• Es-Selam Dostlar..
    Öğrencilerim her daim derslerde gerçek sevgiye,aşk'a dair rivayetleri dinlemeyi severler ve isterler:))
    Ve büyük bir heves ve merakla dinleyip bir ahh çekerler:))
    Sizleri en son anlattığım Hifa Hatun ve Süveyb'in sevgilerine dair an'ları ile başbaşa bırakmak istiyorum;

    Hifa Hatun Medine’nin en güzel kadınlarındandır.
    Öylesine sıcakkanlı ve öylesine samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
    ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

    Hifa Hatun’un methi hızla yayılır ve çok uzaklara gider. Bırakın hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece Alah’ın rızasını diler…

    Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer… Kimi cevahirler döker… Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

    Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp;
    – “Ey Allah’ın Rasulü! Bana cennete götürecek bir şeyler öğret.” der.
    Doğrusu o, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘Gündüzleri oruç tut’ ya da ‘geceleri namaz kıl’ gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama Server-i Kâinat:
    – “Önce evlenmen lâzım. Zira bununla dininin yarısını emniyete alırsın!” buyururlar.
    Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
    – “Siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım” der.

    Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de “özel”olması gerekir. Lakin Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ne kimseye ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik bir çare bulur.
    – “Yarın sabah mescide ilk gelenle evlen” buyururlar.
    Bu teklif herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

    Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir ve kimsesiz biridir.
    Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır.
    Uzun boyuna rağmen o kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

    Ama bakın şu işe ki o gece Allahu Teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku verir, Hifa Hatun’un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
    Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

    Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
    Rasulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
    Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

    Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı sahabeye döner;
    – “Ey Süheyb! Şimdi hanımına bir hediye al ve tut elinden evine götür.” buyururlar.
    Suheyb Radıyallahu anh ellerini çaresizlikle iki yana açar:
    – “İyi ama, benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de sığınacak evim var” der.

    Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan süslü bir heybe gönderir ve:
    – “Filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim” der.
    Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

    Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki hurma alır ve:
    – “Ya Hifa, biliyorum sen benim için bulunmaz bir nimetsin. Nen ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim. Zira Rasulullah (Sallallahü aleyhi ve sellem) “Cennette yüksek bir çardak vardır. Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar.” buyurdular der ve öyle de yaparlar.
    Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikir ile aydınlatırlar. Cebrail (aleyhisselam) olup biteni Rasulullah efendimize anlatır ve onları Allahu Teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler. Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb’i yanlarına oturtur:
    – “Ey Süheyb! Geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?” buyururlar.
    Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle:
    – “Allah’ın Rasulü en iyisini bilir” cevabını verir.

    Efendimiz onlara:
    – “Ne mutlu size. İkiniz de Cennetliksiniz. Allahu Teâlâyı göreceksiniz!” buyururlar.
    Süheyb derhal secdeye kapanır ve:
    – “Ya Rabbi! Beni mağfiret ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!” diye niyazda bulunur.

    Allahu teâlâ bu yanık duayı kabul eder. Suheyb, secdede kalakalır. Mescid de bulunanlar ağlamaklı olurlar. Rasulullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
    – “Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da ruhunu Hakka teslim etti” buyururlar.

    Namazlarını, o yüce Server Allah Resulu kıldırır. İkisini yan yana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar. Birine; “Şükredenlerden Suheyb” öbürüne; “Sabredenlerden Hifa” yazdırır..

    https://www.youtube.com/watch?v=0wJoK782YAo
  •  Eskiden 

    Çember çevrilir,
    Su musluktan içilir,
    Ağaçlara tırmanılırdı.
    Bebekler bezden,
    Silahlar tahtadan,
    Resimler kömür karasından yapılırdı.
    Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin
    İsimleri konulur,
    Saatli maarif okunurdu.
    Komşuda pişen
    Bize…
    Bizde pişen komşuya düşerdi.
    Geceler ayaz,
    Sokaklar karanlık,
    Yıldızlar parlak olurdu.
    Turşu, salça, mantı
    Evde yapılır,
    Karpuz kuyuda soğutulurdu.
    Erik ağacının çiçeği,
    Pencere camımıza yaslanır,
    Güz yaprakları bahçemize düşerdi.
    Kardan adam yapılır,
    Evlerde soba yakılır,
    Kış gecelerinde masal anlatılırdı.
    Merdiven çıkılır,
    Aidat ödenmez,
    Yönetici seçilmezdi.
    Evler badanalı,
    Sokaklar lambasız,
    Mahalleler bekçili olurdu.
    Ajans radyodan dinlenir,
    Çizgi roman okunur,
    Defterlere kenar süsü yapılırdı.
    Hayat,
    Arkası yarın gibiydi,
    Kesintisizdi.
    Her gün yaşanacak bir şey vardı.
    Herkes kendi düşünü kurar,
    Kendi hayatını oynardı.

