• O da tüm tarihçiler gibi, "olan"la, "olması gereken"le, "olmalıydı"yı birbirine karıştırıyordu.
  • 96 syf.
    ·7 günde·5/10
    Jorge Luis Borges tarafından hazırlanan ve Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Babil Kitaplığı serisi kitaplarından olan Tuzdan Heykel kitabında Arjantin edebiyatının önde gelen yazarlarından Leopoldo Lugones'in Yzur, Ateş Yağmuru, Tuzdan Heykel, Adbera'nın Atları, Açıklanamaz Bir Olgu, Francesca ve Büyükanne Juliet isimli kısa öykülerine yer verilmiş. Ateş Yağmuru isimli bilimkurgu öyküsünde kendisini sığınağa kapatmış bir biliminsanının gözünden dünyanın yok oluşu anlatılıyor. Büyükanne Juliet'de ise birbirine aşkını bir ömür açıklayamayan teyze ile yeğenin garip ilişkisi anlatılıyor. Kitaba adını veren Tuzdan Heykel isimli kısa öyküde hristiyan imgelerine yer verilmiş. Yzur isimli şempanzenin insan gibi konuşma aşamalarının yer verildiği öykü kitapta beni en çok etkileyen öyküleri başında yer aldı. Farklı coğrafyaların edebiyatını merak ediyorsanız Leopoldo Lugones'in Tuzdan Heykel isimli öykü kitabını okumanızı öneririz, listenizde daha önemli kitaplar varsa bu eseri son sıraya koysanızda olur.
  • 143 syf.
    ·6 günde·9/10
    Kum Kitabı’nı İletişim yayınlarından okudum. İletişim Yayınlarına ayrı bir sempatim var. Kitapların Kapakları olsun, yazım fontu olsun, harflerin rahat okunabilir büyüklükte olması olsun bir okur olarak beni cezbediyor. Yeni basımlarında “Kronoloji” başlığı altında yazara etki eden evrensel ve kişisel olayları tarihsel sırayla vermesi de gayet hoş. Gerçekten seçici ve kaliteli bir ürün için çabaladıklarını ben hissedebiliyorum ve İletişime, bu vesileyle hakkını teslim etmek istiyorum. Umarım hep bu çizgide yol alırlar.

    Kum Kitabı, adını alan öykü ile birlikte toplamda on üç öyküden oluşuyor. Öykülere gelmeden evvel James Woodall’ın Önsözü ile Borges’i daha yakından tanıyoruz. James Woodall; The Times, Sunday Times, Independent ve Daily Telegraph gibi gazetelere sanat ve edebiyat eleştirileri yazan bir muhterem. Daha başka yazılarına tesadüf etmedim fakat Borges özelinde gerçekten bilgilendirici bir yazım oluşturduğunu ifade etmem gerek. “Kronoloji” ve “Önsöz” bu bağlamda okuru Borges’e gayet iyi hazırlıyor. Bunların yanı sıra birde Borges’in öykülerine istinaden yazdığı son deyişi de var. Okur, bu son deyişle beraber tüm öyküleri güzelcene sindiriyor diyebilirim.

    Benim yazacağım inceleme kendi düşüncelerimin yanında “Önsöz” ve “Kronolojiden” de beslenecektir. Girizgâhımın bu vaziyette olması alıntılayacağım bilgileri buraya daha rahat yazabilmek adınaydı. Yazıya biraz sıkıcı başladığımın farkındayım ama takdir edersiniz ki kimse alıntıladığı bilgilerin çalıntı olarak dönmesini istemez.

    Borges 1899 yılında Arjantin’in Bounes Aires şehrinde doğuyor. Babaannesi bir İngiliz olduğundan İngilizceyi ana dili gibi öğreniyor ve 11 yaşına geldiğinde Sheakspear’ı İngilizce okuyacak seviyeye geliyor. Çocukluğunda onu en çok etkileyen yazarların başında ise H.G. Wells geliyor. Borges Ailesi Avrupa ziyaretleri sırasında I. Dünya Savaşının patlak vermesiyle Cenevre’ye yerleşiyorlar ve burada da Borges Fransızcayla Almacayı öğreniyor. Sonrasında kör olana değin Anglosakson dilini bile öğreniyor. Bu arada bahsi gelmişken aileden kalma kalıtsal bir hastalıkla ilerleyen yaşlarında kör oluyor. Konuyu fazla dağıtmadan devam edeyim, bana göre hayatının en önemli kırılma noktası, savaş sonrası İspanya’ya gitmesi oluyor. İspanya’da “Ultraismo” adında edebi bir harekete katılıyor ve ardından ilk şiiri yayınlanıyor. Yani yazım hayatına yavaş yavaş ciddi adımlar atıyor Borges. İspanya topraklarına ayak basıp da Cervantes’ten etkilenmemek olur mu? Woodall’ın deyimiyle Cervantes’e yakınlık duyuyor.

    Bir öykü yarışmasında Samuel Beckett ile ödüle ortak oluyor. Tabi Beckett bir on sene evvelinden “Godot’yu Beklerken” eseri ile ünleniyor fakat Borges, edebiyat dünyası için henüz yeni bir yüzdü. Yeni olmasına rağmen savaş sonrası yazar kuşağının öncüsü haline geliyor. Borges’in ayrıcalığı; öncelikle edebiyat dünyasına yeni bir soluk getiriyor. Gerçekçiliğin sınırlarını yıkıp gerçeğin yeni bir görünümünü müjdeliyor. Edebi kurgu yöntemlerini değiştiriyor ve yazıların içeriğine yenilikler getiriyor. Alfonso Reyes’in düzyazı üslubu kadar, Schopenhauer’ın düşüncelerine de hayran olan Borges’in kafası Henry James’ın öyküleri ve
    Franz Kafka ’nın romanlarıyla olduğu kadar, kendi Arjantin cedlerinin şiiri, gaso gelenekleri ve porteno argosuyla da doluydu. Bu yeni soluk Kafkavari söylemi gibi Borgesvari söylemi ile terminolojideki yerini alıyor. Çok ilginçtir Borges’in yazımına o kadar fazla öykünen yazar oluyor ki bir zaman sonra Borges de kendine öykünerek yeni hikayeler yazmaya başlıyor. Her ne kadar Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyülü gerçekçiliğin en iyi ilk örneği olsa da Borges’in ”İki Kral ve Onların İki Labirenti” öyküsü büyülü gerçekçilik ekolünün en önde gelen metni olarak addediliyor.

    Borges’i uzun uzadıya anlattıktan sonra Kum Kitabı’na geçmek istiyorum. Yazarın öykülerini okuduktan sonra o kadar fazla etkilendim ki hemen bir inceleme yazmak, yazarken de Borgesvari bir anlatım takınmak istedim üslubumda. Lakin Yolları Çatallanan Bahçe kitabına böyle bir inceleme yazmıştım zaten. Sitede çok fazla okunmadığından belki de tanınmadığından onu tanıtmak maksadıyla böylesine çok bilginin olduğu bir inceleme yazmayı tercih ettim.

    İncelemenin bundan sonraki safhası için öykülerinin üslubuna, içeriğine ve kullandığı tekniklere değinmek istiyorum. Bir defa kimi nesneleri çok iyi gömüyor yazımlarına. Bu nesnelere tılsımlı bir hava katıp bilmeceler yaratması ciddi bir başarı. Okur kendini bu nesnelerin sırlarını çözmeye çalışırken bulabiliyor. Aklımda kaldığı ölçüde nesneler, kimi zaman bıçak kimi zamansa madeni para halinde hikâyelerde yer alıyordu. Bıçakların veya madeni paraların kendine özel geçmiş hikayeleri ise öykülere ayrı bir hava kattığını itiraf etmem gerekiyor. Zamansal salınımlar ise müthiş, Yolları Çatallanan Bahçe incelememde bu hususa fazlasıyla yer vermiştim, okumadıysanız tavsiye ederim. (#36319859) Borges’in öyküleri çoğu zaman deneme minvalinde karşımıza çıkıyor. Okuru bilgilendirdiği de oluyor. İlk basımı olan kitapların onun nezdinde çok değerli olduğu düşüncesine varıyorum zira hemen her öyküsünde eski veya ilk basımı ya da el yazması olan bir kitap muhakkak geçiyor. Bir çiftlik evi genellikle mekânın merkezi olabiliyor ve burada kimi edebi topluluklar toplantılar yapıp kimi konular özelinde tartışmalar yapılabiliyor. Paradokslardan faydalanması ve bu çelişkileri sırıtmadan yazımlarına yansıtması da takdire şayan. Özetle her bir öyküsünün ayrı ayrı incelenmesi gerekirken benim burada genele yayarak bir yorum yapmam çok doğru olmasa bile yazdıklarımın Borges okuyacak olan okurların neyle karşı karşıya kalacaklarına dair en azından bir ön bilgi olabilmesini umuyorum.

    Zihnimde kaldığı ölçüde iki öykü kitabından bana kalanları yansıtmaya çalıştım, Kimi yazdıklarım size, belki anlamsız gelmiş olabilir fakat Borges’i okumaya başladığınızda yazdıklarım daha bir anlamlı gelecektir ve temenni ediyorum ki siz de benim kadar seveceksiniz Borges’i.

    Yorulmadan sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ederim, keyifli okumalar diliyorum.
  • 231 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Abelardo Castillo’nun detaylı (hatta yazarı yer yer eleştirdiği) önsözünde belirttiği gibi “öykü yazmak,unutulmaz bir hikayeyi mümkün olan tek yolla anlatma sanatıdır.” Quiroga da şöyle diyor öykü için “öykü fazlalıkları alınmış romandır.”
    .
    .
    Aşk,delilik ve ölüm sinen bu öyküler okuyucuyu farkında olmadan etkiliyor.Özellikle son cümlelerinin güçlü bir yanı olduğunu düşünüyorum.Yazarın hayat hikayesini okuduktan sonra da öyküler daha da renklenip derinlik katıyor.Uruguaylı yazar (Arjantin edebiyatına aidiyeti daha fazla olsa da) ormanlardaki saklı yaşamlardan,denizin ortasında terkedilen gemilere kadar kimi yerlerde gizemli bir yan da sunuyor okuyucuya~
    .
    .
    Önsöz ve kitabın sonundaki yazar tarafından kaleme alınmış öykü üzerine dört deneme de kitaba dair sevdiğim diğer ayrıntılardı~
  • 80 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Yazar bir gün duvarda gördüğü " Patricio, Seni seviyorum . Baban" yazısından etkilenerek yazdığını belirttiği bir öyküler kitabı. Kitapta beş öykü ve hepsinde de bir Patricio ve " Seni seviyorum. baban" yazısı var. Yazar İtalyan olmasına rağmen öykülerinde Arjantin'i mesken tutmuş. Kitabın arka kapağında bu kitabın - sadece babaların ya da oğulların değil, tüm kaybolanların, kaybedenlerin , gidenlerin ve bekleyenlerin kitabı- olduğu yazıyor. Walter Veltroni ilk defa okuduğum bir yazar. Bu öyküleri beni bir anda içine aldı. Sanırım bunun nedeni duyguları incelikli anlatması. Beş öyküde de Patricio'nun yaşamına ya da bir kısmına dahil olurken arka fonda yumuşak bir müziğin çaldığını duyuyorsunuz adeta. Bu da sizi yaşananlar, anlatılanlar ne olursa olsun dingin bir ruh haline sokuyor. Babanın ya da oğulun hissettiklerini içinizde duyuyorsunuz.
  • 96 syf.
    ·1 günde
    Konuk Kaplan, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in 1975-1985 yılları arasında hazırladığı, Babil Kitaplığı adlı fantastik edebiyat dizisinin 30 kitabından ilki. Seri ismini Borges'in öyküsünden almıştır. Her bir kitaptaki hikâyeler, farklı yazarların gerçeküstü öykülerinden oluşmakta.

    Çinli yazar P’u Sung-Ling’in 17. yüzyılda yazmış olduğu Liao-Chai adlı kitaptan alınan bu 14 öyküde; karakterlerin ölüp tekrar dirilmesi, yaşayan birinin Ölüler Ülkesi’ne gitmesi, insanların kaplana dönüşmesi, düşte görülenin gerçek olması gibi durumlara sıkça rastlanmakta. Tanıtım bülteninde de belirtildiği üzere; “Batı’da Binbir Gece Masalları ne denli önemliyse, Çin’de de Liao-Chai öyküleri o denli önemli”ymiş. Kitabın önsözünde Borges’in yazdığına göre; Çinliler kadar batıl inançlara inanan başka bir ülke bulunmamaktadır. Bu nedenle de doğaüstü sayılabilecek her şey, onlar için gerçek niteliği taşımakta.

    Bu öyküler dışında kitabın sonunda, Kırmızı Köşk Düşleri adlı kitaptan da iki öykü bulunuyor. Bu kitap, Çincenin en önemli klasik romanlarından sayılmaktaymış. Borges, kitabın tamamının çevrilmesinin hiç düşünülmediğini söylemiş. Belirttiğine göre; eğer kitap çevrilecek olsa, bir milyon kelimenin kullanıldığı üç bin sayfalık bir eser olurdu.

    Arjantin Ulusal Kütüphanesi’nin yöneticiliğini de yapmış olan Borges, Büyülü Gerçekçilik akımının öncülerindendir. Kütüphane görevine başladığı süreçte görme yetisini kaybetmiştir. Editörün "Obur Okur" olarak adlandırdığı Borges'in bu durumla ilgili söylediği şu sözü etkileyicidir : "Bana aynı anda hem 800.000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi". Henüz okumadığım Gülün Adı kitabındaki kör kütüphaneci karakteri için Umberto Eco, Borges'dan esinlenmiş.

    Birkaç aydır haberdar olduğum bu edebiyat dizisinin ilk kitabı olan Konuk Kaplan’ı beğenip beğenmediğimi ben de tam olarak bilmiyorum. Bazı öykülerin sonuç bölümü belirgin değildi. Çoğu öykü, adaletin elbet yerini bulduğu gibi mesajlar içeriyor. Başka bir yazara ait olan Kırmızı Köşk Düşleri'nden alınan öyküleri daha çok beğendim sanırım. Yine de öyküleri okurken içinde yaşayabiliyorsam, şimdilik kâfi.

    Dizinin diğer kitaplarını hâlâ merak ediyorum. Her kitap farklı bir yazarın öykülerini içerdiği için sırayla okumayı gerektirecek bir durum da yok. Yine de sıralı okuma takıntımdan vazgeçebilir miyim bilmiyorum :)

    Son olarak Borges’in şu ünlü sözünü de eklememek olmaz : “Cennetin her zaman bir kütüphaneye benzediğini hayal etmişimdir.”