• - Otlaklar her ne kadar Şaman geleneği içinde ortak yönetim ve denetime tabiyse de; “Aslında fiilen zengin sürü sahiplerinin, bozkır aristokratlarının tasarrufu altında bulunmaktaydılar. “Bu ise yeterli geçim olanaklarına sahip olmayan göçebelerde tepki ve arayış nedeni olurken, aristokratlar açısından ise, halka karşı özel mülklerin garanti altına alacak bir değerler sistemi arayışı üretiyordu. Şamanizm ve Gök Tanrı inancının , gelir farklarının artışına kapalı olan niteliği ise aristokratların din arayışını daha da yoğunlaştırıyordu.
    Bu sınıfsal ayrışma sürecine eşlik eden diğer faktörse , artan nüfus ve büyüyen obaların neden olduğu ganimet, yağma ve yayılma gereksinimiydi. Toplumun iç sınıf ayrımlarının üstünde ortak bir gereksinim olarak talancılık , egemenlere , biriken sorunları bu yolla çözerek alt sınıfların kendilerine yönelen tepkileri ekarte etme olanağını da beraberinde getiriyordu.
    Artık Şamanizm‘i bırakmanın ve sınıflı toplumu bir yaptırım haline getirecek yeni bir dini kabullenmenin vakti gelmişti. Tam bu noktada, özellikle 9. ve 10. yüzyıllarda Orta Asya ‘ da tipik feodal özellikler edinmiş olan İslamiyet , bunun için biçilmiş kaftandı. İslamiyet‘i ilk kabul edenlerin Siri Derya bölgesinde yaşayan Oğuzlar olması rastlantı değildir.
    İşte bu tarihsel dönemeçte Türk aristokrasisi, gerek kendi halkı karşısında sınıf ayrımını meşrulaştıran niteliği, gerek yayılma yönelimlerine uygunluğunun yanı sıra , Şii kuşatmasında olan halifenin sunmak durumunda kalacağı geniş olanaklar çerçevesinde İslamiyet‘e yaklaşmaya başladı. Sünni İslam‘ın kılıcı rolüne yakınlık duyan, Salur Kazan'ın ifadesiyle, düşmanı yendikten sonra ‘ kahraman koç yiğitlere çok ülke vermesini‘ bilen, dinamik ve hırslı bir aristokrasinin, gözünü o büyük uygarlığa dikmiş, onu önce yenile yenile sınayıp tanımış ve artık zaafa düştüğünü, meyvenin nihayet dalından koparılmaya hazır hale geldiğini kendi tecrübeleriyle saptamış... Bütün bu koşullar, daha önce ‘Cihan hakimiyeti mefkûresini damarlarında taşımış olmaları mümkün görünmeyen Türklerin önderliğinin , artık maddi zemin itibariyle devlete sıçrama ideali edinmesi ve bu adımı fiilen atması için XI. yüzyılda büyük bir tarihi fırsatın olgunlaştığını gösteriyordu.
    Türk egemenlerinin bakış açısından onları İslam‘a yakınlaştıran en önemli ideolojik faktör, hiç kuşkusuz; “İslamiyet‘in emrettiği‘ Cihan hakimiyeti mefkuresi‘ ile Türklerin savaşçılık teyamülleri arasında bir münasebetin mevcut bulunmasında“ düğümleniyordu.
  • Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde.
  • İçimde bir boşluk  bir arayış
    Sebebi belli olmayan bir kıvranış
    Bir üşüme bir terleme
    Eziyet verir ruhuma
    Kaldıramayacak derecede
    Neyi arar neyin habercisi bu ızdırap
    Fırtına öncesi sessizlik mi
    Güzel yarınlara hazırlık mı
    Kim ne bilebilirki hakkın defterinde yazanı
    Razı olma durumudur  icinde bulunduğun zamanın
    Ya da başkaldırıdır bu köhneleşmiş durumdan
    Hayır bu değil
    Elden birsey gelmez yazılmışsa sana sorulmadan yazılan kaderden
    Bir kabulleniştir kabul edilmesede...
