• 319 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    spoiler az da olsa var!!
    son 3 syfasını okuyamadığım büyk bir merakta kalarak incelememai yapacağım.

    İnşaat mühendisi olan Nurettin Bey'in çekmecesinden çıkardığı topaçı oğlunun neden sürekli bakıpta duygulanmasıyla başlar. Osmanlının son yıllarında kurtuluş savaşının başlamasına yakın Kayseri'nin Tomarza Şıhbarak mevkinde gerçekleşen Ermeni ve Türklerin birliği bozulmadan yaşayışlarını anlatıp soykırımdan sonra bu büyük kardeşlği içimize fitneler sokarak ayıran bir koca milletin öyküsüdür.
    Köyün hocası ile (İbiş Hoca),Gazer Cebelyan Usta(son ermeni) ve oğulları olan Arsin ve mehmed'in arasında geçen dostluğu samimi bir şekilde gerek şivesiyle gerek çekilen sıkıntaların zorluğunu hissederek biz okurlara sürekleyici bir şekilde anlatmıştır.Şimdi fazla spoiler vermek istemem ama 42 kıtlığının Anadolu halkını kırıp geçirirken aç kalırken bile paylaşmanın yardımseverlik nedir ben bu kitapta okurken duygulandım. Birde ırk sorunu ile ilgili bir alıntı yapacağım bu gazer ustanın oğlu olan Arsin'nin sırf türk işçi çalıştırdığı için tehdit eden erminelere verdiği cevap:
    "Demek ki büyüklerinizin, yani başka insanların anlatımıyla, belki de soykırımı, göçü sizler gibi hiç görmemiş, yaşamamış, kulaktan dolma sözlerle sizlere abartarak nakleden insanların doldurmarıyla TÜRK milletine kin duyup düşman oldunuz.
    Bizi kandırdılar mı?...
    "Türkiye Cumhuriyeti'nde önce Osmanlı İmparotorluğu diye bir devlet vardı. Onun hakkın da bir bilgisi olan var mı?
    "Var elbette. O da Türkler tarafından kurulan, bizleri ezen, sömüren. asimile etmeye çalışan bir devletti.
    "doğru türkler tarafından kurulmuştu. Zira Türkler teşkilatçı ve savaşçı bir millettir. Vicdan ve hoşgörü sahibidirler. ozamanlar bizansın zulmünden inleyen Anadolu halkına refah ve huzur getirmişler, sınırsız özgürlük tanımışlar. kısacası Rum, Arap,Acem,Yahudi ayırt etmeden görev vermiştirler.
    fazla uzatmadan adamın verdiği cevaba karşı ders niteliğinde verdiği cevap
    "Bir Türk gibi konuşuyosun."
    "Hayır!... insan gibi konuşuyorum.Osmanlının son günlerini yaşamış, o acıları çekmiş, memleketinden istemeyerek uzaklaşmış, dürüst bir insan olarak konuşuyorum."demiştir

    İşte benden bu kadar bu eseri herkesin okuyup inşallah memnun kalır. Keyifli okumalar iyi günler
  • Atatürk devrinde Türkiye Komünist Partisi (TKP) vardı. TKP nin genel sekreteri Vedat Nedim (Tör) Bey Berlin menşeiliydi. Almanya’daki Spartakist harekette gelişmeler vardı. Komünist Parti’de Vedat Nedim’e hain diyenler olduğu gibi onun entelektüel kapasitesine hayran olanlar da vardı. Komitern dosyasında layiha olarak tek beğenilen ve hayatta kalan onun Politbüro’ya (Merkez Komite) verdiği layiha Arap harfleriyle tutulmuştu. Burada kapıcıların ve şoförlerin örgütlenmesinden söz ediyor ki doğru bir yaklaşımdır, memlekette sınıf coğrafyası ve yapısından ilgili bilgilere sahip olmak için bu ikisinden birden yararlanmak lazımdır. Unutmayalım Şükrü Kaya da kendi rejimi için aynı zümreyi kullanmıştır.

    Şevket Süreyya Bey Sovyetler Birliği Komünist Partisi üyesiydi. Onun da kısa bir cezaevi yaşamı olmuştur Fakat rejim onu benimsemiştir. Çünkü Moskova’nın Kemalist rejimle pek çatışmaya girmek istemediği açıktı. Kendisi hem Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati’yle çalışmış hem de İktisat Umum Müdürü olmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nda gıda tevzi meselesinde bir parça düzen varsa onun etkisiyledir.