    Şimdi,
    Herkes
    Yoğun,
    Yorgun
    Ve
    Tek başına…

    Meçhul

    Can Dündar
  • 400 syf.
    ·10/10
    RÜYA .. HAYAL … HAKİKAT..

    Merhaba değerli inceleme okuyucuları.

    Uzun ve güzel bir okuma sürecinde sona yaklaştığım için bu güzel eser için inceleme yazmadan geçmek istemedim. Ben bu incelemeyi yazdığımda benimle beraber 28 kişi bu kitabı okumuş olacak 1K da ve incelemeden sonra da artar inşallah.
    Öncelikle belirteyim ki bu kitap, yazarın Psikoestetik kitabından sonra okunması gereken bir kitap. Çünkü Psikoestetik’te derdin tanımı, İyileşme’de ise devası mevcut özetle..

    Şimdi dert ne dermanı ne..

    Başlıyorum..

    Farkındalığınızı artırmaya ve belki de bazı sorunları çözmeye başlamak için adımlar atılmasına vesile olurum umarım..

    Bilenler bilirler, bazı incelemelerimde ve okuduğum kitaplarda, bir dönem, içeriği rüya olanlar ağırlıktaydı.. Hep kafa yorduğum ve önce şahsımda sonra da zaman zaman etrafımda karşılaştığım bir nevi SIRLI bir olaydı bu rüya meselesi.. Neden sırlı diyorum çünkü öteki taraftan şifreli mesaj alır gibi ya da sinemada arkası yarın izler gibi sabahlara kadar görülen rüyalar ya da kabuslar çoğumuzun hayatında olmuştur.. Birkaç gün sonra aynen çıkanları mı ararsınız, sabaha kadar görülüp ZOPA yemiş gibi kalkılanları mı ararsınız, ölmüş akraba eş dost yakınları mı ararsınız, işyeri vukuatları, sevgili suretleri, savaşlar, siyasi liderler vs vs yelpaze inanamayacağınız kadar geniş.. TABİ Kİ BAZILARI İÇİN!!! ‘’Ben hiç rüya görmem ki’’ diyenler elbette anlayamayacaklar bu durumu ama ben anlayanlarla az hasbihal edeyim dedim işte .. Bu arada unutmadan söyleyeyim neden çok rüya görmediklerini ‘’ korteks(üst beyin) faaliyetleri çok olanlar, yani zihinsel meşguliyeti fazla olup para kazanma vs dünyevi işleri ile uğraşanlar’’ genelde bu kategoriye giriyorlarmış efenim.. Tabii ki ‘’yok yahu ben bi rüya görüyorum şak diye çıkıyor’’ diyenlere saygım sonsuz lakin yazarın dediği gibi ‘’ kimseye anlatmadan yazın da görelim çıkıyor mu çıkmıyor mu’’ DERİM :)) Çünkü bu durum öteki taraftan şifreli mesaj almak olarak algılanıp sonrasında aslında bilinçaltının çığlıklarını fark etmek olarak son buluyormuş :))

    Konu rüya yazmaya gelmişken hemen söyleyeyim.. Kitap üçerli beşerli onarlı seriler halinde görülmüş rüyaların, sahiplerinden izin alınarak kitaba alınması ve analiz edilmesinden ibaret.. TABİR ile sakın karıştırmayalım ANALİZ!! Şimdi diyenler olacaktır belki ‘’ bana ne milletin rüyasından analizinden’’ diye lakin ben büyük bir merakla okudum sayın okuyucular .. ve ilk şaşırdığım şey SADECE BENİM SEMBOLLERİM SANDIĞIM SIRLI!! SEMBOLLERİ HERKESİN DE UFAK NÜANSLARLA GÖRÜYOR olmasıydı. Mesela uçmak, arabaya-otobüse-trene-uçağa binmek, havuz-deniz-göl- nehir- yağmur- kar sembolleri, asansör inmek çıkmak, çanta-bavul-cüzdan-ayakkabı-terlik kombinasyonları, hayvanat nebatat türleri , kaçmalı göçmeli film senaryolarına taş çıkartan olaylar türleri vs vs.. ve yıllarca tabir etmekle uğraşmanın faydasız oluşunu idrak ediyorum okudukça da.. Neden?? Çünkü bu öteki taraftan şifreler öyle her önüne gelene verilmiyor da ondan :)) Yani doğal olarak bu rüyalar çoğunlukla kişinin BİLİNÇALTI ÇIĞLIKLARIndan ibaret oluyor özetle…

    Şimdi kritik mevzu şu..

