• Spinoza düşüncesinde Şeyh Bedreddin'in izlerini aramak ilk bakışta anlamsız görünebilir. Çünkü her iki düşünür de iki farklı kültürün mensubudur. Ayrıca Bedrettin 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Anadolu'da, Mısır'da ve Rumeli'de yaşamıştır. Spinoza ise 17. yüzyılda Hollanda'da yaşamış bir fılozoftur. Üstelik Spinoza eserlerinin hiçbirinde Şeyh Bedreddin'den de bahsetmemiştir. Yani her iki düşünür arasında bir tanışıklık yoktur. O zaman bizi bu araştırmaya iten ne idi? Bir gazete makalesinde Hilmi Yavuz, Spinoza Günlerini değerlendirirken, Şeyh Bedreddin'le bağ kurmadan Spinoza'yı arılamanın eksik olacağını ifade eden sözleri ile Hilmi Ziya Ülken'in İslam Felsefesi'nde Şeyh Bedreddin'le Spinoza bağlantısı kurmasıdır. Ayrıca Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Desranı'ndan beri Türk Marksist entelektüellerinin Şeyh Bedreddin'e duydukları ilginin "Varidat" okumalarından sonra sıkıntıya düşmesi ve bu sıkıntının Spinoza okumaları ile aşıldığı iddiası da bizim hareket noktamızı oluşturdu. Başlangıç olarak Şeyh Bedrettin ve Spinoza arasında bağlantı kurmak çokta kolay değildi. Ancak hem Spinoza hem de Şeyh Bedreddin'in düşünce ve yaşam mücadelelerini tanıdıkça bu iki düşünürün ortak kaderi paylaştıklarını görmeye başladık. Zannederim bu ortak kader Spinoza'da Bedreddin izlerini görmemize zemin teşkil etmektedir.
    Spinoza'da Bedreddin izini anlamak için her iki düşünürün yaşam hikayelerine ve düşünce yapılarına bakmamız gerekir. Bu amacımızı gerçekleştirmek için Şeyh Bedreddin'in "Varidat" ve Spinoza'nın "Etika"sını araştırmamıza temel aldık. Özellikle Tanrı, evren ve insan anlayışları arasındaki benzerlikler öne çıkardığımız sorunlardır.

    Yazılı kaynaklarda yaşamı, doğumu ve ölümü hakkında farklı açıklamalar olan Şeyh Bedreddin, Edirne yakınlarında Simavna'da 1359'da Kadı İsrail'in oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bir hristiyandı. Annesinin sahip olduğu kültür, bakış açısında önemli etki yapmıştır. hristiyanlar konusunda diğer müslümanlardan farklı bir bilince sahiptir. Bunun somut örneği ise yaşamının sonraki dönemlerinde hristiyan müritlerinin olmasını gösterebiliriz. Bursa, Konya ve Kahire'de eğitim görmüş. Mısır'da öğrenim gördüğü dönemde medrese eğitimi sürecinde İslam düşüncesini özellikle İbn-ül Arabi'nin "Vahdet-i Vücud" anlayışını yakından takip ermiş ve kendi tasavvuf düşüncesini oluşturan "Varidat"ı bu anlayış üzerine oluşturmaya çalışmıştır. Doğu mistisizmi, Yahudi Kabala felsefesi onun sufi bakış açısında etkisi görülen düşüncelerdir. Mısır'da bulunduğu dönemde Şeyh Hüseyin Ahlat'ın tarikatını seçmiş ve daha sonra Şeyhlik mertebesiyle kendisi bu yolun temsilcisi olmuştur. Bedreddin Mısır dönüşü Anadolu'daki siyasi çalkantıları yakından izlemiş. Bir bilgin olarak hem Timur'la hem de Beyazıt'la görüşme olanağı bulmuştur. Osmanlılarda ki Fetret Devri döneminde Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş bunun karşılığı olarak da Rumeli’de kazasker görevinde bulunmuştur. Musa Çelebi'nin mücadeleyi kaybetmesi ile Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmüştür. Burada bulunduğu dönemde hem Osmanlı siyasi ve ekonomik yapısındaki bozulmaları takip etmiş hem de kurduğu tarikatla bölgedeki insanları yönlendirmiştir. Bu yönlendirmeleri müritleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından Aydın-Manisa bölgesindeki ayaklanmaları ortaya çıkarmıştır. Daha sonra tekrar Rumeli'ye geçmiş buradaki halk hareketlerine de öncülük ermiş ancak hareketi başarısız olunca yakalanmış 1420'de Serez'de asılarak idam edilmiştir. Şeyh Bedreddin'in asılmasına sebep olan ve o dönem Osmanlı uleması tarafından kendisine isnat edilen suçlar arasında, hainlik, dinden çıkma, mülkiyet ortaklığı isteme, cennet ve cehennemi reddetme, ahrete inanmama gibi birçok suç vardır ( Yalkaya, 2001 ), ( Göl pınarlı, 1966 ).

