• Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
  • 164 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle; yaşadığım bu hayatta bana eşlik etmiş olan, zamansız kaybettiğim dostum Derviş'e ardından da buradaki bütün yalnız ruhlara ithafen...

    Yıllar sonra bir şekilde ulaştığım, tekrar okuduğum ve bana yaşanmış o duyguları tekrar yaşatan bu kitabın ardından, kendisinin de bunu istediğini bilerek; "Her insan kendinden kaçar kaçar kaçar, kendinden ne kadar da uzaklaştığını düşünse bile, en son ulaşacağı yer yine kendisidir."

    https://www.youtube.com/watch?v=7GXGxO9xTgI

    Benim ismim Ömer, bazılarınız beni burada yazdıklarım ile tanıyor. Okuduğum kitaplardan, yaptığım alıntılardan...
    Bazılarınız ise gerçek hayatta tanıyor. Eski dostum ise beni "gerçekten" tanıyanlardan birisi ve bu da onun hatırasıdır.

    Yıllar yılı yalnız yaşamış, "bir ruhu bulunduğunu yıllar sonra fark eden" , "doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yolda" yalnız başına yürüyen, bu dünyada dolaşan sessiz bir ruh olan dostuma, onun da o bütün sessiz haykırışlarının içerisinde, "kendi içerisine saklanması"nın ardında, "konuşmaya muhtaç olan" dostuma.

    O da bunların okunmasını, ruhunun yalnız olmadığını ve de hüznünün paylaşıldığını bilmek isterdi. Bu yüzden hatırasını sizlere aktarıyorum. Sabahattin Ali, Raif Efendi ve Derviş gibi nicelerinin hikayesi bu...

    Bir şubat akşamı, hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir ilçesinde, dostumu ziyarete gittim. Halletmem gereken birkaç iş ve uğramam gereken birkaç yer olmasına rağmen, kendisiyle buluşmak ve güzel bir gece geçirmek niyetindeydim. Otobüs öğle vakitlerinde gara vardı ve yanımda getirdiğim birkaç parça eşyayı ve de kitapları küçük bir sırt çantasına doldurmuştum. Sırtladığım gibi çantayı, usul usul indim otobüsten. Ilık bir kış güneşi ortalığı ısıtıyordu.

    Kendisine geleceğim vakti haber vermemiştim ve elimi cebime attım. Telefonda numarasını çevirdikten sonra birkaç saniye içerisinde telefonunu açtı. Kendisi işteydi ve bulunduğu iş yerine gitmemi istedi. Bulurum diyerek kapattım telefonu. Her bir ruhun kaybolduğunu bilemezdim.
    Hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir sokağında onu aramaya başladım. Kendisini yarım saat bir saat içerisinde bulmuştum. Aslında onu, yıllar önce kaybettiğimin farkına yıllar sonra varacaktım.

    Sessizdi odasına girdiğim zaman, masasının üzerine yığılmış defterler ve kitapların arasında dalıp gitmişti. Hoş bir gülümsemeyi yüzüme takınmamın ardından koşarak sarıldım.
    Birkaç saat daha işi olduğunu söyledi kısa bir sohbetin ardından, ben de beklemeye başladım.
    İşlerini bitirmesi sonrasında da beraber yemek yemeye çıktık. Oradan da evine geçtik.

    Kendisini burada nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Aslında onun nasıl baktığını, nasıl göründüğünü ya da nasıl yürüdüğünü anlatmama gerek var mı onu da bilmiyorum. Her insan zaten hayatında bir kere bile olsa onunla karşılaşmış olamaz mı zaten...

    Kendisini her zamanki gibi sessiz bulmuştum. Öyle yanı başımda otururken, uçsuz bucaksız denizlerde kaybolmaya gidiyormuş gibi hissediyordum hep. Sanki hiç ulaşamadığı bir denizin hiç ulaşamadığı bir kıyısına varmak istiyor gibiydi.

    Küçük yaşından beri kitap okurdu, neden okumaya başladığını sormamıştım ama onun da bir ruhu olduğunu ve yalnızlığını kitaplarla unuttuğunu biliyordum. Soğuk ve üşüten havanın dağılması için kitaplardan bahsetmek istedim. Birkaç isim birkaç alıntı söyledim.
    Kimler geçmiş bu dünyadan dedim,kimler...

    Soğuktu, sanki yanımda değilmiş gibi, uzaklara bakıyordu.
    Dünyaya yalnız başına gelmiş ve yalnız başına göçeceğini biliyor gibiydi.
    Suskunluğunun içerisinde sanki yıllar vardı. Sanki "Şu koskocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha" yoktu.

    Sanki bütün kederi bütün sessizliği içten içe bir şeyler anlatıyordu.
    Duymak istiyordum, neden bu kadar sessiz olduğunu, hiç açılmayan ağzından duymak istiyordum.

    -Birazcık gülsene be adam! dedim.
    Yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. Ardından da dönerek gözlerime baktı ve şöyle dedi:
    -"Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir."

    -Güzel sözmüş,kim söyledi acaba dedim.
    -Sabahattin Ali dedi. ve tekrar güldü.

    Cevap vermedim, ikimiz de derin bir sessizliğe daldığımız sırada fısıltı ile böldü sessizliğimizi;
    -Biliyor musun onun kitaplarını tekrar okuyamıyorum.

    Ne dediğini anlamamıştım ama üzücü durumlar canımı sıkardı. Ben zaten üzüntülerin de adamı değildim ki be!
    Konuyu değiştirmeye çalıştım ve gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.