    Bilinçaltı kayıtları anne karnına düşer düşmez alınmaya başlıyor.. ve dahi bilimsel olarak RNA larla atalarınızdan Sperm ve Yumurta ile aktarılan milyonlarca kayıt ile birlikte doğduğunuz da bilimsel bir gerçek iken ( bu konuda Nobel ödülü varmış bu arada kitapta ayrıntılı yazıyor) şimdi bilinçüstü yani korteks 2 yaşından sonra oluşmaya başlıyor ve takribi 10 yaşına kadar tam oluşma süresi devam ediyor yani hatırlayamadığınız bu yaşlardaki kayıtlarınızın hepsi SEMBOL DİLİYLE BİLİNÇALTINIZA BİR BİR İŞLENİYOR!! efendim…

    Bu işlenen bir nevi kodlanan bu kayıtlar işte sizin KAREKOD larınız değerli okuyucular.. en gizli takıntılarınızın kaynakları ve yaşam kalitenizi düşüren ve hatırlayamadığınız için bu neyin nesi diye KİLİTLENMİŞ GİBİ yaşamaya devam ettiğiniz belki de bilinçaltı dürtüleriniz!

    Bir ömrü böyle tüketmek de bir tercih, bunlarla yüzleşmek ve çözmeye çalışmak da bir tercih tabii ki..

    Bu takıntıların yelpazesi çok geniş; mesela en basitinden sürekli el yıkamak zorunda kalmak, ana kuzusu olup evlense dahi anası ve eşi arasında tükenmek, çocuklarını çocuğu gibi değil de bir rakibi gibi görüp karısından kıskanmak, evlenememek, evlense dahi karısını annesi gibi-kocasını babası gibi görüp poligamlık eğilimi göstermek, eşcinsel eğilimler, bağımlılıklar vs vs vs…. Yazar bu konuda tam bir uzman.. yer yer kendi hayatından da örneklerle anlattığı çok şey var.. 90 lı yılların sonlarına doğru ve 2000 li yılların başlarında çeşitli tv prg leri de yapmış ama onun tabiriyle ‘’ Çocuk alt beyinli bir Rahim toplumu ’’ olan her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da bilimsel bahsettiği bazı konularda ayıp günah tarzı tepkilerle çok da fazla sürmemiş programları.. Gata da doktorluk yaparken Rüya Analizi üzerine ciddi çalışmalar yaparak kendi tabiriyle ‘’Nusretiyen Ekol’’ ün de kurucusudur..

    Tavsiyem muhakkak okunup bilinçlenmesi.. Rüya okumak istemeyenler yazarın diğer kitaplarından da başlayabilir.. Evrenin Dili diye bir kitabı başlangıç için gayet ideal mesela.. Evrensel Eşit Kuyruklu Canlı 1-2-3-4 serisi de çok hoş kitaplar.. ben bundan sonra onlara başlamayı düşünüyorum ..

    Velhasılı kelam….

    Okumanızı tavsiye ederim değerli arkadaşlar..

    Dünyaya geldik bir kere bari yaşamanın hakkını verelim değil mi..

    Hepinize sağlıklı huzurlu mutlu ve yaşam kalitenizin arttığı günler ve güzel okumalar diliyorum..

    Ve tabii her daim AŞK ile kalın…
  • 202 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba Sevgili Dostlar ;
    Bu kitabın incelemesine başlamadan önce belirtmem gereken şu ki karakter isimlerine ve konuya çok değinmeden yüzeysel de olsa eserden bahsetme ihtimalim var. Bu riski göze alınız.
    Bu inceleme midir, saçmalık mıdır ya da başka bir şey midir bilemiyorum. Siz ne ad verirseniz artık. Başlayalım öyleyse:

    " Sonunda hayalini kurduğum o uzak diyarlarda yapayalnızım. Bir kulübedeyim. Arkası ormana bakan, ön tarafın az ilerisi de denize bakmakta olan bu minik kulübede... Huzurlu ve yalnızım.
    Arasa da kimse bulamaz beni burada. Burası beni kendime getirir diye umuyorum aslında. Küçücük olan bu kasabada ihtiyacım olan yiyecekler için merkeze indim. Bir şeyler alıp birkaç insanla tanışıp kulübeme döndüm. Eşyalarımı yerleştirmeye devam ettim. Tam o anda kitaplığın arkasında bir boşluk olduğunu farkettim. Boşluğa elimi atınca elime bir defter geldi. Çok eskiydi bu defter. Kapağını açtım. Sayfanın başında ' Teğmen Thomas Glah'ın Notları ' yazmaktaydı. Merak ettim devamını ve oturdum, okumaya başladım.
    Bunlar bir iç sesleriydi. Bir adamın haykırışları, kimi zaman düştüğü gafletler, yaptığı hatalar, normal gündelik yaşamı, avcılık deneyimleri... Sonra kadınlarla olan ilişkileri en çok da Eva... Yalnız bununla kalmıyor. Sonunda büyük bir güçle aşk duyduğu Edvarda... Bu kadına olan öfkesi, bu aşkın onda bıraktığı izler ve daha nice şeyler. Bu kulübeye bu kasabaya veda edişindeki acı dolu olaylar... Peki ya sonrası? Sonunda ne oldu bu adama diye sormaktan alıkoyamadım kendimi. Geç olmuş uyumam gerekiyordu. Üstelik de yorgundum. Yarın ilk işim bunu araştırmak olacaktı. Huzurlu bir şekilde gözlerimi kapatıp uykuya daldım.