    Baruch Spinoza, İspanya ve Portekiz'den gelerek Amsterdam'a sığınan hristiyanlığı zorlamalardan dolayı kabullenmiş gibi görünen ve Marranolar olarak bilinen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1632'de Amsterdam'da doğmuştur. Ticaretle uğraşan babası aynı zamanda Amsterdam'daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürlüğünü de yapmıştı. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmesi için de onu küçük yaşta sinagoga göndermişler. O burada İbraniceyi öğrenmiş, Yahudi ve İslam teologlarının düşüncelerini tanımıştır. Özellikle daha sonra "Etika''yı yazmasında etkisi olan Musa İbn Meymun (Maimonides) okumaları ile hem İslam felsefesini hem de İbn-i Rüşt'ün düşünceleri aracılığı ile Aristoteles ve Platon'u öğrenmişti. Ayrıca Spinoza eğitimi sırasında Talmut ve Yahudi Kabala düşüncesini de yakından tanımıştır. Daha sonra Descartes etkisiyle şekillenen düşüncelerini ifade etmeye başladığında Yahudi cemaat mahkemesi tarafından materyalist ve Tevrat'ı küçük görmekle suçlanmıştır. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından düşüncelerinin sapkınlığı ve ateizme yönelme suçuyla ağır bir şekilde suçlanarak Yahudi cemaatinden kovulmuş. Katoliklerdeki aforoz benzeri bir şekilde cezası asla affedilmez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu durum karşısında Amsterdam'ı terk etti. Bu sırada "Etika"sını yazmaya başladı. Bir ara bazı arkadaşları dolayıyla politik kutuplaşmalara sebep oldu diye tepki aldı. Bu tepkiler Fransızlarla yaptığı bir görüşmeden sonra ajanlık suçlamasına kadar uzandı. "Etika''yı 1675'de tamamlamasına rağmen üzerindeki tartışmalardan dolayı yayınlayamadı. 1677'de Lahey'de öldükten sonra eserleri arkadaşları tarafından yayınlandı (Fransez, 2004), (Scruton, 2002).

    Bu kısa yaşam öyküleri gösteriyor ki Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler var. Öncelikle her iki düşünür de egemen güçler tarafından dışlanmıştır. Bedreddin Sünni gelenek, Spinoza ise Yahudi Sinolog'u tarafından dinsizlikle suçlanmış, biri idam diğeri aforoz edilmiştir. Düşüncelerinin şekillenmesindeki etki zannedildiği kadar kaynak itibariyle birbirinden çok uzak değil. Her ne kadar iki farklı kültürün temsilcisi olarak başlangıçta zikretsek de Şeyh Bedreddin'in kendini şekillendirmesinde etkili olan İslam teolojisi, mistik felsefe ve kabala düşüncesinin Spinoza'nın da düşüncelerini temellendirmesinde etkisi vardır. Bunun en önemli iki örneğinden biri İbn Meymun'un fıkirleri, diğeri ise Spinoza her ne kadar eleştirse de kabala düşüncesinin Tanrı'nın içkinliği fikridir. Yani kaynak itibariyle Şeyh Bedreddin'i etkileyen düşünceler buna bağlı olarak da Bedrettin'in düşünce dünyası izlerini Spinoza'ya taşımıştır diyebiliriz.

    Şeyh Bedreddin ve Spinoza' nın Tanrı, Evren ve İnsan anlayışlarındaki benzerliği "Varidat" ve "Etika'' okumalarından hareketle açmaya çalışacağız. Öncelikle Tanrı nedir? Sorusunun karşılığını aradığımızda Bedreddin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Tanrı, bütün işlerin özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş bulunması yüzünden salt (mutlak) varlıktır, ona Tanrı denmesi bundandır... Tanrı bütün varlık türlerinde görünür, o bir'dir." (V. 28) Tanrı'nın özü bütün nesnelerden beridir, buna karşılık gene ne varsa ondadır, o da bütün nesnelerdedir. Tanrıdan başka bir varlık yoktur. Binlerce görüntüden belirse bile o bir'dir." (V. 31 ). Tanrı "... Özü gereği tümel ve tikel oluştan öncedir" (V. 38). Tanrı mutlak varlıktır o varlık olarak her aşamanın üstündedir," bütün nesneler ondan var olmuştur, her şey odur, o her şeydir" (V. 39). Mutlak varlık kendi içinde zorunlu olan varlıktır. Var olan yalnız Tanrı'dır.

