• Hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir yolculuktur. Aynı zamanda hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir arayıştır da. Kimileri bu yolculuk esnasında sürekli arar durur; kimileri ise hiçbir zaman aramaya tenezzül etmez. Kimileri yorulur yarı yolda bırakır; kimileri asla yorulmaz, yılmadan aramaya devam eder. Kimileri başkalarından duyduklarına kayıtsız şartsız inanır; kimileri ise inanmak için somut bir şeyler arar durur. Fakat hepimiz, nefes aldığımız o ilk saniyeden nefesimizin çıkacağı son saniyeye kadar amansız bir arayış içerisinde savrulur dururuz.

    Hermann Hesse bu romanında, Siddhartha isimli kahramanın arayış ve hayatı anlayış öyküsünü anlatıyor. Siddhartha'ya göre, huzura kavuşmak, ermek ya da kitaptaki tabiri ile Nirvana'ya ulaşmak için herkesin farklı bir yolu olmalıdır. Ancak herkes kendi yolundan giderse huzura erebilir. Daha önceki kişilerin yolundan gitmek, bilge kişilerden bir şeyler öğrenmeye çalışmak, ezbere metotlarla huzuru aramak doğru bir yöntem değildir. Siddhartha'nın felsefesine göre, “Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir.”(Sayfa 99)

    Siddhartha'nın hedefi ise şudur: "Arınmış olmak; susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Beden tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz." (Sayfa 24)

    Peki Siddhartha hedefine nasıl varacaktır? Hakikati nerede ve nasıl arayacaktır?

    Siddhartha'ya göre, bilgi ve bilgelik birbirinden farklı konulardır. Bilgiyi sözcüklerle ifade etmek, başka birine aktarmak mümkünken, bilgelik bir ruhtan diğer bir ruha geçemez. Çünkü insanlar birbirinden farklı karakterlerdir. Her ruh farklı hazlarla doyuma, bilgeliğe ulaşmaktadır. Her ruhun eksiği vardır, fakat bu eksiklik kişiden kişiye değişim göstermektedir. Bu sebeple:

    "Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez."(Sayfa 139)

    Siddhartha'ya göre, her insan kendi yolunu çizip kendi bilgeliğini aramalıdır. Ancak bu şekilde Nirvana'ya ulaşabilir. Fakat bu yol zorlu bir yoldur, eziyetlidir. Birçok insan aradığını bulmak için çıktığı yolda bambaşka yollara sapabilmektedir. Bu yolda aklını kaybedenler, kendini kaybedenler vardır. Bu yolda engeller vardır. Öze dönüş, bir anlamda özden uzaklaşma anlamına da gelebilmektedir. Bu zorlu yolculuğu tamamlamak hiç de kolay değildir. İşte Siddhartha kitapta böyle zorlu bir yolculuğa çıkmaktadır.

    Siddhartha, çok derinlikli bir kitap. İçerisinde Hermann Hesse'nin felsefesi yer alıyor. Aynı zamanda Zaman Felsefesi ve Bilgi Felsefesi gibi konularda da sorular sorup cevaplar arıyor. Aslında kitapta biraz "Simyacı" tadı da yok değil. Çünkü mistik öğeler ve Doğu Felsefesi ön planda.

    Kitabın sonlarına doğru ise, Hermann Hesse bize şu şekilde seslenerek aramayı çok uzaklarda yapmamamız gerektiğini, aslında aradığımızın kendi içimizde olduğunu ifade ediyor:

    "Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak , bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi , belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun." (Sayfa 137)

    Son değinmek istediğim konu ise şudur: Bırakın insanlar arasın. Bırakın insanlar sorgulasın. Bırakın herkes sizin gibi olmasın. Bırakın birileri de farklı yollardan geçerek amacına ulaşsın. Herkes sizinle aynı yoldan gidecek diye bir şart yok. Herkes sizin inandığınıza inanacak, kayıtsız şartsız sizinle aynı yolda yürüyecek diye bir şey yok. Bırakın insanlar gerekirse yanlış yapsın. Bırakın insanlar yaptıkları yanlışlardan ders alsın ve doğru yolu bulsun. Müdahale etmeyin. Rahat bırakın. Rahat bırakın da insanlar biraz kendi doğrularını bulsun. Kimse sizin doğrularınızla yaşamak zorunda değil.

