• Hiç bu kadar özlememiştim anne
    Çamaşır asarken güneşe sitem edişini
    Yemeğin tuzunu ayarlarken kararsız kalışını
    Hiç bu kadar özlememiştim anne
    Bana kızmalarını kıyamamalarını
    Senden özür dilerken sarılışlarını
    Neredesin şimdi anne
    Bir kuşun tüyündeki özgürlükte ararım seni
    Neredesin şimdi anne
    Topraktan can veren sesini işitirim kulaklarımda
    Hangi çiçeği bıraksam başucuna
    Çaresizce gözyaşlarımla ıslanır
    Hiç bu kadar özlememiştim anne
    On beş yaşıma kadar yanımda uyuduğunu
    Geceleri sana sarılıp kalbinin atışını dinlemeyi
    Saçlarındaki cenneti avuçlamayı
    Ah be anne darmadağın kaldım geride
    Ne gökyüzü ne yeryüzü ne toprak ne dağ ne taş
    Kokuna kucak açmaz hiçbir mevsim , aş
    Ah be annem sırdaşım tek varlığım
    Yokluğuna göğüs germeyi
    Soğuk duvar diplerinde karşıladım
    Benim annem solan yüzüne can olamadım
    Annem sana bir evlat olarak doyamadım
    Çocukluğumu habersizce çaldılar durduramadım
  • Estağfirullah min külli mâ kerihallah

    Evvela, Dücane Cündioğlu'nu şahsen hiç dinlemediğimi yalnızca kalemini dikkate aldığımı, kelimeleri ince ince işleyişine hayran kaldığımı, hakikat mevzuularına düşkünlüğü sebebiyle okuduğumu ve kitabı da Gelenek Yayınları'ndan okuduğumu belirtmek isterim.

    Saniyen, Dücane Cündioğlu'ndan okuduğum ikinci kitap olan Cenab-ı Aşka Dair isimli kitabı, Ölümün Dört Rengi'nden zayıf bulsam da didiklediği mevzuuların derinliğini epey sevdiğimi de söylemek isterim.

    Salisen, bu kitabı okumak isteyenler vehakkında bilgi almak isteyenlere de; kitap, eğer tasavvufî öğeleri seviyorsanız, kendinizi dinlemek istiyorsanız biçilmiş kaftan. Boş verin, müellifi kimmiş, müellif muhalif miymiş dalkavuk muymuş... Müellifin ne kıymeti var Hakk'ı idrak ve ikrar etmedikten gayrı. Müellifini de ismen değil fikren inkar ediyorsanız bu da aynı zihnin ürünü olduğu için uzak da durabilirsiniz. Tasavvufa ilgi duyanların, gündelik dil içinde kullandığı kelimelerin altını doldurmak isteyenlerin, kimseyle konuşmak istemeyenlerin "bir mecnun gibi kendiyle konuştuğu ve dinlediği" bir dinginlik kitabı. Kitap çok sarsmıyor, bilinsin.
    Söylemezsem olmaz; o nasıl bir dizgiciliktir hocalarım... Şey'ler ayrılmamış, terk edilmek, fark etmek gibi yardımcı fiille oluşturulan kelime öbekleri bitiştirilmiş. Bariz hatalar vardı, şu an ansıyamadım ancak dilerim ki bu yalnızca bu basımda böyle olmuştur.

    Girişte, bir lafz-ı latif yazdım; ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslam'ın bekçisi ve Müslümanların baştacı İmam Rabbânî'den ilham alarak (arak from İmam Rabbânî) bunun manası; yâ Rabbî, râzı olmadığın,beğenmediğin şeylerden, yapdıklarımızı afv et! yapmadıklarımı yapmaktan koru! -kaynak eser ismi, Mektubat-ı Rabbani-

    Çok kısa Mektubat-ı Rabbani için değinmek isterim; bu eser, Allah'ın kelamı Ku'an-ı kerim ve efendimiz (s.a.v)'in sözlerinden sonra çok kıymetli ve tahrif edilmemiş olduğunu Abdülhakim efendi şöyle söylüyor;
    "Büyük âlim, seyyid (abdülhakîm efendi),
    (Allah'ın kitâbından ve resûlullahın hadîslerinden sonra, islâm kitâblarının en üstünü, en fâidelisi, İmâm-ı Rabbânînin Mektûbât kitâbıdır. Mektûbâtda bildirilen tesavvufdan, tarîkatden ve hakîkî mürşidlerden şimdi hiç kalmadı. Bizler, Mektûbât'daki ince bilgileri, ma’rifetleri anlıyamayız)
    buyurdu. [abdülhakîm efendinin hâl tercemesi (eshâb-ı kirâm)