    Ne çok isterdim oysaki o gecenin son bulmayışını, ve onunla sonsuza kadar konuşabilmeyi...

    Sabah olduğu zaman beni gara kadar bırakmak istedi. Eski dostum ile eski zamanlardaki gibi yürümek hoşuma gideceğinden gülerek, "Olmaz mı ya!" dedim.

    Otobüse binerken kolumdan tuttu,
    -Sana sadece sana...
    -Ne demek istiyorsun be adam! dememe kalmadan elime küçük bir kitap tutuşturdu. Donakalmıştım.
    -Benim için oku, benim için...

    Sessiz bir kabulleniş vardı gözlerimde, kitabı aldıktan sonra otobüsün içine doğru yürüdüm. Kitabın kapağına bakmamıştım ama okumak için can atıyordum.
    Koltuğa oturduktan sonra otobüs hareket etmeye başladı. Ben de Derviş'in bana hangi kitabı verdiğini merak ederek kitaba baktım.

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali...

    Dün konuştuğumuz yazardı ve kitabı okumaya başladım.
    Okudum okudum okudum.
    Yol boyunca okudum.

    Kitabı sevmiştim. İlk defa karşılaştığım bir yazardan ilk defa karşılaştığım bir hikayeyi okumuştum. Güzeldi.

    Kitabın son sayfasına iliştirilmiş küçük bir yazı vardı. Alelacele kitaba kazınmış gibi duran bu yazıda "Beni Bul!" yazıyordu.

    Derviş'i aradım, bunu kimin yazdığını sorduğum zaman öğreneceksin dedi. Öğreneceksin...

    Kendisini zorlamaya gelemezdim hiçbir zaman. Zaten de inatçı bir tarafı vardı. Tamam deyip kapattım. Haftalar sonra evime mektup yollamış.

    Açıp okumaya başladım. İşte dostumun hikayesi de burada başlamış ve burada sonlanmış.

    26 Aralık 2015
    Yaşadığım bütün bu hayatı sessizlik içerisinde yaşarken, onun birden bire karşıma çıkmasını beklemiyordum.
    "Benim de bir ruhum olduğunu göstermesini" de...

    Ne kadar da trajikomik, "... içim derin bir hüzünle doluyor!" bu satırları yazarken.
    "... benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. " yıllar sonra ise sadece senden istiyorum bunu Ömer.
    Beni anlamanı istiyorum. Beni bulmanı...

    İnsanlardan uzakta yaşadığım bu hayatta, tüm o kaçışlarımın ardında tüm insanlardan uzaklaşmamın ardında tek bir şey vardı; "Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?" Bulamıyordum Ömer,bulamıyordum.

    Koskoca bir dünya vardı ve ben yalnızdım Ömer.Tüm o duvarlarının, tüm insanların ve bütün kahkahaların ardında yalnızdım.

    26 Aralık 2015, o hiç unutmadığım gece vaktinde, telefonumdan gelen cılız bir sesle irkildim. Komik bir şekilde kafamı kazıttırmıştım. Neden bilmiyorum sorma da zaten, biliyorsun arada esiyorlardı bana.

    -Oo, üniversiteli abimiz! Doğru değil mi, geçen yıl mezun oldun?

    Hayatımın ortasında, yapayalnız başımayken, birden bire karşıma çıkmıştı. Mesajı kimin yazdığına baktım.
    Kısacık saçları vardı. Turuncuya çalan ve kırmızının en derin tonlarındaki saçları...
    Gülümsemesi ise koskoca bir gökyüzünün ortasında tek başına süzülen bir yıldız gibiydi, tüm hayatımı aydınlatacak.

    -Aynen :D
    -İsim olarak bilmiyordum da görüyordum hep :D

    Birazcık düşündüm, bu kızı nereden tanıyordum acaba? Sonradan aklıma geldi, lisedeyken katıldığım saçma sapan kulüplerden birisinde hiç umursamadığım bir kızdı. Her saniye karşılaştığımız, sokaklarda yan yana ve çarpışmadan geçtiğimiz insanlardan birisiydi sadece benim için...

    Hayatlarımız sanki hiç çarpışmayacak gibiydi. Bilemezdim...

    -Hasan hocanın görev yaptığı kulüp vardı. Ben başkan olurum diyen sen miydin acaba :D
    -Evet :D Aa sen de vardın hatırladım.

    İnsan hayatı nerede başlar diye sorarsak herkes doğum anını söyler değil mi? Aslında insanların hayatının nerede başladığını da nerede sonlanacağını da bilemeyiz. Tıpkı benim de hayatımın o an başlayacağını bilemediğim gibi...

    Gece vaktiydi ve durmadan konuştuk,konuştuk, konuştuk...
    Yıllar yılı beklemenin ardından ansızın birbirlerine kavuşmuş yalnız ruhlar gibiydik. Beklemiştik ve işte olmuştu, geçen onca yılın ardından birbirimize ulaşmıştık. Bir olmuştuk...

    Kulağına taktığı küpelerden bahsetti. Düşünsene be Ömer, gitmiş çengelli iğneleri kulaklarına takmış. Ne deli kız yahu!
    Neyse, ne diyordum. Hah işte biz o gece sabaha kadar konuştuk. Ertesi gün yine konuştuk. Sonraki gün yine, yine ve yine...

    Birbirimizi bulmuştuk çünkü.