    Spinoza'da ise "Etik"in birinci bölümü Tanrı hakkındadır. O, Tanrı'dan mutlak olarak sonsuz bir varlığı, yani, her biri sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden oluşan bir tözü (subtance) anlıyorum" (E. I; Tanım VI) der. Onda "Herhangi sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden kurulmuş töz ya da Tanrı zorunlu olarak vardır" (E. I; Ö. XI). "Tanrıdan başka töz olamaz ve tasarlanamaz'' (E. I; Ö. XIV). "Var olan her şey Tanrı'da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz" (E. I; Ö. XV). Spinoza Tanrı'yı sonsuz ve sınırsız bir özü ifade eden töz olarak tanımlar ve şunu savunur böyle bir varlığın var oluşunu engelleyecek hiçbir neden veya akıl bahşedilmesi olanaklı olmadığı için bundan Tanrı'nın zorunlu olarak var olduğu çıkar. (Scruton, 2002; s.52).

    Tanrı evren ilişkisine gelince; Şeyh Bedreddin evreni Tanrı'nın görünüş alanına çıkışı olarak tanımlar. Onun var oluşu görünüş olmasıdır. Evren tanrısal bir varlıktır. Varlık olması nedeniyle "evren soyu, türü bakımından kesin olarak önsözdür (kadimdir, ezelidir), önüne ön yoktur, onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir" (V.15). Evren hangi anlamda alınırsa alınsın, yalnız tanrı ile vardır. Evrende bulunan, görünen ne varsa tanrıdır (Eyuboğlu, 2010). "Her nesne gerçekten tanrıdır. Öyleyse onlardan biri 'ben tanrıyım' derse doğrudur. Çünkü her varlık tanrıdan gelmektedir. Her nesnede varlık özü vardır, hiçbir koşula bağlanmaksızın her varlığa tanrı denmiştir... Gerçekte her şey birdir" (V. 28). "Tanrı bütün varlıklarda görünüş alanına çıkar; bürün varlıklarda onda görünür" (V. 31). "Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır... bütün evrenler özde gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozanda (zerre de, atomda) vardır (V. 4). Evren ve Tanrı ayrımı ise onda tek bir tözün iki yönüdür. Bu durumsa Bedreddin tarafından şöyle ifade edilir; "Mutlak varlık olan tanrının her aşamada iki yönü vardır. Bunlardan biri etkilemektir, tanrı bu durumda etkileyendir. Öteki etki altında kalıştır, tanrı bu durumda da etkilenendir. İlk durumda varlık tanrı, ikinci durumda evrendir" (V.37). Bedreddin'in tanrısı evrendir. O, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (deus siva narure) başka bir şey olmadığını savunmaktadır (Çoban, 20 1 1 , s.2 1 O).

    Spinoza ise, tanrı-evren ilişkisini töz kavramı içinde ele alır. O, evrende varlığına tanık olduğumuz şeylerin bir tek temel varlık ya da tözün değişik görüntüleri olduğunu ve bu tözünde zorunlu olarak sonsuz olduğu görüşündedir. Dolayısıyla doğada başka töz olmaz. Tanrı da doğadan ayrık değil, tersine doğa ile özdeştir. Onun deyimi ile " evrende aynı doğası ya da aynı niteliği olan iki ya da birçok töz olamaz'' (E.1; Ö. V). "Evrende yayılmış olan bütün tikel şeyler Tanrı'nın niteliklerinin duygulanışlarından ve tavırlarından başka bir şey değildirler" (E.1; Ö. XXII). "Tanrının bir niteliğinin mutlak doğasından çıkan bütün şeyler, hem sonsuzdurlar hem de her zaman vardırlar ve böyle olmaları gerekir yani onlar bağlı oldukları sıfata göre ezeli ve sonsuzdur" (E.1; Ö. XXI)

    Görüldüğü gibi Tanrı ile aynı şey olan Doğa, kendi kendisinin ve her şeyin nedenidir. Aynı zamanda Tanrı, kendinde olan tüm şeylerin üretici dinamiğidir. Tanrı aynı zamanda da hem üreten hem de üretilendir (Fransez; 2004; s. 1 47). Bu durumu Spinoza'nın ünlü ikilemiyle söyleyecek olursak, Tanrı aynı zamanda hem "Natura Naturans" (Yaratıcı Doğa) hem de "Natura Naturata" (Yaratılmış Doğa) (E. I; S. 29)'dır. Spinoza Tanrı ile evreni bir tutar. Tanrının iki niteliğine vurgu yapar düşünce ve uzam. "Düşence Tanrının bir niteliğidir, yani Tanrı düşünen varlıktır" (E. Il; Ö. I). "Uzam tanrının bir niteliğidir; yani Tanrı uzamlı varlıktır" (E.II; Ö. II).