    Ve esasen kitaba gelecek olursam alıntılarla başlamak istiyorum. Bunun sebebi, hakikatli bir okuma olmasıdır. okuduğum hemen hemen her eserde -çok önemli bulduklarım- böyle yaparım. Bu devirde, bir kaynak belirtmeden herkes, bir şahsın şiirini, sözünü gerçek sahibinden çekip alarak kafasında yakıştırdığı kişiye mâl ediyor. Bu sebeple birinin sözünü öyle yazınca, inanmam. Hatta çoğu zaman, fotoğrafını isterim. Kimseye güvenim kalmamış gerçekten. Kitap okurken bile büyük bir güvensizlik...
    Ha, alıntılar diyordum. buyursunlar;

    "Ne garip değil mi, Kur'an'da "ilim" sözcüğünün çoğulu bulunmaz. İlim, Kur'an'ın nüzûlundan sonraki yıllarda çoğaldı. peki böylellikle artmış mı oldu? Hayır! Kur'an'a göre ilmin Sadece artması makbuldür, çoğalması değil. ( Efendimiz s.a ilmini arttırması için Rabbine dua ettiği Kur'an'la sabittir.)
    ...
    Şaşkınlığımız artıyor, artsın, keşke hep artsa! Kur'an'da tıpkı ilim gibi, nur sözcüğünün de, din sözcüğünün de hak sözcüğünün de çoğulu yoktur, olamazdı da zaten!"

    Şimdi bu satırları okurken, aklıma evdeki yeşil kaplı Kur'an-ı kerim geldi, Bahaeddin Sağlam çevirisi ile Tebliğ Yayınlarından çıkan bu eserde Dücane Cündioğlu'nun da büyük emekleri vardır. Aynı zamanda Bahaeddin sağlam, İşaret'ül İcaz isimli Bediüzzaman Said Nursi'nin eserini nazar-ı dikkate alarak kaleme almıştı ve bu eserler üzerindeki emeğini düşününce ve diğer ilgili kitapları da ansıyınca* Dücane Cündioğlu'nu fiilen sevmek gibi bir işe kalkışıyorum: okuyorum.

    Ve üzerine hiçbir şahsî yorumumu eklemeksizin paylaşacağım bir alıntı var;
    Cenab-ı Aşk isimli başlıktan;
    "Bilmek (bilgi) bilinene uygun olmalıdır; bilinen, ne ise o şekilde, yani nesnel olarak bilinmelidir. Bilgi, bilene değil, bilinene dayanmalı bileni değil, bilineni temsil etmelidir; ilkine subjektiv, ikincisine objektiv denilmesi de bu nedenle değil mi zaten?
    Obje... Yani karşı(m)da duran şey... Nesne kılabildiğim şey... Karşıma alabildiğim şey... Yani sen objektiv bilgi - hiç tereddüt etmeden söyleyelim o halde- senin bilgisi... Karşıma alabildiğim şeyin bilgisi... Karşımda duranın karşımda durduğu şekildeki bilgisi... Çünkü nesnenin bilgisi... Ötekinin bilgisi... başkasının bilgisi... Nesnel bilgi... Nesneden elde edilen, nesneyi izleyen, nesneye tâbi olan bilgi...

    Suje... Yani altı(m)da duran şey... Sahip olduğum her şeyi kendisine yüklediğim/yükleyebildiğim cevher... Eskilerin tabiriyle cevher-i basit... Cevher-i nefsanî... "Benim elim" "benim ayağım" derken kendisine işaret ettiğim ben... Mülkiyetin mercii... Kendisiyle kâim çünkü... Değişmeyen, sabit duran, sabit kalan kendilik... Yaşlanmayan ve fakat olgunlaşabilen, yani kemale erenerebilen nefis... Sen'in bilgisinde bilgi'nin kendisinde hâsıl olduğu şey... Bilen... yorumlayan... Açıklayan... Sen'in bilgisinde sene karışması yasak olan... Bu durumda ve her hâl u kârda nesnede gözümemesi gereken... Kendisinden nesneyi kendi halinde ve kendi haline bırakması istenen... Karışırsa, gözükürse ve nesneyi kendi haline bırakmazsa nesnenin bilgisini (seni) bulandırdığı düşünülen. Evet, sadece bilen, açıklayan, yorumlayan değil, bundan böyle bulandıran, karıştıran, saptıran, yamultan, kendine asla güvenilmeyen.
    ...
    Yani kendisine işaret edilen ben, bu durumda hem bilen hemde bilinen! Bilen de o, bilinen de. Ben'in bilgisinde kendisine dayanılan, kendisiyle bilinen, kendisi bilinen... Değişmeyen sabit olan, eskimeyen, yaşlanmayan... Her hâl u kârda muteber olan... Bilinen olduğu için değil sadece aynı zamanda bilen olduğu için itibar gören... "

    "Fetih'ten sonra hicret yoktur!" buyurmuş Efendimiz (s.a.v.) fethetmeli o halde ve oradan ayrılmamalı, orada ikâmet etmeli, orada ikamet ettikçe ancak fütuhatın süreceği bilinmeli. Evet, asla ama asla mevziyi terk etmemeli. Çünkü mevzi terk edilirse mevzu da terk edilmiş olur, iyiyeden iyiye yersiz yurtsuz kalınır."

    "Mûsikî ilmi'nin telifinden maksad, bugün zannedildiği gibi salt eğlenip coşmak, hoşça vakit geçirmek değil; bilakis alem-i kuds ile ünsiyet peyda edip insan ruhu içinde tutuklu bulunduğu bu maddi alemin bağlarından kurtularak özgürleşmesini sağlamaktır. İnsanın özgürleşmesi daha doğrusu: kemal-i hürriyeti ise o'na dönmekle, yani ölmekle mümkün olacağına göre; ruhun bağlarından kurtulup alem-i kuds ile irtibat ve ünnsiyet kurmaya çalışması her hâl u kârda geçicilikle ma'lul olacak; alem-i kudsa çıkan ruh tekrar geriye dönmek zorunda kalacaktır. Oysa hüsn-i edanın kemaliyle dinleyebilen, eylemeli güzelliği kemaliyle temaşa edebilen ruh, asla bedene geri dönmek istemeyecek terki kaçınılmaz olarak kemal-i terk hüviyetine bürünecektir."

    Dücane Cündioğlu bu kitapla birlikte bize bazı kavram yanılgılarını ve mana yanılgılarını anlatıyor. Aslında Dücane Hoca, hep anladığım o ki kitaplarında bunu yapıyor. Onda, "hadi, uyan; bakma öyle , o sandığın gibi değil. gör!" ihtarını dinliyorum. İnsana ölümü, Allah'ı hatırlatan kitaplar lazım. Çokça. Hayır, artarak! Evet, artarak çünkü çoğalması değil artması manayı sağlayan, sağlamlaştıran bir şey. Ve şimdi yeri gelmişken Abdurrahim Karakoç'tan Allah'a yazdığı şiiri de - Ben Hep Seni Düşünürüm; ki bu şiiri "Vur Emri" isimli kitabında geçer- bırakıp incelememi sonlandırmak istiyorum.

    Aşktan yana söz duyunca,
    Ben hep seni düşünürüm.
    Uçsuz hayaller boyunca,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Yıldızlar kayar yüceden;
    Renkler sıyrılır geceden;
    Yüreğim sızlar inceden;
    Ben hep seni düşünürüm.

    Aklın ucu değer hiçe;
    Yol ararım içten içe.
    Kâinat uyur sessizce,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Korkunun bittiği yerde,
    Haz duyarım perde perde.
    Bir mezar görsem bir yerde,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Zaman hep sonsuza akar
    Meyve dökülür, dal kalkar.
    Çiçeklere bakar bakar,
    Ben hep seni düşünürüm.

    Rüzgâr eser ilden ile
    Sağlıkta bitmez bu çile.
    Vardan öte, yokta bile
    Ben hep seni düşünürüm.
  • O başakta o Konya’da seni ararım
    Ben şimdilerde her şeyi sana bağlıyorum iyi mi
    Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız
    Para basma yetkisini Fırat’ın suyunu Palandöken’i
    Erzincan’ın düzünü asma bahçelerini Babil’in
    Antalya’nın denizini o denizin dibini
    Beş türlü yengeç yaşayan sularında
    Çağanoz adi pavurya çingene pavuryası ayı pavuryası
    bir de çalpara
  • “Harry, gelip bizde kalmalısın. Anemle babamdan izin alırım, sonra da seni ararım. Artık feleton kullanmayı biliyorum -“
    “Telefon, Ron,” dedi Hermonie. “Cidden, gelecek yıl asıl senin Muggle Araştırmaları alman lazım...”
  • Yıldızlarda ararım seni
    Ay’a sorarım ay söylemez
    Aşka sorarım seni
    Aşk bana minnet eylemez
    Kırlarda dolaşan kelebekler
    Onlar bile seni bekler
    Rüyalarım umutsuz karanlıkta
    Seni sordu bugün yoldaki çiçekler
    Umudum ağlıyor gözleri şelale
    Boynu bükük bahçemdeki sarı lale
    Seninle herşey güzelken sensiz kaldık
    Karanlık yolda izini ararım elimde fenerle
    Umudu kırık insanların hayali olur
    Aşkı kim kaybetmişki o bulur
    Hey kırlangıç gittiğin yerden haber ver
    Belki kırda oturan güzel odur
    Gecelerde dolunayın aydınlığı
    Bir çaresizin ağlama hıçkırığı
    Camımım önünde öten cırcır böceği
    Ve içimdeki sessizliğin çığlığı
    Sebepsiz gitmeler vardır sessizce
    Anlam veremediğim bir düşünce
    Aklımda yankılanan işte o ses
    Hiç umursama sadece gülümse
  • Eşyası kaybolan bir çocuk gibi
    Olur olmaz yerde ararım seni
  • Akşam erken çöker yalnızlığıma
    Sokak sokak gezer ararım seni
    Hasretin gönlümün yangınlarında
    Alev alev yanar ararım seni

    Gözyaşlarım kurur yanaklarımda
    Hüzünlü bir ıslık dudaklarımda
    Sigaram sabahlar parmaklarımda
    Nefes nefes çeker ararım seni





    Ahmet Selçuk İlkan