    “Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir,” diye geçirdi içinden. “Dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki, biliyorum artık!” (Sayfa 99)

    "Hayır, gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri, hiçbir öğretiyi benimseyemezdi." (Sayfa 111)

    "Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara'ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı?...Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha'yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir parçasını koparıp alamazsın ondan." (Sayfa 120)
  • Felsefe, bugüne dek anladığım, yaşadığım gibisi, yüksek
    dağda, buz içinde gönüllü yaşamaktır, –varlıkta yabancı, sorunsal olanı, şimdiye dek töre’nin yargıladığı herşeyi arayıştır.
  • Tanrı, insan doğasında var olduğu bilinen bir arayıştır.
    İşte bu da kanıtı.
  • İnsanlar hiçbir bilgiye sahip olmadan doğar ve yaşamı boyunca birçok bilgi öğrenir. Uygarlık bizden önceki kuşakların biriktirdiği bilgi ve anıların bir toplamıdır. Biz uygarlığa o kuşakların kitaplarını okumakla kazanabiliriz. Okuma olayı bir uzun yolculuklur: beşikle başlar, mezarla biter. Okulla beraber biten okumalar yarıda kalmıştır. Okuma iğneyle kuyu kazmaktır; kararlılık ister, sabır ister. Okuma bir arayıştır, hakikati. doğruyu. güzeli arayış. Bilgi çağında bizim en fazla bilgi toplayacağımız şeyler kitaplarımızdır. Okumak ruhu yüceltir. Yazarlar bir kitabı yazabilecek konuma gelebilmek için uzun yıllar birçok kitap okur, araştırmalar yapar, yaşadığı yıllar boyunca kazandığı tecrübe ve güçlü birikimlerle birlikte yazdığı birçok deneme yazılarından sonra yazar olur. Bizler bir kitabı anlayarak okuduğumuzda yazarın kitabı yazmaya harcadığı zaman ve yıllarca kazandığı tecrübe birikimine kitabı bir kaç saat içinde okuyarak ulaşırız. Bu da bize dünyanın en değerli şeyleri olan hayattan ve zamandan kazanmamızı saglar. Kitaplar bize çağımızın en önemli unsurlarından olan dilimizi ve zamanımızı en doğru bir şekilde kullanabilmemizi öğretir.

    (Alıntı)
  • Kutsal olan hakikat değil,kişinin kendi hakikati için çıktığı arayıştır!Kendi kendini sorgulamaktan daha kutsal bir şey olabilir mi?
  • Yazmak bir arayıştır. Kişi neyi nasıl yazmaya çalışırsa çalışsın, kendinden öncekilerin yazdıkları arasında ne biçim Debelenirse debelensin, sonunda kendi dilini aramaya başlamıştır.
    Faruk Duman
    Sayfa 11 - Alakarga yayinlari 1. Baskı
  • Bir yazar bir kitapta nasıl her şeyi birden anlatabilir? Tek bir olay etrafında okura nasıl aynı anda üç kitap okumuş hissi verebilir? Peki bir kitabın birden fazla konuyu aynı cümlelerle ve aynı kitabın içerisinde işlemesi mümkün müdür? Bir kitabı okuyan ve seven birçok kişinin kitaptan çıkarımları nasıl farklı farklı olabilir? Böyle bir şey mümkün müdür? Eğer yazarı Orhan Pamuk ise, mümkündür.

    Öncelikle Orhan Pamuk'un yaşayan en büyük roman yazarımız olduğunu kabul etmeliyiz. Ona karşı saçma sapan önyargılar beslemek veya yazdıklarından ötürü kin tutmak anlamsızdır. Kaldı ki, böyle bir tutum Orhan Pamuk'a hiçbir şey kaybettirmez. Aksine Orhan Pamuk'tan mahrum kalan bizlere çok şey kaybettirir.

    Yeni Hayat isimli bu kitabı okurken ise, yine diğer Orhan Pamuk kitaplarında olduğu gibi, çok zorlandım. Zira Orhan Pamuk, kendisini okura kolayca teslim eden, yazdıklarını ve düşüncelerini açıkça okurun önüne seren bir yazar değildir. Her kitabında bir gizem, her kitabında hala anlaşılamamış bir takım olaylar vardır. Böyle gizemli bir yazar olmayı da çok sever. Birçok kitabıyla ilgili hala anlaşılamamış sırlar bulunmaktadır. Kendisini çok seven ve hemen hemen tüm kitaplarını okumayı kendilerine bir görev edinen okurların bile üzerinde anlaşamadığı bir takım yazınları vardır. Bu kitap da tam olarak öyle bir kitaptır. Anlaması zor ve kendisini okurun önüne kolayca bırakmayan bir kitaptır. Okurken müthiş bir tat aldığınızı hissedersiniz; ama zaman zaman "ben bu kitabı anlamıyorum" hissine de kapılırsınız. Anladığımı asla iddia etmediğim Yeni Hayat'ı gelin birlikte anlamaya çalışalım.