    Sabah oldu ve kasabanın merkezine gittim. Birkaç kişi ile görüştükten sonra soylu Edvarda'nın adresini öğrendim ve yola koyuldum. Evine ulaşarak zile bastım. Kapıyı hizmetçisi açmıştı. Salona aldı beni. Yanıma defteri de almıştım. Bir süre sonra salona girdi. Yaşlı bir kadın duruyordu karşımda. Yüzü solgun, saçları bembeyaz bir kadın. İlk önce kendimi tanıttım, gelme sebebimi anlatarak defteri uzattım. Oldukça şaşırmış gözüküyordu. Belli ki defterden haberi yoktu. Oturduk karşılıklı ve defteri okumaya başladı. Yazılanlar onu oldukça etkilemiş olsa ki ağlamaya başlamıştı. Defteri okumayı bitirdikten sonra bir müddet düşüncelere daldı. Sonrasında bana kendi bildiklerini anlattı ve kendince olayları aktardı. Oldukça şaşırmıştım bende duyduklarıma. Çünkü yazılanlar Teğmenin gözündendi. Oysa şimdi yaşlı kadın da kendince farklı anlatmıştı. Daha sonra bana başka minik bir defter uzattı. Bu da Teğmenin son günlerinde yanında bulunan avcıya ait notlardı. Bunları da okudum ve oldukça etkiledi beni bu hikaye. Acı ve kaçınılmaz sona böylelikle şahit olmuş oldum. Merak ettiğim tek bir şey vardı ve sorumu yönelttim: Pişman olup olmadığını sordum. Verdiği cevaba hak verdim : Evlendim, evlatlarım ve torunlarım oldu benim. Bundan sonra nasıl pişman olunur ki?
    Müsaade isteyerek ve defterleri ona bırakarak Glah'ın kulübesine döndüm.
    İnsan kendi hayat ve gerçekliklerinden kaçarken, başka birilerinin hayat ve gerçekliklerinin içinde bulabiliyormuş kendini..."

    Ve sona geldik. Bu eser akıcı ve kısa kısa bölümlerden oluşurken, böyle de bir yolculuğa çıkardı beni. Aşk denilirse aşk hikayesi, gurur denilirse gurur, hırs denilirse de hırs romanı olabilir. Hepsini barındırıyor.
    Keyifli okumalarınız olsun.

    NOT: Yazmış olduğum kısım kitaptan alıntı değildir. Karakter isimleri ve birkaç şey dışında bana aittir
  • Eşref idama mahkûm edilmişti. İlçenin varlıklı ailelerinden Memduh Ağa ve eşi Latife Hanımı evlerinin önünde, hunharca öldürmek suçundan yargılaması devam ediyordu.

    ****

    İzmir’in şirin ilçesi Tire’de kaymakamlık binası yakınlarında gece zil zurna sarhoş olduktan sonra, bağırarak sokakta dolaşan Eşref’in hallerinden rahatsız olan müderris Memduh Ağa kendisine ikazda bulunması üzerine sinirlenen Eşref sert mukabelede bulunmuş ve kısa sürede tartışma alevlenmişti. Karşılıklı hakaretler yerini silah seslerine bırakmış, üç beş el silah sesi duyulduktan sonra karı koca çift oracıkta can vermişti. Cinayeti duyan halk, Eşref’i linç etmek üzereyken aklıselim tebligat memuru Mehmet Bey’in müdahalesi sonucu Eşref’i ölümden zor kurtarmıştı. Eşref suçluymuş. En azından tanıklar ve savcı böyle söylüyordu.

    Tire sakin bir kasabaydı. Yılda tek tük mahkemelik vaka görülür, onlarda genelde basit tarla kavgası, senin hayvanların benim tarlama girdi, mahsulüm zarar gördü şeklinde olur ve kısa süre içerisinde orta yol bulunurdu. Zaten bu kavgalar -aslında büyük bir aile sayılan Tire’liler- için yeterince onur kırıcı olduğu için mahkeme uzamaz, kısa sürede barışırlar ve mahkeme heyetini yazışma zahmetinden kurtarırlardı.

    Ama nasıl olduysa böyle büyük bir adli olay yaşanmıştı. Hem de genç yaşlarında iki beden toprak olmuştu ve gerisinde körpecik, gözü yaşlı iki sabi bırakmıştı.

    Tüm kasaba bu olayla çalkalanıyordu. Halk ayaklanmıştı ve Eşref’in cansız bedenini görmek için sabırsızlanıyorlardı. Her yerde idam idam sesleri yükseliyordu.

    O vakte kadar tarlasından başka bir şeyle uğraşmayan, geçen yaz birlikte yaşadığı annesini de kaybettikten sonra iyice yalnızlığa ve içine gömülen, akşamları sadece tarlasında bulunan armut ağacından topladığı armutları yemek için ahşap evinin balkonunda gözüken Eşref’in, nasıl olurda böyle bir cinayeti işlediğine kimse akıl sır erdiremiyordu.

    Kasabada bir süredir aslında huzur bozulmuştu. Yeni kaymakam geldikten sonra rüşvet ve adam kayırmacılık ayyuka çıkmıştı. Lakin aklı başında kasabanın ileri gelenleri, olan bitenlerden kaymakamı sorumlu tutsalarda, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü kaymakam hakkında birisi suçlamada bulunacak olsa, hemen ağır vergi cezalarıyla karşılaşıyor, bazen ellerinden tarlaların alındığı dahi vaki oluyordu.

    Kasabalı gizli bir mukavele imzalamış gibiydi. Sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi, kimse ağzında baklayı ıslak tutamıyordu. Bu düzensizlik ve bozukluk bir nevi kasabanın yeni düzeni olmuştu ve bundan nemalananlar da vardı tabii ki.

    Eşref almış olduğu ağır darbeler sonucu ciddi bir travma yaşamıştı. Kasabanın dahiliye hekimine muayene olmuş, o da kendisinin bir müddet dinlenmesini ve üzerine çok gidilmemesini, birkaç hafta gözetim altında yatarak tedavi görmesi gerektiğini salık vermişti.

    Kasabalı buna dahi müsaade edilmesine anlam veremiyordu. İdam edilmesi gerek olan adam nasıl olurda tedavi görebilirdi. Onlara göre tez elden meydanda darağacına çekilmeliydi. Çekilmeliydi ki ibret olsundu yaptıkları herkese. İşte Tireli; haksızlığa karşı çok acımasız ve suçlunun derhal cezasını çektiğini göstermeliydi cümle âleme. Mecmuaların, gazetelerin manşetlerinden de verilmeliydi yaşananlar.

    Kaymakam Hilmi Bey bu yaşananlardan son derece rahatsız olmuştu. Kendisinin gelişinden sonra arkasından ileri geri münakaşalar yaşanması, bir takım dedikodular çıkması üzerine böylesine sevimsiz bir hadisenin cereyan etmesi, kendisini sürekli düşüncelere müptela etmişti. Ona göre suçlu belliydi. Suçu sabitti. Derhal cezasını çekmeli ve bu olay, yeterince çalkalanan kasabalının gündeminden uzaklaşmalı, tekrar bir an önce hayat normal seyrine dönmeliydi.

    Kasabada ahalinin ikisi bir araya gelse, bir türlü anlam veremedikleri cinayet mevzusu konuşuluyordu. İki haftadır kasabada herkes Eşref’le yatıp Eşref’le kalkar olmuştu. Hepsi zihinlerinde yargılıyor. Çoğu da ne kadar saf ve temiz olursa olsun bir an önce idam edilmesi yönünde kanaat belirtiyordu.

    Aradan geçen üç haftanın sonunda Eşref artık sağlığına kavuşmuştu. Kendisine sorulan suallere cevap verebilecek seviyede gelişme göstermişti. Kendisine ne zaman adam öldürmek ile ilgili sual sorulacak olsa her defasında hayretler içerisinde kalıyor ve hiçbir şey hatırlamadığını söylüyordu. Sonunda mahkeme heyeti kuruldu. Davacı yakınları ve savcı yerini almıştı. Bu kez mahkeme heyetinin, görgü tanıklarının ve avukatın huzurunda aynı soru ile karşı karşıya kalmıştı Eşref.

    - Neden öldürdün? Ne istiyordun zavallı adam ve karısından?

    Yine aynı ton ve metanetle cevabını bu kez biraz daha gür bir şekilde verdi Eşref.

    - Ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Kimseyi öldürmedim ben reis bey.

    Verilen bu cevap mahkeme heyetini tatmin etmemişti. Çünkü tanıklar öyle söylemiyordu. Kasabanın ileri gelenlerden sarraf Ziya Bey ile kasabanın en büyük çiftliğinin sahibi Kemal Ağa olaya şahit olduklarını Memduh Ağa ile eşi Latife hanımı, belindeki tabancayı çıkartıp vuranı gözleriyle gördüklerini, bunun ise Eşref’ten başka kimsenin olamayacağını söylüyorlardı. Mahkeme heyetinin ise çeşmenin başından gördüklerini söyledikleri mesafenin çok uzak olması ve akşam karanlığının çökmeye başladığı saatler olmasından ötürü biraz tereddüt etmesi üzerine tanıklara doğru,

    - “Bakın arkadaşlar burada bir hayat söz konusu, gördüğünüze gerçekten inanıyor ve bunun Eşref olduğuna kesin kanaat getiriyorsanız kararınızı verin, yoksa bir adamı işlemediği bir suçtan ötürü cezalandırmanın vebali altına sokmayın bizleri."