    "Varidat" ve "Etika''yı merkeze almak koşuluyla her iki düşünürün benzer yönlerini aradığımız diğer bir sorusu ise; Tanrı ve Evren anlayışlarına paralel olarak insanın konumu nedir? sorusudur. Şeyh Bedreddin'de insan özü ve taşıdığı yetenekler bakımından tanrının benzeridir. Tanrının birtakım özelliklerini taşıyan yalnız insandır... “Adem, yüce tanrının örneği biçiminde yaratılmıştır. Onun görüş biçimi tanrıyı yansıtır. Bu tanrıya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz” (V. 8)." insandaki anlayış ve eylemler başka varlıklarda soyut ve daha üstün varlıklarda bulunmaz. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen ululuklar, yücelikler öteki varlıklarda yoktur. Çünkü insan, tanrının en yüce görünüşünün ortaya çıkrığı bir varlık aşamasıdır" (V. 91 ). " . . . bütün işler Hak'tandır, görüntüler onun araçlarıdır, kul görünümünde yalnız Hak vardır" (V. 1 3). Bunun anlamı ise insan tanrıdır, "Hak'' tır, "İnsanla öteki diriler arasında varlığı oluşturan bileşim bakımından ayrılık vardır, bu ayrılık da özde değildir... hayvanda 'hayvan' olan öz neyse insanda da 'insan' olan öz odur; ayrılık yalnız yetenek bakımındandır" (V. 32). Spinoza ise, "Etika'' da insanı Tanrı'nın iki niteliği olan uzam ve düşünceye karşılık olan beden-ruh ilişkisi açısından değerlendirir. Onda "insan, can (ruh) ve ten (beden) den ibarettir" (E. il; Ö.S.XIII). "İnsanın özü tanrının niteliklerinin bazı tavırlarıyla yani düşünme tavrıyla kurulmuştur" (E. l; Ö. KXI). "Burada şu sonuç çıkar ki, insan ruhu Tanrı'nın sonsuz zihnin bir parçasıdır" (E. il; Ö. S.Xl). İnsan ruhunu teşkil eden fikrin objesi cisimdir (beden), yani eylem halinde var olan uzamın bir tavrından başka bir şey değildir" (E. il; Ö. XIII). Spinoza'da ruh bedenle birleşmiştir, çünkü beden ruhun objesidir ve bu nedenle ruh fikri kendi objesiyle birleşmelidir. Ruh bedenle birleşmiş olduğu gibi asıl ruh olan Tanrı'yla da birleşmiş olmalı görüşündedir. Yani "asıl ruh bedenle nasıl birleşmişse, bu ruh fikri de ruhla aynı suretle birleşmiştir" (E. Il; Ö. XXI).

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin izlerini ararken vardığımız sonuçları "Varidat" ve "Etika'' dan yola çıkarak örneklemeye çalıştık, vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz; Spinoza'nın felsefe yapmaya başlarken kendine sorduğu soru "Yaşamı kusursuz olarak nasıl yaşarım" sorusudur. Bu sorusuyla o kendisini sürekli mutlu, dingin ve akıllı bir yaşam biçimine götürecek bir var oluş halini sorgulamıştır. Varmayı umduğu en üstün var oluş hali kalıcı ve sonsuz varlığın bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu soru Şeyh Bedreddin'in düşüncesinde sufınin yaşam yoludur. Aynı zamanda Uzak Doğu mistisizminin felsefi öğreti yolu da budur. Çünkü hepsinin amacı insanı ruhsal esenliğe ulaştırmaktır. Bu esenlik tutkulardan özgür, yaşamı sürekli bir duygu haline getiren ebedi mutluluğun hüküm sürdüğü bir var oluş biçimidir. Bu var oluş; Hinduizm’de "Samadhi", Budizm'de "Nirvana", Zen'de "Sorari'', Spinoza'da "Beatituda"ya erişmedir (Fransez, 2004, s.24-25). Bu aynı zamanda tasavvufta "fenafillah''tır. Yani Şeyh Bedreddin "Vahdet-i Vücut" anlayışının son noktasıdır. Bu ise Spinoza'nın hem Doğulu bilginlerle hem de Şeyh Bedreddin'le şaşırtıcı bir benzerliğini gösterir. Hemen belirtelim ki, bu benzerlik Spinoza'nın ne Bedreddin'den ne de Doğu düşüncesinden etkilendiğini doğrudan görmek anlamında değildir. Zaten elimizde Spinoza'nın Bedreddin'i tanıdığına dair hiçbir veri de yoktur. Ancak onaya çıkan her düşünce bir başka düşüncenin onaya çıkmasına ya da kendinden önceki düşüncelerin izlerini taşımasına doğal olarak yatkındır. Zaten bu durumun Spinoza'da farkındadır. O, "Doğasından belli bir etkinin doğmadığı hiçbir şey yoktur" (E. l; O. 36), derken kendisinin de bu kuralın dışında tutulamayacağının da işaretini vermiştir.

