• hic bir seye guvenim yok.hayal kirikligi, ofke, bunalmislik hissi.kendi toplumumda kendi ulkemde yasiyorum yalnizlik ve yabanciligi.her yerde yozlasma ve ahlaksizlik diz boyu iken nefes alamiyor duymazdan gormezden gelemiyorum halimizi.ahlakci kuralcilar ile aramda farklar varken ben bile hissediyorum her yerde ve herkesteki curumuslugu.utaniyorum onlar adina.kiziyor ve ofkeleniyorum atalarimiz analarimiz adina..midem bulaniyor cogu zaman cahillikten yozlasmiktan cirkinlikten sapkinliklardan! laf soylesen itiraz etsen anlayan olmuyor soylemesen yanlisi dogru diye kabul etmis egoistleri onaylamis oluyorsun..iki arada bir derede..en nihayetinde uzuluyorum kulturumuzun geldigi noktayi gordugum icin..kendime dev aynasinda bakmiyorum bildigim gordugum.ogrendigim dogrularin tarafindayim.fakat soylesen degismiyor dokunsan elin uzanmiyor.boyle olunca ne ben kendim olabiliyorum ne digerleri kendilerini taniyorlar.bi' noktadan sonra umudun kiriliyor.her ortamda her yerde maruz kaldigin kokusmuslugu burun direklerinde hissederek yasamda kalmak zorunda hissediyorsun.digerlerini yok saymayi herkes yapabilirken,yapman gerekeni yapmadiginda kendini yok saymis oluyorsun.burun direklerin catliyor, ellerin titriyor, kalbin sıkısiyor ve sen hic bir sey olmamis gibi devam.etmek zorunda hissediyorsun.nefes aliyorsun fakat baska bir gayen yok.yasamak icin deger savasmak icin degmez hesabi.hesabimizi kestirelim kalkalim o zaman biz...
  • 151 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bernhard'ın her eserinde oranları değişken olarak bir saldırı vardır. Bazı eserlerinde bu saldırı öykünün, tiyatro metninin ya da romanın içine karışmıştır, onlarla bir bütün haline gelmiştir. Bazı eserlerinde ise açıkça, salt saldırı vardır; bir harmanlanma yoktur, her şey açıkca ortadadır. Saldırı kelimesi aslında eleştiri kelimesine nazaran daha sert, ağır bir kelime. Belki saldırı yerine, eleştiri kelimesi de kullanılabilir. Ama zannımca eleştiri kelimesi Bernhard'ı tam olarak karşılayamıyor; eksik kalıyor. Ancak ve ancak en ağırından bir saldırı olarak nitelendirilebilir Bernhard'ın yaptığı. Eleştiri kelimesinin karşılayamayacağı ölçüde ağır bir saldırıyı Bernhard bir yaşam biçimi haline getirmiştir. Öyle ki, hayatının son yıllarında eserlerinin, kendi ülkesi olan Avusturya'da basılmaması ve yayınlanmaması için çeşitli girişimlerde dahi bulunmuştur.

    Eski Ustalar, Bernhard'ın diğer eserlerine göre daha yoğun ve açık bir şekilde saldırı yaptığı bir eseri olarak nitelendirilebilir. Üstte de bahsettiğim üzere bu eserinde yazılan şey ile harmanlanan bir saldırıya değil, aksine apaçık dümdüz bir saldırıya şahit oluyoruz. Ama bu apaçıklık, yoğunluk açısından bir eksiklik hissettirmiyor kesinlikle. Yazılan şey ile harmanlanlanmış olanın diğerinden daha da derin olması beklenir ama söz konusu Bernhard ise alışılmış olan şeylerin tümünü bir kenara bırakmamız gerekiyor. Kendisinin söyledikleri öyle çarpıcı gerçekler ki, saldırı eserin alt planında kalmıyor, aksine; apaçık, en öne konulmuş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, Bernhard'ın bu eserini incelemeye başlamadan önce aklıma bir benzetme geliyor aniden. Eski Ustalar tıpkı muhalefet olunan bir iktidarın ana binasının karşısında protesto yapmak gibidir. Eserin tamamı sanki bu yöndedir; o apaçıklık ve çarpıcı etki sanki bunu hissettiriyor.

    Kısaca bahsetmek gerekirse, eserin pek fazla bir konu bütünlüğü yok. Yani ana planda kitapta yaşanan olaylar değil, dile getirilen şeyler var. Bu açıdan düşündüğümüzde olay örgüsüne, dile getirilen şeylerin dışında bir bütün olarak bakamayız. Eserin asıl bütünlüğünü sağlayan şey dile getirilen saldırılardan ibarettir. Eser, dostu saydığı Reger ile buluşmaya giden anlatıcımızın, onunla buluştuğu ana kadar olan zamandan, birbirleri ile buluşup uzunca bir şekilde konuşmalarına dek olan kesitten ibaret. Ama bu kesitte bile dile getirilen şeylerin yoğunluğu nedeniyle öylesine geniş ki, Reger'in hayatının çok ufak bir kesiti dahi okura olağanüstü ayrıntılı ve büyük geliyorsa, Reger gibi biri olarak hayatta var olabilmek mümkün müdür, diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Reger ile buluşmadan önce, dostunu uzaktan gözlemleyen anlatıcımızın aklından bu gözlem sırasında geçenler dahi o denli geniş ki kitabı okurken durup durup şaşırdım açıkcası, bu denli derine inebilen bir insan delirmeden nasıl hayatta kalabilir diye çokca sordum kendime. Düşünsenize, her baktığı şeyden onlarca yüzlerce anlam çıkaran bir insan. Bir arkadaşına bakıyor, onunla yaptıkları bir konuşmanın herhangi bir noktası geliyor aklına ve bu noktadan yola çıkarak birçok felsefi soruşturma yapıyor. Bu soruşturmanın kendisi de o arkadaşını ilk gördüğü anda yapılıyor. Ve sonra değişik konularla bu konuşma hakkında bağlantılar buluyor ve bu bağlantılarda kendini kaybediyor. Hayatının tümü felsefi soruşturmaların ardından kaybolmak uğruna giden biri gibi geçiyor. İşte Bernhard'ın karakterlerini her okuduğumda böyle hissediyorum. Hayatta derinsellik bağlamında kaybolmuş ya da kaybolmasına ramak kalmış insanların bir çeşit tasvir edilişi.

    Bernhard'ın kendi ülkesi olan Avusturya'ya olan düşmanlığından daha önce söz etmiştik. Belki de en çok bu eserinde Avusturya'ya ve Avusturya insanına bir saldırı açıkca seçiliyor. Dahi ve Avusturya sözcüklerinin hiçbir koşulda bir arada bulunamayacağını dile getirecek kadar açık bir saldırı ile başlıyor eserimiz. Ülkede söz sahibi olabilmek ve ciddiye alınabilmek için orta karar (!) olunması gerektiğini ve bunun mantıksızlığını bolca dile getiriyor. Çünkü bir ülkedeki aykırı ya da farklı düşünceli insanlar, normal insan topluluklarından zıt renkler gibi hemen belli olurlar. Bir ülkenin yöneticileri şayet ülkeyi yönetenler ise ve bu yönetme ülkede söz sahibi olmakla olunuyorsa, söz sahibi olabilme şansı daima haklarında emin olunan kişilere verilir. Aykırı kişilere söz hakkı verilmez, çünkü kendi egemenliklerinin devamını isteyen yöneticiler daha en baştan orta karar olmayanları görmezden gelmekten, gözlerine batarlarsa da onları cezalandırmaktan hiç çekinmezler. Bu da aslında bir anlamda modern devlet kavramının devamlılığını getiren bir numaralı aldatıcı etkendir. Toplumun tamamı orta karar olmaya sevk edilir. Orta karar olunabilirlik sağlayan çeşitli eylemler önceden belirlenir. Ve insanlar bu önceden belirlenmiş olan eylemleri gerçekleştirerek herkesleşmeye başlar. Bu orta hallilik sıfatı çağımızda birçok eylem ile nitelendirilebilir aslında. Ev-araba, diploma-meslek ya da imza-yetki gibi. Ama bu orta hallilik kavramının dengesini tehdit edenler (Mesela Reger gibi) her zaman belirli kişiler tarafından yok edilmeye uğraşılır. Gerek dünyanın zamanında çokca şahit olduğu gibi fiziksel yok etme ile, gerekse de insanların algısını şaşırtarak zihinsel yok etme ile.