    Şeklinde kısa bir hatırlatma da bulunması üzerine ikisi de ağız birliği etmişçesine aynı anda

    - “Siz bizi erkenden bunak yaptınız hakim bey. Bizim gördüğümüz kesinlikle Eşref idi." dediler.

    Bunun üzerine ağır ceza reisi yanlarında bulunan heyet ile kısa bir süre kendi aralarında konuştuktan sonra kararlarını açıklamak üzere, mahkeme salonunda yükselmekte olan gürültüyü bastırarak.

    - “Susun. Susun. Sessizlik. Davalı ve davacı vekilleri ile sanığın görüşleri alınmıştır. Tanıkların beyanları suçun yapılış olma biçimi göz önünde bulundurulduğunda davalı Ahmet oğlu Eşref KÖROĞLU’nun idam edilmesine mahkeme heyetimiz tarafından oybirliği ile karar verilmiştir. “

    Verilen bu karar üzerine Eşref derin iç çekti. Gözleri fal taşı gibi büyüdü. Tüm benliği derin bir hüzne gark oldu. Lakin her zaman kendisinde görülen metanetinin bu karar karşısında bile bozulmaması ahali içinde ikileşme göstermişti. Artık bazı kasabalılar Eşref’in suçu işlememiş olabileceğini söylemeye başlamıştı bile.

    Eşref’in almış olduğu bu ceza kasaba içinde adeta bir milat olmuştu. Köy kıraathanesinde toplanan kalabalık Eşref’i konuşuyordu.

    “Eşref kendi halinde, geçimli, kimseyle derdi olmayan bir gariban. “

    “Bu suçu işlemiş olamaz.”

    “Eşref melek gibi bir insandır. Neden bir adam öldürsün ki?”

    “O kurban gitti.”

    “Kendim kadar eminim Eşref değildir öldüren.”

    Benzeri konuşmalar önce köy kahvesinden sonra tüm şehirde konuşulmaya başladı.

    Halkın sindirilmiş ve korkutulmuş oldukları, düşüncelerini açıklayamaz oldukları halleri, adeta yırtılan bir kumaş parçası gibi, sökük patladıkça arkası geliyordu. Halk artık bildiğini söylemeye, doğruları haykırmaya, kendisine zorda, ağırda gelecek olsa gerçekleri söylemeye başlamıştı.

    Beklenen gün geldi çattı. Eşref'in idamı belediyenin ceza ve tevkif evinin avlusunda kurulan darağacında gerçekleştirilecekti. İdamı izlemek için büyük bir kalabalık toplanmıştı. Aslında daha fazla izlemek isteyen vardı ama cezaevinin müdürü daha fazlasına izin vermemişti. Eşref'e idam sehpasına çıkmadan önce son söyleyeceği var mı diye soruldu. Eşref kendinden emin ve son derece rahat bir tavırla,

    -"Ben suçsuzum" dedi.

    O anda tüm kalabalıkta herkesi şaşırtan bir şekilde,

    "Eşref suçsuzdur. Eşref suçsuzdur" nidaları yeri göğü inletecek bir şekilde çıkmaya başladı.

    O esnada idamı gerçekleştirmekten sorumlu cezaevi müdürü ile kaymakam göz göze geldi. Kaymakam gözleri ile müdüre;

    “Hadi bitirsene şu işi. Ne uzatıyorsun” manasında kaş göz işaretlerinde bulundu.

    Kaymakam bey başından beri bu işin uzatılmadan ve dedikodu oluşulmasına mahal verilmeden sonlandırılması kanaatindeydi.

    Cezaevi müdürü Hayati bey verilen kaş göz işaretini emir telakki ederek, hemen cellatın yanına ilişti ve kolundan sarsarak,

    -"Ne diye halka bakıp duruyorsun. Çıkartsana şunu sehpaya. Bitir hemen şu işi" deyiverdi.

    Bunun üzerine cellat Mümin, Eşrefi sehpaya çıkarttı. Kendisi de açıkçası biraz isteksiz gözüküyordu. Oysaki işini -az dahi olsa- büyük bir olgunlukla ve cesaretle yapmıştı şimdiye kadar Mümin. Ama bu sefer eli ve ayakları geri geri gidiyordu. İsteksizce de olsa Eşref'i sehpaya çıkardı, boynuna ilmeği uzattı. Müminin ilmeği geçirmesine gerek kalmadan, Eşref meşhum bir tavırla boynunu ilmeğe kendisi geçirdi ve Mümin'e doğru,

    -"Hadi bitir vazifeni" dedi.