    Orhan Pamuk, Yeni Hayat isimli bu kitabını, biz "anlayamayan okurlara" kitabı anlamamızda yol gösterici olması için bir alıntı ile açmış. Aslında bu alıntı ile okurun eline bir anahtar vermiş ve kendi romanına dönmüş. O alıntı şudur:

    Novalis: "Aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar."

    Orhan Pamuk neden böyle bir alıntıyla kitabına başlama ihtiyacı duymuştur? Bu alıntının kitapla ilgili bize yol gösterici olduğu kısım neresidir? Kitapta anlatılanlar bir masal mıdır? Peki masalları dinleyenler kimlerdir? Alıntıdaki "ötekiler"den kasıt kimlerdir? "Böyle bir şey yaşamak" derken ne kast edilmektedir? Aynı masalları dinleyerek büyüyen çocuklar olarak aynı şeyleri yaşamadığımızı veya aynı şeyleri anlamadığımızı mı ifade etmeye çalışmaktadır? İşte tüm bu soruların cevabını verebilmek için kitabı okumak şarttır. Fakat tüm bu sorulara cevap verebilmek için kitabı okumak da yeterli değildir. Hatta defalarca kitabı okumak da yetmeyecektir kanımca.

    "Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesi ile başlayan Yeni Hayat isimli bu kitaba, sadece, bir gün bir kitap okuyan ve bütün hayatı değişen, 22 yaşındaki bir gencin romanı olarak bakmak, bana göre oldukça sığ bir bakış açısı olacaktır ve Orhan Pamuk'un zekasına hakaret etmek anlamı taşıyacaktır. Zira Yeni Hayat, bundan çok daha fazlasıdır ve çok daha fazlasını hak etmektedir. Evet, bakıldığında kitapta anlatılan, bir kitabı okuyup hayatı değişen bir mühendislik öğrencisinin başından geçenler gibi görünmektedir; fakat gerçekte Orhan Pamuk'un verdiği mesajlar ve alt metindeki konu bambaşkadır.

    Yeni Hayat, bir yolculuktur, arayıştır, içe dönüştür, öze dönüştür, terk ediştir, geri dönüştür ve hatta ölümdür...

    Kitapta görünen konu, 22 yaşındaki Osman isimli bir mühendislik öğrencisinin, okuduğu kitaptan etkilenerek kitaptaki hayatı araması, kitabın vaat ettiği yeni hayatın peşinden koşması, evini, annesini, okulunu, şehrini geride bırakmasını anlatan bir arayış, yolculuktur. Hatta Osman, kitabın etkisi ile "Canan" isimli bir kıza aşık oluyor. (Gerçi kitabın ilerleyen bölümlerinde Osman, Canan'ın etkisi ile kitaba başladığını kendisine itiraf ederken Orhan Pamuk, okurun gözüne farklı bir bakış açısı da sunuyor.) Böylece Osman, Canan'ın da yönlendirmeleriyle üniversite öğrenciliğinden uzaklaşıyor, İstanbul'dan ayrılıyor, bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarına çıkıyor, yolculuktan yolculuğa savruluyor. Yeni bir hayatın arayışında, kitapta vaat edilen hayatı arıyor da arıyor...

    Benim kitapta gördüğüm ikinci konu ise, tasavvuftur. Tasavvuf konusunda bir uzman olduğumu tabii ki iddia edemem. Fakat gördüğüm birkaç sembolik ifade beni bu düşünceye sürükledi. Mesela, kitaptaki karakterlerin isimleri ve Orhan Pamuk tarafından kendilerine yüklenen misyonlar tesadüfen seçilmiş olamaz. Bunun dışında kitapta sürekli "kaza"ların meydana gelmesi ve hissedilen bir "kader" inancı da beni bu düşünceye itti. Kaza ve kadere inanmak, bilindiği üzere, imanın şartlarındandır. Osman sayısız otobüs yolculuklarında bir tasavvuf yolcusu, bir derviş gibi kaza ve kader içinde dolanır durur. Yeni Hayat isimli kitap, Osman'a yeni bir hayat vaat etmektedir. Ayrıca kitapta ismi geçen, Osman, Nahit ve Mehmet aynı kişiler olup Mehmet kendisi olabilmek için Osman'ı öldürür ve uzun yolculuklardan sonra başladığı yere yani kendine, özüne döner/dönüşür. Yani Yeni Hayat kendin olabildiğin, özüne döndüğün, en başa döndüğün bir yolculuktur. Zira "yolculuk", doğu edebiyatında kişinin olgunlaşması ve hakikati bulması için sıkça kullanılan bir semboldür. Orhan Pamuk da kitabın içerisinde sıkça Doğu-Batı romanlarını karşılaştırması ve bir takım örnekler vermesi bundandır. Osman ise kitap boyunca kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkar. Amacı "Canan"a kavuşmaktır. "Canan" ise, mutasavvıfların Allah'a verdikleri isimdir. ("Canan yok ise can gerekmez.")Nasıl ki, bir mutasavvıf, yani maşuk, Canan'ına kavuşmak için ruhunda bir yolculuğa çıkarsa, Osman da aynısını yapar. Kitapta ismi geçen Yeni Hayat isimli o kitap ise, muhtemelen dinlerdeki kutsal kitaplardan biridir.