    Bir insanın henüz ifade edilmemiş düşüncelerle ölüme gitmesi, ölümün kendisinden daha dehşet verici bir durumdur Reger'a göre. Bir insanın varlığı bedensel olmasından çok zihinsel olması ile önemli ve kalıcı durumdadır. Ölümün trajik olmasının sebebi de ancak bu yüzdendir. İnsan zihni her daim düşünce üretebilme yetisine sahiptir. Parlak bir zihne sahip olan bir insan, hayatı boyunca düşüncelerini kağıda aktarmış olsa dahi, ölüm anında bile zihninin düşünce ürettiğini kabul edersek, bu düşünceleri ifade edememiş olmasıdır trajik olan şey, ölüm değil. Bir habersiz kalınmadır ölüm. Parlak zihinli bir insanın ardında bıraktığı düşünceleri birçok insan tarafından okunacak ve yorumlanacak bile olsa, o parlak zihinli insanın düşüncelerinin kaynağı, salt ona ait olan hali en nihayetinde sonlu bir haldedir. O kişinin düşünceleri yorumlanmış olsa bile ortaya çıkan yeni düşünce yorumlayan kişinin ve ana fikrin sahibinin düşüncesinin harmanlanmış halidir. Bu açıdan en trajik ölüm de zihni üretgen bir insanın genç yaşta yaşama veda etmesidir.

    Hayatımızda kimi durumlar bize 'birdenbirelik' kavramını defalarca kez hatırlatır. İnsan ölümleri buna neden olan en büyük etmendir. Biz insanlar ne kadar parlak bir zihne sahip olursak olalım temelinde duygusal varlıklarız. Bizim var oluşumuzdaki yanlışlık, şudur: Sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz insanları sonsuzluğa yerleştiririz. Bu en büyük yanlıştır. Bir insanı çok severiz, o kadar çok severiz ki onun bir gün öleceği gerçeğini kafamızdan çıkarır, sonrasında da bu düşünceyi kafamızdan çıkardığımızı bile unutur hale geliriz. Ama ölüm, bizi her seferinde kendimize getirir, o kabullenilmiş olan yalanı 'birdenbirelik' ile her defasında yüzümüze çarpar. Çok zamansız öldü deriz ölen kişiye. Halbuki bize göre o an ölen kişi için ölmenin doğru zamanı bile yoktur ki zamansız olabilsin. Bu zamansızlığı yaratan bizim, birbirmizi sonsuzluğa yerleştiren hatalı düşünme biçimimizdir Reger'a göre. Belki de duyguların kendisi dahi birer beyinsel hatadır, kim bilir?

    Reger'i en çok sinirlendiren şeylerden biri de kültürlü gibi görünmeye çalışan kültürsüz insanlardır. Günümüzde bizler en kültürel şeyleri bile bunu başkasına göstermek, sergilemek için yapıyoruz. Mona Lisa tablosuna gerçekten sanatsal kaygı için değil, başkalarına Mona Lisa tablosunu gördüğümüzü anlatmak için bakıyoruz. Çünkü çağımızda insanlar bir şekilde birbirlerinin, yine birbirleri hakkındaki yorumlarına o denli önem verir hale gelmişlerdir ki kendi benliklerinden dahi göz kırpmadan vazgeçebilecek hale gelmişlerdir. Ya da bir müzeye "ben buradaydım" demek için gider hale gelmişiz yalnızca, belki bunu derken yanına bir konum ya da bir fotoğraf iliştiririz. Konudan uzaklaştık. Ayrıca sanat tarihçilerine de bolca saldırı yapılıyor. Müzeye giden ziyaretçileri, sanat eseri ile baş başa bırakmamakta inat etmiş gevezeler olarak tanımlanıyor sanat tarihçileri ve müze gezisi rehberleri. Bir tablo hakkında izleyiciye bir makine gibi sürekli olarak bilgi vermek, izleyicinin sanat eserine bakışını sınırlandırır. Önemli olan, izleyici için mesela bir tablonun o andaki salt halidir. O anda hiçbir somut bilgi önemli değildir. Önemli olan tek şey belki de tablo üzerinde resmedilmiş olan hafif bir tebessümdür. Bu sanatsal haz, tablonun hangi yılda hangi ayda yapıldığı gibi somut, nesnel bilgilerden yüzlerce kat daha önemlidir. Bir izleyici kendisi, en baştan içinde duyacağı haz ile tablo hakkında kendi isteği ile bilgi edinip, belki de sadece o tabloyu incelemelidir. Bir insanın sanatsal bakış açısına dışarıdan hiçbir sanat 'uzmanı' müdahale etmeye kalkışmamalıdır. Tıpkı nasıl şiir yazılır, şu nasıl yapılır, bu nasıl başarılır tarzı kitapların insan algısını kısıtlaması gibi bu sözde belirlenmiş olan uzmanlar da ziyaretçilerin algısını kısıtlamaktan başka bir işe yaramazlar. Bu bağlamda müzede her şeye bakmaya çalışmak da anlamsızdır. En uygunu belki de günlerce yalnızca tek bir eseri incelemektir. Gerçekten sanatsal bir haz duyan insan bunu yapar Reger'a göre. Çünkü bu haz onu en derine inmeye zorlar.

    Reger'in ne denli derinsel düşünen bir insan olduğundan başta bahsetmiştik. Kendisi okuma eyleminde olması gereken titizliğe de dikkat çekiyor. Kendisi bir eseri sindire sindire okuduğunu, okumuş olduğu herhangi bir eserin bir sayfasının dahi felsefi bir çalışma çıkarabileceğinden bahsediyor. Fazlasıyla derinsel bir düşünme sistemine sahip bir insanın yaşamındaki her detay bu gibi derinlikleri gerektirecektir. Bu yüzden Reger hiçbir esere (herhangi bir tablo ya da bir roman) tamamlanmış olarak bakmaz. Tamamlanmış olanın kayda değer ve heyecan verici olmadığından söz eder. Bu bağlamda tamamın parçalara ayrılmış halini görmektir asıl heyecan verici olan, bir şeyi tamamlamak değil tamamlamaya çalışmaktır. Bütün ve tamamlanmış olanın var olmadığını her anladığımızda yaşamı sürdürme şansımız vardır yine Reger'a göre. Bir eser, eserin sahibi tarafından tamamlanmış olarak görülebilir. Ama esere bakan başka bir göz de bu eseri tamamlanmış olarak görmek zorunda değildir. Bir eser bize devamlı bir düşünce akışı sağlıyor ise tamamlanmış değildir, tamamlanması, eserin kendi bizim düşünce dünyamıza büyük bir katkı sağladığı için bizim düşünce dünyamız sona erdiği zaman (belki de öldüğümüz zaman) ancak mümkün olabilir. Bu açıdan şahit olduğumuz hiçbir esere asla tamamlanmış diyemeyiz. En kısa süre gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz bir eser bile az da olsa bize katkı sağlıyorsa, bu katkılardan meydana gelmiş ve ilerlemekte olan zihnimiz durmadıkça gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz hiçbir eser de tamamlanmış halde olamaz. Bu yüzden de dünyadaki tüm eserler, onlara şahit olan diğer insanların ölümünde tamamlanacaktır. Asıl heyecan veren şey de bu tamamlanmamışlık halidir aslında.