    Bir gün "neden ben?" diye sordum. Yani dünyada o kadar insan varken neden ben?
    "Sanata ilgin var diğer erkeklerde olmayan bir şekilde..." demişti.
    Konu sonra da kitaplardan açılmıştı ve bana en sevdiği kitabı söylemişti. Kürk Mantolu Madonna...
    "Birkaç saat işim var, sonra konuşuruz." diyerek o an sohbetimizi bitirmiştim.

    Sürpriz yapacaktım aslında, internetten hızlıca kitabın pdfsini buldum ve okumaya başladım. 3 saat sonra ona mesaj attım.
    "Maria Puder'e çok benziyorsun..."
    Şaşırmıştı, bu kadar hızlı nasıl okuduğumu ve ona ne kadar çok değer verdiğimi anlayamamıştı. "Maria Puder..."

    Sanki yıllar yılı aradığım ve bir anda bulduğum hayat ışığımdı.
    Biliyor musun, sanki "İçimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı."

    Bu dünyada bana onun kadar yakın başka birisi yoktu ama bir taraftan da onun kadar uzağı da...
    Gökyüzündeki bir yıldızdı sanki, oradaydı işte! Görüyordum ama dokunamıyordum.

    Bir gece sohbet ederken bana saçları uzun halini attı. İçimde, sol yanımda bulunan ufak bir et parçasının ilk defa attığını hissettim.
    Aşık olmaktan da öte bir şeydi bu. "Bir kalbim bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim."

    "Benimle evlenir misin? diye sordum. Çocuktum belki daha, üniversitedeydim ama onunla tüm dünyaya karşı çıkabileceğimi hissediyordum. Yeter ki el ele tutuşalım yeterdi.

    Bir anda sorduğum bu soruya şaşırıp kalmıştı. Saçma sapan konuşmaya başladık, nasıl evleneceğimiz hakkında.

    Sabaha kadar konuştuk ve güneşin yıpranmış yurt perdelerimin arasından sızmasıyla zamanın akıp geçtiğinin farkına vardık.
    "Hayatımda hiç bu kadar çok mutlu olmamıştım." demişti o gece için.

    Öğleden sonra kalkıp okula gittiğim zaman mutluydum. Tüm o mutsuzluklarımın ardından hayat bana sanki "Artık sen de mutlu ol." demişti. Ve ben de mutluydum işte.

    Ta ki O mesaj atana kadar...
    "Bana bir daha bu şekilde bakma tamam mı?"
    "Biz hep arkadaş olarak kalalım."

    Hayatımda onu bulmuştum. Nasıl bir his anlatamam ama bulmuştum işte be! Bir anda neden böyle söylüyordu. Oradayken ve yanı başımdayken ona dokunmama neden izin vermiyordu?

    İçten içe sakladığım o yabancılığımın tekrardan doğduğunu ve içimi kapladığını hissediyordum. Oracıkta bitmişti konuşmalarımız.

    Aradan bir ay geçmesinin ardından memlekete gitmiştim. Ablamların evinde otururken aklıma birden o geldi. Mesaj atma isteği ile doldum ve "ne kaybederim sanki!" diyerek mesaj attım.

    Tüm o kaçışların, uzaklaşmaların ve soğukluğun hiç olmayışı gibiydi konuşması. Bir gün bana bütün mutluluğu ve sevecenliği ile yaklaşırken, bir gün derin bir okyanus gibiydi içinde boğulacağım.

    -Ee, buluşalım bari bu kadar yakınken :) dedi.
    Üstüme kabanımı giyer giymez evden çıktım. Onu, tüm hayatımın tek parlayan yıldızını ilk defa görecektim. Ve ilk defa gözlerine bakacaktım. Sokakları ve köşeleri hızlı hızlı adımlarken o noktaya vardım. Kaldırımdaydı ve bana doğru yürüyordu. Adımlarım ile beraber kalbim de hızlanıyordu sanki...

    Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Ve işte o an! İşte karşımda durduğu o an, elimi uzattım.

    "Tokalaşmakta ne ya!" diyerek uzattığım elime vurdu. Donakalmıştım.
    Kollarını hızlıca açtı ve bedenime sardı. Sanki beni sarıp sarmaladı.

    Sarılmıştı bana, bütün o sıcaklığıyla... Sanki kalbinin atışını hissediyordum.
    Sanki bütün o vücudunun sıcaklığını ve bütün o kalbinin çırpınışlarını içimde hissediyordum.

    Donakalmıştım ve ellerimi bile kaldıramamıştım. Gülmeye çalıştım ve birbirimizden ayrıldık. Gel uzaklaşalım buradan dedi ve yürümeye başladık.

    Üzerime giydiğim kalın bir kaban ve kazınmış saçlarımı kapatan beremin arkasında, ağzımdan çıkan nefesin soğuk hava ile çarpışarak buharlaşmasını ve gökyüzünde kaybolmasını seyrederken, bana dönerek; "Sen de amma yakışıklıymışsın!" dedi.

    Hiç beklemiyordum bunu. Güldüm ve yürümeye devam ettik.
    Birkaç dakika sonra oturabileceğimiz bir bank bulduk. Soğuk kışın ortasında banka oturamazdık tabii. Ayakta dikilmeyi tercih ettim ama o hızlıca oturuverdi banka. Tüm o hayatın karşısında sanki tek başına dimdik duruyordu. Bütün umursamazlığı ve yüzüne yayılan o tatlı gülümsemesiyle...