    Kemalizm, komünistleri hayalperest olarak görüyor, fakat bir nevi yola gelmek ve rejimle bütünleşmeye yanaştıkları zaman da fırsat veriyor ve dışlamıyordu.
  • Eski sömürge sistemleri ilk kez Asya’da parçalandı. Suriye ve Lübnan (daha önce Fransız Lübnan’ı) İ945’te; Hindistan ve Pakistan 1947’de; Burma, Seylan (Sri Lanka), Filistin (İsrail) ve Hollanda Doğu Hint Adaları (Endonezya) 1948’de bağımsız oldu. 1946’da ABD, 1898’den beri işgal altında olan Filipinlere resmen bağımsızlık statüsü vermişti. Japon İmparatorluğu, kuşkusuz, 1945’te ortadan kalkmıştı. İslami Kuzey Afrika sallanıyor ama hâlâ ayakta kalmaya devam ediyordu. Alt Sahra Afrikası’nın büyük kısmı ile Karaib ve Pasifik Adaları görece sakindi. Bu sömürgesizleştirmeye ciddi biçimde direnen sadece Güneydoğu Asya bölgeleri, özellikle de Fransız Hindiçini (şimdiki Vietnam, Kamboçya ve Laos) oldu. Bu bölgede komünist direniş, soylu Ho Şi-minh’in önderliği altında kurtuluştan sonra bağımsızlığını ilan etti. İngilizlerin, daha sonra ABD’nin desteklediği Fransızlar bu ülkeyi muzaffer devrime karşı yeniden fethetmek ve elde tutmak için umutsuz bir artçı eylemi yürüttüler. Yenilgiye uğradılar ve 1954’te geri çekilmek zorunda kaldılar, ancak ABD ülkenin birleşmesini engelledi ve bölünmüş Vietnam’ın güney bölgesinde uydu bir rejim kurdu. Daha sonra hâkimiyeti zayıflayan ABD,
    Vietnam’da on yıl kadar savaştı ve bu mutsuz ülkenin üzerine bütün İkinci Dünya Savaşında kullandığından çok daha fazla patlayıcı bırakarak nihayet yenilgiye uğradı ve 1975’te çekilmek zorunda kaldı.
    Güneydoğu Asya’nın geri kalan kısmında direniş parçalı oldu. Hollanda (kendi Hint İmparatorluğu’nu bölmeden sömürgesizleştirme konusunda îngilizlerden daha iyi olduğunu gösterdi) dev Endonezya takımadalarında yeterli askeri güç bulunduramayacak kadar zayıftı. Ellerindeki adaların çoğu, elli beş milyonluk güçlü Javalıların üstünlüğünü dengelemeleri için hazır tutulacaktı. Hollandalılar, ABD’nin Endonezya’yı dünya komünizmine karşı önemli bir cephe olarak görmediğini keşfettiklerinde bu tutumu terk ettiler. Aslında komünist önderlik altında olmayan Endonezyalı yeni ulusalcılar yerel Komünist Partisi’nin 1948’de gerçekleştirdiği bir ayaklanmayı henüz bastırmışlardı. Bu olay ABD’yi, Hollanda askeri gücünün varsayılan Sovyet tehdidine karşı Avrupa’ya yerleşmesinin kendi imparatorluğunu muhafaza etmesinden daha iyi olacağı konusunda ikna etti. Böylece Hollanda, Yeni Gine’nin büyük Melanezya adasının batı yarısında bir sömürge dayanağını muhafaza ederek geri çekildi. 1960’larda bu adayı da Endonezya’ya teslim etti. Malaya’daki İngilizler imparatorluğun dışında kalmak için ellerinden geleni yapan geleneksel sultanlar ile iki farklı ve birbirinden kuşkulanan, her ikisi de farklı biçimlerde radikalleşen iki topluluk, Malaylar ve Çinliler arasında sıkıştılar. Çinlileri radikalleştiren, Japonlara karşı direnen yegâne güç olarak büyük bir nüfuz kazanan Komünist Partisi oldu. Soğuk Savaş başladığında, Çinliler dışında kalan komünistlerin eski sömürgelerde iktidara gelmelerine ya da katılmalarına izin verilmesi artık söz konusu olamazdı, ancak 1948’den sonra İngilizler’in esas olarak Çinlilerin gerilla ayaklanmasını ve verdikleri savaşı yenilgiye uğatmaları, on iki yılı; elli bin askeri, altı bin polisi ve iki yüz bin kişilik bir iç muhafız gücünü gerektirdi. Malaya’nın kalay ve kauçuğu sterline istikrar kazandıran güvenilir bir dolar kaynağı olmasaydı, Britanya bu askeri harekâtların maliyetlerini öder miydi, diye sorulabilir. Ne var ki Malaya’nın sömürgesizleşmesi her durumda daha karmaşık bir sorun oluşturabilirdi ve 1957’ye kadar Malay tutucularını ve Çinli milyonerleri tatmin edecek bir sonuca ulaşılamadı. 1965’te esas olarak Çinlilerin yaşadığı Singapur adası, bağımsız ve çok zengin bir kent devleti oluşturmak üzere ayrıldı.