            
                                                                     EMÉ
  • 272 syf.
    ·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Hayat hikayesini ve üstadını bulma yolculuğunu kendinden dinlediğimiz bu kitapta Üstad Necip Fazıl hayatını Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini “Tanıyıncaya Kadar” ve “Tanıdıktan Sonra” diye iki kısıma ayırmış. Tanımadan evvel sıkıntılı günler çekmekte,aklının oyunlarına muhatap olmakta,hep bir arayış içinde yaşamaktadır.
    Ve sonunda o karşılaşma sebepler dairesinde Beyoğlu Ağa Camii’nde gerçekleşir. Gerek tanımadan önce gerek tanıdıktan sonraki hallerini,nefis mücadelelerini olanca samimiyetiyle cümlelere döküyor. Öyleki yaşadığı nefis mücadelerinin en az birinde bile kendinizi bulabiliyorsunuz.
    Necip Fazıl okumaya kesinlikle bu kitaptan başlanmalı.

    Her şeyi o türlü kaybettim ki,Allah’ı kazandım.
    Yalnız Allah var! Var olan yalnız Allah! Her şey o kadar yok ki,yalnız Allah var!Allah o kadar var ki,kendisinden başka hiçbir şey yok!
    .
  • 104 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitap akış olarak kısmen Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı romanına benziyor. Tabi Mustafa Kutlu'nun üslubu bambaşkadır. Gözlerimin ruhumun hızında akmasını sağlayan o üslup... Beyhude ömrüm kitabını okuduğumda da aynı kaymaksı-evet efenim maalesef midesinin keyfine düşkün olan biri olduğumdan böyle sıfatlar istemsiz çıkar ağzımdan- dille karşılaşıp kitaba aşık olmuştum... Üstelik meşhur beşlemeden.-yoksulluk içimizde, sır, yokuşa akan sular, bu böyledir, ya tahammül ya sefer- . Süheyla, sevdiği adam Engin'in zengin bir kızla nişanlandığı yönünde haberler duyuyor arkadaşlarından. Bundan sonra zaten içinde bir yeraltı kaynağı gibi kaynayıp fışkırmayı bekleşen sular misali bekleyen "İslami bir hayat" isteği açığa çıkıyor ve dini araştırmaya başlayıp hızlı ama pek de içsel sorgulama süreçlerinden geçmeyen, akışa tâbi bir değişim sürecine giriyor. Kısa zamanda pürtesettür bir hâle bürünüyor. Çalıştığı şirketten istifa ediyor. Eski arkadaşları, geneli iş arkadaşı, onla karşılaştığında hızlıca sıvışmanın yolunu arıyorlar... Ve bu değişimle gelen birçok şey... Olay örgüsü içerisinde o nerede görsem samimi hâlinden tanıyacağım üslup sayesinde kapitalist düzenin daha doğrusu maddenin esirliğinin- özellikle insan putunu kendisi yapar ifadesi...- ruha etkisi çok etkili bir analizle kelimelere dökülmüş... Süheyla ve Engin, çenesi tüm kitabı kaplama potansiyeline sahip dedikoducu arkadaşı Şükran'ın düğününde yani uzun zaman sonra yeniden konuşuyorlar ve Engin Süheyla tarafından gerçekten zor ama bu sürece başta bilinçli girmediği için kısmen kolay şekilde reddediliyor.-burada biraz durmak istiyorum çünkü Süheylanın başta bilinçsiz bir dönüşümde iken sonradan gerçekten davranışlarının bilinç kazanması çok önemli ve nazik bir detay- Engin nasıl da herkes parası için ona yaklaşmaya çalışırken Süheyla tarafından reddedildiğini anlayamıyor. Fakirlikten zenginliğin en üst basamaklarına görmemişçe tırmanan bir adamın gururunun bir anda yerler bir oluşu. Sorgulama süreci. Anıları yoklama. Ve arayış... Mustafa Kutlu
  • İnsan hep bir arayış içinde olmalı amacı yeni şeyler bulmak değil, kendini bulmak olmalı gördüğü, ve anlam kattığı herşeyde..