    O oturuyordu ben ise yanı başında dikiliyordum. Telefonunu çıkardı ve bizim suskun iki insan olduğumuzu ve utancımızdan konuşamadığımızı bildiği için video açıp suskun ortamı dağıtmaya çalıştı. Cem Yılmaz'ın eskilerinden biriydi ve ikimiz de o günlerde çok gülüyorduk ona. Ayakta bekleyişime hafif bir sitem ile yana kaydı ve "Bak sana ısıttım burayı" diyerek çekildiği yeri işaret etti.

    Gülümseyerek oturdum ve videoyu izlemeye başladık. Omuzlarımız ve kollarımız birbirine değiyordu ama sanki tek vücut olmak isteyen iki insandık.

    Birazcık utandım ve ayağa kalktım. Gözleri ile beni takip etti ve karşısında kala kaldım. Telefonu hafifçe yana bırakırken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti sanki.

    Tüm dünya sanki bir an durmuş ve bizi izliyordu. Sanki tüm gezegenler bizim etrafımızda dönüyordu.
    Zaman durmuştu.

    Ufacık bir kıpırtı, tek bir hareket yeterdi aslında birleşmemize. Ben ise utanıyordum.
    Kalkalım hadi üşürsün sen burada dedim. Üşüyordu gerçekten ve ben ona kıyamazdım.
    Tekrardan adım adım yürürken artık burada ayrılalım dedi.
    Sarılamıyordum, sevdiğimi söyleyemiyordum. Sadece ayakta öylece duruyordum.

    Tamam görüşürüz diyerek farklı yollara saptık. Koşa koşa eve vardım ve telefonu çıkardıktan sonra mesaj attım.

    Utanıyordum ama utancım telefonla mesajlaşırken daha da azalıyordu. Birbirine kavuşmaya çalışan iki denizdik sanki. Dalga dalga yakınlaşırken birbirimize dokunmaya utanıyorduk.

    "Seninleyken kalbim hiç atmadığı kadar hızlı attı." dedim.
    "Duygularımız karşılıklıymış." dedi.

    Şaşırmıştım. Tüm o okuduğum kitapların ardından bir insanın bir insanı gerçekten de sevebileceğini düşünmemiştim. Karşılık bulabileceğini ise hiç...

    Ve bir anda olmuştu işte! Birbirine açılan iki tane kalp vardı ve birbirini için atmak istiyorlardı.

    Ertesi gün tekrar buluşmak için sözleştik. Bin bir türlü heyecan ile buluşacağımız yere gidip bir banka oturdum. Onu bekliyordum ve birden arkamdan uzanıp beremi başımdan aşağıya, çeneme kadar çekti.
    Bu tarz el şakalarını sevmezdim ama gülümsedim. Ellerinin sıcaklığını hissetmem affetmem için yeterdi bile. Kahkaha atarak yanıma oturdu.
    O da benim gibi utanıyordu. Biz artık sevgili miydik yani?

    - "Bak şimdi benim bi' işim var. Şu karşıdaki ev dayımın ve onun için evindeki kaloriferleri kontrol etmem lazım. Sen burada bekle ben geleceğim." dedi.
    Tamam dememe kalmadan kalktı ve bana bakarak ters ters yürümeye başladı.
    -"Popoma bakma ha!" dedi. Güldük ikimiz de.

    Onun kadar samimi ve içten birisi yoktu. Ve ben gidişini seyrettim.
    Birkaç dakika sonra telefonum çaldı, arayan oydu.

    -"Ne yapıyorsun soğukta orada tek başına? Gelsene buraya hadi!" dedi.
    -"Tamam geleyim." dedim ve banktan kalktım.

    Çekiniyordum aslında, yani onu orada tek başına bulacaktım. Ve aramızda bir şeyler yaşanmasından korkuyordum. Herhangi bir isteğim olmadan sevmek istiyordum onu. Sadece sevmek..
    Başka erkekler gibi olmadan, içten duygularla sevmek.
    Merdivenlerden çıkarken her bir basamakta kafamda farklı farklı hikayeler kurguluyordum. Bir yandan da korkuyordum aslında, adımlarımı sessiz sessiz atıyordum.

    Tam tıklatacağım zaman kapıyı yavaşça açtı ve içeri girmemi söyledi. Etrafıma bakarak içeriye girdim ve kanepeye oturdum.
    "Kahve yapayım mı?" diye sordu ve dolapları karıştırmaya başladı.
    Dolaptan bulduğu iki bardağı masaya koyup suyu dökerken yardım amaçlı yerimden kalkarak yanına gittim.
    Bardakları alıp oturduğumuz yere götürdüm ve yanıma oturmasını bekledim.
    Usulca yanıma oturdu ve kahvelerimizi yudumladık. Ellerinde eldivenleri vardı ve onları tutmak istedim. Sessizliğin ortasında kalakalan iki kişiydik ve ellerimiz buluşmalıydı.

    Çekinerek ellerini tuttum. Ellerini ellerimden ayırdı ve ben ne yapıyor acaba bile düşünemeden eldivenlerini çıkardı ve ellerimi tekrar tuttu. İnsanın kalbine uzanan sıcaklığın ellerden geçtiğini o an hissettim.
    Kafasını omzuma koydu ve ben elleriyle oynamaya başladım. Yaratılan ne güzel ellerdi bunlar Tanrım!
    Saçlarımı neden kazıttığımı sordu. Hayatım sanki "ondan önce" ve "ondan sonra" diye ikiye ayrılıyordu.
    -"İnsanların beni sevmesini istemiyordum. "dedim "Çirkin olursam sevilmem."