    Kitapta gördüğüm üçüncü konu ise, Doğu ve Batı arasında sıkışıp kalmış, kimlik arayışındaki Türkiye konusudur. Kitap, 1970’li yılların ortası ile 1990’lı yılların başı arasında geçen 13-14 yıllık bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşen olayları anlatmaktadır. Dolayısıyla kitapta sık sık Doğu-Batı meselesine dair kimlik söylemleri görülmektedir. Orhan Pamuk ise, bu meseleye bir çözüm sunma niyetiyle yaklaşmaktansa, doğu-batı gerilimini tanıyan ve teşhis eden bir tutum sergilemeyi seçmiştir. Bilindiği üzere, batılılaşma hareketleri tarihin hemen hemen her döneminde bu coğrafyada tartışılan ve halen de tartışılmaya devam eden bir konudur. Orhan Pamuk ise, Yeni Hayat'ta, Osman karakterinin yaptığı yolculuklar sırasında gezdiği Anadolu kasabalarını betimlerken, modernleşme, kapitalizm ve batılılaşma hareketinin Türk toplumu ve taşra hayatı üzerine etkilerini resmeder. Bu resmetmeyi ise tamamen tarafsız bir gözle yapar, her iki tarafı da tutma amacı gütmez, modernleşmenin etkilerini yansıtırken eleştirel bir yorum getirme gereği duymadan, sadece var olanı göstermeyi tercih eder. Fakat genel çerçevede bakıldığı takdirde, kitapta farklı karakterlerin söylemleri üzerinden, Batı’dan gelen mekanikleşme, betonlaşma ve yapaylaşmanın; insanların, şehirlerin ve eşyaların ruhlarını öldürdüğü vurgusu yapılır.

    Romanda bahsi geçen ve Osman'ın bütün hayatını değiştiren Yeni Hayat isimli kitabın yazarı Rıfkı Hat karakteridir. Rıfkı Hat, memleketin, ancak Batı’dan alınan yeniliklerin topluma adapte edilmesiyle gelişebileceğini ancak kendi öz kimliğini de kaybetmemesi gerektiğini savunur. 1970'li yıllarda, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki modernleşme politikasının terk edilmesinden memnun değildir. Osman ise böyle bir kimlik arayışı içerisinde yolculuklardan yolculuklara dolaşıp durur.

    İyi bir romandan beklentiniz nedir bilmiyorum; ama bu kitapta hepsinin bulunduğuna emin olabilirsiniz. İçerisinde neler yok ki? Siyah beyaz televizyonlu kahveler, trafik kazaları, siyasi kumpas ve cinayetler, arayışlar, yolculuklar, kendini buluşlar... Hatta Orhan Pamuk bazı yerlerde romanı bırakarak okurla sıcak bir sohbetin içerisine bile giriyor. Daha ne olsun?

    Ayrıca Orhan Pamuk eserlerinin en sevdiğim özelliği de birbirleriyle olan bağlantıları. Orhan Pamuk'un bir kitabını okurken daha önce okuduğunuz bir kitabın karakteri ile karşılaşabiliyorsunuz ve bu hiç sırıtmıyor. Bambaşka bir ülkede sevdiğiniz bir tanıdıkla karşılaşmış hissi uyandırıyor okurun içerisinde. Gidip sarılmak istiyorsunuz o karaktere. İşte Orhan Pamuk böyle bir romancı. Sizi alıp bambaşka diyarlara sürüklüyor ve bir daha eski yerinize dönemiyorsunuz.

    Bütün bunların dışında, edebiyatçıların "büyülü gerçekçilik" olarak ifade ettiği bir tarz da kitaba hakim. Tanıdığım yazarlar içerisinde bu türün en büyük temsilcisi de Hasan Ali Toptaş. Kısaca HAT. Romanda geçen Yeni Hayat isimli, Osman'ın bütün hayatını değiştiren, kitabı yazan kişi de Rıfkı HAT isimli bir karakter. Orhan Pamuk böyle bir şeyi yapmış mıdır, bilemem. Fakat böyle düşüncelerin içerisinde girerek, Orhan Pamuk'un sembolleri arasında paranoyaklaşmış olduğumu kabul edebilirim.