    Fransa ve Hollanda’nın aksine Britanya, Hindistan’da yaşadığı uzun deneyim sayesinde, ciddi bir ulusalcı hareket bir kez ortaya çıktığında, imparatorluğun yararına olacak tek yolun resmi iktidarın serbest bırakılmasından ibaret olduğunu öğrenmişti. İngilizler, artık denetimi sağlayamadıkları açıkça ortaya çıkmadan önce ve en küçük bir direnişle karşılaşmadan 1947’de Hint altkıtasından çekildiler. Seylan (1972’de Sri Lanka adını aldı) ve Burma’ya da bağımsızlıkları verildi. Birincisi bu sürprizi hoşnutlukla karşılarken, İkincisi duraksadı, çünkü Anti-faşist Halk Özgürlük Birliği’nin önderliğine rağmen Burmalı ulusalcılar Japonlarla da işbirliği yapmışlardı. Aslında Britanya’ya öylesine düşmandılar ki, bütün sömürgesizleşen İngiliz mülkleri içinde yalnızca Burma, Londra’nın en azından Britanya İmparatorluğu’nun hatırasını korumak için öne sürdüğü İngiliz Devletler Topluluğu’na katılmayı reddetti. İrlanda da bu konuda erken davranarak aynı yıl içinde kendisini Devletler Topluluğu’nun dışında bir cumhuriyet olarak ilan etti. Bununla birlikte, Britanya’nın insanlığın daima yabancı bir fatih tarafından boyun eğdirilen ve yönetilen bu en büyük blokundan hızlı ve barışçı bir biçimde geri çekilmesi İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda iktidara gelen İngiliz İşçi Hükümeti’ne itibar kazandırırken, kesin bir başarı olmaktan çok uzaktı. Bu sonuca Hindistan’ın, bir Müslüman Pakistan ile isimlendirilmese de ezici çoğunluğunu Hinduların oluşturduğu bir Hindistan arasında kanlı biçimde bölünmesi pahasına ulaşıldı. Bu bölünme sırasında belki de yüz binlerce insan dini muhalifler tarafından katledildi ve milyonlarca kişi atalarından kalan yurtlarından ayrılarak artık yabancı bir ülke olan bir bölgeye sürüldüler. Bu ne Hint ulusalcılığının ne Müslüman hareketlerinin ne de emperyal yöneticilerin hazırladıkları planın bir parçası olmuştu.
    Kavram ve isim olarak ilk kez 1932-33’te bazı öğrenciler tarafından ortaya atılan ayrı bir “Pakistan” düşüncesinin 1947’de nasıl gerçeklik haline geldiği sorusu, bilginlerin ve tarih hakkında “keşke” diyerek düş kuranların zihinlerini meşgul etmeye devam ediyor. Geçmişe baktığımızda Hindistan’ın dinsel çizgiler boyunca bölünmesi, dünyanın geleceği için uğursuz bir örnek oluşturduğu için, bu konu açıklama gerektirir. Bu bir bakıma hiç kimsenin hatası değildir ya da herkesin hatasıdır. 1935 Anayasası uyarınca yapılan seçimlerde Kongre, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bölgelerde bile zafer kazanmıştı ve azınlık durumundaki cemaati temsil etme iddiası taşıyan ulusal parti, Müslüman Birliği, oldukça zayıf bir oluşumdu. Seküler ve sekter olmayan Hint Ulusal Kongresi’ nin yükselişi, çoğu (tıpkı Hinduların çoğu gibi) hâlâ oy hakkına sahip olmayan pek çok Müslüman’ın doğal olarak Hindu iktidarından rahatsız olmasına yol açmıştı. Oysa çoğunluğu Hinduların oluşturduğu bir ülkede Kongre önderlerinin de çoğunlukla Hindu olması doğaldı. Bu korkuların anlaşılması ve Müslümanların özel olarak temsil edilmeleri gerekiyordu. Ne var ki seçimlerin Kongre’nin hem Hinduları  hem de Müslümanları temsil eden tek ulusal parti olma iddialarını güçlendirdiği görüldü. Müslüman Birliği’nin, büyük önderi Muhammed Ali Cinnah yönetiminde, Kongre’den ayrılarak potansiyel ayrılıkçılık yoluna girmesine neden olan budur. Gene de Cinnah, 1940’a kadar, ayrı bir Müslüman devletin kurulması fikrine muhalefet etmekten vazgeçmedi.
    