    Hızlıca bana döndü ve gözlerime baktı.
    -"Sakın bir daha böyle düşünme!" "Ben hep yanındayım."

    Kafasını tekrar omzuma koyduğunda düşündüğüm tek bir şey vardı: Keşke o anda tüm dünya donsaydı. Keşke sonsuz zamanın orta yerinde biz, ikimiz öyle el ele tutuşurken zaman donsaydı.
    Sonsuzluk içerisinde birbirimizin olsaydık keşke...

    Kahvelerimizi içip evden çıktık. Yolları adımladık el ele, evine kadar bıraktım. Akşam bana mesaj attı, şöyle diyordu:
    "Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum..."
    Gülümsedim, Kürk Mantolu Madonna'dan alıntı yapıyordu. Hayatlarımızın da bir kitaptan ibaret olduğunu anlamak istemezdim.

    Günler geçip gidiyordu, mutluyduk. Ailesiyle beraber köye gitti,1 hafta orada kalacaktı. Durmadan konuşuyorduk ama, kardeşiyle kar topu savaşı yaparken fotoğraf atıyordu. Kardan Adam yaparken de...

    Özlüyordum, evet "Tesadüf onu önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim." ama onunla beraber farklı bir hayatım olmuştu.
    "O bana,dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğretti. "

    1 hafta sonra köyden döner dönmez buluşacaktık. İlk el ele tutuştuğumuzun evin karşısındaki bir bankta oturuyordum. Kafamı gömmüştüm ve içimde kötü bir his vardı. Kaybetmenin hissi...

    Yanıma geldi ve konuşmaya başladı. Hiçbir zaman benim olmayan bir gökyüzünün kaybolup gidişini seyrediyordum.

    "Sana çok fazla zaman harcıyorum." diyordu. Ben ise gülüyordum. Anlam veremiyor, yaşananları kabul etmek istemiyordum. Hayatıma bir anda gelip girdiği gibi bir anda da çıkıp gitmemeliydi.

    Ve bitmişti. Bir anda ve yoktu artık. "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardı, ben onu kaybetmiştim." Ben kaybetmiştim.

    Günler ve aylar geçmeye çalışıyordu yavaş yavaş. Ben ise onunla başkalaşan hayatımın onsuz nasıl devam edeceğini idrak edemiyordum.
    Kör bir adamdım ve bana gökkuşağını göstermişti. Şimdi nasıl dönebilirdim karanlıklarıma?
    Sevmeyi, sevilmeyi, mutlu olmayı tekrar nasıl yaşayabilirdim?
    Dünyanın renkli olduğunu ve nefes almanın da bir çeşit yaşamak olduğunu nasıl hatırlayabilirdim?

    Ben tek başıma kalmıştım.

    (Burada birkaç satır yazı var ama okuyamıyorum.)

    Aylar sonra bir gün tekrar mesaj atmıştı. Arkadaşımla beraber memlekete dönecektim ve garda yemek yiyorduk. Şaşırmıştım, kavrayamıyordum kelimeleri, düşünceleri.
    Parmağımdaki yüzüğü sormuştu, kıskanıyor muydu acaba beni?

    Memlekete vardığım zaman buluştuk. Arkadaşıyla beraber gelmişti yanıma. Sanki geçen bütün o aylardan sonra sıcaklığını ve samimiyetini hiç kaybetmemişti. Dizlerini dizlerime dokunduruyordu.

    Bütün acizliğim ve kararsızlığımla işte karşısındaydım. Neden o istediği anda yanında olup istediği anda onu sevmemi istiyordu?
    Her saniye sevebilecekken neden zamanın kafesine giriyordu kalbimiz?

    Evine bırakıyordum, koca şehrin küçük bir sokağında yan yana yürüyorduk. Hiç kimse yoktu sanki ve o an, işte o an!
    İkimizden birisi önce davranmadı,birbirimize bakmadık, göz göze gelmedik ya da anlaşma yapmadık.
    Sadece oldu.
    Ellerimiz bir anda birbirine kavuştu. O da önce davranmamıştı ben de.
    Sanki tüm dünya bizim el ele tutuşmamızı sağlamıştı. Elleri,avuçlarımın arasındaydı.

    Bazı zamanlar çılgınca davranırdı. "Beni sırtında taşır mısın?" diye sormuştu.

    Kaldırıma çıkartıp "Atla bakalım!" demiştim. Sırtıma atlamıştı ve o küçücük sokakta biz, ikimiz varken, öylece kahkahalarla yürümeye başlamıştık.
    Sırtımdaydı ve o kadar mutluyduk ki!

    Evine yaklaştığımız zaman benden durmamı istedi. Hiç beklemediğim bir anda hiç beklemediğim bir şekilde yanağımdan öptü. Beni kimse öpmemişti.

    Kaybolup gittiğini düşündüğümüz anda, hayat tekrardan ortaya çıkıyordu işte tüm ihtişamıyla...

    Evime döndüğüm zaman akşam olmuştu ve saatler geçmesine rağmen onu, tüm hayatımın merkezini, tekrardan görmek isteyerek sokağa çıkmıştım. Adımlar beni fark etmeden evinin önüne kadar götürmüştü.

    "Çıksana balkona!" diye mesaj atmıştım.
    Elinde su şisesi ile çıkıp gülümsemişti. Gülümsemesi, sanki dünyaya açılan bir kapıydı...

    Öyle bakakalmıştım güzelliğine. Hiçbir canlı bu kadar güzel olamazdı.
    Hiçbir tabloda göremediğim ve hiçbir ressamın çizemediği
    Hiçbir rengin ulaşmadığı ve hiçbir yıldızın parlayamadığı kadar ışıltıyla
    işte orada, oracıkta parlıyordu.
    Bütün o güzelliği ve gülüşüyle....

    Öyle gözlerine takılı kaldığım sıra şisedeki suyu başımdan aşağı dökmüştü. Yapmıştı yine yapacağını, gözlerine baka baka evimin yolunu tutmuştum.

    Günler geçip gidiyordu. Anlayamıyordum, "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?" diye sorup duruyordum. Onun nefes alması beni mutlu ediyordu.
    Hangi insan bir başka insanın nefes alışıyla mutlu olurdu ki?

    Bir gece vakti öylece bitti. Ben artık yapamıyorum demişti.
    Buluşmadan, gözlerime bile bakmadan bitirmişti. Tek bir mesajla...

    "Bir insana bir insan herhalde yeterdi." Ben ona yetememiş miydim?

    Koskoca bir kuyunun içinde bulmuştum kendimi, nefes alamıyor hareket edemiyordum. Boğuluyordum, aldığım her nefes ciğerlerime saplanan birer bıçaktan ibaretti.

    "Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim." ve "Dünyada tek bir insana inanmıştım." tek bir insana...
    Beni nasıl bırakıp gidebilirdi? O kadar mesut etmişken, nasıl!

    Koşarak çıkmıştım evimden. Ne gece olduğu umrumdaydı ne de üstümdeki giysiler. Onu görmek istiyordum, sadece bir kez olsun yüzüme bakıp gerçekten bitirmek istediğini söylesin yeterdi.
    Günlerce evinin önünde bekledim. "Çık balkona" dediğim her mesaja hemen çıkardım.
    "Çıkar mısın?" diye defalarca dememe rağmen hiç çıkmadı. Bir daha o güzel gülüşünü hiç göremedim.

    O balkona hiç çıkmadı.

    Bir anda hayatıma nasıl girdiyse, yine bir anda kaybolup gitmişti.
    "Irmak bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti..."
    İnsanların da birer kalbi olduğunu, ve o et parçasının atmaktan başka bir insanı da sevmeyi sağlayabileceğini göstermişti.
    Irmak bana yaşanacak bir dünyanın orada beklediğini ve gülmenin de en güzel başkaldırı olduğunu öğretmişti. Yaşanacak nice güzel gün olduğunu...
    "Ben de yaşayacağım... Ama nasıl yaşayacağım!.."
    Her hikaye son mu bulur Ömer, peki ya benim hikayem?
    "Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım..."

    Ve yıllar sonra şu soruyu soruyorum:
    "Neden hala yaşıyorum?"

    Mektup burada bitiyor. Gözyaşlarıyla ıslattığım avuçlarımın içindeki bu mektubu bir kenara bırakıyorum.

    Derviş'e bir daha ulaşamadım. Nerede olduğunu ya da ne yaptığını bilmiyorum.
    Hikayesinin nasıl son bulduğunu da...

    Kitaplar arasında yaşayan insanlar tanıyorum. Mutluluğu kitaplarda arayan, yaşadığı dünyada mutluluk bulamayan insanlar,
    Yalnızlığı ile baş başa kalan ve her gece kafasını yastığa koyunca saatlerce düşünen durmadan düşünen insanlar,
    Yıllar önce yaşadığı küçük bir hatıra ile temenni bulan insanlar,
    Biliyorum, her hayat bir kere yaşanır ve her insan bir kere sever.

    Seveceğiniz insanları da sonsuza kadar sevin. Sevmek en güzel duygudur!
    ve sevmek insanlara verilen en güzel armağandır.

    Bütün mutsuzluklara, bütün üzüntülere ve bütün ölümlere rağmen, dünyadan geriye kalanlara bakın.
    Hala oralarda, gökyüzünün ücra bir köşesinde parıldamakta olan yıldızların olduğunu bilin.

    Ve sizlerin de o yıldızlardan birisi olduğunuzu...
    "Maria Puder, Raif Efendi, Derviş, Irmak ve niceleri..."
    Bu hikayeyi yaşayan insanların sadece bir kısmı onlar. Daha görülmemiş, keşfedilmemiş nice insan,nice yaşam var.

    Sevmeyi unutmayın. Kalbinizin taşlaştığını da hissediyorsanız, yanınızdan küçük bir şiir kitabını eksik tutmayın.

    Sevgilerle...
  • 160 syf.
    MERHAMET, ACIMAK DEĞİL, ACITMAMAKTIR.

    Kitap hakkında pek söylenecek bir şey yok keza size içimi dökmek istiyorum. Şu hayatta yıkılası, kökü kazınası, lanet ettiğim en büyük olgu yanlış anlaşılmak... Sizi içermeyen, yapmadığınız, kalkışmadığınız durumların diyetini ödemek zorunda bırakılmak. Ah ne korkunç! Pardon filmi geliyor aklıma. Gülüyoruz gülmesine de adamlar onca sene bir hiç uğruna yatıyor ve tek bir sözcükle teselliye kalkışıyorlar: Pardon.

