• HİKAYEMİN 3.BÖLÜMÜ

    KIRAATHANE (MAHALLE KAHVESİ)



    3.BÖLÜM
    KIRAATHANE (MAHALLE KAHVEHANESİ)


    BABAM, yavaş yavaş ayak üstü yolda denk geldiği arkadaşları ve komşularla selamlaşıp ayak üstü konuşurken bende arkadaşlarıma BABAM I işaret edip BABAM geliyor diye yüksek sesle bağırıyordum .
    Koştum gittim yanına saçlarımı okşadı elimden tuttu komşuyla konuşuyor bende babamın elinden tutmuş kıpır kıpır hoplayıp duruyorum

    Komşuyla vedalaştı kahveye davet etti gel çay ısmarlayayım diye .

    -SELAMUN ALEYKÜM diyerek kahveye girdik
    Tanıyanlar hoşgeldin abi , gardaş tanımayanlar VE ALEYKÜM SELAM diye karşıladılar. Kahveci hemen Gardaş hoşgeldin diye toklaştı uygun yol kenarında bi masaya oturduk millet okey oynuyor pişti batak .

    KAHVECİ

    Demli bir çay vereyim diye ikram menüsünü attı ortaya

    Habu uşağada torpilli oralet dedi gitti elinde tepsi kulakda kalem

    Erkekliğe sanki adım adım yürüyor gibiyim
    Baba oğul kahvehanede
    Çay - oralet içiyoruz

    Tabi babam nerden bilsin ben yıllarca bu kahvenin merdivenlerinde oturmuş bu sahnenin hayalini kurmuşum
    Sanki oralet bitecek gibi gıdım gıdım içiyorum

    Abim ortalıklarda yok yine ya oröana gitmiş balık tutuyor ya da kuş lastiği ( sapan ) ile kuş avlıyorlar

    Gelsene lan işde baba ve oğullar olarak içelim oralet lerimizi BABAM da kıtlama şekerinden bir ısırık alsa demli çayını yudumlasa keyfini sürse adam bilse iki tane aslan evladı var demi
    Ama yok güvercindi yok balıktı yok kuş avlamakdı onların peşinde .



    Öyle bir hafta felan oldu babam geleli arada şehir merkezine gidip geliyor
    O gün geldiğinde elinde biletler vardı bir yerlere gidilecek belli memleket e gidileceğini öğrendim

    Hazırlıklar yapıldı bavullar felan hazırlandı memleket e gidiyoruz
    Bindik otobüse seyehat başladı uyudum uyandım derken Erzincan a ulaşmışız .

    Erzincan dan aktarma yapılacak 2-3 saat beklememiz gerek BABAM Bize gelin yemek yiyelim diyerek topladığı gibi. Odun ateşinde et döner yapan bir lokantaya götürdü ne güzel kokular geliyor burnumuza açıktık da haliyle afiyetle yemekler yendi hesaplar ödendi otogar a grri gittik
    Aktarma ötobüsüne bindik köye gidiyoruz
    Annem le babam yan yana ben babamın kucagında gidiyoruz öyle babam cam dan birşeyler gösteriyor bak oğlum şurası söyle burası böyle diye güzergah üzerinde. Bölgeyi tanıtıyor .

    Muavin den bir ses Yol ayırımında inecek olan hazırlansın geldik diye .



    3.BÖLÜM’ÜN SONUNA GELDİK SEVGİLİ OKURCAN ARKADAŞLAR GELEN MESAJLAR ÜZERİNE BÖLÜMLERİ ÇOK UZUN TUTMAMAYA ÇALIŞACAĞIM DİLİM DÖNDÜĞÜNCE , PAYLAŞMAYI ,BEĞENMEYİ , OLUMLU OLUMSUZ YORUM YAPMAYI LÜTFEN UNUTMAYIN . KENDİNİZE VE ÇEVRENİZDEKİLERE GÜZEL BAKINIZ .
  • ~~~1990~~~’LI YILLARDAN BU GÜN’E YAŞANMIŞ DOLU DOLU DUYGULAR .


    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • Ebu Umame diyor ki:
    Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber'den dönüyordu, yanında da iki köle vardı. Birini Ali Bin Ebi Talib'e verdi ve ona şöyle dedi:

    "Onu dövme, ben namaz kılanların dövülmesini yasakladım. Bunu da namaz kılarken gördüm."

    Arkadaşlar, zihinlerimizi bir miktar durduralım. Ölçüye dikkat ediniz. Hazreti Ali'ye bir köleyi hediye ediyor ama köle onun elinde Müslüman olmuş ve Efendimiz aleyhisselam onu namaz kılarken görmüş. Kıyamete kadar geçerli talimatını vermiş: "Namaz kılan dövülmez." Velev ki evi yaksın. Allah'a secde için
    toprağa inmiş bir kafaya tokat yok arkadaşlar. Eğer çocuk bir kere seninle bayram namazına geldiyse namaz kılıyor demektir. Arkadaşlar ne yaparsınız, ne edersiniz, bu hadisi nasıl yorumlarsınız bilemem. Efendimiz'in talimatı çok açık: "Namaz kılanı dövmeyi yasakladım" buyuruyor. Bir alın secdeye kapanıyorsa, Allahuekber diyorsa Ettahıyyatü’ye oturuyorsa bir vücut, ona tokat yok.

    Ne yapacağız, nasıl söz geçireceğiz? Başka çare bulacağız.

    |Nureddin Yıldız|
  • MİLLI İSTİKLAL MARŞI NASIL YAZILDI? NASIL KABUL EDİLDİ?
    Milli İstiklalimizin güzel ve uyar bir marşını yazmak üzere Maarif
    vekaleti şairlerimize müracaat etmişti, bir müsabaka açmıştı. Birinciliği
    kazanan şaire (500) lira mükâfat verecekti. Aradan kısa bir zaman geçtikten
    sonra Vekalete bir çok marşlar gelmeye başladı.
    Bu marşın — İstiklal mücadelesinin içinde, Büyük Millet Meclisinin
    sakf-ı hamiyyeti altında bulunan— Mehmet Akif tarafından yazılmasını
    kendisine söylediğimiz zaman o :
    — Ben ne müsabakaya girerim, ne de ≪caize≫ alırım!., cevabını vermişti.
    Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözünü soyluyor ve ;
    — Bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım, ayıp değil mi? diyordu.
    Bir gün Maarif vekili bay Hamdullah Suphi Mecliste beni gördü, dedi ki :
    — Şimdiye kadar (500) den fazla marş geldi. Ben hiç birini beğenmedim.
    Üstadı ikna edemez misin?

    Cevap verdim:
    — AkifBeymüsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor, eğer
    buna bir çare ve bir şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım.
    Düşündü, ≪dur, dedi, ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna
    tabi’ olacağımızı bildireyim. Fakat, tezkireyi kendisine siz veriniz...≫
    Ben de muvafık gördüm. Yarım saat sonra şu tezkireyi getirip bana
    verdi:
    ≪Pek aziz ve muhterem efendim,
    İstiklal marşı için acılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki
    sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zati üstadanelerinin matlup
    şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır.
    Asil endişenizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir
    telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu
    vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.≫
    5 Şubat 1337 Umun Maarif Vekili
    Hamdullah Suphi

    Mecliste Akif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kâğıda parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım, güya
    bir şey yazmaya hazırlanmıştım. Üstat ile konuşuyoruz ;
    — Neye düşünüyorsun, Basri?
    — Mani’ olma, işim var!
    — Peki. Bir şey mi yazacaksın?
    — Evet.
    — Ben mani’ olacaksam kalkayım.
    — Hayır, hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıcrar!
    — Anlamadım.
    — Şiir yazacağım da..
    — Ne şiiri?
    — No şiiri olacak. İstiklal şiiri! Artık onu yazmak bize duştu!
    — Gelen şiirler ne olmuş?
    — Beğenilimemiş.
    — (Kemali teessurle:) Ya!
    — Üstat, bu marşı biz yazacağız!
    — Yazalım, amma, şeraiti berbad!
    — Hayır, şerait filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.
    — Olmaz, kaldırılamaz, i’lanedildi.
    — Canım, Vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen
    Mecliste kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?
    — Peki, bir de ikramiyye vardı?
    — Tabii alacaksınız!
    — Vallahi almam!
    — Yahu, latife ediyorum, onu da bir hayır muessesesine veririz. Siz
    bunları duşunmeyin!
    — Vekalet kabul edecek mi ya?
    — Ben Hamdullah Suphi beyle goruştum. Mutaabık kaldık. Hatta
    sizin namınıza söz bile verdim!
    — Söz mu verdiniz, söz mu verdiniz?
    — Evet!
    — Peki ne yapacağız?
    — Yazacağız!
    Tekrar tekrar (söz verdin mi?) diye sorduktan ve benden ayni kat’i
    cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim
    daldığım yapma hayale şimdi gerçekten o dalmıştı...
    Meclis müzakere ile meşgul, Akif marş yazmakla. Ben müddeti kendisine
    kısaca göstermiştim. Birkaç gün sonra marşı vermiş olacağız! Müzakere
    bitti, Akif te engin hayalinden uyandı. Böyle gürültü içinde dalışa geçenlere AkifBey≪değirmenci uykusu≫ derdi. Çünkü değirmenci; uykusundan ancak gürültü kesilince uyanır!
    Aradan iki gün geçti, sabahleyin erken üstat bizim evde, marşı yazmış,
    bitirmiş. Fakat, vaktin darlığından müşteki...
    ≪Yarına kadar sizde kalsın, göstermeyin, belki tadilat yaparsmız≫
    dedim.
    Artık (Milli İstiklal marşı) yazılmıştı! Şimdi bunu — üstadı rencide
    etmeden— Meclisten nasıl geçirebiliriz?
    Ben ve — Marşı çok beğenen— Hamdullah SuphiBey, hayli günler
    bu gizli endişe ile yaşadık.
    Marş yazıldıktan sonra tezkireyi de göstermiştim.
    20 Mart 1337 günü... Marş Büyük Millet Meclisinde. Mehmet Akif de sırasında. Marşı daha evvel gören ve Sebîlürreşâd’ta okuyan bir çok arkadaşlar onu zaten beğenmişlerdi. O günün ilk tarihi müzakeresini aynen yazıyorum :
    ≪Reis paşa — Efendim, iki takrir vardır. Arkadaşlardan Basri beyin,
    Hamdullah SuphiBeyefendinin İstiklal marşının kürsüden okunmasına
    dair teklifleri var.
    Muhiddin BahaBey— Hangi İstiklal marşı, BasriBeysöylerler mi?
    Besim AtalayBey— Daha kabul edilmedi efendim. Bir encümen teşekkül
    edecekti.
    BasriBey— Maarif vekâletince yedi tanesi intihap edilmiş. Bunlardan
    herhangi biri okunsun.
    Reis paşa — Maarif vekaletince intihap edilmiş olanlardan birisinin
    kıraati tensip ediliyor.
    Muhiddin BahaBey— Hamdullah Suphi bey, BasriBeyhangisini
    isterlerse okusunlar.
    Reis paşa — Efendim, Basri beyin bu teklifini kabul buyuranlar lütfen
    ellerini kaldırsın, (kabul olunmuştur efendim)
    Reis paşa — Hamdullah SuphiBeyefendi buyurun, (şimdi gelir sesleri)
    Maatteessüf bu dakika için tehir ediyoruz.
    Reis paşa — İstiklal marşlarından bir tanesinin kürsüden okunmasına
    Heyeti celile karar vermişti.
    Hamdullah SuphiBey— Arkadaşlar, hatırlarsınız, Maarif vekaleti
    son mücadelemizin ruhunu terennüm edecek bir marş için şairlerimize
    müracaat etmiştir. Bir çok şiirler geldi. Arada yedi tanesi en fazla evsafı
    haiz olarak görülmüş ve ayrılmıştır.
    Salih efendi — İsimleri nedir?
    Hamdullah SuphiBey— Ayrıca arz edilecektir. Yalnız Vekalet yapmış
    olduğu tetkik atta fevkalade kuvvetli bir şiir aramak lüzumunu hissettiği
    için ben şahsan Mehmet Akif beyefendiye müracaat ettim ve kendilerinin
    de bir şiir yazmalarını rica ettim. Kendileri çok asil bir endişe
    ile tereddüt gösterdiler. Bilirsiniz ki bu şiirler için bir ikramiye vaat edilmiştir.
    Halbuki bunu kendi isimlerine takrip etmek arzusunda bulunmadıklarını
    ve bundan çekindiklerini izhar ettiler. Ben şahsan müracaat
    ettim. Lazım gelen tedbiri alırız ve icap eden i’lam yaparım dedim. Bu
    şart ile büyük dini şairimiz bize fevkalade nefis bir şiir gönderdiler. Diğer
    altı şiirle beraber nazarı tetkikinize arz edeceğiz. İntihap size aittir.
    Arkadaşlar, reyimi ihsas ediyorum. Beğenmek, takdir etmek hususunda
    haiz-i hürriyetim. İntihabımı yapmışım. Fakat, sizin intihabınız
    benim 'intihabımı nakzedebilir. Arkadaşlar bu, size aittir efendim.≫
    (Bundan sonra Hamdullah SuphiBeyçok güzel bir inşat ile kürsüde
    İstiklal marşını okudu, Meclis alkış tufanları arasında çalkandı.)
    Bu müzakere bir başlangıçtı. Marşın asıl intihabı ve kabulü merasimi
    (12 Mart 1337) tarihinin ikinci celsesinde ikmal edildi. Riyaset mevkiinde
    doktor AdnanBeyvardı. O celsenin buna ait müzakeresini aynen
    yazıyorum:
    ≪Hamdullah SuphiBey(Maarif vekili) — Arkadaşlar, İstiklal marşları
    hakkında Vekalet tarafından vaki’ olan davet üzerine ne kadar marş
    elimize gelmiş ise bunları bir encümen marifetiyle tetkik ettik, neticeyi
    Heyeti celilenize arz ettik. Bunları görmek arzu buyurdunuz, matbu, olarak
    tevzi’ edildi efendim. Bir nokta üzerine nazarı dikkatinizi celp etmek
    isterim. Bu İstiklal marşları tarafı alinizden tetkik edildikten sonra intihabınız
    hangi şiir üzerinde temerküz ederse ikinci bir muamele daha
    yapılacaktır: Bestekarlara yollayacağız, bestekarlar dahi bize muhtelif
    besteler yollayacaklardır. Onlar arasında bir intihap daha yapılacaktır.
    Anadolu mücadelesi uzun müddetten beri devam ediyor. Bunu ifade etmek,
    bunun ruhunu söyletmek üzere yazılmış olan bu şiirler ne kadar evvel
    bir karara iktiran ederse şüphesiz daha fazla müstefit oluruz. Heyeti
    celilenizden istirham ediyorum. Şiirler mütalaa edilmiştir. Bunu bir
    Heyete, bir encümene mi verirsiniz, Heyeti umumiyece bir karara mı
    rabtedersiniz, ne arzu buyurursanız yapınız.

    Reis — Maarif vekaleti bu İstiklal marşının bugün ruznameye alınarak
    müzakeresini arzu ediyor. Bugün müzakeresini kabul edenler lütfen
    el kaldırsın (kabul edildi).

    Muhiddin BahaBey(Bursa) — Muhterem efendiler, söyleyeceğim
    sözler in yanlış anlaşılmamasını, bir maksadı mahsusa hamledilmemesini
    te’minen iptida bir hakikatten bahsedeceğim. Bu milli marş müsabakası
    i’lan edildiği zaman müsabakaya ben de iştirak etmek istedim. Fakat bu
    mesele öyle bir cereyan almıştır ki bendeniz bu müsabaka işinden sarfı
    nazar ediyorum. ≪M≫ imzalı şiir bendenizindir. Bunu idhal buyurmayınız.
    Yine ≪Kemaleddin Kamu≫ namında biri vardır ki aynı sebepten dolayı
    gazetemizde kendi şiirini geriye almıştır. Bunun üzerine mütalaanızı beyan
    buyurursunuz. Bir encümeni edebi mi teşkil edersiniz, ne yapılacaktır,
    ona göre.
    Reis — Burada bir mesele var. İstiklal marşlarını doğrudan doğruya
    Heyeti umumiyete müzakere ederek bir karar mı vereceksiniz, yoksa
    bir encümene mi havale edeceksiniz?
    Besim AtalayBey(Kütahya) — Efendim, şiirler iki türlüdür: Ya
    hislerin maksidir, yahut derin veyahut ağlatıcı bir ruhun, ağlatıcı bir
    galeyanın aksidir. Şiir bu iki şekil üzerine doğarsa makbul ve muteberdir.
    Dünyada o şiirlerdir ki halk arasında yaşar. Ya yüksek ve bedii bir
    histen doğar, yahut bir helecandan doğar. Böyle olmayıp da ısmarlama
    tarikiyle yazılırsa bu şiirler yaşamaz. Bizim Cezair marşımız vardır. Bu,
    halk arasında yaşıyor. Bu, müsabaka ile yazılmamıştır. Bu, ağlayan bir
    ruhun eline silahını alarak düşmana koşan, vatanına koşan bir ruhun hissiyatına
    terennüm eder. Marsiyez’in nasıl söylendiğini bilirsiniz. İnkılabı
    kebir esnasında silahını almış koşan bir gencin söylediği şiir birdenbire
    taammüm etmiştir. Evvela bu gibi şiirlerin memleketin maruz kaldığı
    felaketlere ağlayarak, titreyerek evvela güftesi değil, bestesi söylenir.
    Ismarlama şiirlere verilecek memleketin parası yoktur.

    Hamdullah Suphi Bey(Antalya) — Arkadaşlar, bir hata üzerine, bir
    galatı ru’yet üzerine dikkati alinizi celp etmek isterim. Bilhassa para
    meselesi ile bu şiirler arasında bir münasebet bulmak gayet yanlış bir
    nokta-i nazardır. Memleketin Kuvayı maddiye ve maneviyesi vardır.
    İstihlası vatan mücadelesini yapan milletin vekilleri, onun vekillerinin
    vekilleri halkın heyecanını ifade etmek üzere memleketin şairlerine müracaat
    etmiştir. Bu şairler ilk defa şiirlerini yazmamıştır. Arkadaşlar,
    bize şiirlerini yollayan şairler, seneler arasında bütün memleketin kederlerini,
    ıstıraplarını, bütün mefahirini söyleyen şiirler yazmışlardır.
    Demek para mukabilinde şiir mevzuu bahis değildir. Biz halkın ruhunu,
    heyecanım ifade eden şiirler yazmak için şairlerimize müracaat ettik.
    Hiç biri para hakkında bir şey söylememiştir. Gecen defa işaret ettiğim
    üzere nazarı dikkatinizi celbediyorum: Mehmet Akif bey
    ki bu şairler arasında para meselesinden kaçınan arkadaşlarımızdan
    birisidir. Zaten senelerden beri en yüksek ve en İlahi bir belagatle
    yazmıştır. Yeniden yazmaktan çekinmesi bazılarının hatırına para
    gelir diye korkmasındandır ve ona binaen yazmamıştır. Ben gelen
    şiirleri okuduktan sonra bu işte vazifedar ettiğiniz bir arkadaşınız sıfatıyla
    arzu ettim ki bir kuvvetli şiir daha bulunsun ve kendilerine müracaat
    ettim. Bunun üzerine kendileri de bir şiir yazdılar, gönderdiler. Besim Atalay beyin halk şiirlerinin — bilhassa büyük vakayı millîye taalluk eden şiirlerin— bir siparişi mahsus üzerine doğmadığı sözü gayet varittir. Yalınız bizim şimdiye kadar mevcut olan şiirlerimiz bugünkü
    mücadelemizi ifade etmiyorsa, şairlerimizin kendi duygularını ifade etmeleri
    katiyen doğru değildir. Kendileri şu noktada haklıdırlar: Bütün
    şiirler ve milli şiirler cihanın en maruf olan şiirleri halk hareketleri arasından
    doğmuş olan şiirlerdir. Fakat itiraf ederim ki bu şiirler aramızda
    daha doğmamıştır. Doğmasını arzu etmek bizim için bir vazifedir. Şairlerimize
    müracaat ettik ve bize çok güzel şiirler yazdılar. Bu şiirler arasında
    intihap hakkı Heyeti aliyenize aittir. Şiirleri okuyunuz. Ben istirham
    ediyorum ki bir an evvel bu şiirlerin bestelenmesi için bir karar
    ittihaz ediniz ve bütün milletin lisanına geçmesi için istical buyurunuz.
    Bir karar veriniz, tebliğ ediniz. Ben de mesaimin ikinci kısmına geceyim.
    Doktor Suad Bey(Kastamonu) — Beyler, esasen meslekim şiirle, Edebiyatla
    iştigale müsait değildir. Bu itibarla arz edeceğim izahatı şiir ve
    Edebiyat tenkidatı gibi arz etmeyeceğim. Ancak Hamdullah Suphi bey
    efendi geçenlerde bu kürsüde, bu şiirleri inşat ettiği vakit, Mecliste büyük
    bir gürültü olmuştu. Ondan anlaşılıyordu ki bu İstiklal marşı olarak,
    bu şiirlerden birisinin intihap edilmesini teklif ederlerse çok güzel bir şey
    olacak. Bendeniz Akif beyin diğer eserlerini de okumuşum. Esasen bir marş
    bir milletin heyecanlarını, tahassüsatını terennüm etmek itibariyle kıymetli
    ise Akif beyin son yaptığı İstiklal marşından evvel inşat etmiş olduğu
    şiirler zaten bidayeti inşadından çok evvel bizim hissiyatımızı, tahassüsatımızı
    ifade etmiştir. Kendisinin memleketin tahassüsatına karşı
    ne kadar bir kudreti şiiriyyesi olduğunu ve garp ve şark alemi-hakkındaki tahassusatının en güzel numunelerini ≪Safahat≫ ismindeki eserleri
    gösterir. Bu itibar ile bu kahramanı edebi tebcil etmemek elden gelmez.
    Bendeniz kendi namıma Mehmet Akif beyin büyük bir unvan ile tertiplediği
    eseri tetkik etmek istemem. Tahsissen bu meselede bunların
    içinde yazmış olduğu marşların en güzel i İstiklal marşıdır ve bundan evvel
    de Mecliste büyük bir vecd uyandırmıştır. Onun için duru diraz mütalaa
    etmeksizin bunun tasvip edilmesini teklif ederim.

    Hacı Tevfik efendi (Kengiri / Çankırı) — Efendiler, bendeniz bu şiirin şu hakikat
    kürsülerine nasıl çıktığına tehayyur ediyorum. Bunu Meclisi Mearif
    kendisi intihap eder, kendisi tercih eder, kendisi yapar. Gerçi şiir bir
    meziyettir, gerçi şiir bir ziverdir. Lakin bir hayaldir. Bu kursu hakikate
    çıkması doğru değildir. Eğer tercih lazım geliyorsa Akif beyin şiiri
    gayet güzel yazılmıştır. Lakin biz aşiyanda değiliz. Millet Meclisinin
    kürsüsünde olduğumuzu unutmayalım, bunu Maarif Encümeni kendisi
    mütalaa etsin, kendisi takdir etsin, kendisi tercih etsin (doğru sesleri).

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Arkadaşlar, mesele gayet mühimdir.
    Eğer bu marş milletin ruhunu kavrayabilecek bir marş ise onda ufacık
    bir yakışıksızlık diyelim, sonra o marş için pek büyük düşüklük verir.
    Biraz serbest söyleyemiyorum, kusura bakmayınız. Burada edebi tenkidata
    girişecek değilim. Binaenaleyh yalınız fikrimi kısaca arz edeceğim.
    Katiyen Hamdullah Suphi beyin isticaline iştirak edemem (biz ederiz
    sesleri), edemem. Bir kere bu marş milletin ruhundan doğma bir marş
    değildir. Besim Atalay beyin hakkı vardır. Milletin ruhuna tercüman
    olacak bir marş olmalı (gürültüler).

    Reis — Kesmeyelim, böyle müzakere edemeyiz ki...
    Tunalı Hilmi Bey(devamla) — Bu, o kadar müzakereye layıktır ki
    siz takdir edemezsiniz,

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Reis bey, usulü müzakere hakkında
    söz isterim. Müsaade buyurur musunuz? Şiirler sahihlerinin malıdır. Beğenirsek
    rey veririz, beğenmezsek rey vermeyiz. Herkesin muhterem
    şahsiyatına tecavüz etmeyerek kabul edelim veyahut etmeyelim, rica
    ederim.

    Tunalı Hilmi Bey(Bolu) — Gerek şu şiire ve gerek şu manzumelere
    karşı bir şey söyledim mi ki böyle söylüyorsunuz? İsim zikretmedim, iyi
    dinleyiniz, kulaklarınızı acınız. Arkadaşlar, istirham ederim, bunu bir encümeni
    mahsus teşkil edelim, oraya havale edelim, bu manzumelerin birini
    intihap etsin. Asıl mesele buradadır. O encümeni mahsus intihap
    ettiği manzumenin sahibini çağırır, der ki ona, şu mısraı terk ederseniz
    veya şu mealde tebdil ederseniz ve şu kelimenin bununla tebdili elzemdir,
    o zaman o manzume daha parlak olur. Sahibi muvafakat eder ve
    manzume daha iyi olur, istirham ederim, bu noktaya dikkat buyurunuz.
    Arkadaşlar, manzumenin baştan başa iyi olmasını bütün samimiyetimle
    arzu ediyorum ve bu teklifte bulunuyorum (gürültüler). Müsaade buyurunuz,
    bana biri imzalı, biri imzasız iki mektup geldi. Bu mektupta deniliyor
    ki: diğer verilmiş olan manzumeleri de okuyunuz, onların içinde
    intihap edilmiş olanlardan daha muvafığı vardır (Handeler — ≪Memiş
    Cavuş≫ sesleri). Sahibi mektup garp ordusuna gitti, imzasıyla gösterebilirim.
    Arkadaşlar, tekrar ısrar ediyorum, bir encümeni mahsusi edebi
    teşkil edilmelidir ve intihap onun reyine bırakılmalıdır (hayır sesleri —
    gürültüler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Trabzon mebusu Celal beyin
    İstiklal marşı ile bir takriri var :
    Riyaseti Celileye Min gayri haddim karaladığım gayri matbu’ İstiklal marşının Meclisi
    ali huzurunda kıraat olunmasını teklif eylerim.
    Trabzon meb’usu Celal Reis — Müsaade buyurunuz, rica ederim. Zannediyorum ki bu Heyeti
    celilelerine dağıtılan manzumeler müddeti muayyene zarfında toplanıp da şimdi intihap edilenlerdir. Bunun müsabakaya idhali kabil midir? (hayır, hayır sesleri).
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Şekil aramıyoruz, iyi ise dinleyelim
    (muvafık sesler).
    Reis — Efendim, müsaade buyurunuz. Tekrar ediyorum: Muayyen
    bir zaman zarfında marş müsabakası ilan edildi. Onlardan Maarif Vekaleti
    intihap etmiş, göndermiş. Şimdi bu gönderdiği marşlardan birinin
    intihabını Heyeti umumiyete kendisi takip ediyor ve müzakere ediyoruz.
    Bu meyanda birisi bir marş gönderiyor. Bunu kabul ettikten sonra
    yarın vaki olacak müracaatları da reddedemeyeceğiz.

    Refik Bey(Konya) — Nasıl reddedeceksiniz? İlanihaye devam edecektir
    .
    İhsan Bey(Cebeli Bereket) — Marş lazımdır. Hangisi güzel olursa
    o lazımdır.
    Reis — Bu marşın okunmasını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edilmedi efendim).

    Hamdi Namık Bey(İzmit) — Efendiler, milli bir marş yapmak ihtiyacı
    hasıl olmuş, Maarif Vekili şairleri müsabakaya davet etmiş, birçok
    şiirler içerisinden birkaç parça intihap ve tabedilirmiş.
    • Bendeniz anlamıyorum, bu, bir Meclisi Milli işi midir, bir Encümeni Edebi işi midir? (millet
    işidir sesleri). Millet işidir şüphesiz efendiler. Fakat malumı aliniz
    şiir meselesi bir sanat meselesidir. Eğer bunu tercih etmek hakkını biz
    deruhte ediyorsak, aramızda şiirle tevagğul etmiş arkadaşlarımızdan bir
    Encümeni Edebi teşkil edelim, onlar tetkik etsinler. Gecen gün bu maksatla
    söylediğim bir söz sui telakkiye uğramıştır. Binaenaleyh eğer bunun
    tetkiki için içimizden bir encümen teşkil etmeyecek olursak o hak
    doğrudan doğruya Maarif Vekaletine aittir. Nokta-i nazarını izah etsin,
    ya kabul edersiniz, yahut kabul etmezsiniz. Bunun uzun uzadıya sürünmesine
    hacet yoktur (gürültüler).

    Hüseyin Bey(Mamure-i Piraziz) — Maarif Vekaletine ne kadar şiir
    verilmiş ise yeniden bir encümene verilsin ve orada tetkik edilsin.

    Hamdullah Suphi Bey(Maarif Vekili) — Arkadaşlar, Refik Şevket
    beyin sözünü tekrar ediyorum. Bu şiirler mevzuu bahis olduğu vakit lüzumsuz
    yere, hatta arzumuz hilafında şiirler yazmış olan arkadaşlarımız
    için böyle bir söz buradan çıkmamalıdır. Bahusus ki, arkadaşlar, ısmarlama
    sözü ve halkın tercümanı olmaz sözü yanlıştır. Çünkü halkın mümessilleri
    olan sizlerin huzurunda okunan şiirin Heyeti aliyeniz üzerindeki
    azami tesirine bendeniz de şahit oldum. Eğer halkın tesirini anlamak
    için kendi kalbimizden başka miyarımız varsa o başkadır. Eğer halkın
    tesirini kendimiz anlayacak olursak halkın kalbini de anlamış oluruz.
    Şimdi, arkadaşlar, bendeniz diyeceğim ki yeni bir Encümeni Edebiye
    havale edersek bir faide mutasavver olabilir, eğer encümen kararını
    verip bitirecek ise. Fakat zannediyorum Meclisinizin verdiği karar ve
    ısrar ettiği nokta kendisi bu işi halletmektir. O halde Encümenden çıkıp
    yine Heyetinize gelecektir, yine bu vaziyet hasıl olacaktır. O halde
    burada yedi tane şiir vardır. Riyaset bunları ayrı ayrı reye vazetsin.
    Hangisi tarafınızdan mazharı takdir olursa onu kabul edersiniz (doğru
    sesleri).
    Reis — Efendim, müzakerenin kifayetine dair takrirler var. Müzakerenin
    kifayetini reye koyacağım. Müzakereyi kafi görenler lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi). Kırşehir mebusu Yahya Galip beyin bir takriri
    var :
    Riyaseti Celileye
    Muhiddin beyin inşat ettikleri marşın kürsüde taraflarından okunmasını
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (kabul edilmedi).
    Reis — Efendim, Muş mebusu Abdülgani beyin bir takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı Maarif Vekaletince müsabakaya vaz edilmiş ve intihabı
    Vekaleti Mezbureye ait bulunmuş olduğundan ve Meclisi ali bir Meclisi
    Edebi olmadığından intihabın dahi Maarif Vekaletine ait olduğunu
    arz ve teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Muş mebusu
    Abdülgani
    Reis — Kabul edenler lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi efendim).
    Reis — Efendim, Saruhan mebusu Avni beyin takriri var :
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşı vatani bir parça olmakla beraber her halde şayanı teslimdir
    ki şiir, musiki, vatani olması lazım gelen bu marşın tetkik i her
    halde bir ihtisas ve ehli hibre meselesidir. Binaenaleyh bu marşın tefrik
    ve kabulü için erbabı ihtisastan mürekkep bir encümene tevdiini ve ba’dehu bestelenmesini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Saruhan meb’usu
    Avni
    Reis — Efendim, bu teklifi kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın
    (kabul edilmedi).
    Reis — Şimdi, efendim, müzakerenin kifayetine dair muhtelif takrirler
    var. Yahut her marşı Heyeti aliyyenizin reyine koyalım.
    Basri Bey(Karesi) — Reis bey, bizim bir takririmiz vardır. Suad beyin de bir takriri var.
    Reis — Meclisi ali reyini ne suretle izhar ederse, ondan sonra anlaşılacaktır.
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetini ve Mehmet Akif beyin İstiklal marşının kabulünü
    teklif ederim. 12 Mart 1337
    Kastamonu meb’usu
    Doktor Suad
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşının şubelerce teşkil edilecek bir encümeni mahsus tarafından
    tetkik ve tasdik olunmasını teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bolu mebusu
    Tunalı Hilmi
    Reis — Bu takriri kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (ret olundu).
    Riyaseti Celileye
    Şiirin besteye gelip gelmemesi meselesi vardır. Şuara ve bestekârlardan
    mürekkep bir encümen teşkilini teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ertuğrul meb’usu
    Necib
    Reis — Ayni mealde birçok takrirler vardır. Necip beyin takririni
    kabul edenler lütfen ellerini kaldırsın (reddedildi).
    Riyaseti Celileye
    Bütün Meclisin ve halkın takdiratını celbeden Mehmet Akif bey
    efendinin şiirinin tercihan kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Karesi meb’usu
    H. Basri
    Riyaseti Celileye
    Müzakerenin kifayetiyle Mehmet Akif beyin marşının kabul edilmesini
    teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Ankara mebusu
    Şemseddin
    Riyaseti Celileye
    İstiklal marşlarını matbu’ varakalarda hepimiz ayrı ayrı tetkik ettiğimiz
    için encümene havalesine lüzum yoktur. Mehmet Akif beye ait
    olanının Milli marş olarak kabulünü teklif ederim. 12 Mart 1337
    Bursa meb’usu
    Operator Emin
    Riyaseti Celileye
    Kaffei ervahı İslam üzerine kıraati heyecanlar tevhit edecek derecede
    icazkar olan büyük İslam şairi Mehmet Akif beyin marşının takdiren
    kabulünü teklif eylerim. 12 Mart 1337
    Bitlis meb’usu
    Yusuf Ziya
    Riyaseti Celileye
    Oteden beri İslam’ın ruhnevaz şairi Akif beyin - İstiklal marşı her
    vech ile müreccah ve Meclisi alinin ruhi manevisine evfak olmakla kabul
    edilmesini teklif ederim. 12 Mart 1337
    Isparta meb’usu
    İbrahim
    Riyaseti Celileye
    Mehmet Akif Bey tarafından inşat edilen marşın kendi tarafından
    kürsüde kıraat edilmesini teklif eylerim.
    Kırşehir meb’usu
    Yahya Galib

    Reis — Bu takrirlerin hepsi Mehmet Akif beyin şiirinin kabulünü
    mutezammmdır (reye sesleri) müsaade buyurunuz, rica ederim, müsaade
    buyurunuz efendiler.

    Tunalı HilimiBey(Bolu) — Reis bey, müsaade buyurursanız Mehmet
    Akif beyin marşının reye vaazından evvel bendeniz ufacık bir rica
    edeceğim. Tebdil edilmesi ihtimali vardır.
    Reis — müzakere bitmiştir efendim, rica ederim.
    Salih efendi (Erzurum) — Bendeniz bir şey arz edeceğim.
    Reis — müzakere bitmiştir. Maarif Vekaletinin teklifi vardır. Her
    marşı ayrı ayrı reye koyunuz diye teklif etmişlerdi. Her marşın ayrı
    ayrı reye vaazını kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın (kabul edilmedi).
    O halde bu takrirleri reye koyacağız. Basri beyin takririni reye koyuyorum
    (Basri beyin takriri tekrar okundu).
    Reis — Basri beyin takririni kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın
    (kabul edildi efendim). (Gürültüler ve ret sedaları).

    Refik Şevket Bey(Saruhan) — Mehmet Akif beyin şiirinin aleyhinde
    bulunanlar da ellerini kaldırsın ki ona göre muhaliflerin miktarı anlaşılsın
    (muvafıktır, anlaşılsın sedaları).
    Reis — Bu takriri kabul edenler, yani Mehmet Akif Beyefendi tarafından
    yazılan marşın, İstiklal marşı olmak üzere tanınmasını kabul
    edenler lütfen el kaldırsın (ekseriyeti azime ile kabul edildi).
    Müfit efendi (Kırşehir) — Reis bey, yalınız bir şey arz edeceğim.
    Hamdullah Suphi beyin, bu marşı, bu kürsüden bir daha okumasını rica
    ediyorum (gürültüler).
    Refik Bey(Konya) — Milletin ruhuna tercüman olan işbu İstiklal
    marşının ayakta okunmasını teklif ediyorum.
    Reis Bey— Müsaade buyurunuz efendim. Heyeti muhtereme bu
    marşı kabul ettiğinden tabii resmi bir İstiklal marşı olarak tanınmıştır.
    Binaenaleyh ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler (Hamdullah
    Suphi Bey İstiklal marşını kürsüde okudu. A’zaayi kiram kaaimen
    sürekli alkışlar arasında dinlediler)
    Zabıtname de bundan sonra İstiklal marşı yazılmıştır. ≪Mustafa Kemal≫ paşa
    marş okunurken sıralarının önünde onu ayakta dinliyor ve mütemadiyen alkışlıyordu. Müzakerenin
    hitamında ≪Tunalı Hilmi≫ beyle konuştum, itirazlarının sebebini sordum. Dedi
    ki: ≪Bu ezanlar —ki şehadetleri dinin temeli—; Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli≫
    beytindeki ≪inlemeli≫ kelimesinin ≪gürlemeli≫ şekline çevrilmesini isteyecektim≫. Güldük.
    Bu Müzakereler başlarken —yukarıda işaret ettiğimiz gibi— üstat sıkılarak salondan
    dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı! O, ikramiyeyi almadı,
    yoksul kadınlara ve çocuklara örme işleri öğretmek üzere acılan ≪Dürülmesai≫ ye
    tahsis ve ciro etti.


    Bugün İstiklal marşımızı beğenmeyenler, istemeyenler var. Fakat
    şunu düşünmelidirler ki o marş — Hamdullah Suphi Beyefendinin de
    dediği gibi— ≪Son mücadelemizin ruhunu terennüm≫ eden ≪bir marştır≫ ve o marşı alkışlarla ve ≪ekseriyeti azime ile≫ kabul eden de İstiklal
    savaşının tarihi ve milli kahramanı' Büyük Millet Meclisidir. O günlerin
    icap ve şartlarını unutanlar, o günün içinde yaşamayanlar için bu
    cin-i cebin ne kadar yersiz ve ne kadar çirkindir! İstiklal marşı o günlerde
    hâkim olan kutsal zihniyyetin tam ifadesi ve tarihidir. Tarihi gerçekler
    ve hadiseler nasıl değiştirilemezse İstiklal marşımız da değiştirilemez.
    Birinci Büyük Millet Meclisinin ilk açılış merasimini ve o meclisteki
    muhtelif kanaat zümrelerini bir nokta-i vahdette birleştiren ve onları
    yekpare bir kuvvet macunu haline getiren gerçek amilleri burada izah
    etmek istemiyorum.
  • 1216 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İşte çocukluğumun en büyük korkusu kırmızı burun!
    Yaşıtlarım bilir mc donaldsta doğum günü kutlamak ayrıcalıktı eskiden.
    Sevgili kuzenlerimin doğum günleri için senelerce katılmak zorunda kaldım ben de.
    Aslında gayet keyifli olurdu, hamburger yemek, kola içmek üstüne kesin milkshake, çeşitli oyunlar, hepimize kağıttan taçlar, balonlar, balonlar daha çok balonlar ve o lanet olası palyaço!

    Tüylerimi diken diken eden, gördüğüm yerde donakaldığım kırmızı burun.

    Kaç yaşıma gelirsem geleyim bu korkumu asla yenemedim, hala hepsinden nefret ederim.
    Nedeni çok açık;
    Çok açık ama siz göremiyor olabilirsiniz yada benimle aynı hisleri paylaşıyorsunuzdur zaten.

    Ben minicikken televizyonda görmüştüm ilk O’nu.
    O zaman ailelerde ne izler, neden korkar bilinci yok tabi.
    Bütün filmi asla o zamanlar hatırlamasam da aklımdan asla çıkmayan bir kaç sahne yetiyordu her zaman olduğu gibi hayal gücümü ateşe vermeye.

    Daha sonra yeniden izledik ablamlar, arkadaşlarım evde toplanıp vcd den.
    Hala bende mevcut olan üç cd li film.

    Lakin bazı gerçekler değişmez benim hayatımda.
    “Amann bundan mı korkmuşuz” diyemedik hiç birimiz. O kadar eski bir film olmasına rağmen.

    Lisedeyken kitabını okumaya karar verdim King sevgimden.
    Kitaptan ne kadar korkar insan(!)
    Satırlarda gezinirken göz ucuyla etrafa bakınmak mı dersin, içerdeki sesten korkup kitabı fırlatmak mı, cam açıkken ürperip yazın ortasında kalkıp camı kapamak mı...

    Ve sene oldu 2017!
    Aylarca bekledim çekimlerini, cast seçimlerini deli gibi takip ettim içimde tek bir sesle ‘lütfen eskisi kadar iyi olsun’.
    Ön satıştan biletler alındı, ilk gün film izlendi tabi.
    Çocukluk korkuma o filmde aşık oldum.
    Evet burası biraz saçma oldu tabi ama öyle oldu çünkü oyunculuk beni fazlasıyla etkiledi.
    Çocukların yeteneklerine de bayıldım.

    2019 da filmin ikinci kısmı vizyona girmeden kitabın sansürsüz tam metnini okudum ve ikinci kısma öyle gittim.
    Sarı yağmurluğumu giydim, elimde bir sürü kırmızı balonlar ve yanımda bunca şeye rağmen benden utanmayan King sever arkadaşlar.

    Bir çok kötü yorum okumama rağmen ben sevdim.
    Zaten sevdiğim için de gittim aslında.
    Bin küsür sayfalık bir romanı film yapmak kolay değil.
    Bazı etik değerlere bağlı kalındığı için değiştirilen yerlere sinirlendim o kadar.

    Ayrıca filmde King’in olduğu kısım bu kez beni fazlasıyla etkiledi, bir çok filminde yer alsa da bu filmde kendine atıfta bulunuyordu resmen.



    Bu kadar satır çocukluğumdan ve filmlerden bahsettim evet.
    Çünkü eğer sen sadık bir okuyucuysan böyle büyük bir King eserini kaçırmazsın, e konusu zaten kitabın arkasında yazıyor.

    Eğer sen King’in sadık okuyucusu değilsen bu kitap sana göre olmayabilir, bunca sayfanın altına girmeden bir kez daha düşün derim...

    Korkuların okuyucu, dile getirmeye bile korktuğun, en derinlerinde yatan yada hep suyun üstünde duran korkularınla yüzleşmeye hazır mısın gerçekten?
    Derry’nin çürümüş lağım kokusuyla ciğerlerini doldurmaya...
    Kekeme bir çocuğu lider sayabilecek misin kendine...
    Eşcinsellerin hakkını arayabilecek misin tüm kalbinle...
    Zorbaları taşlar mısın bizimle dayak yiyeceğini bile bile...

    Pennywise ile göz göze geldiğinde dayanacak mı buna kalbin?
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • 207 syf.
    İki durumdan bahsedeceğim ve epey uzun olacak. Yoğun olmadığınız bir vakitte okumanız sizin faydanıza olur kanaatindeyim. Yine de okursanız elbet sevinirim.

    ***

    Öyle ya, kişi başladığı noktaya dönemedikten sonra niçin yola çıksın ki?

    Daire'ye Dair, Dücane Cündioğlu

    ***

    Sene 2009. Tvnet ekranlarında Gündem Özel adlı programda konu Aşk Pazarı. Dönemin popüler romanlarını konu edinecek olan programda sayın konuk uzunca bir girizgah yapıyor. İnsan eylemlerinin haz, fayda, iyi olmak üzere üç amacı olduğunu belirtiyor öncelikle. Sonrasında örneklerle bunların tanımını yapıyor. Söz gelimi; eroin satmak faydalı, içmek haz verici fakat iyi değil. Daha sonra iyi'den vazgeçilip geçilemeyeceğini, ihlas'ın ne demek olduğunu, istem'in eylem'den önce geldiğini, bizatihi kendinden ötürü istenen bir şeyin olup olamayacağını ve dahasını anlatıyor, irdeliyor. Dakikalar ilerliyor ve nihayet konu rayına oturuyor.

    Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı, Elif Şafak'ın Aşk'ı ve Saide Kuds'in Kimya Hatun'u o yıllarda birbiri ardına çıkan "tasavvufi" romanlardan en çok tutulanları. Piyasada arz-ı endam eden bu ve bunun gibi kitapları veciz bir dille yeriyor sayın konuk. Yeriyor çünkü bu kitaplar Mevlana ve Şems Hazretlerini anlatmıyor, kullanıyor. Hem de ne kullanmak! Yazarları, bu yüce insanlara olmadık isnatlarda bulunuyor, onlar için ipe sapa gelmez laflar ediyor ve demeye utanılacak sözlerle, davranışlarla bu isimleri yanyana kullanıyor. Tüm bunlar da “aşk” çatısı altında yapıyor yazarlar. İşte burada bir yerde haklı olarak "Aşkın üç yüz bin okuru olmaz" diyor sayın konuk.

    Konuk tüm bunlardan bahsederken üzülüyor. Eskilerin, manası yıpranır deyu demekten bile imtina ettikleri bu kutsi kelimenin ağızlarda sakız haline gelmesine, hatta sakız hale getirilenin yere tükürülmesine, hatta ve hatta tükürülen sakızın üzerine defalarca basılmasına ve en sonunda üstte adı geçen kitap türlerinin ortaya çıkmasına üzülüyor sayın konuk. Kahroluyor.

    Burada dikkat çeken noktalardan birine parmak basmak istiyorum. Sayın konuk, Elif Şafak'ın Aşk kitabından bir bölüm anlatırken yutkunuyor, gözleri dolar gibi oluyor, hatta nefesi çıkmıyor. Tabi ki bölümün enfesliği gibi bir durum söz konusu değil, aksine mezkur bölümün fecaat oluşundan kahroluyor. Zira Şems Hazretlerinin ölümünü anlatan Elif Şafak, yüreklere kor atıyor, onu kötü hatta rezil bir duruma itiyor. Sayın konuk ise Şems Hazretlerinin ölümü hakkında çeşitli rivayetler olduğunu söylüyor ilkin ve bu rivayetler olmasa bile diyor "Elif Şafak bunu Şems'e yapmamalıydı" diye iç çekiyor. İşte sayın konuk öyle hassas ve öyle mahzun ki bunu anlatırken bile üzülüyor, gözleri doluyor hatta. Ne diyeceğini bilemiyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Sene 2012. Sinemayı felsefe vechesinden irdeleyen bir kitap yayımlanıyor. Zaten bu ikisinin birbirinden bağımsız olması düşünülemez. Hakir görülen Hollywood yapımlarının dahi temelinde bir felsefe yatıyor. Tabi bunu propaganda yahut pragmatizm/hazcılık için kullanıyor o ayrı.

    Kitap, Ingmar Bergman'ın Winter Light (1963) filminin yorumu olan şu cümleler ile başlıyor;

    "Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçin bir kez bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı dudaklarımdan düşmediği halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?“

    İşte kitap boyunca sürecek olan yorumlarına bu sözlerle başlayan yazar, kitabının bir yerinde “hayatımın en büyük hatalarından biriydi” dediği durumu anlatıyor. Başlığı “günaha sonra çağrı” olan bu yazıda (yorumda) bir grup yüksek lisans düzeyindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersi verdiği yıllardan bahsediyor. Mağarasından çıktığını, dolayısıyla tutkulu gözlere hasret olduğunu da mühim bir not olarak belirtiyor. Kendi sözleriyle “dinlerine bağlı, temiz, saf Anadolu çocukları” dediği öğrencileriyle bir gün bir film izleyip üzerine konuşmaya karar veriyor. Seçtiği yapım Martin Scorsese’nin The Last Temptaion of Christ (1998) filmi oluyor. Hz. İsa (as) efendimizin hayatını anlatan bir film. Film öncesi öğrencilerine “ayrıntılara takılmamaları” takdirde buna “tahammül edebilecekleri”ni söylüyor. Öğrenciler filmdeki “kısa süren bir erotik sahne”yi sorun ediyor. Yazıda geçmiyor belki ama o öğrencilerin Hz İsa (as) efendimizin düştüğü belirtilen halleri görmesi, ettiği söylenen sözleri duyması da onların yüzlerini “kireç gibi” etmiştir. Yazar tabiri caizse tam anlamıyla vahlanıyor öğrencilerinin bu tutumuna. Nasıl hissedemezler, nasıl anlamazlar demeye getiriyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Evet, tahmin ettiğiniz gibi yukarıda bahsettiğim konuk ve yazar aynı kişi; Dücane Cündioğlu.

    Sorum kısaca şu; ne olmuştur?

    Ne olmuştur da Şems Hazretlerinin -rivayetlerden biri de olan- ölümünün yazılmasına vicdanı el vermeyen kişi, Hz. İsa (as) Efendimizin ve Meryem Annemizin içler acısı, hakir şekilde gösterilmesine üzülen, onları bu halde görmeye dayanamayıp surat asan, üzülen öğrencilerine karşı tavır takınır hale gelmiştir? Kaldı ki birisi yazı, diğeri görsel. Herkesçe malumdur ki görmenin gücü okumaktan daha vurucudur. Biz ki edepsizlik olur diye tuğla kadar kitabında Efendiler Efendisinin -O’nun hayatını yazmasına rağmen- adını dahi yaz(a)mayan Necip Fazıl Kısakürek’lerin neslindeniz. O kökteniz. Nasıl olur da bir peygamberi o halde görmeye (velev ki yaşanmış olsun) yürek dayandırabiliriz? Genel kültür olsun diye bir tutam kalan duruşundan vaz mı geçsin “Anadolu çocukları” !

    Ne olmuştur da Hz. İnsan adlı kitabı olan kişi kitabının uzunca bir kısmını kendini “19. Deliğin içindeyim (cehennemde)” diye tanımlayan Lars von Trier’e olan övgülerine ayırmıştır? O Trier ki çektiği filmler sınırsız özgürlükle süslü batıda bile sansüre uğruyor, yayımlanmıyor, hunharca tartışılıyor; festival izleyicileri filmi yarıda bırakıp çıkıyor. Filmlerinin “ahlak”, hadi kelimeyi biraz yumuşatalım, “insan onuru” seviyesini varın siz düşünün.

    Ne olmuştur da Hz. Havva Annemizin adını, Nietzsche’nin “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılandır’, Havva’dır” sözünün peşinden gelen paragrafta söylemiştir? Bununla da yetinmeyip yılan karşılığında kullanılan el-hayye kelimesinin (Taha:20) köküyle havva kelimesinin kökünün aynı yerden geldiğini belirtmiştir!

    Ne olmuştur da “Tanrı korusun, bir daha günah bile işleyemezsin” sözünü yazabilmiştir? Elbette günah olmasa tabiri caizse rahmet sıfatları havada kalır. Fakat bu söz hayr’dan ziyade şer’i çağırıyor. Evet, günahımız ve sevabımızla insanız. Şairin dediği gibi; “Yaşadım diyen, günaha dalmıştır” ve fakat bu günah işlememe çabasını yok saymamalı. Bir daha günah işleyemezsin değil, ya bir daha sevaba giremezsem demeli. Hayr’ı demeli ki onu çağırmalı. Günahımız zaten olacak çünkü insanız, noksanız. Yine de sevabı, hayr’ı, güzelliği, kusursuzu istiyoruz. İsteyelim.

    Ne olmuştur da aşk meclisinden bize nice buketler sunarken “kuyunun en dibini” yani cehennemi ve hatta “putperestler meclisini” övercesine anlatır hale gelmiştir?

    ***

    Yusuf Kaplan 25 Kasım 2012 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazıyor;

    “ Dücane Cündioğlu, ne'yi, nerede/n konuşuyor, nereye ''çağırıyor'' bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye sormasını isterim kendisine.

    İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu.

    Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri'nde bile, söz, şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır.

    Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî, -yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini- konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora'dan bakıyor her şeye temelde. Ora'dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora'sı (yani bura'ya da hâkim olan ora'sı) değil mi? ”

    ***

    Arkadaşlar ben “hassasiyet”in insanların en ulvi hasletlerinden biri olduğuna inanırım. Bu kelime (duruş) uğruna, onu sahiplenme, hatta onca sahiplenme uğruna yol almaya naçizene hep hazır tutmaya çalıştım kendimi. İşte bu nedenle ben Cündioğlu’nun durduğu yerde durmuyor, beni çağırdığı yere de gitmiyorum. Çünkü ne konuştuğu yerde ne de çağırdığı yerde göremediğim bir şey var; hassasiyet. Haddim değil kendisine bundan yoksun olduğunu söylemek. Söylemiyorum da. Asla. Fakat şu kitapla baktığı yerde (ora’da) bundan bir tutam dahi olmadığına eminim. Kendisinin bir an önce doğduğu/olduğu/başladığı yere gelmesini temenni ediyorum. Başladığı yerde bolca hassasiyeti mevcut çünkü.

    ***

    Kitapta hiç mi işe yarar bir şey yok diyenlere cevabım şu olsun;

    Bir tutam zehre sahip yemeğin lezzetinden bahseder misiniz?

    ***

    Hatam elbet olmuştur, bildiriniz.

    Hayr sizinle olsun.