Hindistan’ı ikiye bölen, savaş oldu. Bir bakıma bu İngiliz racasının son büyük zaferi ve aynı zamanda son nefesiydi. Raca son kez Hindistan insanlarını ve ekonomisini, 1914-18’dekinden çok daha büyük bir ölçekte ve bu kez bir ulusal kurtuluş partisinin arkasında yer alan kitlelerin muhalefetine ve -Birinci Dünya Savaşı’nın aksine- Japonya’nın doğrudan askeri işgaline karşı Britanya için seferber etti. Başarı şaşırtıcı, ancak maliyetler yüksek oldu. Kongre’nin savaşa muhalefeti bu partinin önderlerini siyasetin dışına sürdü ve 1942’den sonra hapse girmelerine neden oldu. Savaş ekonomisinin gerilimleri Raca’nın Müslümanlar arasındaki, Özellikle Pencap’taki siyasal taraftarlarının önemli bir kısmını yabancılaştırdı ve onların artık kitlesel bir güç haline gelen Müslüman Birliği’ne geçmelerine yol açtı. Bu sırada Kongre’nin savaş faaliyetini sabote etmesinden korkan Delhi’deki hükümet, ulusal hareketi durdurmak için bilinçli ve sistemli biçimde Hindu Müslüman rekabetini körüklüyordu. Bu kez haklı olarak Britanya’nın “yönetimi böldüğü” söylenebilir. Raca savaşı kazanmak için son bir çaba gösterirken sadece kendisini değil ahlaki meşruluğunu da yok etti. Bütün cemaatlerin tek bir tarafsız yönetim ve hukuk altında görece barış içinde bir arada yaşayabilecekleri tek bir Hint altkıtasının gerçekleştirilmesi imkânı ortadan kalktı. Savaş sona erdiğinde cemaat siyasetleri mekanizması artık tersine çevrilemiyordu.
    1950’de Asya’nın sömürgesizleşmesi Hindiçini dışında tamamlandı. Bu arada Persiya’dan (İran) Fas’a kadar batılı İslam bölgesi, İran’da Batılı petrol şirketlerinin ulusallaştınlması (1951) ve o sırada güçlü olan Tudeh (Komünist) Partisi’nin desteklediği Dr. Muhammed Musaddık’m (1880-1967) yönetimi altında bu ülkenin popülizme kaymasıyla başlayan bir dizi halk hareketi, devrimci darbe ve ayaklanmalarla dönüştürüldü. (Ortadoğu’daki komünist partilerin büyük Sovyet zaferinden sonra önem kazanmaları şaşırtıcı değildir.) Musaddık 1953’te bir Anglo-Amerikan gizli servis darbesiyle devrilecekti. Mısır’da Cemal Abdül Nasır’m (1918-70) önderliğinde gerçekleştirilen Özgür Subaylar devrimi (1952) ve ardından Irak (1958) ve Suriye’deki Batı yanlısı rejimlerin devrilmesi, İngiliz ve Fransızların yeni anti-Arap İsrail devletiyle birleşerek 1956 Süveyş Savaşı sırasında (bk. s. 359) Nasır’ı devirmek için ellerinden geleni yapmaya çalışmalarına rağmen geri çevrilemiyordu. Ne var ki Fransızlar, Güney Afrika ve -farklı bir anlamda- İsrail gibi yerli nüfusun kalabalık bir Avrupalı grupla birarada yaşamasının sömürgesizleştirme sorununu özellikle denetimden çıkardığı bölgelerden birinde, Cezayir’de, ulusal bağımsızlık hareketinin (1954-62) yükselişine sert bir tutumla karşı çıktılar. Nitekim Cezayir Savaşı, uygar olduğu iddia edilen ülkelerin ordu, polis ve güvenlik güçlerinde işkencenin kurumsallaşmasına yardımcı olan alışılmamış ölçüde vahşi bir çatışma oldu. Bu savaş, daha sonra yaygınlaşan ve kötü şöhret kazanan dil, göğüs ucu ve cinsel organlara elektrik verilerek yapılan işkenceyi yaygınlaştırdı ve Cezayir’in General de Gaulle’ün uzun süredir kaçınılmazlığını anladığı bağımsızlığı kazanmasından önce Dördüncü Cumhuriyet’in yıkılmasına (1958) yol açtı ve beşincisini de yıkılmanın eşiğine getirdi (1961). Bu arada Fransız hükümeti özerkliği ve Kuzey Afrika’daki diğer iki ülkenin, Tunus (cumhuriyet oldu) ve Fas’ın (monarşi olarak kaldı) bağımsızlığını sessizce müzakere etmişti. Aynı yıl içinde ingilizler, Mısır üzerindeki denetimlerini kaybetmelerinden sonra savunulması imkânsız hale gelen Sudan’dan sessizce çıktılar.
    Eski imparatorlukların İmparatorluk Çağı’nin kesinlike sona erdiğini ne zaman anladıkları açık değildir. Geriye bakıldığında, Britanya ve Fransa’nin 1956 Süveyş macerasında kendilerini yeniden küresel emperyal güçler olarak kanıtlama girişimlerinin, Albay Nasır’m devrimci Mısır hükümetini İsrail ile bağlantı içinde devirmek için askeri bir operasyon planlayan Londra ve Paris hükümetlerinin sandıklarından daha fazla başarısızlığa mahkûm olduğu görülür. Bu olay felaket türünden bir başarısızlık (İsrail bakışaçısı dışında), İngiliz başbakanı Anthony Eden’in kararsızlık, duraksama ve ikna edici olmayan ikiyüzlülük bileşimi nedeniyle daha çok gülünç bir olaydı. Güçlükle başlatılan operasyon ABD’nin baskısıyla iptal edildi, Mısır’ı SSCB’ye doğru itti ve 1918’den beri bölgede süren tartışmasız îngiliz hegemonyası çağını, “Britanya’nın Ortadoğu’daki Nüfuzu” denilen şeyi tamamen sona erdirdi.
    Her halükârda, hayatta kalan eski imparatorluklar formel sömürgeciliğin tasfiye edilmesi gerektiğini 1950’lerin sonunda anlamışlardı. Sadece Portekiz kendi imparatorluğunun dağılmasına karşı direnmeyi sürdürdü, çünkü sahip olduğu geri, siyasal olarak tecrit edilmiş ve marjinalleşmiş metropol ekonomisi yeni sömürgeciliğin üstesinden gelemiyordu. Portekiz’in Afrika’daki kaynaklara ihtiyacı vardı ve ekonomisi rekabetçi olmadığı için bunu ancak doğrudan denetim aracılığıyla yapabiliyordu. Güney Afrika ve Güney Rodezya ve önemli sayıda beyaz nüfusu olan Afrika devletleri de (Kenya dışında) kaçınılmaz biçimde Afrikalıların hâkim oldukları rejimlere yolaçacak siyasetleri izlemeyi reddettiler ve Güney Rodezya bu akıbetten kaçınmak için beyaz nüfusun Britanya’dan bağımsızlığını ilan etti (1965) Ne var ki, Paris, Londra ve Brüksel (Belçika Kongosu) ekonomik ve kültürel bağımlılık sürerken gönüllü olarak biçimsel bağımsızlık vermenin, solcu rejimler altında bağımsızlıkla sonuçlanması muhtemel uzun mücadelelere tercih edilebilir olduğuna karar verdiler. Sadece Kenya’da genellikle yerli halkın, Ki-kuyu’nun (Mau Mau hareketi, 1952-56) çeşitli kesimleriyle sınırlı olmasına rağmen önemli bir halk ayaklanması ve gerilla savaşı vardı. Başka yerlerde koruyucu sömürgesizleştirme siyaseti başarıyla yürütüldü. Belçika Kongosu bunun dışında kalıyordu. Burada aynı siyaset neredeyse hemen, anarşi, iç savaş ve uluslararası güç siyasetleri içinde çöktü. îngiliz Afrikasmda, yetenekli bir politikacı ve bir pan-Afrika entelektüeli olan Kwame Nkrumah’ın önderliğinde bir kitle partisinin faaliyet gösterdiği Altın Sahil’e (şimdiki Ghana) 1957’de bağımsızlık verildi. Fransız Afrikası’nda Gine ki önderi Sekou Toure, de Gaulle’ün, özerkliği Fransız ekonomisine sıkı bir bağımlılıkla birleştiren bir “Fransız topluluğu”na katılma teklifini reddettiğinde ve böylece -siyah Afrikalı önderler arasında ilk kez- Moskova’dan yardım istemek zorunda kaldığında, erken ve güçsüz bir bağımsızlığa savruldu. Geri kalan neredeyse bütün îngiliz, Fransız ve Belçika sömürgeleri, 1960-62’de, bir kısmı da bu tarihten kısa süre sonra serbest bırakıldı. Sadegs Portekiz ve bağımsız göçmen devletleri bu trende direndiler.
    Daha büyük İngiliz Karaib sömürgeleri 1960’larda, küçük adalar bu tarih ile 1981 arasında, Hint ve Pasifik adaları 1960’ların sonu ile 1970’lerde sessizce sömürgesizleştiriidiier. Aslında, 1970’te Orta ve Güney Afrika -ve kuşkusuz savaş halindeki Vietnam- dışında eski sömürgeci güçler ya da onların göçmen rejimleri tarafından doğrudan yönetilen önemli büyüklükte hiçbir bölge kalmadı. Emperyal dönem sona edi. Yüzyılın başlarında bu güç yıkılmaz görünmüştü. Otuz yıl kadar önce bile yeryüzü halklarının büyük çoğunluğunu kapsıyordu. Geçmişin artık telafi edilemeyecek bir bölümü eski emperyal devletlerin duyarlı edebi ve sinematik anılarının bir parçası haline gelirken, eski sömürge ülkelerden çıkan yeni bir yerli yazarlar kuşağı, bağımsızlık çağıyla birlikte yeni bir edebiyat üretmeye başladılar.
  • Merkezi Mısır'da bulunan Arap Birliği ise son derece tehlikeli bir şeydi. Büyük kapsamli bir propaganda sözkonusuydu. Ancak burada toplanan temsilcilerin mill talep ve amaçlarla hiçbir şekilde alakaları yoktu. Bu birlikte yer alan her devlet bir büyük devletle bağlantı halindeydi ve onlara verdikleri sözlerin dışında hareket etme imkanları yoktu. Arap ulusları ve krallarının ise bunlarla bir alakası yoktu. İbret alın ey akıl sahipleri!
  • Şu anda Araplar bir kargaşa ortamında darmadağın olmuş vaziyetteler. Tefrika bu kadar kök saldıktan sonra Arap Milletler Birliği ne yapabilir ki? Her halde artık her şey darmadağın olur yönetim ülke idaresinden anlamayanların eline geçer. Arap dünyası da gece gündüz aciz vaziyette yaşamaya devam eder.
  • İrlanda, yüzyıllarca uğraşıp İngiliz tutsaklığından kurtulduktan sonra, şimdi İngiltere elinde bulunan Kuzey İrlanda’yı almak, yâni milli birliği kurmak için uğraşıyor.