    Devlet dairelerinde geçerli olan bir kanun vardır: her şeyi bilir görünme, her işe atlama, daima geri planda dur. Bunlar pratikte kötü ve fena olarak adlandırılabilir ancak işin aslı hiçte göründüğü gibi değil dostlar. Çalıştığınız ve özenli bir biçimde hareket etmeniz üzerinizdeki sorumluluğu artırır. İlk olumsuzlukta sizden kötüsü olmayacaktır.

    SPOİLER

    Dağlandım, parelendim..
    Ben biliyordum böyle olacağını muallim hanım. Baban özünde iyi adamdır demek istedim sana. Yetişmedi sözcüklerim çünkü ben de babana lanetler okudum. Sayfaları çevirdikçe merhametiyle, saflığıyla selamladı beni. İnişli çıkışlı dünyasında ağırladı kendince. Sizi çok sevmiş meğer. Son nefesinde bile seni anmış muallim hanım. Babam diyemediğin adam seni son nefesine kadar zihninde taşımış ya meğer. Bu dünya acımasızdır. Kaderin pençesine bazen kendi gayretlerimizle düşeriz. Tercihlerimizi doğrularımız nezdinde belirleriz. Doğru? Kime göre neye göre? Babanın doğruları sefil bir hayatın ötesinde uğurladı onu sonsuzluğa. Seni de göremedi yazık.

    SPOİLER‘SIZ YAZI SAHASI

    Öldükten sonra insanın değerinin anlaşılması, sizin için ne ifade ediyor oluşunun farkına varılması çok üzücü, derinden yaralayıcı. Mustafa İnan geliyor hemen aklıma Türkiye’nin medarı iftiharı olması gerekirken bugün bile ondan haberi olan kişi sayısı oldukça az. Oğuz Atay da yaşadığı esnada çok az okunurken şimdi hatrı sayılır bir kitle tarafından benimsenmiş bir kişi. Örnekler çoğaltılabilir Van Gogh denebilir. 804 eser verip sadece birinin satılması. Şimdi ise en ünlü ressamlardan biri olması. En yakınımızdaki insanı bile tanımaktan aciziz çoğu zaman. Kaybedene dek ulaşılmışlığın o zalim hükmü çevreliyor kalbimizi. Tek saniyesine bile hükmedemediğimiz dünya için birbirimizi kırmaya değer mi hiç? Hadi çevreni boşver en yakınında olanı, seni seveni, sana değer vereni üzmeye değer mi? “Kim kimi ne kadar anlayabilir?” diyor ya Şükrü Erbaş. Öyle ya anlayamaz kimse kimseyi ancak çabalar, niyetini de temiz tutarsa gelmez mi güzellikler kaçtıkları mevsimlerden. Çok mu iyimserim. Hadi öyle olsun.

    Reşat Nuri, anlaşılırlığının yanında ayrı bir gizemi de sırtında taşıyor. Daha doğrusu eserlerinin sırtına yüklüyor. Bu romanı kendi içinde ikiye ayırmak lazım. Çünkü sandıklarımız ile gerçekler arasında uçurum öyle bir haldeki iki duyguyu da en uçta yaşıyoruz. Gündüz ile gece kadar net bir ayrılık bu. Bu hayatın aşk dışında, mutlu olmanın dışında kavramlara da sahip olduğunu biraz da sert bir karasal iklim soğukluğunda tattım doğrusu. Kararlı adımlarımızla işgal ederken bu yeryüzünü aslında yanılgılarımıza o kadar çok inanırız ki gerçeğe büsbütün kör oluruz. Farklı pencerelerden bakmak, hep bir acabanın, şüphenin, sorgulamanın (gerekli oranda, dozda) koşmak gerekmez mi? Gerekir elbette. Şimdi herkes kendi evinde kendi hikayesiyle meşgul. Coşkulu bir mutluluğu düşlüyor yastığında uykuyu bekleyenler. Dünyanın bize ilgisizliğine küsmüşüz bir yandan ancak umut ölüme dek tükenmez bir limit.

    İşbu kitabı okuyalı bir hayli oldu ancak arada açıp beni darmadağın eden kısmı okuyorum. Kitapla gönül bağım oluştu resmen. Okumak için aldığım arkadaşıma geri verecek olmak beni üzüyor. -Kitabı istemiyorum, yanlış anlama:)) - öyle işte. Esaslı adam doğrusu. Ruhun şad olsun Reşat Nuri. Sağcısı da sevmiş seni solcusu da. Yüreğine sağlık.
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
    O
    Allah (cc) herkese böyle eş nasip eylesin … SON..

    #38883893 👈
  • Hayatın kullanım klavuzu aslında zihnimizde ve kalbimizde bulunmaktadır..
  • 368 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Evet. Okurken bana duyguları en güzel hissettiren kitaplardan biri kendisi. Öyle çok bir övmelik konusu yok bence ama bana hissettirdikleri.. Bir kitapta önemli olan bence bir insana neler hissettirdiğidir, eğer o kitabı okurken içinizde bir yerlerde karakterlerin duygularını sıcacık hissediyorsanız konu ne kadar basit olursa olsun sizin hayatınızda yer edinecektir o kitap. Baran.. Onun Nihan’ı her şartta sevmesi.. Birbirlerine karşı olan davranışları.. Hepsi o kadar güzel hissettirdi ki! Kitabı baştan sona yüzümde bir gülümsemeyle okudum. Çok büyük bir beklentiyle başlamamıştım zaten kitaba kafa dağıtmak için başlamıştım ve işe de yaradı doğrusu. Bir günden daha az bir sürede bitirdim. Nihan ve Baran’ın aşkı vardı kitapta baştan sona. Arada bir Yeliz ile Kerem’in, Beril ile Tolga’nın aşkı da vardı tabii ama devede pire misaliydi. Dolu dolu Baran ve Nihan vardı kitapta. Nihan Saraç, ceylan gözlü kızımız. Nihan genelde okuduğumuz karakterlere benzeyen bir kızdı. Anne tarafı İzmir’de bilinen bir aile fakat annesi Nihan’a hamileyken bazı nedenlerden evden kaçıyor Ankara’ya geliyor ve o günden sonra bir daha onlardan haber al(a)mıyor. Babası daha Nihan doğmadan annesini terketmiş, erkeklere güvenemiyor. Kalbinin kapılarını başka bir erkeğe açmaya korkuyor. Onu koşulsuz şartsız sevmesi gereken tek adam daha o doğmadan onu bırakıp gitmişken diğerleri neden yapmasın diyor. Fakat sonra karşısına Baran çıkıyor. Baran Tekiner. Nihan’ın kahramanı. Aşkın Kahramanı. Nihan, onun arkadaşının kafesinde çalışırken Nihan’ı görüyor ve ona aşık oluyor. Koskoca iş adamı Baran Tekiner o günden itibaren tüm işlerini Nihan’a göre ayarlayıp Nihan’ın her mesaiye başlama saatinde o kafeye geliyor. İşte burda başlıyor aşkları. İlk adımlar o kafede atılıyor. En özel en eşsiz günler o kafede başlıyor. Nihan kalbinin kapılarını Baran’a nasıl açıyor? O kalbinin etrafındaki duvarları nasıl kırıyor? Okuyarak, hissederek öğrenim derim. Sevgiyi, aşkı, mutluluğu, saygıyı ve daha bir sürü duyguyu kalbinizin en derinlerinde hissedeceksiniz. Bu kitabı bu kadar beğenmemin nedeni işte bu. Klişe bir konusu var, evet bir wattpad kitabı ama bunlar kitabın bana hissettirdiklerini değiştirmiyor. Kitapta altı çizilesi bir sürü yer vardı ama benden beklenmeyecek bir şekilde bunu yapmadım. O kitabı açıp sadece o cümlelere bakmak istemedim. O duyguları tekrar hissetmek istediğim zaman açıp cümlelere bakmakla yetinmek istemedim. Kitabı açıp tekrar tekrar baştan sona okumak istediğimi farkettim. Şunu da söylemek istiyorum. Kitapta garipsediğim bir şey vardı. Kitap inanılmaz derecede pozitifti, ne yaşanırsa yaşansın -ki zaten çok fazla aksiyonlu bir kitap değildi ama olsun- bunun etkisinden çok çabuk çıkılıyordu ve bu beni gerçekten garip hissettirdi. Bilmiyorum belki de ben öyle hissettim. Ama düşününce öyle kitaplara ihtiyacımız olduğunu da inkar edemedim. Umut lazım bize. Bunaldığımız zaman o küçük dünyamızdan kurtulmak için lazım.
  • 724 syf.
    ·7/10
    Bu kitabı okuyan her vatandaş SGK'dan yıpranma payı almalı.

    Hani insanlar diyor ya "kitabı okumak biraz zor, bitirmesi kolay değil" diye. Haklı onlar. Çok artizlik yaptım başlarken. "Ne zoru yeaa zor benim göbek adım. Can sıkıntısından Ana Britannica cildi açıp okuyan insanım nedir ki yani" çok dedim ama oy diyorum. "Ooooy" diyorum arkadaş bir yazar meramını anlatırken okuyucusunun ağzına kürekle vurur mu ya? Yahu be adam kitabını okumaya çalışıyoruz ne dövüyorsun bizi? 3 sayfa cümle olur mu ya? Bak noktalama işaretsiz bölümü falan hiç söylemiyorum üç sayfa cümle okudum ya.

    "Görebilene ince mizahı var" dediler kitabın ben de esprisini yapayım diye kitabın tamamını metrobüste okudum. Arka ikinci kapının körüğe bakan kısmında bir "tutunamayan" olarak okuduklarımı anlamlandırmaya çalışırken "gaptaaaan orta gapıeeeaaa!!!" nidaları içerisinde Selim'in ruhsal buhranlarına "bir sonraki durak cevizlibağ" anonsları karıştı tabii. Ortamım böyle olduğu için belki de haksızlık ediyorum kitaba ama hani sevdiğin bir arkadaşın vardır ama çok konuşuyordur. Başlar bik bik konuşmaya bir yerden sonra yarı bilinçle dinlersin arada güzel bir şey söyler kaçırırsın haliyle sonra da pişman olursun yüzüne vurunca dikkatli dinlemedin diye. Hah bu kitapta öyle. Pür dikkat okumazsan kaçırıyorsun ama mümkün değil. Sayfa sayısı hiç önemli değil kitap bir süreden sonra bilinci uyuşturmaya başlıyor. Gözler kelimeler üzerinde kayarken akıl "kredi kartının son bakiyesini asgari ödeyeyim bu ay madem öbür aya toparlarım." gibi şeyler düşünmeye başlıyor.

    Benim için kitabın en anlamlı kısmı "Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım." ifadesidir. Korkaklığın insan hayatını nasıl tahrip ettiğini gayet güzel anlatan bir cümle bence. Yaşarken korkmamak lazım.

    Bu kitabı okumayı başarabilmiş gençler bunu CV'nize yazın. Gerçekten. Ben patron olsam sizi işe alırdım.