    İlmek boynundan geçtikten sonra Eşref başını göğe doğru kaldırdı ve kısık bir sesle,

    -"Allah'ım sen her şeyi şüphesiz ve eksiksiz gören ve işitensin" dedi ve o ana kadar bütün sakinliğini, metanetini koruyan Eşref'in boğazı düğümlendi. Bir çift gözyaşı usulca süzülüverdi yanaklarından.

    Orada bekleyen kalabalıkla göz göze gelen Eşref'in artık kendisi lehine atılan tezahüratları ve sevgi nidalarını duymuyor, sadece büyük bir kalabalığın hep birden haykırdığını sanıyordu. Son kez halkla bakıştı ve gözlerinde huzurla gidiyorum manasına gelebilecek tarzda tatlı bir tebessüm oluştu Eşref'in yüzünde. Adeta ölümü gülerek karşılıyordu. Eşref, içinden o esnada başlamış olduğu kelime-i şahadeti bitirdikten sonra

    "Allah!” nidasıyla birlikte ayağının altından sehpa kayıverdi.

    Eşref'in ayağının atından sehpa çekilmesiyle avluyu kaplayan asırlık koca çınardan kuşların kanatlanıp gökyüzüne doğru çırpınması aynı anda oluvermişti.

    O esnaya kadar sürekli bir şekilde Eşref'i destekler mahiyette sloganlar atan kalabalık, derin bir sessizliğe bürünmüştü. Sanki son anda birisinin çıkıp,

    "Durun! Durun! Eşref suçlu değildir. O cinayeti Eşref işlememiştir." diyeceğini bekliyorlar gibiydi. Böyle bir şey olmadı. Gündüz saatleri olmasına rağmen, bulutlar toplanmaya başlamış, adeta güneşi arkalarına gizlemiş ve ışık saçmasına müsaade etmiyor gibi bir görüntü vardı gökyüzünde.

    Kalabalıkta biriken öfke dinmek bilmiyordu. Şimdiye kadar her türlü zorbalık karşısında suskun kalan halk, artık birdenbire sanki kılık değiştirmiş gibi, içinde hiçbir şey saklamıyor ve her defasında doğru bildiklerini ne pahasına olursa olsun söylemekten vazgeçmiyordu.

    Evlerine ve işlerinin başına dönen vatandaşlar birbirleri arasında hep Eşref'i konuşur olmuşlardı. Neden Eşref aralarından gitti diye kafa yormaya, Eşref'in başına gelen durumun yarın bir gün kendilerine de gelip gelmeyeceğini düşünüyor ve bir çıkış yolu arıyorlardı. Artık zulüm ve korku perdesi yırtılmıştı.

    İlk önce bakkal Mehmet Efendinin araları bir süredir husumetli olan ve kendisinin de çıkarının olduğu tarla davasında, Seyis Gazanfer'in, kaymakamlık çalışanı Sefer bey ile yaşadıkları tartışmada Gazanfer'in kendisini yalancı tanık olarak kullandığını itiraf etmesiyle başladı.

    Herkes doğru bildiklerini artık korkmadan açıklamaya başlamıştı. Çorap söküğü gibi devam ediyordu itiraflar.

    Zafer efendi Reşit beyi gammazlıyor, Reşit beyde olayda Ertan'ında mesuliyeti olduğunu söylüyor, Ertan kuyruğuna basılmış kedi gibi o da kendisine yapılan haksızlıkları açıklamaya başlıyordu. Bu acı itiraflar iki hafta boyunca sürdü. Bu itiraflardan en çok kasabanın ileri gelenleri ile kaymakam bey rahatsız olmuşa benziyordu. Sonrasında beklenmedik esrarengiz bir gelişme yaşandı.

    Kasabanın zenginlerinden, cinayetin görgü tanıklarından olduğunu söyleyen, çiftlik sahibi Kemal Ağa, kasabada büyük bir çiftlik oluşturmak, burada yapacağı tahsilatla yurt dışına büyük ihracat yapma niyetindeydi. Bu işin ortakları da sarraf Ziya Bey ile kaymakam Hilmi Bey idi. Ama bu duruma engel olan bi kişi vardı. O kişide tarlasını satmak istemeyen Memduh ağadan başkası değildi. Ne yapıp ettiyseler Memduh ağayı fikrinden vazgeçirememişlerdi. Kasabada tüm hakimiyeti ellerinde tutan Kaymakam ile Ziya Bey ve Kemal Ağa kafa kafaya verip sinsi planlarını yapmışlardı. Memduh ağayı saf dışı bırakmak için plan hazırdı. Her gün aynı saatte evine giden Eşrefi yol üzerindeyken, bu aralar mahsülünü satamadığı için çok zor zamanlar geçiren 25 yaşlarında, son derece soğuk kanlı olan müflis tüccar Remzi’den 250 lira karşılığında Memduh Ağa ve Latife Hanımı öldürdükten sonra silahı olay yerinde bırakıp kimselere gözükmeden sıvışacak, gerisini oradan geçmekte olan, Eşref’in üzerine yıkarak kendileri halledeceklerdi. Ziya Bey ile Kemal Ağa tanık olarak, Eşref'in öldürdüğünü söyleyecek, zaten bir süredir kendileri ne derse koşulsuz itaat eden kasabalı bu konuda da hiç bir fikir beyan edemeyeceklerdi.

    Gelinen noktada kendisinin de büyük zarar görmesi nedeniyle iş ortaklığı bozulan Ziya Bey ile Kemal Ağa arasında bir süredir baş gösteren huzursuzluk ve çatırdamalar yerini herkesi şaşkına çevirecek olan itiraflara bırakmıştı. Merhamet sahibi olan Ziya Bey o ana kadar içinde saklamış olduğu sırrını daha fazla tutamadı ve vicdanına yenik düşerek olayı açığa vurdu.

    Ortaklar Kemal Ağa ile kaymakam Hulusi beyin cinayeti birlikte tasarladıklarını ve Eşref'in suçsuz olduğunu itiraf etti.

    Sonrasında derhal mahkeme kuruldu ve Kemal Ağa ile Hulusi Beyin suçlu olduklarına karar verdiler ve cinayeti tasarlamak ve azmettirmek suçundan ikisi de 20’şer yıl ağır ceza hapsine mahkum oldu.

    Gerçeklerin ortaya çıkmasında, itirafçı olan Ziya Beyin suçunda indirime gidilmiş, olayın aydınlatılmasına sebep olduğu için 5 yıl hapis cezasına mahkum olmuştu.

    Giden can geri gelmiyordu ama Eşref'in ölümü bir çok düzensizliğin, haksızlık ve ahlaksızlığın son bulmasında kilit bir rol oynamıştı.

    Kaymakam ile Kemal Ağa kasabadan ayrıldıktan sonra kasabalı tekrar eski huzurlu günlerine dönmüştü. Kasaba eski sakin hayatına büründükten sonra, tüm Tireli kendilerini Eşref’e karşı mahcup hissetmeye başlamıştı. Eşref artık bir sembol haline gelmişti. Her sene ölüm yıldönümünde Eşref’i mezarı başında anmaya ve kendisini mertlik, dürüstlük ve korkusuzluğun adeta timsali gibi görmeye başlamışlar ve ‘Eşref gibi korkusuz ol’ deyimi dilden dile dolaşır olmuştu.

    (Not: Hikayede geçen yer ve kişiler bir kurgudan ibarettir. Gerçek hayatla hiçbir ilişkisi yoktur :)
    (Eleştirilerinizi bekliyorum :=)
  • Ali Ertekin cinayeti nerede ve nasıl işlediğini
    polisteki ifadesinde şöyle anlatmıştır:
    "Yolumuza devam ediyorduk.Söylediği sözler
    bende kendisine karşı nefret uyandırmıştı.Ele
    vermek istedim.Kendisini yanlış yola saptırdım,bir
    dereye indik. Sabahattin Ali'ye dedim ki:'Karşıda Sazara,Hediye
    köyleri görülüyor.O köylerin yanında Bulgar
    hudut köyleri var,fakat yorgunuz,bu geceyi
    burada geçirelim, yarın akşam hududu
    geçeriz.'Razı oldu.Ateş yaktık.Geceledik.Ceketini
    çıkarıp yastık yaptı,yattı.Arkası dönüktü.Artık benim için de yapacak başka bir şey
    kalmamıştı.Kendisini bayıltıp karakola veya
    köylülere teslim edebilmek için yolda kestiğim ve
    elimde taşıdığım sopayı kaldırarak omzuna
    indirdim.Sabahattin Ali inleyerek yere uzandı ve
    tekrar yerinden kalkmaya teşebbüs edince,belki beni cebinde tabanca varsa vurur endişesiyle bu
    sefer ikinci bir darbe salladım.Bu vuruşum başının
    sol tarafına isabet etti.Suratı,gözlükleri ve kulağı
    kan içindeydi.Arkasından aynı şiddetle bir daha
    vurdum,yere yıkıldı,ağzından burnundan kanlar
    boşandı.Dikkat ettim.Hafif hafif nefes alıyordu.Daha vurdum.Nefesi kesildi ve öldü." Dava boyunca,cinayet nedenini milli duygulara
    bağlayan,vatanı kötülüklerden koruduğunu iddaa
    eden Ali Ertekin,"Dört yıl hapis cezasına
    çarptırılmış,aynı yıl çıkan aftan yararlanarak
    serbest bırakılmıştır.

    Sabahattin Ali'yi saygıyla anıyoruz. 2 Nisan 1948.