    Yine İngiliz tutsaklığından kurtulan Mısır, ilk iş olarak Sudan’ı almak, sonra da bütün Arap ülkelerini kendi çevresinde toplamak dâvası ardındadır.

    Almanların şimdiki dâvası, Rus tutsaklığındaki Doğu Almanya’yı kurtarmaktır. Arkasından da sıra yine Avusturya ile birleşmeye gelecektir.

    Finlerin, Karelya için çalışan dernekleri vardır.

    Macarlar, Transilvanya’dan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir.

    Yugoslavlar, çok eski zamanlarda olduğu gibi, yine bütün Makedonya’yı ve Selanik’i almak sevdası peşindendirler.

    Bulgarlar, Sırp ve Yunan Makedonyaları ile Doğu ve Batı Trakya’da gözleri vardır.

    Yunanlılar, Kuzey Epir’i ve Doğu Trakya’yı istiyorlar.

    Yahudilerin ilk hedefi, bütün Ürdün Krallığıdır.

    Suriye, Hatay’ı ve hattâ Çukurova’yı kendi toprağı sayıyor.

    Afganistan, Patanlar ülkesini, yâni Pakistan’ın kuzey bölgelerini kendinde koparıkmış sayıyor.

    Tunuslular ile Faslılar ilk döneme ulaştılar. Şimdi, Büyük Sahra’nın bir bölümü ile Moritanya’yı istiyorlar.

    Çok geri olan zenciler bile, artık bağımsızlık devletler haline girdiler.

    Acaba, Türkler, bu safhâlârın hangisinde bulunuyor?
  • 60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin işinde İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin beşi “Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz, donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına dahil bulunan 50 devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü