• 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • 755 syf.
    ·11 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Athos, Porthos, Aramis Kralin maiyetindeki gözde üç silahşordur. D'artagnan ise aralarına katılmak için köyünden çıkıp gelmiştir, ancak yaşının küçüklüğü ve tecrübesizliği nedeniyle bu mümkün olmaz, muhafız birliğide yer bulur, kendine ama ayrı birliklerde yer almaları çok sık dost olmalarını engellemez. 


    Hepimiz çocukluğumuzdan beri isimlerini biliriz aslında D'artagnan, Athos, Porthos, Aramis. Temelde onların maceralarının anlatıldığı bir eser ama içinde Fransa İngiltere savaşı, Fransa Kralı XIII Louis ile Kardinal  Richelieu arası çekişme, gizli aşklar ve Dumas'ın her zaman belirlediği birkötü karakterin yaptıkları ile bu dört kafadarın maceraları büyük bir hareketlilik kazanıyor. 


    Kimi zaman kahkahalar atarak okuduğum cümleler de oldu, çok şaşırdığım yerlerde . Dumas 'Turkler gibi bağdaş kurmak' demiş bir yerde. 1850 lerde Dumas'ın Türk tanıdıkları olması ve onlardan bağdaş kurmayı öğrenmesi bana çok ilginç geldi.


    Dumas, bu dört adamın hatta uşaklarının kişiliğini de öyle net anlatmış ki hepsiyle arkadaş gibi oluyorsunuz okurken. Tabi kötü kadın Milady le de ...


    Kesinlikle okunması gereken klasiklerden..
  • 283 syf.
    ·10 günde
    “Başqası cəhənnəmdir”,-deyib Jan Pol Sartr o zaman... Cəhənnəm olan başqalarıdır ya insan o cəhənnəmi öz içindəmi yaşayır? Ya da Sartr “Başqası cəhənnəmdir”- dedikdə çoxluq içində yaşanan tənhalığımı nəzərdə tuturdu ?
    “Hepsi (apayrı düşünceleri benimsemiş olan hepsi, 'Bizler') bir adaya toplanmışlardı, böyle düşünülebilirdi. Adaya kapatılmışlardı. Bu adada birbirlerini tüketiyorlardı. Tek eylemleri birbirlerini tüketmekti. Ada, denizin ortasında, fırtınaya kapılmış bir şamandıra gibiydi.”
    Sadəcə bu abzas ilə insan münasibətlərinə baxmaq üçün bir pəncərə açır Selim İleri. İnsan münasibətlərinin xülasəsi,kiçik şərhidir. Cəmiyyətlə, inanlarla, özləri ilə ziddiyətləri, konfiliktləri olan insanlar bir-birlərinin cəhənnəminə dönüblər. Özlərindən, hisslərinindən, daxili sorğu sualdan qaçmaqdı niyyətləri. Ancaq bu dəfə də, qaçdıqca başqasının odunda yanırlar...tükətirlər ömürlərini...
    Romanda Cem, Tarık və Murat'ın Bodruma gəlir, Haydar, Betigül, Kerem'le tanış olur və onlara Ahmet, Katharine, Emine qoşulur. Bu xətt üzrə bütün münasibətlərin qopuqluğu açıqca göstərilir.
    Selim İleri romanı nəql etməsində bəzi üsullar özünü göstərir. Bunlara diqqət yetirək;
    • Zamanda sıçrayışlar – Yazıçı obrazların hissləri arasında hansısa səbəb nəticə əlaqəsi qurmur. Keçmişə dönüşlər edərək indiki zamana proyeksiya salır. Buna Emine'nin timsalında nümunə göstərək;
    Uşaqlığını xatırlayır..
    “Çık, arkadaşlarınla oyna,» denirdi Emine'ye. Dışarda ip atlardı kızlar, oğlanlar kayalık tepelere tırmanırlardı çam iğnelerinden ayakları kayarak. Gözetlerdi onları; «Bizi sevmiyorlar,» derdi taşbebeğine. Odada nasıl uyuyakaldığını, bütün köşk halkının onu aramak için nasıl kıyılara koştuğunu (canına kıyacağını sanmışlardı herhalde; demek acı çektiğini biliyorlardı) pek anımsamıyor. Dayak yemişti tabiî.”
    Uşaqlıqdan etibarən onu izləyən tənhalığı Emine yaşa dolduqca da yaxasını buraxmamış, kölgə kimi onu izləmişdir. Bu səbəbdərdir, Emine'nin sevgiyə, diqqətə ac olmağı və bu qədər qırılğan olmağı. Emine getdiyi hər yerə öz uşaqlığından bir parça aparır...
    • Göstərmə üsulu – Yazıçı obrazları, hadisələri olduğu kimi bizə təqdim edir. Biz yazıçını əsərlə oxucu arasında görmürük. Eyni zamanda, səbəblər, nəticələr qəlibə salınmır. Təsvirlə təhkiyə bütövləşir.
    • Daxili monoloq – Selim İleri bu romanında dialoqlardan daha çox monoloqlara yer verib. Daxili monoloqa, daxili nitqə... Hətta daha da irəli gedərək bəzən obrazları bu daxili nitq vasitəsi ilə danışdırıb. Bunu Emine və Cem'in nitqində görə bilirik.
    “Buraya niye gelmişlerdi? Sordu kendi kendine Cem: 'Buraya ve Bodrum'a?' Bilmeyerek, duymayarak yanıtladı sessizce Emine Cem'i: 'Ört-bas etmek için hissettiklerimizi..”
    Yazıçı bu daxili nitq vasitəsilə ünsiyyətdə, münasibətlərdə qopuqluq yaşayan bir qrup insanın iç dünyasını göstərir bizə. Çünki, danışmaqdan boyun qaçırır və nə zaman danışırlarsa bir-birlərinin hisslərini görməzlikdən gəlməkdən çəkinmirlər.
    • “The stream of consciousness technique” (Bilinç akışı tekniği) - Məlum olduğu kimi, S.Freyd insan psixologiyasının quruluşu üzərində işləyirdi. Freyd şüur, şüuraltı anlayışlarını meydana çıxarır. Şüursuzluq əvvəlcə şüuraltını, şüuraltı da öz növbəsində şüuru formalaşdırır. Bunu üçün də istəklərin, xatirələrin yer aldığı şüuraltı avtobioqrafik yaddaş rolunu da oynamaqdadır. Bu üsul da psixologiya ilə bağlıdır. Beləki, bu üsulda hadisələr birinci şəxsin dilindən, olduğu kimi də verilir. Hisslərinin məhsulu olduğu və içə dönük olduğundan düzənsiz (qrammatik qaydalara tabe olmadan) olur. Bunun bir nümunəsi Oğuz Atay'ın “Tutunamayanlar” romanıdır ki, əsərdə bu üsula tez-tez rast gəlirik. Əsərə dönsək;
    • Müxtəlif anlarda, demək olar ki, hər obrazın nitqində buna rast gəlirik. Ancaq bu üsulu daha çox Cem'in nitqində görmək mümkündür. Çünki ətrafdakılar tərəfindən susqun, ölgün olaraq bilinən Cem ünsiyyətdən uzaqdır. İçində fırtılarar qopur, bəzən üsyan etmək, hayqırmaq istəsə də, üzündə yel əsmir. Bu səbəndən də onun nitqində bu üsulu görə bilirik.
    “Manastırda, belki bir kilise eskisi, durulmaz, başkaları, yani onlar, arkadaş bile olmak istemeyenler istememişlerdir durmayı ve Bafa gölünde inmiştik, Selçuk'ta da inmiştik geçerken o korkunç, adsız sansız kaleyi..”
    Cem - Cəmiyyətdəki ziddiyyətlərə, uçurumlara onun nəzəri ilə diqqət yetiririk. Cem cəmiyyətə, cəmiyyətin normalarına uyğunlaşa bilməyən biridir və özündə bunun səbəblərini axtarır.
    “Hayır, sonsuz uyumu bulamayacaktı. îç içeydi her şey. Bir gemicinin seyir defteri değildi yaşam. Karmakarışık yollara girip çıkıyordu insan. En önemlisi sonsuz, olanaksız bir iç çatışmayla boğuşuyordu..”
    Ahəng arzusunda olan Cem'in nitqinə diqqət yetirsək görərik ki, itirdikləri var, itirmək istəmir, bu məhrumiyyətləri unutduğunu düşünür. Ancaq öc almaq hissi ilə yaşayır. Ancaq unudur ki, öc almaq hissi uyğunlaşmağa da əngəldir.
    “Bunları düşündükçe şaşırıyordu. Bütün yaşamı boyunca karşılıksız sevmişti insanları. Çıkara, ikiyüzlülüğe dayanmayan ilişkilerdi. Düşsel bir yanları vardı. Böyle bir ilişki ancak küçük çocuklar için söz konusu edilebilirdi.”
    Öncə onu qeyd etmək istəyərdim ki, Selim İleri’nin obrazları bizə təqdim etməsi fərqlidir. Beləki, biz obraz haqqında məlumatı şərh üsulu ya təsvir şəklində almırıq. Hansısa hədisədə aydın olur obraz bizə. Ən əsası isə Selim İleri obrazları elə yaradıb ki, heç biri haqqında tam qənaətə gələ bilmirik. Bir obrazı hansısa fikrinə görə tənqid edərkən, digər cümlədə ona qatılır, onu dəstəkləyirik. Bu ən çox Cem'lə tanışlığımızda olur.
    Beləki, Cem insanları qarşılıq gözləmədən sevdiyinə inanır. Biz də öncə buna inanırıq. Həyatda sadəcə saf sevgi, dostluq axtarışında olduğunu düşünürük. Daha sonra içindəki öc hissi ilə tanış oluruq. O istəyir ki, “sevgi”lər qarşılıqsız olsun. Ancaq yenə unudur ki, sadəcə analar qarşılıqsız sevə bilər. Mənim fikrimcə, “Böyle bir ilişki ancak küçük çocuklar için söz konusu edilebilirdi.”- cümləsi də buna işarədir. Qarşılıqsız sevən Cem Emine'nin hərəkətlərini anlaya bilmir. Onun niyə bu qədər tez özünü sevginin ağuşuna buraxdığını anlamır...
    “Yaşam bir aşk değildi, birçok aşk değildi. İnsan kendisini aşkın etkilerinden kurtarabilmeliydi. Yoksa (aşkın) ardına takılıp koşuşturuyor, o gerçeklikten kopuk, çok uzak bir dünyanın insanı oluyordu.” – bu cümlədən də aydın olur ki, sevginin dəyişdirici gücündən uzaq idi, əslində... 27 yaşı var idi. Özünün də dediyi kimi, “Ordan oraya savrulmuş, ama gerçek anlamında kişiliğini belirleyememişti.” Həyatən müəyyən dövrlərində bəzi fikirləri müdafiə etmiş, zaman ötdükcə bu düşüncələr də dəyişmişdi. Hər dəfə xatırladıqca da, əvvəl etdiklərinə məna yükləyə bilmir.
    Murat – Müəyyən təcrübələrdən sonra sevgidən soyumuş biridir Murat.
    “Sevgisii bile hasta.. Hasta değilim ben, inanıyorum, söyledikleri yalan onun, onu sevmiyorum.'
    Muratın uzaqlaşmaq istədiyi, bu dərəcə qorxduğu Cem'in sevgisi idi. Hansıki Murat bunu “xəstəlik” adlandırırdı.
    Münasibət çox zəhmət tələb edən bir prosesdir. Hər iki tərəfin əmək xərcləməli olduğu bir proses. Murat Cem'in dəyişdiyini düşünürdü. Əslində, Cem'də heç bir dəyişiklik yox idi. Muradın öz düşüncə və hisslərində idi bu dəyişikliklər, ziddiyətlər..
    “Beni sevmemiş olabilirsin, dedi Cem, istersen arkadaşlık da etmeyiz.. Ne kazanacaksın bununla?”
    Haqlı idi Cem.. Çünki ətrafdakılarda axtardığı problem əsas özündə idi,, və sevgisizliklə, həqiqətən, heç nə qazana bilməyəcəkdi.
    “Palmiyelerin etli yaprakları toz içinde, yağmur yağmayacak, yağmursuzluktan giderek toza gömülecek bütün palmiyeler. Her şey kirlenecek. İnsanların ilişkileri gibi tıpkı.” Hər kəs özünü cəmiyyətin qəliblərinə uygunlaşdırmağa çalışdıqca, yaradıcı yox yıxıcı olduqca, ünsiyyətdən, sevgidən qaçdıqca, empatiya anlayışından uzaqlaşdıqca kirlənəcəkdi insan münasibətləri.
  • 724 syf.
    Tutunamayanlar, Oğuz Atay’ın 1970 yılındaTRT roman ödülünü kazanmış olan ilk romandır.

    Tutunamayanlar, ötekileşen değerlerin ve ötekinin dünyasından kurtulmak için hayatın kendisi kadar karmaşık, çoğu zaman hayatın kendisi kadar anlaşılmaz, kişilik analizleri ve ayrıntılarla dolu bir kitap.
    Ben buraya ait değilim uyanışıyla özbenliğine çekilme yolunda dış dünya ile olan bağını türlü çatılmalarla koparanların “ben”ine sarılanların romanıdır.

    Ne bu kitap alelacele okunacak bir kitap ne de oğuz atay çabucak anlaşılabilecek bir insan.
    Hele sosyal medyada ilk 35 sayfasını okuyup "cesareti kafamızda mı yaşayacağız olric.." yazılarıyla çarçur edilecek bir yazar hiç değil.
    Aceleye gerek yok. her gün kendini tüketerek yeni romanlar yazamayacak kadar ölü çünkü oğuz atay. ama sanki okur için, okurun kim olduğuna göre her defasında yeniden yazılıyor roman. bilgisayar programı gibi. kendinize bunun yazılımını kurmadan sizde çalışmayabilir bu roman. doğal. ya da her fonksiyonunu algılayamazsınız. bitiremedin mi, kaybolmuşsundur. es ver biraz daha büyü, sonra yine oku. ne var? yok okumuş, okumamış diye birbirini yıpratmasın kimse. öyle her okudum diyen de okumuş filan değil tutunamayanlar'ı. bu da gerçek.

    Kitabimiz Turgut'un Selim Işık 'in ölüm haberini almasıyla başlıyor.Kitaplara meraklı insanlar bu gibi karakterleri ömrü boyunca unutmaz buna inanıyorum.Okurken bazen Turgut oldum, çoğu zaman Selim. Turgut'tan çok Selim'i sevdim nedense. Kimse anlamadı onu yaşarken. 

    "Bat dünya bat."

    Ah bi de Olric var.

    İlk başlarda 3 iyi arkadaş olarak düşünüyordum ama Olric Turgut'un iç sesiymis meğer.
    Herkes'in bir Olric'i vardır Turgut gibi. Fakat herkes konuşmaz içindeki o Olric'le. Çünkü iç hesaplaşmalar her yiğidin harcı değildir. Olric'le konuşmak demek artısıyla eksisiyle insanın kendisini anlamaya çalışması demektir. Kaç kişi kendini anlamak için uğraşıyor ki


    İçinizdeki Olrice selam olsun...


    İyi okumalar :D
  • Hayatını istediğin gibi hayal et, istediğini düşün.
    Her gün devam etmek için hayal gücünüzü getirin.
    Ve ilişkinizin yapısı tamamen hoş olsaydı nasıl bir şey olacağını hayal edin.
    Yüreğini emanet edebileceğin insanı bulduysan korkma.
    Ve sonra istediğiniz noktayı istediğiniz cümleyle seni seviyorumla tamamlayın.
    Gerçek var, sadece yalanlar icat edilmek zorunda.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Hayatın büyülü olması için sihre ihtiyacı yok.
    Bizi insan yapan şey, aklımız değil.
    Kalbimiz, düşünme yeteneğimiz değil.
    Sevmek kabiliyetimizdir.
    Ben kimsenin tamamlayıcısı değilim.
    Yanımda olanlarla mutluyum.
    Sevgiyle söylenen kelimelerin konuşulması kolaydır.
    Ancak yankıları gerçekten sonsuzdur.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Ve beni unutturanları unuttum.
    Dualarla tüm dünyayı gezdim.
    Arşın ebcedinin kucağında taşıdığı bir kelebektim henüz ben.
    Ölmüş dediler denizin dibindeki inciye.
    Şems vakti uzanıp tutsam diyorum.
    Gönlündeki incecik ellerinden, ellerim boşlukta kalmasın diye duada.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Benim memleketimin en büyük şairi sevgi.
    Peki ya sizin?..
    Allah b/akacak ve g/örecek g/öz ve gönül versin.
    Bulanlar buluşur teheccüt vakti.
    Hikmet d/olan kalpler, muradı ilahiyede.
    Bir kalabalık zahir, tir tir titretti beni bacası tütmeyen evler.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Saygı bekle, ilgi değil ki sevgin uzun sürsün.
    Bir yerlerde, bir şekilde varlığınızı varlıklarının bir parçası olarak duada görenler var.
    Bir yerlerde mantıklı sebepler olmadan sizi sevenler var.
    Bir yerlerde sizi kalbinin derinliklerine sokan insanlar var.
    Ve engin bir kalple sevmek için güvenli bir yer.
    Sorunların hayatımıza girdiği anlar vardır.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Çünkü sevgiyle fark edemezsiniz.
    Ve onlardan kaçınmak için hiçbir şey yapamayız.
    Çünkü kendinizle iyi arkadaş olamamışsınızdır.
    Ama bir sebep için oradalar.
    Çünkü çıkış yapmanız için yoldan.
    Sadece onları aştığımızda neden orada olduklarını anlayacağız.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Düşünenler için hayatında yeni bir başlangıç için asla geç değildir.
    Dokusunu, renklerini çok beğendiğim bir b/aşka vakit O.
    Sessizlik ve gülüş iki güçlü araç.
    Gülümseme birçok sorunu çözmenin yoludur.
    Sessizlik birçok sorunu önlemenin yoludur.
    Bir cümle ekle dualarla duygularına kütüphanede olmayan sözden.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Sevginin ruhuyla hazırlanmış bir kitap insan.
    Dünyadaki en iyi hislerden biri, sevdiğin birine sarılman.
    Ve geri döndüğünde, seni daha güçlü kucakladığındaki andaki heyecan.
    Bana hiçbir şey gibi b/akmadığın zaman beni öldürüyor.
    Ve sana her şey gibi duada b/akıyorum.
    Bana baktığında ve bilmediğin zaman sana b/akıyorum.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Masaldaki mülteci çocuğun nefesi İsa’dan mı, ölüyken diri olmamı sağlayan huu.
    Ondan konuştuklarını duydum mertebesinde o beni zincire vurdu.
    Ama hep lazım yaşamak için o nefs lazım.
    Oradaki epeydir ölmüş benle konuştuğumda aşıkın sahibinin adına aşık olduğumda.
    Binlerce sokak lambasının alaylı ışığı gizlenen bir düşünce.
    Ya da kimi zaman gizlice onsekizbin alemin yolculuğu sükunetin.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Uykunun en güzel yerindesin seni duyuyorum.
    Ve sen bilmiyorsun seni gizlice öpüyorum.
    Ve sen bilmiyorsun seni aydınlatan ışıktım.
    Ve sen beni kapattın bedenine sessizce.
    Yürüdüm geceyi seni uyandırmadan besmelenin sırrıyla.
    Ve beni zorlar bilemezsin gitmek için bildiklerim.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Bir kartpostal geldi kar taneleriyle.
    Mavinin mavisi bir denizle çevrili gönül.
    Köpekbalıklarınca yabanıl halimi anlatmaya çalıştı ki şems vakti.
    Şaşırıp kalmıştı herkes bir Sema’ya zikre çağrılınca.
    Cümle huu’lar çıktı aklından herkesin.
    Ve çok zaman geçti, ömre yük olanlardan geçeli.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Daha ölmediyse henüz, ölümü yakındı abdestin.
    Burada olabilirsin ama ben seninle henüz tanışmadım.
    Yaşayacak çok şey var.
    Bu sadece iki insan arasındaki bir buluşma değildi teheccüt vakti.
    Aynı zamanda birbirlerini kalubeladan sevdirilen iki ruh arasındaki kabul olmuş duaydı.
    Uyuda hüda girsin rüyana an’da.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    İsmimi bir dua gibi fısıldadığın zaman seni duyuyorum.
    Aşkınla benim elimi tut, nefesimi al.
    Bütün hayatımı al, sen benim muhabbet kapımsın.
    Bazı insanlar Zikrullahın anahtarlarıdır.
    Bunlar görülünce, Allah zikredilir,hatırlanır,anılır.
    Her büyük ve derin zorluk kendi içinde kendi çözümünü taşır.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Onu bulmak için düşüncemizi değiştirmemizi zorluyor.
    Bir gün uyanacak ve güzel bir gün göreceksiniz.
    Güneş olacak ve her şey yeni olacak, değişmiş, açık olacak. İnanmıyor musun?..
    Eminim yakında Hızır İlyas’ın kokusu.
    Yarın bile ayrılık ateşi, duyarım hala g/özlerinde.
    Zaman değişir ama bizi dualarla heyecanlandıran teheccüt vakti asla değişmez.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.

    Biriyle tanıştığınız ve hayatınızın geri kalanında onları gülümsetmek istediğiniz feyz.
    İnsan bünyesi tüketir, bir zaman geldiğine inanıyorum.
    Susmak içeride kanayan bir yaraydı özlemin.
    Konuşmaya başlamak hiç bir şeyi kolaylaştırmadı.
    Deli gibi bağırmak isteyen bir sükuta dönüşmek için hoşgeldin yüreğimin sahibi.
    Buna ilmi irfan deyip susan’lara eyvallah.
    Surette ne'm var benim sirettedir madenim.
    (Y.ed - Aşkın Renkleri Albümü)

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




    https://www.antoloji.com/...iz-olur-belki-siiri/
  • 88 syf.
    ·Puan vermedi
    kahpe olan Baron mu Edgar mı anlamadım kafayı yedim oyumu ikisine de kullanıyorum... Kişilerimiz bir adam, bir çocuk ve annesi. Bu adam anneyi gözüne kestirdi çocuklu falan dinlemiyor. Kadının çocuğunu kullanarak kadına yaklaşmaya çalışıyor ki başarılı. Tebrikler Baron iyi halt ettin... Çocuk tabi nası mutlu adamın asıl amacı bilmiyor. Yetişkin biri onunla arkadaş olacak sanıyor. Kii sonra olaylar olaylar çocuk(Edgar) ayıkıyor artık diyor ki bu adam annemi götürüyor kalk Edgar uyaaan. Sonrasını da söyleyemem artıkk
    Ama klasik Stefan Zweig kitabı sonu gibi bitmedi bu. Çok şaşırtıcı değildi. Bu kitapta sonu değil olaylar değişikti :d
  • Schopenhauer biraz arkadaş canlısı tavır ve biraz sıcaklıkla insanları, tıpkı şekillendirdiğimiz balmumunu ısıtmamız gerektiği gibi yönlendirebileceğimizi söyler.
  • Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan her bir şeyi lehte zanneder. Meselâ güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat senin elin ona yetişemez ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek şemsin sana karşı iki ciheti vardır: Biri kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle "O bana tesir edemez" ve onun sana karib olduğu cihetle "Ona tesir edebilirim" desen, cehlini ilân etmiş olursun.

    Kezalik Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hâlıkındır, bu'd nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enaniyet ile Hâlıka bakıp, "Bana tesir edemez" diye bir ahmaklıkta bulunursa dalalete düşer. Ve keza nefis mükâfatı gördüğü zaman "Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım" der. Mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder.

    Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef'ali sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şahid tutmamıştır. İmam-ı Rabbanî'nin (R.A.) dediği gibi: "Melikin atiyyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir."