çok şanslısınız...” adam teşekkür eder ve eve döner. Çiçeğe bakar bir daha bakar..bakmaya doyamaz ve içinden der ki “geç açtın ama değdi”.

Her gönülde bir çiçek vardır...
...ama eğer geç çiçek açıyorsa ... belki de zor açtığı içindir.

Anooshirvan Miandji
Belki 30 sene önceydi. Akşam misafirlikteydik, babamın arabasının tamircisi bizi yemeğe çağırmıştı, babamla iyi arkadaşlardı. Yemekten sonra babamı bahçeye çıkardı, bazı mimari uygulamaları bahçede göstermek istiyordu, o sıra babama bir soru sordu “İbrahim bey…siz yıllarca rehber öğretmenlik yaptınız, bizim oğlanla başımız dertte…daha 8 yaşında ama çok gergin, annesini çok üzüyor, çok kavga çıkartıyor…ben de zaten akşam eve geliyorum…bir çare bulun…lütfen.” babam arkadaşının kolundan tutun ve “eve bir hayvan alın dedi”, “kedi veya köpek gibi”…tamirci şaşkındı “ İbrahim bey ben ne diyorum siz ne diyorsunuz? Olur mu böyle şey..allah aşkına!” babam güldü ve dedi “ Mustafa bey, bir hayvanla iletişim kurmanın tek yolu onu sevmektir” “bu çocuk o kediyi, köpeği üzebilir ama o hayanı sevmedikçe o bir daha yanına gelmez..böylece doğaçlama olarak merhameti öğrenecek…vermeyi öğrenecek…elindeki köftenin dönerin parçasını o hayvanla paylaşmayı deneyecek…sevmeyi hayvanlardan öğrenmek kadar kolay, keyifli ve kalıcı bir yol yoktur…bak benim çocuklar gözlerini açtıktan beri hayvanlarla büyüdüler evde 5-6 tane kedi vardı, porsuk vardı, kirpi vardı, tavşan, civciv, keçi, sıpa… sonuç ortada” babamın arkadaşı ikna olmuşa benziyordu, sustu ve “peki” dedi. Eve dönerken arabada babama dedim ki “ …ama baba getirdiğin maymun, muzu beni elimden aldı ve hemen yedi ben ağlamıştım” babam da “oğlum o muzu zaten maymuna ver diye sana vermiştim”, hepimiz güldük. Bir keresinde köyle gitmiştim, köydeki hindi ve eşek hemen benimle arkadaş oldular, dönerken çok özlemle baktılar.

Ben hayatım boyunca hayvanlardan hiç kötülük görmedim. pişan kâğıt bir paketin içinde poğaça atıklarını yemeye çalışırken arabamın farlarına takılmıştı, karlı bir kış akşamın da. Yanıma aldığımda avuç kadar kediydi, gözünde ve kuyruğunda iltihap vardı, iyileşmesi için mücadele verdim. Beraber yaşayalı 6 sene oldu, kim anket için kapıma geldiyse biz bu evde iki kişiyiz dedim. Onlar da başta yadırgadılar ama sonra güldüler. Benim mutsuz olduğum hiçbir gün, pişanı mutlu görmedim, benimle hüzünlendi benimle sevindi, o küçük parlak gözlerinde bunu hep gördüm. Bana hep sevgi verdi neden biliyor musunuz? Çünkü verebileceği en iyi şey oydu.
Hayvan sevgisi insan sevgisine alternatif değildir ama ön-şarttır.

*Anooshirvan Miandji *
[Sen mükemmel bir insansın Anooshirvan Miandji!!
Vaktiniz varsa lütfen okuyunuz. ]

1999 senesinde Ankara, Altındağ ziraat mahallesin de oturuyordum, küçük nemli eski bir binada. Ev çok eskiydi mahallede yoksul. Ben o perişan evin kirasını ödeyecek param yoktu, zaten o eve geç diyende bir röntgen firmasının sahibiydi, ev annesinin eski eviydi ve oğluna matematik dersleri veriyordum, o derslere karşılıkta bu evde oturmamı teklif etmişti.
O evde ilginç olaylar yaşadım ama bir tanesini paylaşmak isterim. Son bahardı, yağmur yağıyordu, bir pencereden bakim dedim, baktım sokakta 2 torbası olan ve ayağında terlikle oturmuş yaşlı bir adam var, ayakları su içinde. Yüreğim sızladı, 3 çift ayakkabım vardı, bir çift kundura yeniydi, diğer kundura ve spor eskiydi. O eski ayakkabıları alıp aşağı indim adama yaklaştım bak bunlarda beğendiğin varsa sana vereceğim dedim. O da sporları giydi, ve gerçekten ayağına oturdu, diğer kundurayı da alıp torbasına koydu “ evlat Allah senden razı olsun, ne muradın varsa versin” dedi. Bende ya amca bir çiftini sana verecektim diyemedim, kıyamadım. Döndüm eve geldim. Ertesi gün otobüsü kaçırdım, zaten kaçırmaya istekliydim, kuyruk çok uzundu ve sabahları tıka basa gidiyordu, üstelik ilk ders analitik kimyaydı ( analitik düşünce ile ilgisi yok) ve ben hocasını beğenmiyordum. Okula yürüyerek giderken kendime serzenişte bulundum “sen kendin muhtaçken niye gidip adama ayakkabını veriyorsun, bak bu yeni kundura da ayaklarını vurdu vuracak… ders olsun” diyordun kendi kendime. Bir tarafımda veren el alan elden üstündür diyordu. Neyse başınızı ağrıtmayım, birkaç gün geçti, ayaklarım akşamları ağrıyordu. Bir akşam çok sevdiğim ve beni Türkiye çağıran hem şehrim beni aradı “anuş, İran’dan bir misafirim gelecek ermeni, ailesiyle, onların Amerika’dan yeşil kartları gelmiş, 3 gün Ankara’da kalacaklar, onlara rehberlik eder misin?” dedi. Bende “alireza, ya benim dolmuşa binecek param yok, nasıl gezdireceğim ,olacak iş midir?!” dedim. O da “alfred senin masraflarını karşılayacak merak etme dedi, sen yeter ki onu eşini ve kızını gezdir.” Dedi. Peki dedim ve aşti den alfredin ailesini karşıladım hotele yerleştirdim ve gezdirmeye başladım. İlk gün Tunalı’da kebap 49 a götürdüm, önünden çok geçmiştim ama orada hiç pide yiyememiştim, alfredleri oraya götürdüğümde buranın pidesi meşhurdur çok lezzetlidir demiştim ( gerçi hiç tadını bilmiyordum), onların sayesinde bende yemiş oldum. Günler güzel geçti ve son güne geldik, Kızılay’daydık, alfred ” bak biz yarın dönüyoruz, biraz alışveriş yapacağız ama yorulduk, her şeyi aynı yerden alabileceğimiz bir yer var mı?” gima nın önündeydi, karşıda YKM binası duruyordu. Gözüm oraya takıldı, “ bakın o binada her katta bir kategori var istediğimiz her şeyi oradan alabiliriz” dedim. YKM binasına girdik, eşi ve küçük kızı alt katlarda gezmeye başladılar, o da bana dönüp şunu dedi “ayağıma bakar mısın? Bu ayakkabılar sözde spor ama aslında çakma Adidas, ben aldım ama hiç memnun değilim, çok sert biraz uzun yürüyünce ayağım ağrıyor, burada orijinal ayakkabı bulunur mu? Bende 6-7 katlarda spor ayakkabılar var oradakiler hepsi orijinal bakabiliriz dedim. Beraber merdivenleri çıktık, tam karşıda nike ve addidas reyonları vardı, Adidas ayakkabılardan hangisi yürümek için uygun diye sorduk, bize bir çift ayakkabı gösterdi satıcı. Alfred ben bunu denemek istiyorum dedi, geldi denedi, bir de sen bir giyer misin nasıl başka ayakta görünüyor diye bakmak istiyorum dedi. Bende 43 numara bir çift istedim geldi, giydim, o yeni sert kunduradan sonra sanki havada yürüyordum, içimden bu ayakkabı çok pahalı ve güzel keşke bir gün param olsa da gelip alsam ( ama bunlar şimdi çabuk satılır bana kalmaz, dedim kendi kendime içimden). Ayakkabıları çıkardım, alfred kendi çiftini beğendi ve alacağım bunları dedi, sonra bana "ya bizim bavullar eski birde şimdi bir sürü şey alıyoruz, buradan bavulda alalım ne dersin" dedi. Bende etrafa bakında köşede 3 lü bavul setini gördüm oraya yönlendim, bavulcu geldi, “bey efendi bu hafta sonu kampanyamız var büyüğü alana, diğer iki bavul hediye”, bende sevindim hemen alfredin yanına döndüm baktım alfred yok, ararken baktım kasadan geri dönüyor elinde iki poşet, “ sevgili dostum, aslında emeklerinin, bizim için bu 3 günde harcadığın zaman ve enerji karşılığını ödeyemeyiz ama ben bu adidasleri sana aldım, aslında parfüm alacaktım ama bugün üzerinde çok güzel bir koku vardı, o yüzden bu ayakkabıyı aldım, güle güle kullan” dedi. Ben şaşkındım, ne diyeceğimi bilemedim, sarıldım ve teşekkür ettim.
Ertesi gün onları yolcu ederken adidaslerim ayağımdaydı, ( alfred de otobüse binerken onunda ayağında yeni adidasleri vardı) inanmayacaksınız ama o ayakkabıları 9 sene giydim, çok sağlamdı, bir gün alfred Amerika’dan ararken bu anımızı hatırlattım “ benim sevgili dostum, ne zaman istersen yenisin şerefle alırım”demişti.
O ayakkabıları eskidiğinde, Eryaman da depoya koymuştum, ortak alanda, bir gün depoya gittiğimde baktım yok, yöneticiye sorduğumda binayı boyayan işçilerden birinin ayakkabılarına boya dökülmüştü ona verdik giydi gitti demişti.
Zaman zaman aklıma gelir “denize at balık bilmezse halik bilir” diye. Giden ayakkabılarımın, böyle geri gelmesi hiç unutmadığım bir hikâye olarak anılarımda kaldı. Sonra çok aradım o adidasi bulayım diye modelini buldum “x mita tobacco” modeliydi, ama üretimi durmuştu. Bu yazıyı bitirdiğimde resmini bulmaya çalıştım internetten; buldum ama bulunca gözlerim doldu.
“Gül sunan bir elde, daima bir miktar gül kokusu kalır.”
Çin Atasözü
anooshirvan miandji

Düşüncen fakir ise diğer zenginlikler seni kurtaramaz.

|Anooshirvan Miandji

Anooshirvan Miandji
Japonya’da Velilere Gönderilen 18 Maddelik Davranış Listesi


Japonya’da her yeni eğitim döneminin başında, okul idaresi ve öğretmenler, öğrenci velilerine 18 maddelik bir liste gönderirler.

Japonlar için davranışın ve bazı tutumların çok önemli olduğunu biliyoruz.

Bu davranış ve tutumları genelde çocuk yaşta okulda ve aile içinde öğreniyorlar.

Bir öğrenci velisine gönderilen ve aile içinde çocuğa öğretilmesi gereken davranışları gösteren listeyi paylaşmak istiyorum:

1- Birisi konuşurken dikkatli bir şekilde dinle.

2- İnsanlara selam ver, soruları açık bir şekilde ve duyulabilir bir sesle cevapla.

3- Sandalyede uygun bir şekilde otur.

4- Başkalarına ait olan eşyaların, sana ait olmadığını anla.

5- Ayakkabılarını çıkardıktan sonra düzenli bir şekilde yerine koy.

6- Giysilerinin temiz olduğundan ve kırışık olmadığından emin ol.

7- Masanı ve çevreni düzenli tut.

8- Gece erken yatmayı, sabah ise erken kalkmayı öğren ve bu sorumluluğa alış.

9- Kahvaltıyı önemse.

10- Dişlerini her zaman fırçala.

11- Asla yalan söyleme.

12- Kimseyi dışlama ve kimseye dışlanmış hissettirme.

13- Eğer birinin bir problemi varsa ona yardımcı ol.

14- Kimse hakkında kötü şeyler söyleme.

15- İnsanlarla iyi geçinmeyi, oynamayı ve bir şeyler öğrenmeyi alışkanlık haline getir.

16- Sadece tek başına oynama. Başkalarıyla da oynayabilecek kadar sıcakkanlı ol.

17- Hem doğada zaman geçirip rahatlamak, hem de daha fazla hareket etmek için dışarıda oyna.

18- Eğer hata yaptıysan büyük bir ciddiyetle özür dile.

bunlar aklıma Şinko (kanji) japon milli dinini getirdi, anlam olarak "tanrılar yolu" olan şintoizmin temel prensibi " utanacak şey yapma" dır.
bu ahlaki bilinç düzeyi japonlarda o kadar içselleşmiş ki ( içsel ahlak vicdan demek), sözüm ona başka ülkede köprü yaparken halat kopuyorsa, kendini sorumlu tutup intihar bile edebiliyor. bu bireysel olarak uç bir örnek olabilir ancak toplumsal ahlak normları için ciddi bir ölçektir.
yani ahlaklı bir toplum istiyorsanız cezaları artırmak, yasaları çoğaltmak yerine "ahlakı" insanların içine yerleştireceksiniz.
darısı başımıza.

haluk tunç, bir alıntı ekledi.
14 Şub 01:43

200 kelimeyle düşünen birisi,
2000 kelimeyle düşünen birisini anlayamaz

Anooshirvan Miandiji

Süzme Felsefe, Anooshirvan M. MiandjiSüzme Felsefe, Anooshirvan M. Miandji