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin' in izlerini görmemize ışık tutan en önemli örneklerden biride her iki düşünürün de Tanrı, Evren ve İnsanla ilgili metinlerinden aldığımız pasajlarda tek bir tözün bütün varlıkları oluşturduğu fikridir. Bu töz de Tanrı'dır. Tanrı ve doğa birdir. İnsanda Tanrı ve Doğadan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Spinoza'da Tanrı'nın iki niceliği olan uzam ve düşünce insanda beden-ruh ilişkisine dönüşmüştür. Onlar da tek bir töz olan Tanrı'dadır. Bedreddin'de ise insan Tanrı'nın görüntüsüdür. Her ikisinde de mutlak ve zorunlu olan bu töze bağlı olarak var olan her şeye içkin (immanent) yasa egemendir. Dünyanın hiçbir aşkın (tarascentendal) boyutu yoktur. Bunu kabul ve yaşamına entegre etmek insanın olgunlaşmasının başlangıcı ve ön koşuludur. Yani Tanrı ve Evren birdir. Şeyh Bedreddin'in tanrısı evrendir, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (devs siva nature) başka bir olmadığını savunmaktadır. Evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardır (Çoban, 201 1 , s. 15). Spinoza'nın sonradan akli bir ilke olarak kanıtlamaya çalışağı her ne evrense o tanrıdır, her ne tanrıysa o evrendir anlayışı gibi. Bu anlamda Spinoza panteizmine benzer. Ancak Bedreddin'in panteizmi; pankozmik bir panteizm olarak nitelendirilebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Spinoza' nın felsefesini sunmak için seçtiği yöntemin Bedreddin'in yöntemi ile ilişkisidir. Spinoza "Etik"ini geometrici ve akılcı bir yöntemle sunar. Şeyh Bedreddin ise bu yönteme çok yabancıdır. O, sezgisel yöntemle varlık anlayışını temellendirir. İlhamla Tanrı'nın gönüllere ilettiği bilgi anlamındaki "Varidat" zaten bu durumun açık ifadesidir. Demek ki benzerlik düşüncenin sunuş biçiminde değil özündedir.

    Evren, Tanrı ve İnsan arasındaki bu ilişkinin tek bir tözle izahı her iki düşünür de bir başka benzerliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. O da varlıklar arasındaki hiyerarşinin olmaması fikri. Bu ise özellikle toplumsal yaşamda her ikisini de döneminin yerleşik düzenleri ile çatışır hale getirmiştir. Şeyh Bedreddin bu anlayışından hareketle Osmanlı siyasal ve ekonomik sistemindeki sınıfsal farklılıklara karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini mülkiyette ortaklık ve siyasal iktidar paylaşımındaki tavırlarıyla göstermişrir. Bu ise onun daha sonraki dönemlerde devrimci yönü olarak dikkat çekmiştir. Ozellikle 20. yüzyılla birlikte sosyalist ve Marksist Türk aydınları üzerinde etkisi hala devam etmektedir. Aynı şekilde Spinoza'da "doğal şeylerin var olduğu ve eylediği güç Tanrı'nın gücü olduğundan, doğal hakkın ne olduğunu kolaylıkla anlarız... çünkü her doğal şeyin, sayesinde var olduğu ve eylediği güç, Tanrı'nın mutlak biçimde özgür olan gücünden başka bir şey değildir" (TP. II; 13). İfadesi ile özgürlük ve demokrasinin inşasının önünü açmışrır. Ayrıca Spinoza'nın evrenin tümünde egemen olan içkin yasası fikri Marx'ın toplumsal çözümlemelerine kaynak olmuştur.

    Son söz olarak diyebiliriz ki; Spinoza'da Şeyh Bedreddin'in izlerini ararken sadece benzer yönleri görmekle kalmadık aynı zamanda her ikisinin de bazı durumlarda ortak kaderi de yaşadıklarını gördük. Örneğin her ikisinin de eserleri özellikle "Varidat" ve "Etika'' ölümlerinden sonra üne kavuşmuştur. Her ikisi de egemen inanç tarafından dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanmış bunun sonucu olarak Şeyh Bedreddin astlarak idam edilmiş Spinoza ise Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiştir. Oysa her ikisi de farklı yöntemden hareket etse de güçlü bir TANRI inancına sahiptir.

    - Müslim Akdemir, Spinoza'da Şeyh Bedreddin izleri

    Kaynaklar
    •Çoban, Barış (2011) Tarih-Ütopya-isyan Şeyh Bedreddin, İstanbul; Su Yayınevi.
    •Eyuboğlu, İsmet Zeki (2010) Şeyh Bedreddin Varidat, İstanbul; Derin Yayınları.
    •Fransez, Moris (2004) Spinoza'nın Tao'su, İstanbul; Yol Yayıncılık.
    •Gölpınarlı, Abdulbaki (1966) Simavna Kadısıoğ/u Şeyh Bedreddin, İstanbul, Eti
    Yayıncılık.
    •Scrutor, Roger, (2002) Spinoza, Çev. Cemal Atila, İstanbul; Altın Kitaplar Yayınevi.
    •Spinoza, (1984) Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, İstanbul; Ülken Yayınları.
    •Spinoza, B. (1997) Ethics, Translated by Andrew Boyle, Everyman.
    •Spinoza, 8. (2000) Political Tredise, Translated by Samuel Shirley, İndianapolis.
    •Yalkaya, M. Şerefettin (2001) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul; Temel
    Yayınları.
  • Aradığımız nedir aslında? Övgü ve yaltaklanma ile egonuzu beslemekse önemli olan, başarısızlığa, korkuya ve düş kırıklığına mahkumsunuz demektir..
  • Övgü ve yaltaklanma ile egonuzu beslemekse önemli olan, başarısızlığa, korkuya ve düş kırıklığına mahkumsunuz demektir.
    Jack Ensign Addington
    Sayfa 93 - Akaşa Yayınları
  • Saramago'nun okuduğum ilk eseri oldu.Keyif aldım..Dinlendirici,mola verdirici,sakinleştirici bir etkisi oldu kitabın..
    Aradığımız şey aslında nedir bu hayatta?Somuta indirgediklerimiz mi,somutmuş gibi gösterip ruhsal,varoluşsal arayışlarımız mı?
    İnsan hep bir gizlenme halindedir aslında..Ne deşifre olsun ister,ne de anlaşılsın belki de..Anlaşılmayacağını anladığı ve artık bundan emin olduğu hassas konular üzerinde çok ta anlaşılmayı istemiyoruz gibi..
    İnsan bilindikçe, kendine ait gizine atfettiği değerin yitip gitmesinden korkuyor sanırım...

    Keyifli okumalar...
  • Eşimizi Neye Göre Seçeriz?
    Tesadüf gibi görünen eş seçimleri gerçekte
    tesadüf müdür? Eş seçimi aslında tahmin
    edilenden daha karışık bir süreçtir.
    Aşık olma süreci tamamen tesadüfler üzerine
    kurulu gibi görünse de gerçekte olan aslında
    beynimizin alt katmanları yani en temel
    beden fonksiyonlarını yerine getiren kısmı,
    eşimizi ebeveynlerimizle karıştırıyor. Elbette
    bu fikri kabullenmek kolay değildir. Bebek ilk
    başta nasıl anne ile bir bütünlük duygusu
    yaşıyorsa, evlilik yapılırken de eşimizin
    mucizeler yaratarak bize bu bütünlük
    duygusunu geri getireceği beklentisi içine
    girmekteyiz.
    Herkes olumlu özelliklere sahip insanları
    aradığını düşünür özellikle mutsuz bir
    çocukluk geçirmiş olan kişiler, eş seçerken
    kendilerini büyüten insanlardan çok daha
    farklı özellikler taşıyan kişilere sıcak bakarlar.
    'asla babam gibi bir alkolikle evlenmem',
    'annem gibi kavgacı bir kadın istemem'
    şeklindeki cümleler sık duyulur. Ancak yine
    de farkında olunmadan ebeveynlerinin
    davranış özelliklerini taşıyan kişileri eş olarak
    seçiyorlar. Çiftlerden, eşleri ile
    ebeveynlerinin özelliklerinin karşılaştırması
    istendiğinde aralarında çok fazla benzerlikler
    olduğu görülecektir. Şaşırtıcı bir şekilde
    özellikle de olumsuz özelliklerin benzeştiği
    görülmektedir. Eş seçimi yaparken mantık
    temeline dayanılsaydı kimse kendi
    ebeveynlerinde gördüğü yetersizliklerin
    benzerini taşıyan kişileri eş olarak seçmezdi.
    O zaman olumsuz kişilik özelliklerini
    böylesine çekici kılan nedir? Alt beynimiz
    hayatımızın hayal kırıklıkları yaşadığımız ilk
    dönemlerine geri dönerek, yarım kalan işimizi
    bitirmemizi sağlamaya çalışır. Hayatımızın en
    erken dönemlerinde bize bakan insanlara ait
    izlenimler beynimizde en canlı anılardır
    özellikle incitici olan yaşantılar en derin izleri
    bırakır. O nedenle hayatımızın ilerleyen
    yıllarında özellikle aşk ilişkilerinde bu incitici
    anıları canlandıran insanları seçmeye
    meyilliyiz.
    Eş seçiminde etken olan bir diğer duygu da
    insanların kendilerini tamamlayacaklarını
    düşündükleri kişilere yönelmeleridir. Örneğin
    içe kapanık biri sosyal ve konuşkan birine,
    duygularını hiç dışa vuramayan biri duygu
    dışavurumu yüksek olan kişilere çekim
    duyarak bir şekilde tamamlandıkları hissine
    kapılırlar.
    Sezgilerimiz, özellikle kendimize eş ararken
    son derece duyarlıdır, çünkü bizim asıl
    aradığımız şey, temel bilinçdışı dürtülerimizi
    tatmin edecek birisidir. Bu ihtiyaçlarımıza
    cevap verecek gibi görünen birileriyle
    karşılaştığımızda ise alt beynimiz sayesinde
    derhal ona ilgi duymaya başlarız. Fakat
    çoğunlukla olan şey ise ilişkinin ilerleyen
    dönemlerinde tekrar yaralarımızın
    kanamasıdır.
    Aşk ilişkisinin ilk aşamasında partnerimize
    anne babamıza ait pozitif özelliklerin
    olduğunu görebiliriz. Bir süre sonra ilişkide
    sözler verilmeye başlandığında işler değişir
    ve artık kendimizde olmadığını varsaydığımız
    olumsuz özelliklerin onda olduğunu görmeye
    başlarız ve böylece güç savaşı başlar. Güç
    savaşı başladığı zaman çocukluktaki yaralar
    tekrar kanamaya başlar; ihmal edilme,
    eleştirme, suçlanma, değersiz görülme gibi
    duygular yeniden alevlenir. Bu mutsuzluk için
    eşler birbirini suçlamaya başlar, çünkü
    değişenin kendileri değil diğer kişi olduğunu
    düşünür ve çeşitli silahlar kullanmaya
    başlarlar. Hissettikleri umutsuzluğun
    etkisiyle, eşleri tarafından daha çok sevilme
    isteğiyle bazı olumsuz taktikler kullanmaya
    başlarlar. Sevgi ve şefkatlerini eşlerinden
    esirgemeye, onlara soğuk davranmaya, onlara
    karşı eleştirel ve alıngan olmaya başlarlar.
    Böylece eşlerine yeterince acı verdikleri
    takdirde, onların aşklarının ilk günlerdeki
    hallerine döneceklerini sanırlar. İnsanların
    kendilerini engellenmiş hissettiğinde bu
    isteklerini direk söylemek yerine sevimsiz
    olmaya çalışarak ve karşıdakini kışkırtarak
    bunu göstermeleri yine çok küçük yaşlarda
    edindiğimiz bir davranış şeklidir, tıpkı
    bebeklerin huzursuz olduklarında avazı çıktığı
    kadar ağlamaları gibi.
    Aşk ilişkisindeki güç aşamalarına baktığımız
    zaman, ilk zamanlarda eşimizin
    ebeveynlerimizin yerine geçeceğini ve bize
    çocukken yoksun bırakıldığımız şeyleri
    sağlayacaklarını varsayıyoruz. Bir süre sonra
    aşık olmamıza rağmen kendimizi
    tamamlanmış hissetmediğimizi görüyoruz,
    bizim ne istediğimizi eşimizin bilmesine
    rağmen bunu karşılamadığını düşünüyor ve
    öfke duyuyoruz. Böylece eşlerimizin olumsuz
    yanlarını görmeye başlıyoruz. İşler daha
    kötüye gittikçe de eşlerimizden bu
    ihtiyaçlarımızı karşılamanın yolu olarak,
    onların ihtiyaçlarını ve istediklerini
    vermemeyi seçiyoruz. Öyle ki bu güç savaşı
    aşamasında çiftler, gerçek yakınlaşmayı
    imkansız hale getirecek bir şekilde ilişkiyi
    düzenlerler, birbirleri ile daha fazla vakit
    geçirmemek için ellerinden geleni yaparlar,
    hobilerine, arkadaşlarına yani birbirleri
    dışındaki her şeye daha çok vakit ayırırlar.
    Farkındalık ve bilinçliliğin arttığı ilişki ve
    evlilikler yaratmanın temel bazı prensipleri
    vardır. En başta iyi bir evlilik yaratmanın ne
    kadar zor olduğunu kabullenmek gerekir.
    İnsanlar genelde iyi bir evlilik için yapılması
    gereken tek şeyin sadece doğru insanı
    seçmek olduğunu düşünür ama aslında
    yapılması gereken doğru insan olabilmektir.
    Daha gerçekçi bir bakış açısıyla iyi bir
    evliliğin sorumluluk, değişme ve gelişme
    azmiyle yaratılabileceğinin farkında olmak
    gerekir. Daha doyurucu birliktelikler yaşamak
    için yapmamız gereken değişimler için
    önümüzdeki en önemli engellerden biri
    değişim korkumuzdur. Değişmekten korkmak
    insan doğasının temelinde vardır.
    Diğer prensiplerden biri de aşk ilişkisinin
    çocukluk yaralarımızı tedavi etmek gibi gizli
    bir amacı olduğunu bilmektir. Yüzeydeki
    arzularımız yerine, bunun altında yatan
    ihtiyaçlarımızı fark edersek evliliğe daha
    uzaktan bakıp olan biteni daha iyi görme
    şansı artar ve günlük etkileşimler daha
    anlamlı gelmeye başlar. Arzularımızı eşimize
    anlatma konusunda sorumluluk almak önemli
    durumlardan birisidir. Genellikle insanların
    ihtiyaçlarının kendiliğinden eşleri tarafından
    sezileceğine dair inançları vardır, ancak
    gerçekte olan bu değildir. Eşinizin sizin
    arzularınızı kendiliğinden sezme şansı
    düşüktür, bunu ona anlatabilmek için net
    iletişim kanalları geliştirmek gerekir.
    Doğru ilişki geliştirmek için bir diğer
    prensipte eşinize dair daha doğru bir algı
    oluşturmaktır, onun sizin kurtarıcınız değil
    sizin gibi ruhsal yaraları olan ve onları tamir
    etmeye çalışan biri olduğunu kavramak
    gerekir. Eşinizin hayattaki rolü sizin
    ihtiyaçlarınızı mucizevî bir şekilde karşılamak
    değildir onun da aynı zamanda kendi dilek ve
    ihtiyaçları mevcut ve onlarda en az sizinkiler
    kadar önemlidir. Eğer buna inanmazsanız,
    evliliğin sadece sizin ihtiyaçlarınıza hizmet
    etmesini beklerseniz bu adaletsiz bir ilişki
    olur ve sonunda her iki tarafta bu
    adaletsizlikten etkilenir.
    Yine önemli olan diğer noktalardan birisi her
    iki tarafın kendi kişiliği ile ilgili olumsuz
    yanları sahiplenmesidir. Bunun sorumluluğu
    alındıkça taraflar kendilerindeki olumsuz
    tarafları karşı tarafa yansıtmaktan
    vazgeçerler. Benzer şekilde eşinizde onunla
    tamamlanma duygusu yaşamanıza neden olan
    olumlu özelliklerde bir tür yanılsama
    duygusu yaşatır o nedenle kişinin kendi
    içindeki eksik ve gizli yönlerini geliştirebiliyor
    olması önemlidir.
    Çiftler eşlerinin başka bir bakış açısına sahip
    olabileceğini düşünseler de aslında onun bir
    konuda farklı düşünüyor olmasından rahatsız
    olurlar. Eşinizin sizinkinden farklı görüşlerini
    bir çatışma kaynağı olarak görmek yerine,
    onları kendimizle ilgili bir bilgi kaynağı olarak
    görebilmek önemlidir. İşin özünde evlilik size,
    kendi hakikatlerinizle birlikte bir başkasının
    hakikatlerini anlama olanağı sunar. Eşinize
    yönelttiğiniz eleştirileriniz aslında size
    kendinize dair bilgi toplamak için de bir
    kaynaktır. Çünkü bu eleştiriler ondan ne
    beklediğiniz, neye ihtiyaç duyduğunuza dair
    bilgiler içerir.

    Dr Hüner Aydın