    Öğretmenler de bu saldırılardan nasibini almış. Öğretmenlerin yapmış oldukları bazı saçma şeylerin, öğrencilerdeki çoğu şeyi öldürdüğü dile getiriliyor. Zorunlu bir müze gezisi, öğrencide bir müze aşkı yaratmaz. Bu öylesine riskli bir durumdur ki, herhangi bir öğrencide hayatı boyunca müzeye gitmeme gibi durumları bile doğurabilir. Bu gibi faaliyetler öğrencilerdeki henüz yeni yeni inşa edilen sanat ilgisini yerle bir eder. Öğrencilerin zihinleri Bernhard'a göre devletin çöpüyle doldurulur, sorgulayıcı şeyler de asla öğretilmez. Çünkü artık doğal bir insan yoktur, devlet çocukları vardır. Anne babaların çocuğu değildir yeni doğan çocuklar, devletin çocukları haline gelmiştir onlar, anne babasının eline tutuşturulan kimlik denilen bir kağıt parçası ile. Devlet onların beynine ne doldurmaya karar vermişse buna mahkum edilirler öğretmenler tarafından. Mesela yönetmelik adı altında öğretmenler tarafından çeşitli mahkumiyetler verilir öğrencilere, öğrenciler de baştan bunu kabul ederler. Zaten başka çareleri de yoktur. Eğer ortada doğal biri kalmışsa da derhal tespit edilir ve devlet insanına dönüştürülmeye çalışılır. Şayet bu da olmazsa en son çare olarak devlet bu doğal insanı bir artık gibi dışlamaya başlar. Bu bağlamda aklıma hemen yıllar öncesinde okulumdaki dayatmalar geliyor. "Ya resim seçeceksiniz ya da müzik" dayatması; eğer müziği seçerseniz flüt ve korodan başka bir şey yok, resimi seçerseniz de öğretmenin göstermiş olduğu şeylerden başka bir şey çizme şansınız yok. Bu açıdan baktığımda bendeki sanat kavramının çocukluğumda birçok kez kısıtlandığını ancak şu anda açıkca fark edebiliyorum. Sanat dayatmalar ya da sınırlandırılmalar içersinde varlığını sürdüremez. Geriye kalan şey de zaten sanat da değildir aslında.

    Reger'a göre politikacılar katillerdir. Devlet topluma yalan söyler, bu da toplumdaki insanları da zamanla yalan söylemeye iter. Kötü şeyler yaşanmış bir ülke böylelikle olmamışlıklar ülkesine dönüştürülür. Doğru kavramı çağımızda mantıksal anlamından farklı işlemektedir, Reger'in de desteklediği üzere. Doğru kavramı artık elde edilen verilere göre değil, çoğunluğa göre kesinlik kazanmaktadır. Devlet kendine özgü bir doğru ve gerçeklik kavramı yaratmıştır. Bunun yanı sıra bize danışılmadan bizi temsil edilmek üzere seçilmiş insanlar, yine bizden habersiz bizim adımıza karar alırlar. Bu açıdan da politikacıları katil olarak görür Reger; düşünce ve özgür irade katilleri. Hükümetlerin iğrenç tutumlarından ve bizlerin bunları baygınlık içersinde izlemek zorunda oluşumuzdan da söz eder. Buna göre toplum, faciaları çaresizlik içersinde izlemek zorundadır. Facia olduktan bir süre sonra yaşananlar unutulur ve tüm önlemler alınır. Bu açıdan devletin unutulmaması gereken şeyleri unutturduğunu, en alakasız şeyleri de sürekli hatırlattığını öne sürer. Burada dikkat edilmesi gereken şey, devlet ile toplum kavramları arasında gerçeklik ve doğruluk olgularının değişken olmasıdır. Doğru ve gerçeklik kavramlarının evrensel olmasıdır önemli olan. Mesela bir facia, devlete göre yaşanmamış gibi ya da bir kaza olarak sayılırken, o faciadan etkilenmiş insanlara bir felaket olarak görünür. Bernhard'ın bu kavramların ayrıştırılamayacağını savunması ona göre bu kavramları evrenselleştirir. Bu yüzden de insanlığın tamamını devasa bir devlet olarak görüp kabul eder.

    "İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

    Eski ustalar hakkında önemli noktalara sıkça dikkat çekiliyor eserde. Eski ustalar olarak nitelendirilen bir grup insanı eleştirilemez, kötü yorum yapılamaz olarak görüyoruz. Bu kesinlikle yanlış bir durumdur. Bir insanı sırf tanınmış ismi yüzünden eleştiremez hale geliyorsak gidişatımız gerçekten kötü demektir. Bu bağlamda örnek olarak şu soruyu sormak çok daha yerinde olacaktır. Dostoyevski'yi gerçekten okuyup beğendiğimiz için mi eleştiremez hale geliyoruz (ki bu bile çok yanlış) yoksa ismi çok bilindik olduğu için mi? Çok ünlü, herkes tarafından sevilen, yok satan bir yazar hakkında olumsuz eleştiri yapma cesaretimiz yok. Çünkü başkalarının fikrine, başlarının beğenisine göre hareket etmek çok daha kolayımıza geliyor. Şu şu, bilmem hangi kitabı okuyup beğenmiş, o halde bu eser güzeldir diyoruz. Bu bu yazarı etrafımdaki herkes seviyor o zaman ben de okumalıyım derken bile aslında o yazarı okumak için değil, o yazarı beğenmek için okuyoruz. Çünkü çevremize aykırı bir hareket yapmak en korktuğumuz şey olmuş artık modern çağda.

    Eserde çeşitli kutlamalardaki anlamsız yönler de incelenmiş durumda. Reger'in kendisi bile "ben kutlamalar nefret edicisiyim" diyor. İnsanların günümüzde kutlama yapacak birçok şey bulmaları kendisini çok şaşırtıyor. Bazı günler icat ediyor insanlık ve bu günlerin arasına bazı değerleri ve duyguları yerleştirmeye çalışıyor. Ama belirlenmiş günlerin içine sığdırmaya çalıştıkları kavramlar sınırlanamayacak kadar büyük. Bu günlerden bir tanesini, çok olmadı bir hafta önce geride bıraktık bile. Sevgi kavramını çeşitli somut nesnelere yüklemeye çalışmak bana her zaman mantıksız gelmiştir. Duygu dediğimiz şey nesnelere yüklenemez. Çeşitli işlenmiş maden parçalarını birbirmiz için satın alırken gerçekten sevgimizi bunlara mı yüklediğimizi sanıyoruz? Ya da bunun bir temsilileştirme olduğunu? Belki de bu sadece sevgimiz uğruna ne kadar para harcayabildiğimizi kanıtlamak içindir? Bu açıdan sevgi, para harcayabilme yetisine mi bağlıdır? Bak, senin için ne kadar pahalı bir maden parçası satın aldım işte sevgim için bu kadar para harcayabiliyorum, temel düşüncesi sevginin değerinin ancak harcanabilecek olan para ile ölçüldüğünü gösterir. Bu bir yanılgıdır.

    Yukarıdaki paragrafta 'maden parçası' derken aslında bir yandan da Reger'in hayatsal manada kullandığı bir yöntemi de uyguluyordum. Her şeyi dayanılır kılmak için uygulamak zorunda olduğumuz bir karikatürleştirme kavramından bahseder Reger. Her şeyi korkunç bir ciddilikte ele almak insanın sonunu getirir. İşte bu yüzden ironi sanatı vardır belki de. Gerçekten ciddi olan bir duruma tamamen bilimsel soğuklukta bakarsak bu bizim için ölümcül olacaktır. Çoğu şeyi olduğu halini karikatürleştirerek incelersek daha ayrıntılı inceleme şansını da elde etmiş oluruz. Çünkü bu da aslında başka bir perspektiften bakma yöntemidir. Biz bir durumu salt doğal hali ile fark edip, onu çekilebilir kılmak için ciddiyetini kendimizce azaltırız. Gerek benim yaptığım gibi bilmem kaç ayar pırlantalara 'maden parçaları' diyerek, gerekse de Reger'in yaptığı gibi kültürlü gibi görünen kültürsüzleri operada ne oynanırsa oynansın elleri patlayana dek alkışlayan (alkışlamak gerektiği için) otomatlar olarak tanımlayarak.

    Bizler aslında çok beğendiğimiz şeylerden birbirmize bahsederken bile birbirimizi kısıtlar duruma geliriz. Çok beğendiğimiz bir oyunu en yakın arkadaşımıza olağanüstü bir heyecanla anlatırız. O kadar çok beğeniriz ki o izlediğimiz oyunu, anlattığımız kişinin oyunu beğenmeyeceği, hatta oyundan nefret edebileceğini düşüncesi aklımızın ucunda bile yer etmez. Bahsettiğimiz oyundan aynı bizim gibi onun da büyülenmesini bekleriz, onu kendimiz sanarak. Aslında buradan yola çıkarak duygu yoğunluğunun yol açtığı mantıksal açıdan eksiklikler de rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunu, Reger hayranlığın insan aklını budalalaştırması olarak da tanımlar. Ona göre gerçek akıl hiçbir zaman hayranlık duymaz, hayranlık gereksizdir. Gerçek akıl bilgi edinir, saygı duyar ve dikkat eder. Hayranlık insanı gerçeklikten ve mantıksal düşünmeden uzaklaştırır. Bu yönden, eski ustalara duyulan hayranlığın onları ilahlaştırdığını iddia ediyor Reger. Herkes eski ustalara hayranlıkla bakarken o hepsinden, isimleri ne olursa olsun nefret ediyor ama her şeye rağmen onu hayatta tutan da bu oluyor. Bu nefret. Bir eserin derinine inmek onu olağanlaştırır. Bir eserin her şeyini inceleyip ortaya koyduğumuzda o eser bizim için bir noktada sömürülmüş bir nesne olarak görünmeye başlar. Çünkü her şeyini yalayıp yutmuşuzdur. Ve olağanüstü bir eseri artık bizim için olağan hale getirmişizdir; başka bir deyişle beklentilerimizi her seferinde daha da yukarıya çekeriz böylelikle, bu yüzden de her şahit olduğumuz eserden daha da az etkilenmeye başlarız. Bu yüzden de mahvederiz kendimizi. Bu tıpkı cahilliğin asıl mutluluk olduğunun söylenmesi gibi aslında. Ama bir yandan da başka bir çaremiz de yoktur. Bu açıdan düşündüğümde kendime şunu da sordum eserin son sayfalarında:

    Gerçek ustalık her eserin ve sanatçının en derinine inerek onlardan nefret etmeye mi dayanıyor?

    Ya da nefret de sadece başka bir karikatürleştirme mi?
  • 325 syf.
    -Görünmez ol.
    -Ben zaten görünmem ki!
    -Nasıl?
    -İnsanlar sadece bana çarptıklarında görürler beni, sadece görürler fark etmezler.

    "Var olmak, algılanmaktır."
    George Berkeley

    Algernon'a çiçekler, sana da beni insan gibi görmeyen doktor, beni sevmeyen sınıf arkadaşım, göğsünde yer açacağına benden deliler gibi korkan annem ve bir bitkiymişim gibi davranan dünya, sana da çiçekler...


    Daniel Keyes tarafından kaleme alınan, düşük zekalı bir bireyin bilimsel çalışmalar adına denek olmasıyla yaşadığı duygu durumları ve geçirdiği zihinsel evrelerin anlatıldığı hoş bir kitap. Hoş derken, farkındalık düzeyine dokunan, kendini sorgulatan, okudukça huzur değil rahatsızlık yaratan cinsten.

    Daha önce varlılığının çok da farkında olmayan Charlie, öğrendi ve bilmenin ağırlığını, toplumsal bir varlık olmanın ve takdir edilmenin hazzını yaşadı. Ve sonra unutmanın acısını çekti...


    Kitapta altı çizilen detaylara kısaca değinirsem; zeka geriliği yaşayan bireyin aile bilinci ve farkındalığı, sevgi eksikliği, bireyi topluma kazandırmanın önemi, günlük hayatta karşılaştığı duygusal ve fiziksel zorluklar -çocuk ihmali ve istismarı gibi- toplumun bakış açısı ve bunların bireye dönen sonuçları diyebilirim.


    Bireyler, doğum öncesi, doğum sırası ve sonrasında, biyolojik ve çevresel faktörlerden dolayı zeka geriliği yaşayabilirler. Belirtileri anne karnındayken de gözükebilir, 6 aylıkken de 2 yaşındayken de. Erken teşhis ve farkındalığın önemi çok büyüktür. Farkındalık evresini kabullenme takip eder ve belki de en zor olan budur. Neden? Çünkü hiçbir anne-baba çocuğunun bu durumunu kabul etmez, yakıştıramaz, geleceğinden endişe duyar, canı yanar... Ama aslında bu evrelerden geçen aile depresyon durumunu da kolay atlatırsa bireye faydası dokunabilir. Hani şu klişe ama gerçek "erken teşhis hayat kurtarır" var ya o burada da geçerlidir. Çünkü her hayat önemlidir!
    Bilerek, hissederek, dokunarak, görerek, tadarak, koklayarak; koşarak, düşerek, hayal ederek yaşamaya değer.


    Şimdi daha genel'e yayalım istiyorum. Engel!
    Oldum olası bu kelimeyi çok sert buldum. Zaman içinde bu söylemde evrildi şükür. Özel bireyler olarak adlandırılıyorlar...
    Özel eğitim ve öğrenmeye gereksinim duyan bireylerin sayısı oldukça fazladır. Ve hepsinin bozukluk, yetersizlik düzeyi farklıdır. Hafif, orta, ağır ve ileri düzey şeklinde derecelendirmeler mevcuttur ve eğitimileri de bu yöndedir.
    Özel bireylerin içine zihinsel yetersizlik, görme yetersizliği, işitme yetersizliği olan bireylerin hepsi dahildir.


    Özel gereksinimli birey kimdir, ailenin bilinci ne kadar önemlidir, eğitimi ve hayata kazandırılması nasıl olmalıdır, bunlardan biraz bahsettim. Şimdi hepimiz için öneminden bahsedelim.


    Bazıları için bunların pek önemi yoktur, insan değerinde yaklaşırlar çünkü, sorgulamazlar, aşağılamazlar, sevgi ve ilgi gösterirler.
    Ama bazıları vardır ki onu, onları kalıplara sokmaya ve hatta iğrenç argo bir deyimle fişlemeye çok meraklıdır. Bildiği çok bir şey yoktur ama iş konuşmaya gelince rahatsızlık duyarlar, çocuklarının arkadaşları özel bir çocuk olsun istemezler, her yerde ayrım yaparlar, yüzlerine bile bakmazlar ve hatta onların da insan olduğunu unuturlar.
    Otobüste dolmuşta işaretle konuşanlara öküzün trene baktığı gibi bakarlar, görme yetersizliği olanlar için özel sarı alanlarda sağa sola bakmadan yürürler, heyecanını kontrol edemeyip sokakta bağıran çocuğa gürültü kirliğiği derler, ona sarılmak isteyen küçücük bir çocuğu yüzündeki ifadeden dolayı iterler dokunamazlar bile...
    Bu yaparlar yapamazlar dediğim de biziz yani; ben, sen, o.


    Yakın zamanda bir özel eğitim kursuna katıldım. Orda bir arkadaşımın yaptığı sunumdan çok etkilendim kısaca bahsedeceğim.
    Ailenin önemi anlatılıyordu ve o kendi cümleleriyle anlatmaya başladı anladık ki bu kendi hikayesidi. Benim abim 30 yaşında ve otizmli, annem çok çabuk kabullendi ama yıllar geçti babam hala kabul etmiyor dedi. Yemek yiyecek "bırakın kensidi yapar", dışarı çıkıyoruz ", o da normal bir çocuk elini bırakın" gibi tepkiler gösteriyor yıllar geçti bu değişmedi dedi. Çünkü o abimi hiç görmedi, tanımak istemedi, sevmedi... Seven olduğu gibi kabul etmez miydi dedi. Ne kadar haklı. Seven olduğu gibi kabul eder, hayatı kolaylaştırırdı, görünmezmiş gibi yapmazdı. Ama o abisini görmüş, sevmiş. Lisede başladığı eğitimlerle özel çocuklara hizmet etmek, onların gelişimine katkı sağlamak için Türkiye'nin bir çok yerinde onlara eğitimler vermeye başlamış. Böyle sanki abim için bir şeyler yapıyorum ve iyi hissediyorum dedi.
    Böyle insanlar çok güzel.


    Yine kitaptan çok bana hissettirdiklerinden bahsettim.
    Teknik ve duygu, kurgu ve gerçek bir arada bu kitapta.
    Okuyun siz de yorum katacaksınız.

    Keyifli okumalar. Sevgiyle.

    "İnsan sevmezse ölür" diyen, canım Şükrü Erbaş'a da selam olsun.
  • İKİ VEDA MEKTUBU

    Mektup - 1

    Ne kadar çok şey yaşadık seninle değil mi.
    Ne kadar çok şey paylaştık.
    Birbirimize ne kadar da yakındık.
    Oysa şimdi karşına çıkacak cesaretim bile yok.
    Uzun zamandan beri hiç rahat değilim, ben...
    Yüreğimi paslı bir bıçak gibi oyan düşüncelerle boğuşuyorum sürekli…
    Sana bu kadar yakın görünürken, aslında ne kadar uzağında olduğumu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.
    Bir de erkeklerin güçlü olduğu söylenir.
    Oysa ben korkuyorum.
    İçimde sakladığım düşüncelerimin seni kırmasından, incitmesinden korkuyorum.
    Çünkü senin yanındayken hem kalp atışlarını hissedecek kadar yakın, hem de bana söylediğin sevgi sözcüklerini duyamayacak kadar uzağındayım.
    Yüzüme o eşsiz gülümsemeyle bakarken sen, içimdeki yangını nasıl körüklediğinin farkında bile değilsin.
    Sen sevgini haykırırken beni nasıl bir bataklığın içine attığını görmüyorsun, Sevgili…
    Beni sevme bile diyemiyorum sana…
    Bana bu kadar bağlanmanı istemiyorum.
    İşte bu yüzden de karşına çıkmaya korkuyorum.
    Yanındayken çığlıklarımı duyuramıyorum.
    Gülüşün hapsediyor sana, bakışın engelliyor beni…
    Ancak yazarak anlatabilirim kendimi…
    Ancak bu şekilde içimdeki fırtınaları sana ulaştırabilirim.
    Saklı düşlerimi, hayallerimi, düşüncelerimi ancak bu şekilde seninle paylaşabilirim.
    Sonrasında ruhum ölecekse, yüreğim çürüyecekse de buna hazırım.
    Çünkü hiçbir şey bundan daha kötü olamaz.
    Bu dediklerimi seni kırmadan, incitmeden yapabilirsem biraz olsun rahatlayacağım.
    Ancak o zaman ölümü uzak tutacağım kendimden…
    O zaman biraz olsun huzur bulacağım.
    Ne kadar bulacaksam artık…

    Şu an keşke benim ne durumda olduğumu görebilseydin.
    Ruhumun derinliklerinde neler yaşandığına şahit olabilseydin.
    Belki o zaman ne demek istediğimi biraz olsun anlardın.
    Sana ne kadar da aşk sözleri söylerdim, değil mi.
    İnan bana hepsi de yüreğimden dökülen sözlerdi.
    Hepsi de inandıklarım...
    Sen olmadığın zamanlarda da hayalini karşıma alıp saatlerce konuşurdum.
    O zamanlar da en duygusal cümleleri haykırırdım yüzüne…
    Yine her zaman ki gibi içtendim.
    Ama sana anlatamadıklarım da olurdu.
    İçimde sakladıklarım…
    Kimseye duyuramadıklarım…
    “Ben senin tanıdığın kişi değilim. Ben senin sevgine layık değilim”.
    Sessiz çığlıklarımı sana duyurmak isterdim bakışlarımla…
    Ama sen anlamazdın. Duymazdın haykırışlarımı…
    Sen mutluluk oyununa kaptırmışken kendini…
    Ben o anlarda gücümün tükendiğini hissederdim.
    Sen kendi cennetine götürmek isterken beni,
    Ben seni cehennemime sürüklemek istemiyordum.
    Uzak durmak istiyordum senden…
    Ama bir süre sonra sözlerin aklıma geliyor, gözlerin sığınağım…
    Sana koşuyordum.
    Sen beni kollarınla sardığın anda ise tutuklu hissediyorum kendimi…
    Özgürlüğü elinden alınmış gibi…
    Kanatları üzerinde bir ton yük bindirilmiş gibi…
    Öyle bir durumdayım ki; hem seninleyken yaşıyorum en büyük mutluluğumu, hem de senden uzaktayken…
    Hem seninleyken mutsuzum, hem de senden uzaktayken…
    İçimde büyük bir boşluk var.
    Ne seninle doldurabiliyorum ne de sensizliğinle…
    İki kişilik yalnızlık yaşıyorum, Sevgili...

    Yalnızlık öyle kötü bir şey ki…
    Öylesine kirletiyor ki içimdeki karanlığı…
    Ne kadar da bir çıkış yolu arasam, ne kadar da kurtulmaya çalışsam, ulaşamıyorum aydınlığa…
    Kendi labirentlerimde kayboluyorum.

    O kadar çok hayal kurdum ki seninle ilgili…
    O kadar çok şey söyledim ki hayalimdeki yüzüne…

    Şimdi kaçmaktan bahsediyorum. Kaçıp kurtulmaktan…
    Üstelik de kimden kaçtığımı bilmeden, üstelik de nereye kaçtığımı düşünmeden…
    Keşke şu an yanımda biri olsaydı. Belki dertlerime çare olabilirdi.
    Belki içimdeki karanlık dehlizi biraz olsun aydınlatabilirdi.
    Geçmişte her başı sıkışanın yanındaydım. Yürümeyen aşkların tamircisiydim.
    Şimdi öylesine ihtiyacım var ki bir tamirciye…

    Biliyor musun, en çok da geceleri seninle konuşuyorum.
    Belki de karanlığın beni daha iyi sakladığından olsa gerek…
    Seninle ilgili ne hissediyorsam, ne düşlüyorsam…
    Hatta hayatımda seninle ilgili ne kadar bilinmeyen varsa anlatıyorum kendime…
    Böylece sen hayallerime ulaşamıyorsun. Böylece yüreğimdeki boşluk büyümüyor.
    Öylesine değişik bir duygu ki bu…
    Öylesine karışık…
    Yine de en iyi sen anlarsın beni…
    Çünkü sen her zaman çok farklıydın.
    Çok duygusal… Sevgi dolu…
    Öylesine içten… Ne istediğini bilen…
    Yine de korktum senden…
    Sana daha fazla bağlanmaktan korktum.
    O cennete açılan gözlerinde tutuklu kalmaktan korktum.
    Özgürce uçamamaktan korktum, sevgili…
    Hani bir seferinde demiştim ya sana, ”Av görünümlü avcısın”.
    Belki de sana av olmaktan korktum.

    Öylesine farklı bir dünya var ki içinde…
    Öylesine bakir, öylesine yaşanılası…
    Üstelik de öylesine sessiz, huzur dolu bir dünyan var ki…
    Bu dünyayı kirletmek istemiyorum.
    Rengarenk çiçeklerini koparmak istemiyorum.
    Huzurun yerine fırtınalar ekmek istemiyorum, sevgili…
    Senin de benim gibi karanlık dehlizlerde yürümeni istemiyorum.
    Ben senin yüzündeki gülümsemeyi silmek istemiyorum.
    Sen ne kadar farkındasın, bilmiyorum.
    Ama ben senin üzerine yalnızlık kokusu serptiğimi düşünüyorum.
    Çünkü o kadar aşinayım ki bu kokuya… Nerede olsa tanırım.

    Öylesine dağıldım ki…
    Ve öylesine yorgun hissediyorum ki kendimi…
    Oysa karşında dimdik durabilmeyi ne kadar çok isterdim.
    Öyle zoruma gidiyor ki seni bu dünyada tek başına kalmanı izlemek…
    Öyle canımı yakıyor ki, yakarışların…
    Oysa daha dün gibi hatırlıyorum...
    “Lütfen zaaflarımı, hayallerinin kurbanı etme... Onlara haince dokunma, acıtma canını... Okşa saçlarımı ama deli rüzgarla anlaşıp savurma uzaklara... Beni incitme, lütfen...”
    Biliyorum, anlamsız bir dürüstlük perdesi ardına gizlendiğimi…
    Biliyorum, bu davranışımla ikimizi de soluksuz bıraktığımı…
    Ama ilk defa biri senin iyiliğin için seni terk edeceğini söylüyor.
    İlk defa biri o güzel hayallerine siyah rengi bulaştırmaktan kaçınıyor.
    İlk defa biri sana daha fazla zarar vermeden, kendi karanlığına çekilmek istiyor.
    Ne garip bir düşünce, değil mi.

    Oysa herşey ne güzel başlamıştı. Ne kadar da heyecanlıydık. Ne kadar da coşkuyla dökülürdü sözlerimiz…
    Güne enerjiyle başlamanın startıydı, o günaydınlar…
    “Birlikte bir yolculuğa var mısın” dediğimde hiç düşünmeden;
    “Varım. Korkudan ürperdiğim halde, heyecandan titrediğim halde varım. Bir kerecik gözümü karartmak geliyor içimden... Kontrolümü kaybetmek istiyorum” demiştin.
    Ama önce kontrolünü kaybeden ben oldum.
    Şimdi de seni kaybediyorum.
    Öyle bir yola çıktık ki seninle; daha önce kimselerin geçmediği, kimselerin görmediği…
    Öyle bir davranış sergiledik ki seninle, daha önce yaşanmamış…
    Ve öyle sözler söyledik ki birbirimize hiç söylenmemiş…
    Ve bunu o kadar da kısa zamanda yaptık ki…
    Belki de tüm heyecanımı tükettim ben…
    Biliyor musun, içimde giderek büyüyen boşluk o kadar acı veriyor ki bana…
    O boşlukta kaybolduğumu düşünüyorum.
    O boşluk beni sevgisizliğe itiyor. O boşluk beni senden koparıyor.
    O yüzden de ben seni değil, kendimi cezalandırıyorum.
    O yüzden ben seni değil, en çok da kendimi yalnız bırakıyorum.
    Seni unutmam mümkün değil, inan...
    Ama ben yine de geldiğim yere geri dönüyorum.
    Bu yaptığımın hayatımdaki en büyük aptallık olduğunu biliyorum.
    Kısa zaman sonra dipsiz bir kuyuda debeleneceğimi de…
    Seni de kendi yalnızlığıma sürüklemek istemiyorum.
    Seni daha fazla mutsuz etmek istemiyorum, Sevgili…
    Şimdiden gittiğim her yere götürüyorum seni…
    Elele… Bazen de kolumdasın.
    Ve her yalnız anımda, yanımda…
    Üstelik de gece gündüz özlüyorum seni…
    Yine de ne kadar da kurtulmak istesem senden, kurtulamıyorum.
    Ne olur, sen de yardım et bana…
    Yüreğinin kapılarını aç da gideyim.
    Bırak beni gideyim.

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

    Mektup – 2

    Mektubunu okuyunca bir an gittiğini düşündüm.
    Bir an yapayalnız kaldığımı...
    Sanki bir anda koskoca dünya derin bir sessizliğe bürünmüştü.
    Bir anda tüm dünyam kararmıştı.
    Bir ürperti kapladı içimi…
    Öylesine üşüdüm ki o an…
    Sanki soğuk bir hançer yüreğime saplanmış gibiydi. Sanki o hançer bir anda tüm duygularımı kanatmış gibiydi.
    Yalnızlığın bu denli soğuk bir kelime olduğunu bilmezdim.
    Daha önce hiç yaşamamıştım ki…
    Oysa senden önce o kadar da soğuk değildi, yalnızlık…
    Bir yaşam biçimiydi.
    Belki de bir tercih...
    Belki de zorunluydum o hayatı yaşamaya, kimbilir.
    Biliyor musun; seni sevmekle başladı hayatımdaki tüm yenilikler...
    Kendimi daha fazla sevmeye başladım.
    Hatta değişmeye çalıştığım kötü alışkanlıklarım bile benim bir parçamdı, vazgeçemedim.
    Değişmekten korktum.
    Karşına farklı bir kişilikte, yapay davranışlarla çıkmaya çekindim.
    Bana baktığında içimi gördüğünü ve o beni sevdiğini biliyordum.
    Değişirsem, benden uzaklaşacağını düşünüyordum.
    İnsanlara güleryüzle yaklaşıyor, onları da kendimce güzelleştirmeye çalışıyordum.
    Yaşayan tüm canlılara sanki sihirli değneğimle dokunuyordum.
    Tüm çirkinlikleri senden uzak tutmaya çalışıyordum.
    O kadar çok seviyordum ki dünyayı...
    Çünkü içinde sen yaşıyordun.

    Gözlerinde biraz hüzün yakaladığımda o an çocuklaşmak, seni kendi yarattığım dünyaya taşımak istiyordum.
    Dokunduğun her şey değerliydi benim için...
    Gittiğimiz her yer özel...
    Paylaştığımız herşey unutulmaz bir anı…
    Hatırlıyor musun; hani o yağmur altında yürürken saçlarından, yüzünden akan damlaları tek tek toplamak gelmişti içimden... Delilik belki ama o an yaşadığım duygu buydu. O an sana nasıl da sokulmuştum. Senden süzülen damlalar beni de ıslatsın istiyordum.
    Ne garip...
    Geçmişte bana söylediğin sıradan cümleler bile bir anda anılar halkasındaki yerini aldı. Hepsi birer birer zihnimdeki yerlerinde kendilerini göstermekte...
    Hele de o şiirselliği ön planda tutan, söylerken gözlerime baktığın sözlerin…
    Severdim o anları...
    Ama en çok da bana “Birtanem” demeni severdim.
    O an içimde bir rüzgar eserdi sanki… O rüzgar ki tüm duygularımı okşar, gül bahçemdeki tüm kokular sarardı etrafımı... O an ayaklarım yerden kesilir, kendimi daha bir özel, daha bir güzel bulurdum.
    Bırak beni gideyim, diye sonlandırdığın mektubunda tüm güzelliklerin bir anda ellerimin arasından kayıp gittiğini düşündüm.
    Değiştirdiğimi düşündüğüm insanlar, hatta diğer canlılar bile uzaklaşıyor gibiydi benden...
    Tüm yarattığım güzelliklerin üzerini kara bulutlar örtüyordu.
    O an gözlerimi kapattım.
    Sanki tüm bu yaşananların birer kabus olduğunu düşündüm.
    Sanki gözlerimi kapatırsan kimse gitmeyecekti etrafımdan...
    Kara bulutlar örtmeyecekti üzerimi...
    Sen gitmeyecektin.
    Bu; korku muydu yoksa bencillik mi, bilmiyorum.
    Hem ne önemi var ki kelimelerin...
    Gitmek isteyen birini ne kadar tutabilirsin ki...
    Belki bir başka yürekte yaşamak istiyorsun, belki yeni bir aşka kucak açmak istiyorsun.
    Seni nasıl engelleyebilirim ki...
    Ben kendim için değil, aslında seni mutlu etmek için yaşadım.
    Sen mutluysan ben de mutlu olurum, diyordum.
    O yüzden bir bedeli yoktu, sana olan sevgimin… Üstelik de o kadar savunmasızdı ki…
    Ne bir gizem vardı sevgimde, ne de en küçük bir yalan...
    Ne kalın duvarlarla çevrili bir kalede korunan , ne de en derinlerde saklanan...
    Saf, bir o kadar da çıplak bir sevgiydi.
    Dudaklarımdan dökülen her bir kelimenin titreşiminde ortaya çıkardı.
    Ya da gözlerimden süzülen o ışığın aydınlığında kendini gösterirdi.
    Keşke gitmek istediğinde bende kalan her şeyini de yanında götürseydin.
    Daha birkaç gün önce aldığın çiçek hala vazoda duruyor. Hala kokun o en özel anları yaşadığımız yastığımızda... Sağa sola dikkatsizce fırlattığın eşyaların çıkıyor evin bir yerlerinden... Tamir ettiğin banyo musluğu nedense birden bire damlatmaya başladı. Kullandığın tabaklar, bardaklar…
    Evin her yerinde senden izler var.
    Ama sen yoksun.
    Ya içimdekilere ne demeli…
    Ah be Sevgili…
    İçimde biriken o kadar çok söz var ki şimdi...
    Keşke seni ne kadar çok sevdiğimi daha fazla söyleseydim.
    Ne kaşın gözün için, ne bana ait olduğun duygusunu yaşadığım için, ne de beni sevdiğin için...
    Seni; sen olduğun için sevdiğimi söyleseydim keşke...
    Keşke daha fazla konuşsaydım seninle, daha fazla dinleseydim.
    Keşke daha fazla seyretseydim seni...
    Daha fazla dans etseydim.
    Daha fazla sevişseydim.
    Sen arada bir dalıp giderdin. O an kendi iç dünyanda yaşardın.
    Hiç dokunmazdım duygularına, seni rahatsız etmezdim.
    Bilirdim ki benimle ilgili bir şeyler düşünüyordun. Beni daha da mutlu etmek için değişik sürprizler hazırlıyordun. O an uzaklaşsan da benden, nasılsa bir süre sonra bana gülümsüyor, geri dönüyordun.
    İlk kez gerçekten gitmekten bahsediyorsun.
    Seni büyük bir aşkla sevme acımasızlığını gösterdiğim için belki de ben suçluyum.
    Belki de tek suçum bu...
    Hiçbir zaman sana yaslanmayı düşünmedim. Beni taşımanı hiç istemedim.
    Evet, bir kadınım...
    Bir erkeğin kollarında olmak; elbette ki en güzel sığınak...
    Bu sığınağa bir bedel ödeyerek sahip olmak istemedim. Hayatına ipotek koymayı asla düşlemedim.
    Sen mutluysan ben de mutluydum, o kadar…
    Ne yaşarsak yaşayalım, en sonunda kendi cennetimizde buluşuyorduk ya, bana yetiyordu.
    Hiç küçümsemedim seni... Sevgini hiç küçümsemedim.
    Seni sevmekle yaşanan tüm sevgileri de sevmeye başlamıştım.
    Öyle huzur veren bir dünyada yaşıyordum ki; sanki elimin değdiği her şey canlanıyordu.
    Hatta insanların bir başka yüzü olduğuna bile artık inanmak istemiyordum.
    Sanki bir masal aleminde yaşıyordum.
    Ne de olsa tüm masallar mutlu sonla bitiyordu ya…
    Yalan, riya, ihanet... Nasılsa hiç birinin yeri yoktu bizim dünyamızda...
    En azından ben böyle sanıyordum.
    Hani dedin ya bana; ”yalnızlık kokusunu nerede olsa alırım” diye...
    İnan bana, o koku şu an tam da senin üzerinde...
    “Varım” demiştim sana... “Korkudan ürperdiğim halde, heyecandan titrediğim halde varım... Bir kerecik gözümü karartmak geliyor içimden... Kontrolümü kaybetmek istiyorum” demiştim.
    Gerçekten de gözümü karartmıştım. Ama kontrolümü hiç kaybetmedim ben... Üstelik de seninleyken daha dengeli olmayı öğrenmiştim.
    Gözlerindeki özgürlüğün o doyumsuz ışıltısı yolumu aydınlatmıştı. Kendime olan güvenim yerine gelmişti.
    Ben seninleyken hayatın anlamını bulmuştum.
    Kendimi bulmuştum.
    Ama sen hala bir boşluktasın, belli...
    Sen gitmekle kendini yalnız bıraktın, beni değil...
    Belki verecek bir şeyin kalmadığını düşündüğünden...
    Belki de elde etme hazzının verdiği o heyecanın tükenmişliğinden...
    İnan suçlamıyorum seni, Sevgili...
    Seninle yaşadığım senden sonra, yine seninle yaşayacağım sensizliğe nasıl alışacağımı bilemiyorum, sadece...
    Yaşadığım onca güzel anlar, bir anda anıya dönüşmesine nasıl katlanacağımı bilemiyorum.
    Yine de yabani bir ot gibi bedenimi saran bu öfke nöbetinin beni tümüyle ele geçireceğini sanmıyorum.
    Ne bir nefret, ne de kin duyuyorum sana...
    Bu duyguların yaşanmış tüm o güzellikleri kendi çamurunda gizlemesini, her şeyi alt üst etmesini istemiyorum.
    Güzeli çirkine, iyiyi kötüye dönüştürmesini istemiyorum.
    Kim haklı, kim haksız... Bunun muhakemesini de yapmak istemiyorum.
    Ben yalnızlığımı kirletmek istemiyorum, Sevgili...
    Karşına çıkıp “hayır, bir yere gidemezsin, daha yaşanacak çok şeyimiz var” demek istemiyorum.
    Çünkü bu aşamadan sonra seninle güzel şeyler yaşayacağımı ben de sanmıyorum.
    Bana gönül borcun olmadığını söylemeliyim.
    Hele de gölgem karartmayacak yaşayacağın olası aşkların ışığını...
    Tek korkum; kendi vicdanında mahkum olman...
    Gittiğin için pişmanlık duyman...
    Biz seninle aynı kozayı paylaşan iki tırtıldık. Cennetimiz o kozaydı.
    Sonra zaman geçti ve sen bir kelebek misali özgürlüğe doğru kanat çırpmaya başladın.
    Ben bir süre daha senin için süsleneceğim. Bir süre daha kapım her çalındığında sen geldin diye heyecanlanacağım. Bir süre daha sen beni beğenesin diye en güzel elbiselerimi giyineceğim. Masaya senin için de bir tabak koyacağım. Bir süre daha seninle uyuyacağım.
    Ruhumu yaksa da içimde dolaşan sensizliğin acısına alışacağımı biliyorum.
    Ben sende sevgiyi buldum. Yüreğimin buzulları artık çözüldü. Ruhumun gurbeti o kadar da karanlık değil artık…
    Ama o kozayı kendime mesken edinmeyeceğim.
    Benim de kanatlarım var.
    Zamanı geldiğinde ben de uçmasını öğreneceğim.

    Şu an kollarımı sardım bedenime...
    Bir şarkı mırıldanarak dans ediyorum.
    Tek başıma…
    Salonun ortasında kendi kendime dönüp duruyorum.
    Gözlerimi kapadım. Dudaklarımda hüzünlü bir gülümseme...
    Her sevginin bir kayboluş olduğuna inanarak...
    Her sevginin aslında yeni bir başlangıç olduğunu bilerek;
    Sana yürekten “Hoşçakal Sevgili” diyerek dans ediyorum.

    Özcan KIYICI
  • 336 syf.
    ·43 günde
    Görmek ruhu mu temsil ediyor, iyiliği mi, delilik mi yoksa cesaret mi? İnsanlar arasındaki kavga öyle ya da böyle körlüktür.
    Göz belki de insan bedenin içinde hala ruh barındıran tek uzvudur.

    Aslında bu kitap okunacaklar listemde yoktu okumaya da hiç niyetim yoktu ama arka kapak yazısınız bile okumadan başladım kitabı okumaya. Beni okumaya teşvik eden şey sadece kitabın ismiydi. Bazen uzun soluklu aralar verdim o aralarda başka kitaplar okudum ama kitap sıktığı için değil asla. O aralarda gerçekten kitabı yaşadımve ben de benzer tasarlar kurdum kendimce. Körlüğün neyi temsil ürettiğine dair çok kafa yordum ama benim için kitaptaki diğer metaforlar gibi bu da yarı soru işareti olarak kalıyor. Bu arada kitabın sonunu okumadan yazmak istedim bunları çünkü kitap benim fikirlerimi değiştirecekmiş gibi hissediyorum. Bu kitap ayrıca bir kitaptan fazlasıydı sanki. İçine girip olanları benim de yaşadığım az kitaptan biri oldu. Olaylar da hiç tahmin etmediğim gibi olunca bu kitabı daha çok sevdim. Karakterleri o kadar farklı bir yaşama evriliyor ki adlarının bile hiçbir önemi kalmıyor. Körlüğe yakalanmayan doktorun karısı etrafa dinginlikle bakıyor ve o da kör olmak, nesnelerin görünen kabuğunun ardına geçmek, onların özlerine çaresizlik içinde ulaşmak istiyor mesela.
    Gerçekten de gözler gören bir mercekten objektiften başka bir şey değil. Ayrıca hastalığın gözlerle bulaşması yani bakışla birbirine geçmesi ilginç bir nokta, bu noktalardan diğer biri de kilisedeki gözleri bağlı heykeller ve gözleri beyaza boyanmış tablolar, bir başkası ise birinci körün gözleri hayal kurarken görmeye başlamıştı, onlara tahsis edilen bina da bir akıl hastanesi olunca her anlam biraz daha birbirine geçiyor ve bana bir çok şey çağrıştırıyor.
    Basit bir distopyanın ötesinde insan ruhuna göndermeler yaptığı için sevdiğim bi Saramago kitabıydı.
    *Korku bizi delirtecek*

    Ya da en iyisi bazı şeyleri açıklamayı hiç kalkışmamak yalnızca olup biteni anlamak ile yetinmek.
  • 2 - MELEKLER GİBİ

    Evlerin de hikayeleri vardır, biliyorum. Bazen çok sevdiğin birini özler gibi tutkuyla dinlersin o hikayeyi. Bazen hiç yokmuş ve aslında hiç olmamış gibi için burkula burkula..
    Zamanında ne kadar mamur olsan da, unutulunca tükenip gidiyorsun belli ki. Merdivenlerden çıkıyorum, etrafı kavun kokusu sarmış.. Ki babaannem çok severdi. Bir de uzun hava başlıyor radyoda. Dedem biraz daha açıyor sesini..
    Kapısı kilitli, pencereleri karanlık, içerisi buz gibi bir sessizlik dolu olan bu ev, seneler vardır ki böyle yalnız. Ayakta mı, yıkıldı yıkılacak mı belli değil. Zamanın çektiği cilanın arkasında, her şey o kadar canlı ki aslında...
    ...........................
    - Gelmedin yine.., diyor.
    Kafamı okuduğum kitaptan kaldırıyorum gülümseyerek. Üç somyalı bu ahşap odada, bahçeye bakan pencerenin önünde oturuyor babaannem.
    - Kim gelmedi babaanne? Dedemi mi bekliyorsun?, diyorum.
    Dedem öldü yıllar önce diyemiyorum. Beklemek boşadır bazen diyemiyorum. Sen de iyice tuhaflaştın ha diyemiyorum...
    Bakışlarını bana çevirince binlerce göçmen kuş havalanıyor içimde. Yeşil gözleri ne zaman beni bulsa kendimi çırılçıplak hissediyorum. Düşündüğüm her şeyi ; noktasına, virgülüne kadar anlıyormuş gibi geliyor.
    - Gelmedin yine.., diyor.
    Kitabı kapatıp yanına gidiyorum, sarılıyorum ellerine.
    - Gelecek mi babaanne?, diyorum.
    - Gelecek, diyor, deden öyle söyledi..
    Ah, diyorum içimden, sorgulamadan kabul ettiğimiz, inanmadan yaşadığımız, dokunmadan sahip olduğumuzu sandığımız öyle çok şey var ki..
    - Peki babaanne, diyorum, anlat bana, kim gelecek? Çay hazırlayayım ona, yemek yapayım. Belki uzun yoldan geliyordur, acıkmıştır..
    Gözlerimin ta içine bakıyor ; bu sefer de sen beni anla, der gibi. Öyle güçsüz hissediyorum ki kendimi..
    Başlıyor anlatmaya...
    ....................
    "-Hasan.. Çay vereyim mi sana, dedim.
    Cevap vermedi.
    Önüne sıra sıra dizdiği tütün demetleriyle uğraşıyordu. Çinkoya çarpan yağmur damlalarının gürültüsünde, başka bir aleme dalmıştı sanki.
    - Arada su vermek gerekir, diyordu sessizce. Hafif nemli olmalı ki güzel kıyılsın. Ah bir de şu kolcular olmasa.. Bir götürüp satabilsem bunları kasabada.. Sonra doldurup getirsem sana.. Şekermiş, bulgurmuş.. Ne istiyorsan..
    Ocaklığın yanındaki diğer demetleri de çekip koyuyordu önündeki tütünlerin üzerine. Süpürgeyi kovaya daldırıp çıkarıyordu. Damlaları serpiştiriyordu sonra. Bir daha.. Bir daha.. Göz kararı, yetene kadar.
    Bir koku boğazıma düğümleniyordu benim. Tütün mü, çaresizlik mi, fakirlik mi.. Seçemiyordum pek..
    - Hasan, dedim tekrar, çay vereyim mi sana?
    - Olur, dedi.
    Kendi bile zor duyuyordu sanki sesini. Ne zaman yüreği kabarsa, nefesi içine doğru büyürdü böyle. Konuşamazdı, bölünürdü, ufalırdı..
    - Yarın sabah çıkarız yola, dedi. Öğlen olmadan kasabada oluruz. Görüştüğüm dükkanlar var, vakitlice vardık mı iş tamamdır. Sonra ne eksikse dersin sen bana. Canın ne isterse dersin..
    Gözlerimin içi bayram yeriydi.
    - Olur, dedim, çıkarız. Ama kolcular? Ya farkederlerse tütün götürdüğümüzü? Nasıl saklarız, nasıl ederiz? Ya ararlarsa çıkınımızı?
    - Ben düşündüm, dedi Hasan.
    Daha da bir şey demedi. O sustukça anlamadım ben. Ama sormadım. Bazen bilmemek, daha iyidir bilmekten. Bazen özellikle duymak istemez insan.
    Sabah oldu çabucak. Keşke hiç olmasaydı..
    - Tamam, dedi Hasan. Her şey hazır, koy şu kundağın içine Zeynep 'i. Sıkı sıkı da sar şöyle. Tamam, oldu işte. Hadi gecikmeyelim..
    Birlikte çıktık yola. Zeynebim küçük ama kundağı büyük.. Kalbim deli gibi çarptıkça ona daha sıkı sarılıyorum. Korku mu, heyecan mı.. Bir şey kemiriyor içimi.
    Kasabaya varıyoruz. Ciğerimin köşesi uyuyor hala.
    - Hasan, diyorum. Melek gibi uyuyor, değil mi?
    - Evet, diyor. Melek gibi..
    Dükkana giriyoruz. Kapının eşiğinde bekliyorum. Beklemek çok nankör kızım. Bekledikçe saatler yıllara döner bazen.
    Uzun uzun konuşuyorlar. Sonra Hasan bana dönüp, getir hadi, diyor. Demeseydi keşke..
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Ancak melekler böyle uyur.. Tezgaha yatırıp, içine tütün sardığımız kundağı açıyorum. Oldu işte, kolcular farketmedi bile.
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Ancak melekler böyle uyur.. Hiç uyumasaydı keşke.
    Kucağıma alıyorum, açmıyor gözlerini. Ölümün başladığı yerde tükeniyor nefesim. Gözlerim şaşkın, ellerim çaresiz..
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Hiç uyumasaydı keşke..
    Ürpertiler son çığlıklarını savururken taş yüzlü kaldırımlara, kaybettiğim her şeyi gömüp ıssız mekanlarına bu kasabanın, indirip perdeleri gözlerimden.. Kıpkızıl bir mahşer yerine uyandım sonunda.
    Yandım sonunda!
    Kolaysa toplayın küllerimi avuçlarınıza.. Bu susuşlardan ölüm bakışlı bir Zeynep verin bana kolaysa..
    Zeynep.. Uyuyor.. Melekler gibi..
    Zeynep.. Uyuyor..
    Zeynep.. Gelecek! "

    Liliyar

    https://www.strawpoll.me/17261037